İçeriğe atla
Âl-i İmrân 7Cüz 3 · Sayfa 50

Âl-i İmrân Sûresi 7. Âyet

آل عمران

Sohbete sor

Huve-lleżî enzele ‘aleyke-lkitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummu-lkitâbi veuḣaru muteşâbihât(un)(s) feemmâ-lleżîne fî kulûbihim zeyġun feyettebi'ûne mâ teşâbehe minhu-btiġâe-lfitneti vebtiġâe te/vîlih(i)(k) vemâ ya'lemu te/vîlehu illa(A)llâh(u)(k) ve-rrâsiḣûne fî-l'ilmi yekûlûne âmennâ bihi kullun min ‘indi rabbinâ(k) vemâ yeżżekkeru illâ ulû-l-elbâb(i)

O, sana Kitab'ı indirendir. Onun (Kur'an'ın) bazı ayetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih ayetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, "Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır" derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.

Âl-i İmrân Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(7) (Hüvellezî enzele aleykel Kitabe minhu âyâtün muhkematün hünne Ümmül Kitabi ve uharu müteşabihat* fe emmellezîne fi kulûbihim zeyğun feyettebiune mâ teşabehe minhübtiğael fitneti vebtiğae te'vîlih* ve mâ ya'lemu te'vîlehu illÂllahu, ver Rasihune fil ılmi yekulune amennâ Bihi küllün min ındi Rabbinâ* ve mâ yezzekkeru illâ ulul elbab;)

“O Yüce Mabud ki, senin üzerine Kûr'ânı indirdi. Ondan bir kısmı muhkem âyetlerdir ki, onlar o kitabın «ümmülkitab» aslıdır. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Artık kalblerinde eğrilik bulunan kimseler fitne aramak ve onu tevil arzusunda bulunmak için o kitaptan müteşabih olanına tâbi olurlar. Halbuki, onun tevilini Allah Teâlâ'dan başkası bilemez. İlimde rüsûh-derinlik

sâhibi olanlar ise "Biz ona îmân ettik, hepsi de Rabbimizin katındandır derler. -Bunları- tam akıllı zatlardan başkası düşünemez...” Cenâb-ı Hakk bir çok misaller vererek âyetlerini açıklıyor yani müteşabih olarak açıklıyor, işte genelde düştüğümüz hatalardan bir yerde burasıdır, muhkem Âyetler bellidir, onlar hakkında fazla yorum yapılamıyor, fakat bir de hikâye ve benzetmelerle anlatımı yapılan Âyetler vardır bunlar müteşabih Âyetlerdir. İmân eden kişinin kalbinde eğrilik olmaz, kalbleri nefsaniyetlerine dönük olup eğri olanlar bu Âyetlerin peşine düşerler ve bu Âyetlerden değişik hükümler çıkarmak isterler ve nefslerine göre çeşitli hükümler çıkarırlar.

Kâmil akıl sahipleri ise müteşabih Âyetleri zikrederler, “ulul elbab” diğer yönüyle kapı sahipleri demektir ve bunlar evliyaullah’tır. Allah’a giriş kapılarının birincisi fiiller, ikincisi esmâ-i İlâhiyye ve bu kimselerde bu kapıların sahipleridir, esmâ-i İlâhiyye içinde hangisinin kapısına sahipse orada beklerler ve oradan girenleri alıp Hakk’ın huzuruna götürürler, işte bunlar müteşabih ayetlerden faydalanırlar.

Müteşabih Âyetlerin tevilini sadece Allah bilir, ve esmâ-i İlâhiyye sahipleride Allah’ın birer zuhurları olduklarından onlarda bilirler fakat bu sırra vakıf olmayan zâhir ehli yorum yaptırmaz. Eğer bu müteşabih Âyetlerden mânâ çıkarma yolu kesinkes kapalı olsaydı Kûr’ân-ı Kerîm’in ilk tefsir haliyle kalması gerekirdi, oysa bu müteşabih Âyetler Kûr’ân-ı Kerîm’in kıyamete kadar bâki kalmasını sağlamaktadır.

Müteşabih-Lügat mânâları:

Birbirine benzeyenler. * Fık: Mânası açık olmayan âyet ve hadis. Kûr'ân-ı Kerîm'in ve hadislerin mecazî mânalara gelen ifadeleri. "Muhkem" olmayan âyet veya hadis. * Zâhirî mânası kastedilmeyen ve teşbih ve temsil yoluyla hakikatlerin beyanında kullanılan ifade. Diye geçer.

Müteşabih Âyetler Kûr’ân-ı Kerîm’in çok mühim yönlerinden biridir. Bu Âyetler, Kûr’ân-ı Kerîm’in ilk geldiği günlerdeki müteşabih Âyetler ile ve daha sonraki senelerde ve günümüzde de sayısal olarak değişiklik arzetmektedir ve bunlar günden güne azalarak “muhkem Âyetler” sınıfına dahil olmaktadır. Kıyamete kadar olan süre içerisinde hiçbir müteşabih Âyet kalmayacak hepsi muhkem hükmüne girecektir. Yani tevil ve benzetmeye gerek kalmadan hepsi açık olarak ve mucizeler olarak zuhur edecektir ki şimdiye kadar tekneloji ilmi ile hep böyle olmuştur ve devam etmektedir.

Bunların zâten, bilindiği gibi birkaç tanesini hatırlatmaya çalışalım.

Meselâ, “Yunus (a.s.) ın balığı” denizaltıları, “Süleyman (a.s.) ın hüd-hüd” ü cep telefonlarını ve peykleri.

Gene “Süleyman (a.s.) ın ordusunu götüren bulutların” nakliye uçaklarını.

İbrâhîm (a.s.) a gelen “koçun” ve Mûsû (a.s.) gelen “bıldırcın eti ve kudret helvası” nın bu âlemlerde bizim dünyamıza benzer başka gezegenlerde olduğunu.

Kamer Sûresinde belirtilen “şakkal kamer” in oraya gidileceğini.

“Mi’rac” hadisesinin ise göklere seferlerin yapılacağını bizlere müteşabihten muhkeme olan dönüşümünü açık bir şekilde bildirmektedir.

Ayrıca, Salih (a.s.) ın kendisine taştan çıkartılan “nakatullah” Allah’ın devsinin daha henüz mütşabihattan çıkmadığı görülmektedir. Bir gün gelecek taş ve sudan et üretilecek böylece besin zincirinde bir inkılâb olacaktır ve müteşabih olan ve geçmişte yaşanan bu hikâye dahi muhkem Âyetler bölümüne geçecektir.

«ümmülkitab» Lügatta şöyle geçmektedir.

  1. Kitabın anası, esası. Levh-i Mahfuz ve ilm-i İlâh-î.

(Yâni: Kûr'ân, İlm-i İlâhîde, Levh-i Mahfuz'da ezelî ve ebedî olarak mahfuz bulunduğundan Kûr'ânın aslı ve anası mânasında kullanılan bir tabirdir.)

«Ümmülkitab» ın buradaki hali, Zât-ı mutlakın kendi varlığında kendinden kendine olan ilmi’dir.

(2) Kûr'ân-ı Kerîm'in müteşabih olmayan muhkem Âyetlerine de kitabın anası, esası mânasında Ümm-ül Kitab denilir.

«Ümmülkitab» ın buradaki hali, Zât-ı mutlakın Zât-ı mukayyed olarak kendini bildirdiği ve şeriat mertebesi itibari ile beşere tatbiki için tenzil edilmiş hâkim hükümleridir.

(3) Fâtiha Sûresi.

«Ümmülkitab» ın buradaki hali, Zât-ı mutlakın Zât-ı mukayyed olarak kendini bildirdiği ve kulu ile kendi ara-sındaki hakikatleri ilettiği kesin bilgileridir.

(4) Diğer bir mânâda bütün müsbet ve faydalı kitab-ların anası ve mercii olarak Kûr'ân-ı Kerîm'e de denir.)

«Ümmülkitab» ın buradaki hali ise, insânlık âlemine, dünya yaşam süresinden âhiret süresine kadar ne olacaksa bazılarının muhkem bazılarının müteşabih olarak hepsinin Kûr'ân-ı Kerîm ismi altında genel olarak bildirilmesidir.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)