İçeriğe atla
Ahzâb 43Cüz 22 · Sayfa 423

Ahzâb Sûresi 43. Âyet

الأحزاب

Sohbete sor

Huve-lleżî yusallî ‘aleykum vemelâ-iketuhu liyuḣricekum mine-zzulumâti ilâ-nnûr(i)(c) vekâne bilmu/minîne rahîmâ(n)

O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü'minlere çok merhamet edendir.

Ahzâb Sûresi

Konu hakkında, Fusûs’ül Hikem Muhammed (s.a.v.) Fassı 30. Paragrafa bakmak faydalı olacaktır.

30. Paragraf:

Ba'dehü müsemmâ-yı salât için başka bir taksim vardır. Zîrâ Hak Teâlâ bize kendisine salât etmemizi emr etti. Ve o bizim üzerimize musallî olduğunu haber verdi. Şu halde salât bizden ve Hak'tandır. İmdi O musallî olduğu vakit, ancak ism-i Âhir ile musallî olur. Böyle olunca Hak, vücûd-i abdden müteanhir olur. Ve o abdin kıble­sinde nazar-ı fikrîsiyle veya taklidi İle onu tahayyül ettiği Hak'tır. O da ilâhi mu'tekaddir. Ve isti'dâddan o mahall ile kâim olan şey hasebiyle mütenevvi' olur. Nitekim ma'rifet-i billâhdan ve ariften suâl olunduğu hînde, Cüneyd (rahimehullah): “levnün mai levnün inaehü” ya'nî "Su­yun rengi kabının rengidir" dedi. Ve o cevâb-ı sedîddîr ki, onun üzerine bulunduğu şeyle haber verdi. İmdi O, bizim üzerimize musallî olan Allâh'dır. Binâenaleyh biz musallî olduğumuzda bizim İçin ism-i Âhir hâsıl olur. Böyle olunca biz onda mütehakkık oluruz. Nitekim kendisi içinki bu isim hâsıl olan kimsenin hâli hakkında biz zikr ettik. Şu halde onun indinde halimiz hasebiyle oluruz. İmdi bize ancak bizim getirdiğimiz suret ile nazar eder. Zîrâ musallî, halbede sabıktan müteahhir olandır (30).

Ya'nî yukarıda zikr olunan taksimden sonra "namaz" tesmiye olunan şey için Hak ile kul arasında başka bir taksim dahi vardır. Birinci taksim hani âlemlerin halk edilşindeki üç hal, insan da bu halin ortsındaydı, insanda bu hal vardı ve halk edilmişler arasındaki mahlukatta da bu üç hal vardı. Diğeri ayna misalinde olduğu gibi aynaya bakan kendisi o sureti meydana getiren idi ancak suretin meydana gelmesi için de aynanın kabiliyeti lazım idi. Yani temizliği lazım idi. Duvara bakıldığı zaman aynalık vazifesi göremiyordu. Şimdi burada da namazın bir başka halinden bahsediliyor yani yukarıda zikredilen taksimden sonra yani insan, hayvan, bitkiler, madenler arasında ve âlemler arasında olan taksimden sonra namaz tesmiye olunan şey namaz ile isimlendirilen şey için Hakk ile abd arasında başka bir taksim dahi vardır.


Not= İnsanla Hakk arasında olan yakınlığı ve insanın Hakk’ın indindeki değerli yerini müthiş bir şekilde anlatan bu konuyu çok iyi incelememiz lazım gelecektir. “ İz- -T-B- ”


Yani Hakk ile kul arasında bir başka taksim daha vardır, Tafsili budur ki: Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de bize kendisi için namaz kılmamızı emr ettiği gibi هُوَ الَّذِى يُصَلِّى عَلَيْكُمْ وَمَلۤئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُوءْمِنِينَ رَحِيمًا (Ahzâb, 33/43) âyet-i kerîmesinde, kendisi de bizim üzerimize musallî olduğunu beyân ve ihbar buyurdu. Yani هُوَ الَّذِى o öyle bir Allah ki يُصَلِّى عَلَيْكُمْ sizin üzerinize salat etmekte, hani اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا 33/56 bu ayet-i kerime öncekinin bir başka cephesi, ki insanoğlunun ne kadar yüce bir varlık olduğunu bu iki ayet-i Kerime ve benzerleri açık olarak belirtmektedir. عَلَيْكُمْ وَمَلۤئِكَتُهُ Ve melekler de sizin üzerinize yusalludur, peki niçin لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ benlik ve nefis zulumetinden, اِلَى النُّورِ aydınlık âleme çıkarmak için, وَكَانَ بِالْمُوءْمِنِينَ رَحِيمًا Allah mü’minlere rahimdir. Ayet-i kerimesinde bizim üzerimize musalli olduğunu beyan ve ihbar buyurdu.

Şu halde salâtın bir nev'i bizden Hakk'a ve bir nev'i de Hak'tan bize râci'dir, dönüktür. Hak bize namaz kılan (musallî) olduğu vakit kendisinin "Âhir" ismi ile musallî olur. Yani Hakk bizim üzerimize musalli olmaktadır. Bu şekilde de Âhır ismiyle bu tecelliyi etmektedir.

Bu İ'tibâr ile Hakk'ın zuhuru kulun vücûdundan sonradır. Ya'nî Hak canibinden vâki' olan bu sâlât, kulun vücûdundan sonra olur. Yani abdin vücudu olacak ki onun üzerine olsun bu da Âhır ismiyle zuhura gelmekte Cenab-ı Hakk. Nitekim Hakk'ın Gafur ismi ile tecellîsi kulun vücûdundan ve ondan günâh sudûrundan sonradır. Gafur ismi kul yoksa faaliyet göstermez, bir işe de yaramaz. Kulun varlığı olacak günahı olacak ki Gafur ismi tecelli etsin ve abdin vücudundan ve ondan günah sudurundan yani günah çıkmasından sonradır. Demek ki Hakk, Kulun vücûdundan sonrakidir. Ve kulun vücûdundan sonraki olan Hak, kulun namaz kılarken kıblesinde nazar-ı fikrîsi (hani yukarıda bahsetmişti ya Kabe’yi düşünecek ya secde yerine bakacak işte bu kıblesi) fikrindeki nazar ile veya taklidi ile tahayyül ettiği Hak'tır. Yani kişi fikri nazarıyla veya taklidiyle hayal ettiği Hakk’tır. Ve bu Hakk-ı muhayyel dahi, hayal edilen Hakk dahi, ilâh-ı mu'tekaddir, itikad edilen ilahtır.

Ya'nî mu'tekıdin, itikad edenin kendince i'tikâd ettiği Hak'tır. Yani kendi zannınca itikad ettiği Hakk’tır. Ve pek tabiîdir ki mu'tekıdin itikadında tekevvün eden süret-i muhayyele, o mu'tekıdin vücûdundan sonra mûtekevvin olur; ve bu ilâh-ı mu'tekad, i'tikad sahibinin isti'dâdı hasebiyle tenevvü' eder. Ve isti'dâd onun çeşitlendiği mahaldir. Zîrâ Hakk-ı mutlakın bir belli sûreti yoktur. Belki zâtı ile mahallin isti'dâdına göre tecelli edendir. Nitekim ma'rifet-i billâhdan ve ariften sual olunduğu vakit. Cüneyd-i Bağdadî (k.A.s.) hazretleri: "Suyun rengi, kabının rengidir" buyurdu. Ve bu öyle bir doğru cevaptır ki, Hz. Cüneyd hakîkat-i hâli haber verdi. Zîrâ su nasıl renksiz ve suretsiz ise, zât-ı mutlaka dahi öylece suretsiz ve renksizdir.

Ve su nasıl bulunduğu kabın renginde görünür ve o kabın şekline girer ise, zât-ı mutlaka dahi kab mesabesinde, düzeyinde bulunan mezâhir, görünenler hasebiyle zahir olur. Yani görülen her varlık kab hükmünde biz de dahiliz, işte kab nasılsa Cenab-ı hakk’ın şekilsiz ve renksiz olan varlığı öylece o şekle göre zuhur eder. Bu ma'nâya İşareten Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (r.a.) efendimiz buyururlar.

Tercüme: "Ey hacca gitmiş olan taife, neredesiniz, neredesiniz? Ma'şûk buradadır, geliniz, geliniz. Eğer suretsiz olan ma'şükun suretini görüyor iseniz efendi de sizsiniz, hâne de sizsiniz, Ka'be de sizsiniz!" Velhâsıl zât-ı mutlaka bütün vasıflar ve suretlerden münezzeh olmakla beraber bi'l-cümle suretlerden zahirdir, işte bundan dolayı mu'tekıd, akîde-i cüz'iyye sahibi olunca, onun i'tikâdı hasebiyle ona tecellî eder. Ve ilâh-ı mu'tekad hakkıdaki tafsilât Fass-i şuaybî'de mürur etti. imdi mu'tekıdin i'tikâdı hasebiyle kıblesinde mütehayyel olan tanı hayalinde olan Allah, bizim üzerimize "musallî" olan Allah'dır yani يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ bahsedilen ayet-i kerime ile, Binâenaleyh biz Kıble­mizde tahayyül ettiğimiz ilâh-ı mu'tekada karşı musallî olduğumuz vakit, ism-i Âhir bizim için hâsıl olur.

Ve biz o isimde tahakkuk etmiş oluruz. Çünkü evvelâ Hakk'ı tahayyül ettik, sonra musallî olduk. Bu surette elbette sonraki oluruz. Yani namaz kılmak için evvela Hakkı tahayyül ettik, yani Hakk için zaten abdest aldık temizlendik namaza durmaya çalıştık Hakk için, yani Hakk’ı tahayyül ettik evvela. Çünkü evvela Hakk’ı tahayyül ettik sonra musalli olduk. Yani namaz kılıcı olduk. Bu suretle elbette muteahir oluruz, yani son oluruz. Nitekim bize namaz kılan olan ilâh-ı mu'tekadin bu ism-i Âhir ile namaz kılan olduğu yukarıda zikr edilmiş idi, (burada iki bölümü anlatıyor birincisi Hakk’ın ahır olduğunu ne sebeplerden olduğu ) Şu halde biz Hak indinde hâlimiz hasebiyle oluruz; ve isti'dâdımız hasebiyle onu ne suretle tahayyül etmiş isek, bize ancak girdiğimiz bu suret ile nazar eder; ve bize o suretten tecelli eden olur.

Zîrâ gerek âlem-i şehâdette ve gerek âlem-i hayâlde, hiç bir suret yoktur ki Hakk-ı mutlak ondan zahir ve tecelli eden olmasın. Ve namaz kılanın ism-i Âhir makamında tahakkukundan nâşîdir ki, ona "musallî" denilmiş­tir. Bakın burada musallinin gerçekten ne demek olduğunu çok güzel bir şekilde beyan ediyor. Zîrâ "namaz kılan (musallî)" lügatte "at yarışında halbede, ya'nî mahall-i müsa­bakada, yani müsabaka mahalinde birinci çıkan attan geri kalan ikinci"ye bu isim verilir, musalli. At yarışlarında ikinci olana musalli denir.[46] Yorum, “ İz- -T-B- ” Mesnevi-i Şerifte âyetin rahmet yönünden;

2116. Zîrâ ki memdûh muhakkak birden gayri değildir; bu yüzden mezhebler, bir mezhebin gayri değildir.

Ma’lûm olsun ki, Kur'ân-ı Kerîmde birçok mahalde “El-Hamdü lillâh” buyurulur ki, ma'nâsı “hamd” cinsinden olan ne kadar şey varsa, hepsi Allâh’a mahsûstur" demek olur. Fakat herkes bu hamdin ne sûretle Hakk’a râci’ olduğunu bilmezler. Nitekim sûre-i Zümer’de (Zümer, 39/29) ya’nî “Hamd Allâh’a mahsûstur; belki onların çoğu bunu bilmezler” buyurulur, imdi hamd ve medhin hepsinin Hakk’a râci’ olması budur ki hamdde üç vecih vardır; Birincisi: Hakk’dan halka olan hamddir. Bunun delilî (Ahzâb, 33/56) [“Allah ve melekleri Peygamber’e salât getirirler”] (Ahzâb, 33/43) [“Üzerinize rahmetini gönderen O’dur”] âyet-i kerîmeleridir. Bu sûretde Hakk hâmid ve halk mahmûddur. İkincisi: Halktan Hakk’a olan hamddir ki, bunlann delîli de (Îsrâ, 17/44) [Her şey ancak O’nu tesbîh eder] ve emsâli âyât-ı kur’âniyyedir. Üçüncüsü: Halktan halka olan hamddir; bu sûretle hâmid ve mahmûd halk olur. Bu nevi’ hamdin Allah için olmasının vechi budur ki, Hak taayyün cihetiyle hâmidin sûretinde zâhirdir ve hamd ile kendi kemâlâtını izhâr eder; binâenaleyh mahmûdun mazharından zâhir olan kemâle karşı hâmidin mazharından sâdır olan hamd dahi Hakk’a râci’ olur.[47]


Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

(Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhû liyuhricekum minez zulumâti ilen nûr ve kâne bil mué'minîne rahîmâ.

(33/43) – “O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü'minlere çok merhamet edendir.” Tefsirlerde hüveden kasıt Allah olduğu söyleniyor aslında huveden kasıt kişinin ilâhi idrakidir oradaki kesin Allah olarak olsa huveallah diye huve (o)ellezi demez huveallah o ki o kimseki yusalli aleyküm sizin üzerinize sallî eder-namaz kılar, o kimselerin üzerine salli eder- namaz kılar ne müthiş bir hadise, diğerinde “fesallî li rabbike” “rabbın için namaz kıl” derken insanı faaliyete geçiriyor ama “huvellezi yusallî aleyküm” dendiği zaman “sizin üzerinize başka birisi sallî eder-yüceltir, namaz kılar” hale geliyor ne kadar müthiş, yani makamı insaniyeye salat getiriliyor.[48] “ İz- -T-B- ”


Buraya konu ile alakalı tefekkür yazısını almak uygun olacaktır.

Bizim üzerimize "Salât edici" olan (اَللهُ) Allah (c.c.)'dır.

Üzerimizde “Salât edici” olan Allah (c.c.) ve kıblede olan Allah (c.c) remzini, ailece 3-4 ay önce gittiğimiz, ismi Türkçe halka ve bir toplu taşıma aracının ilk ve son durağının aynı nokta da olan hat ile[49] son harfinde bulunan “S” (س) Sin harfi ile bunun anlamı İnsân’dır. Tamamına bakarsak bir halka aynı (bir) noktadan aynı (bir) noktaya, aynı (bir) nokta olan (قَابَ قَوْسَيْنِ) Kâb-ı Kavseyn dâiresinde ma’nâ yolculuğu yani an-i dâimde iki rek’atlık, zâhir bâtın, fenâfillâh bekābillâh namazı olan (مِراج) Mi’râc yapan insânın hakîkatıdır.

F:\KINGSTON (D)\KINGSTON (D)\Çalışmalar\BEN deki TERZİ BABAM ∞\Albüm 1\20180114_160459.jpg

Bu ma’nâlanmayı ifâde eden alışveriş merkezinin mescidinde, “Onların alışverişi Allah (c.c.) iledir.” Müşahâdesi ile beraber, mihrâbta, kıblede görülen Allah (c.c.) remzi müşâhadesi neş’esi oluşmuştur.

Görüldüğü gibi bu şeklin 5 parçadan oluşması 5 hazret mertebesinin ifâdesidir. Bir başka ifâde 5 vakit ve devâmında oluşan namaz vakitleridir. Her birinde oluşan necm-yıldız-ziyâ-nûr kendi mertebesinin ilminin müşâhade ve ma’nâlanmasıdır. Mihrâbta bulunan 3 yaldızlı şerid, İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn ifâdeleri ile (مِراج) Mi’rac’ın üç seyrini ifâde etmektedir. Aynı zamanda 5 ve 3 ile (53) sayısını ifâde etmektedir. (سورة النجم ) Necm sûresinde “18” (مِراج) mirâc âyeti vardır. Buraya da Îsr-Esrâ gece yürüyüşü ile gelinmektedir. (سورة الإسراء) “İsrâ Sûresi-nin” ilk âyeti ile (1-18) 1 Ahadiyetin tecellisi olan 18.000 âlemi seyreden (19) İnsân-ı Kâmil olmaktadır.

13 ışıklı bölümden oluşan yıldız sistemi Ongen (نخم) necm-yıldız ve merkezi Ongen (شمس) şems-güneştir. (نخم) Necm-yıldızının, aslı (شمس) Şems-güneştir. Ongen necm-yıldız, (1) Ahadiyyet, (0) ile hiçlik ve kâb-ı kavseyn dâiresi dir. Dışarı uzanan hatlar, 18 tanedir. Necm sûresinde geçen 18 mirac âyeti ve 18.000 âlemdir. 13. Bölümde oluşan, Yatsı namazı ve vitir namazı birlikte oluşan 13. Rek’at namazı Vitir, Vitr’iyettir. (نخم) “Necm” 53. Sûre, (شمس) “Şems” ise 91. sûredir. (53+91)= 144 tür. (144) ün, Kûdüs’te bulunan Mescid’ül Aksa ve Bakara sûresi 144 âyetinde bulunan (شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ) “Şatr’ül Mescid’ül Harâm” Vechini, yüzünü Mescid’ül Harâm’a çevir ifâdesi vardır. (سورة البقرة) “Bakara Sûresi” sayısal değeri (2) idi. Kıbleteyn mescininde ifâdesini bulmakta olan bu yaşantı hâli, (2) ile an-ı dâimde, zâhir bâtın namazı olan birinci rek’at ta Fenâfillâh ve ikinci rek’at ta Bekābillâh hâlini ifâde etmektedir. İkincinin yani Bekābillâh içinde aynı zamanda Fenâfillâh hâli olan “İkinin ikincisi” ifâdesi yerini bulur.

إِلاَّ تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ {التوبة/40}

İlla tensurûhu fe kad nasarahullâhu iz ahracehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fîl gâri iz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferûs suflâ ve kelimetullâhi hiyel ulyâ vallâhu azîzun hakîm.

9/40. “Eğer siz ona yardım etmezseniz, biliyorsunuz ya, o küfredenler onu çıkardıkları sırada mağarada bulunan ikinin biri iken Allah ona yardım etmişti ki, o, arkadaşına: «Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!» diyordu. Bunun üzerine Allah ona ma’nevî güç ve huzur verdi, onu görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin kelimesini en alçak etti. Allah'ın kelimesi ise en üstün olandır. Allah, güçlüdür, hikmet sahibidir.”


Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz Hicret ederken gelen bu âyet bilinen bir hâdisenin özel bir yönünü anlatmaktadır.[50] “Yâr-ı Gar” mağara dostu mağara arkadaşlığı denilen bu âyet günümüzde “Nakşibendi” târîkatı olarak anılan oluşumun ilk temelinin atıldığı “Ebu Bekir” efendimize atfedilen Bekriyye ile ilgilidir. Hazreti Ömer’e ithâf edilen “Ömeriyye”, Hazreti Osman’a ithâf edilen “Osmaniyye-Nûrbahşiye” ve Hazreti Ali’ye ithâf edilen “Aliyye-Alevi” dir. Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’a dayanan târîkat oluşumları günümüze ulaşamamış, diğer târîkatların bünyesi içine dâhil olmuştur.

Âyet (işaret) sayısal ifâdesi “40“tır. 40 harfsel ifâdesi (م) “Mim” Hakîkât-i Muhammediye içinde 13 sayısal ifâdesi bulunmaktadır. Bu Sıfât/hakîkât/fenâfillâh mertebesi ifâdesidir. Sûre (sûret) sayısal ifâdesi “9“dur. (9) Esmâ/târîkat mertebesidir. (13) ve (9) yan yana geldiği zaman bu ifâde 139 sayısı ile (مُحَمّد) “Muhammed” isminde ma’nâlanmaktadır. Zât/marifet/bekābillâh ifâdesidir. Târîkat mertebesinin sûreti, yani yolun gidişin-revişin sûreti aslı bir olan Vahid’dir. Yani birlerin, tekrarıdır. Hangi târîkat olursa olsun burada son bulur. Ben söylemiyorum, sûreden sayıda çıkan harfsel ma’nâ bunu söylüyor. Hakîki ma’nâda yapılan tevbe sureti, tevbeyi nasuhtur. Bu tevbenin bir daha geriye dönüşü yoktur. Bu tevbeden dönenin de bir daha, Hakk kapısına gelmeye mecâli olmaz. Esmâ/târikat mertebesini yani tüm târik ve yolları bir eden, aynı zamanda “Esmâ-i İlâhiyyeyi” bir etmiştir. “Esmâ-i İlahiyyenin” aslı (اَللهُ) Allah (c.c.) esmâsıdır. Sayısal değeri 67=13 tür. 6 zâti sıfât ve 7 sübût-i sıfâtın, aynası da 40 sayısal değerli olan Hakîkati Muhammediyedir. 13 (Hakîkât’ül Ahadiyet’ül Ahmediye) 40 (Hakîkat-i Muhammediye) yansır. (13+40)= 53 tür. İşte (أَحَد) Ahad’a taayyün (م) “Mim”i eklenince (أَحمَد) Ahmed olur ifâdesi burada yerini bulur. “53” (سورة النجم) “Necm suresi” bilindiği gibi “18 âyeti” (مِراج) mi’rac âyetidir. Âyet (işâret) ile yolumuzda 40 dersi tekmil târik bitirmek demek budur. Cümle târîkleri yani yolları bir edip, Fırka-i Naciye ehli olduktan sonra (مِراج) mi’rac derslerini bitirip, Zât/marifet/bakābillâh ile Halk arasına dönüp, Kâmil İnsân olarak Halk ile Hakk’a sefer yapmaktadır. Bu görüldüğü gibi sürekli mi’rac hâli olmaktadır.

Bu mağarada Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz “Hafi” gizli olarak (اَللهُ) Allah (c.c.) lâfza-i Celâl’ini Hazreti Ebû Bekir Sıddıka telkin etmiştir. Onun için gizli ve tefekkür yönü az ve kapalı olarak devâm eder. Râsûlullah (s.a.v) Efendimiz, Hazret-i Ali’ye ise açık bir ortamda (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid-i telkin etmiştir. (اَللهُ) Allah (c.c.) lâfzı kelimedir. Ama (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid, kelime olarak isimlensede cümledir. Aslında Cümle-i tevhiddir.

12 ziyâ-nûr’lu yıldızı ve yaldızlı bölümde noktadaki yıldızda (اَللهُ) Allah (c.c) ifâdesi vardır. (ا) “Elif”te 12 zâhiri bir bâtini noktadan oluşur. Bu 13. noktada ki (اَللهُ) Allah (c.c) ifâdesi, Hazreti Muhammed (s.a.v)’in Rabb-i Hassı olan (اللّهُ) Allah (c.c)’dır. Asaleten ona aittir. 12 yıldız, 12 noktanın kişi neresinde bulunuyorsa, kişinin hayâlinde ki (اَللهُ) Allah (c.c) kıblesinde görür. 12. noktaya ulaşmış olan İnsân-ı Kâmil mertebesini, Kâmil İnsân olarak ikmâl eden kişi de İlm’el, Ayn’el, Hakk’el Yakînliği hangi mertebede ise sırası ile rû’ya, müşâhade ve yaşantısında Allah’ı kıblesinde görür. Yazılanlardan anlaşılacağı üzere (an) içinde bulunulduğundan kişi nerede ise her an kıblesinde olan (اَللهُ) Allah (c.c.)’dır. Ama anlayış, idrâk, gaflet, zan neredeyse o şekildedir.

(10X13)= 130 dur. (130) (ع) “Ayın” ve (س) “Sin” harflerinin birleşimi ile (عيسي) “Îsâ” yani gören insândır. Kıble’sinde Allah’ı asaleten gören Hazreti Muhammed (s.a.v) dir. Diğer Rasûl, Nebi, İnsân-ı Kâmil ve Kâmil İnsân lar ise vekâleten Allah esmâsının müşâhade ve tecellisi oluşmakta, asaleten bu 13 te oluşan tecelli ile Cenâb-ı Hakk (c.c) tarafından (اللّهُ) Allah (c.c) esmâsı bünyesinde bağlı bulundukları Rabb-i hass denilen, özel esmâsı kıblesinde hayâl-i hakîki olur.

(18X13)= 234 dir. (234+67)= 301 dir. Aradan sıfır alınınca oluşan sayı (31) dir. (31) in sayısal ifâdesi, harfsel olarak (ال) “El” idi. (سورة الفتح) “Fetih Sûresi” 10. âyetinde tutulan elin hakîkatte (اَللهُ) Allah (c.c)’ın eli olduğu ifâde edilmektedir. Nasıl ki Kâbe-i şerif tavaf edilirken, Hacer’ül esved (اَللهُ) Allah (c.c)’ın remzi olarak sağ el ile selâmlanırsa, namazda sağ ve sol el kaldırılmak ile “Gönül Kâ’besi” yâni Hakîkat-i Muhammedi selâm’lanmaktadır. Sağ ve sol avuç içinde “18” ve “81” sayısal ifâdesinin toplamı (18+81)= 99 dur. (99) varlığında bulunan “Esmâ-i İlahiyye” ile (اَللهُ) Allah (c.c) esmâsı ve bünyesinde bulunan (هُ) Hu yâni Zât-ı selâmlanır. (301) sayısının başka bir bağlantısı, işyeri telefonumun başında bulunduğumdan araştırdığımdan bilmekteyim. Kûr’ân-ı Kerim’de bulunan 7 tane (حم) “Ha-Mim” ile başlayan sûrenin sayılarının toplamıdır. (40+41+42+43+44+45+45+46)= 301 dir. (حم) “Ha-Mim” sayısal değeri (ح) Ha:8, (م) Mim: 40, (40+8) = 48 dir. (48X7)= 336 dır. 3. (حم) “Ha-Mim” Şûrâ sûresi 2. âyette (عسق) “Ayın, Sin, Kaf” ifâdesi ile de (7+1 veya 1+7) ile 8. Hurufu mukatta harfi vardır. Gören insânın kudretidir ve gören insânın, (قُرَّةَ عْيُنٍ) “Kurret’ül Aynı” Göz nûru olan namazdır. Sayısal değeri, (ع) Ayın: 70, (س) Sin: 60, (ق) Kaf: 100, (70+60+100)= 230 dur. İşte gözümün nûru namaz da kılındı ifâdesi bu âyette bulunmuş olur. Bu ifâdenin devâmı 3 seyr ile (س) “Sin” harfinin, 3 nokta (…) alarak (عشق) “Şın” harfine dönüşmesidir. İfâde (عشق) Aşk, ışk, ışık, nûr’a dönüşür. Gözümün Nûr’u Aşk olan namaz da kılındı ifâdesine dönüşür. Rabb-im her birerlerimize de (عشق) “Aşk” makamınının ışkını-nûrunu nasip etsin. İnşeallah.

(ش) “Şın” harfinin sayısal değeri 300 dür. Sayısal ifâde, (70+300+100)= 470 dir. Şimdi tüm sayısal ifâdeleri bir araya getirirsek, (130+301+230)= 661 dir. 66+1= 67 dir. “67” (اَللهُ) Allah (c.c) esmâsının sayısal değeridir. (1) “Elif” ifâdesinin ayrı olması ise (اَللهُ) Allah (c.c.) ifâdesi içinde gizli bulunan (ا) “Elif”in lâfzen okunmasıdır. (130+301+470)= 901 dir. Aradan sıfır alınırsa “91”dir. “91” (سورة الشمس) Şems-Güneş sûresinin sayısal değeridir. Hakîkat-i İlâhi güneşi ve İlâhi benliktir. “91”in tersi “19”dur. “19” ise İnsân-ı Kâmil’in şifresi ve “19” (مِراج) mi’râc âyetidir.

(عشق) Aşk, ışk, ışık, nûra dönüşür. Gözümün nûru aşk olan namaz da kılındı ifâdesine dönüşür. Bunu biraz daha açıklamak lâzımdır. (عشق) Aşk ifâdesinde (ع) Ayın ve (شق) (Şın-Kaf) Görme ve Şakk, (وَانشَقَّ الْقَمَرُ) “Şakk’ül Kamer” iki kısma ayrılırsa, (وَانشَقَّ الْقَمَرُ) Şakk’ül Kamer[51] mûcizesi gerçekleşir. Ay, yani nûr ikiye ayrılır. Yani (م) Mim harfi ikiye ayrılır. İki Mim (مم) ile Hakîkât-i Muhammedi oluşur. Bir başka ifâde ile Âşık ve Ma’şûk oluşur. (عشق) Aşk ifadesi 5 nokta (…..) ve 3 harften oluşur. Görüldüğü gibi sayısal ifâde (53) tür. “53” (أَحمَد) Ahmed sayısal ifâdesi ile (حُبْ) Hubb edilen, Küntü Kenzen yani gizli hazînedir. (عشق) Aşk (أَحمَد) Ahmed, (أَحمَد) Ahmed (عشق) Aşk’tır.

Yolumuza kaldığımız yerden devâm edersek, (اَللهُ) Allah (c.c.) kelimesi, Kelime-i Tevhid içinde ikinin ikincisi olarak bulunmaktadır. (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) Lâ İlâhe İllâ Allah” Kelime-i Tevhid, nefy ve ispat kısmından oluşmaktadır. (اَللهُ) “Allah” (c.c) kelimesidir. Bu cümlenin tamamı Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Risâletten oluşan (لَا اِلَهَ اِلّا اَلله مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah Muhammeder Rasûlullah”tır.” (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah” bu işin urûc tarafı, (مُحَمّداً رَسُولُ اَللهُ) Muhammeder Rasülullahta nüzûl tarafıdır ve bu ifâde görüldüğü gibi üç kelimeden oluşur. Ferdi Selase denilen üçlü ferdiyet hâlidir. (اللّهُ) Allah (c.c) “Zât), (رَسُولُ) Resûl (İrade) ve (مُحَمّد) Muhammed “Lafız-Söz” olan Cevam’ul kelâme yâni kelimelere-isimlere Câmi olan isimdir. Urûc hâli yani Hakîkât/fenâfillâh hâli tamamlanmazsa, nüzûl Marifet/bekābillâh hâlinin tamamlanması mümkün değildir. İki ayaklı merdiven düşünelim, bu merdivenle önünde set-engel olan bir yer aşılacaktır.

Bunun en üst noktasına çıkmadan, buraya tam tepe noktasını aşıp diğer taraftan aşağı inmek mümkün olabilir mi? Hazreti Ali’ye telkin edilen (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, Kelime-i Tevhid Kelimesi-Cümlesi içinde Allah ifâdesi vardır. Rûhânî yol izleyip (اَللهُ) “Allah” (c.c) esmâsı ile 5 hazret mertebesi üzere rûhânî seyri eğitimi gözüksede, yolumuz yolların nihâyetidir diye ifâde edilsede, Cemâl-i eğitim veren bu târîkatta, Celâl-i denilen nefs eğitimi eksik olduğu için, çalışmalar bırakıldığı zaman başa dönme tehlikesi vardır. İşte onun için Şah-ı Nakşibend hazretleri, Celâl-i yol izleyip, “7 Nefis” mertebesi ile (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ” Kelime-i Tevhid lâfzını bâtinen (اَللهُ) Allah (c.c) lâfzını da zâhiren ifâde eden Kadiri târîkatı önderi Abdülkadir Geylani hazretlerinden ma’nevî yardım almıştır.

Yolu “hafî” zikir üzere olduğundan (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, “Kelime-i Tevhid” zikrini mide boşluğunda nefesi haps ederek ve sayıyı (21)’e kadar çıkarmak üzere “Nefy İspat zikri” denilen sistemi Nakşibendî yoluna getirmiştir. Yalnız burada şu durum oluşmaktadır. (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, Kelime-i Tevhid zikri Cehri yâni seslidir. Kâlb, Rûh, Sır, Hafî, Ahfâ letâifleri (Lâtif esmâsı) üzere yapılan (اَللهُ) Allah (c.c) zikri (5) Hazret mertebesidir. Bu anlayışta, (5) hazret mertebesinin bugüne gelişi, Tevhid-i Ef’âl, Tevhid-i Sıfât, Tevhid-i Zât mertebeleri vardır. Tevhid-i Esmâ ve İnsân-ı Kâmil mertebeleri eksiktir. Kimseyi eleştirecek hâlimiz ve durumuz yok, bu yolların hepsi bizimdir. Hazreti Ebûbekir’e verilen (اَللهُ) “Allah” (c.c) esmâsı (5) hazret mertebelidir. Bunun ma’nâsı ile birlikte verilmiştir.

İşte bu iki yol Celâl ve Cemâl üzere birleştiren (12) esmâ üzerine ders yapan Âlî’yye ve Âlevi târîkatlar bu eğitimi hakîki ve gerçek ma’nâda verebilir. Bu yol (عشق) Aşk üzere bir eğitim verebilir. Oyüzden “Şuttâr” târîki denmiştir. Yalnız buna da dikkat etmek lâzımdır. Bu eğitimi veren yolun başındaki kişide, Ârif, Ârifibillâh ve Kâmil İnsân denilen vasıflar var mıdır? Çok iyi araştırıp, tetkik etmek lâzımdır.

Hazreti Muhammed (s.a.v), Hazreti Ebûbekir’e bu mağarada “lâ tahzen innallâhe meanâ” “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!” diyordu. Dışarıda mağara önünde oluşan güvercin yuvası ve örümcek ağı karşısında müşrikler burada olamaz diyerek. Kendi vehim, hevâları ve şartlanmaları kendilerini yanılttı. İşte sâlikin bünyesinde hicret hâli oluştuğunda ve Zât-i tecelli mertebesi olan Mekke’den, Esmâ-Sıfât tecellisi olan Medineye Hicret’inde bir vakit gönül mağarasına sığınmak lâzımdır. Risâlet mertebesinden, sıddıkıyet mertebesine (اَللهُ) “Allah” (c.c) lâfza-i celâl-i harfi nidâsız olarak verilir. Bunun uzantısı olan Medine’ye ulaşma hâlinde ”Bedri Münir” deniler, Nûrlu Ay’a, Hakîkat-i Muhammediye’ye ulaşılır.

Kelime-i Tevhid, 12 harften oluşmaktadır, Kelime-i Risâlet ise tamamı 17 harftir. Toplamı ise (29) dur. 29. Sûre (سورة العنكبوت) “Ankebut-Örümcek Sûresidir.” (29) “28” mertebenin yakîn hâlidir. Arap alfabesinde “28” harf vardır. (ﻻ) Lâmelif harfi ile bu sayı “29”a ulaşır. “Lâ tahzen” korku yok derken, “Tah”, Hamur ve “Zen” Kadın demektir. Bulunduğumuz yerde nefsin hamuru yoktur, Akl-ı küllün hamuru, Kelime-i Tevhid’in (ﻻَ اِلَهَ اِﻻّ اللهُ) “Lâ İlâhe İllâ Allah”, hamuru olan (اَللهُ) “Allah” (c.c) lâfza-i celal-i var, onun için bize korku yoktur, demektir. Çünkü (ﻻ) “La” (ال) “El”e dönüp bütün yokluğu bünyesinde alan vara, Nefs-i küllü ihâta eden Akl-ı Külle dönüşmüştür. İşte gönül kuşu aşk ile havalanır ve “28” harfi yakîn nûru ile “29”a tamamlanırsa şartlanmalardan kurtulur ve Cevâm’ül Kelim olan Rasûlullah (s.a.v.) efendimizden nûrunu alır ve kelimelere câmi olmanın idrâk ve fehmi ile kelimeleri-isimleri kullanabilir. Kullanılırsa (ذَنْ) “Zen” ve (كُنْ) “Kün” birleşir. Gönül mağarasında “Küntü Kenzen mahfiyyen” Ben gizli bir hazineydim sırrı açılır. Hafi gizlinin gizlisi demektir. Bu da Rasûlüllah (s.a.v.) efendimizin bâtın da olan ismi (هُ) “Hu” dur. Burada oluşan ve tecellinin neş’e ve ma’nâlanmasının açılımını okuyucuların idrâkine bırakarak yolumuza devâm edelim.[52] (Murat Derûni) Dur Rabbin Namaz kılıyor konusunun diğer kaynaklarda geçişi;


KONUYLA İLGİLİ RİVAYETLER

1- قال: حدثنا سعيد بن يحيى الأموي، حدثنا أبي، عن ابن جريج، عن عطاء، قال: لما أسرى بالنبي صلى الله عليه وسلم إلى السماء السابعة فقال له جبرائيل: رُوَيْدَا رُوَيْدَا، فَإِنَّ رَبَّكَ يُصَلِّي. قال: وما يقول؟ قال يقول: سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ.

2- وَفِيمَا رُوِيَ أَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم لما أسري بِهِ إِلَى السَّمَاء السَّابِعَة أَتَاهُ جِبْرِيل فَقَالَ: رُوَيْدَاك يَا أَحْمد فَإِن رَبك يُصَلِّي. فَقلت: وَإِن رَبِّي يُصَلِّي؟ قَالَ: نعم. قلت: وَأي شَيْء يَقُول؟ فَقَالَ: يَقُول سبوح قدوس سبقت رَحْمَتي غَضَبي.

3- وَفِيمَا رُوِيَ أَن بني إِسْرَائِيل سَأَلُوا مُوسَى عَلَيْهِ السَّلَام فَقَالُوا: أيصلي رَبُّنَا؟ فَأوحى الله تَعَالَى إِلَيْهِ أَن يبلِّغهم أَنِّي أُصَلِّي كَيْمَا تغلب رَحْمَتي غَضَبي وَلَوْلَا ذَلِك هَلَكُوا.

RİVAYETLERİN TERCÜMELERİ

1. Said b. Yahya el-Emevî babasından, babası İbn Cüreyc’ten, o da Atâ’dan rivayet ettiğine göre: Miraç gecesi Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yedinci kata ulaştığında Cebrâil (aleyhisselam) ona “Dur acele etme, Rabbin namaz kılıyor” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz “Acaba Rabbim (namazda) ne okuyor?” diye sorunca “Sübbûhun Kuddûsün Rabbü’l-Melâiketi ve’r-Rûh: O, her türlü noksanlıktan berî ve münezzehtir. Meleklerin ve Ruh’un Rabbidir” diyor cevabını verdi. (Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, VI, 366)

2. Rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yedinci kata götürüldüğünde Cebrail (aleyhisselam) “Yavaş Ey Ahmed, Rabbin namaz kılıyor” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz “Rabbim namaz mı kılıyor?” diye (şaşkınlıkla) sordu. Cebrail (aleyhisselam) evet cevabını verince Peygamberimiz “Peki, (namazında) ne söylüyor?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam) da “Sübbûhün, Kuddûsün, rahmetim gazabımı geçmiştir” buyuruyor dedi. (İsbehânî, Müşkilü’l-Hadîs, I, 343.)

3. Yine Rivayet edildiğine göre İsrailoğulları Hz. Musa’ya gelerek “Rabbin namaz kılıyor mu?” diye sordular. [Hz. Musa onlara “Ey Benî İsrail, Allah’tan korkun” dedi. Allah Teâlâ “Ey Musa, kavmin sana ne diyor?” buyurdu. Hz. Musa “Ya Rabbi sana malumdur. Rabbin namaz kılıyor mu?” diye soruyorlar dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Onlara haber ver.] Evet, ben namaz kılıyorum. Benim salatım rahmetimin gazabımı geçmiş olmasıdır. Yoksa onlar helak olurlardı” buyurdu. (Râmuzu’l-Ehâdîs, s. 332.) İBN ARABÎ’NİN KONUYU EL-FÜTÜHÂTÜ’L-MEKKİY-YE’DE ELE ALIŞI

Hz. Peygamber Refref’in aşamayacağı bir makama ulaştığında, bir nur ile kuşatıldı. Bütün yönlerinden onu kuşatarak içine alan bu nur ince bir rüzgâr estiğinde titreyen lambanın ışığını benzemekteydi. Nitekim rüzgâr böyle bir ışığı titretir, fakat söndürmez. Artık bu mertebede Hz. Peygamber kendisine eşlik eden aşina birisi ve kendisine dayanacağı kimsenin kalmadığını görmüştü. Bu bilgi, ona ünsiyetin ancak bir münasebetle olabileceğini, Allah ile kulu arasında ise (bu mertebede) herhangi bir münasebetin bulunmadığını öğretmiştir. Eğer ünsiyet söz konusu olsaydı, bu ünsiyet kevne ve âleme dönen özel bir vecihle (vech-i hâs) gerçekleşebilirdi. Öte yandan bu bilgi kendi başına kalması hasebiyle Hz. Peygamber’e bir yalnızlık (vahşet) korkusu vermişti. İsra yolculuğunun Hz. Peygamberin bedeniyle gerçekleştiğini gösteren delillerden biri budur. Çünkü ruhlar korkma veya ürkme özelliğiyle nitelenmez. Allah Teâlâ, Hz. Peygamberin bu durumunu biliyordu ki o korkuyu peygamberin içinde yaratan kendisiyken nasıl bilmesin ki?

Hz. Peygamber içinde bulunduğu makamın gücüyle Hakk’a yaklaşmak istemişti. Bunun üzerine, Hak’la ünsiyet kurması (yalnızlık ve korku hissetmemesi) için Hz. Ebu Bekir’in sesine benzeyen bir sesle peygambere hitap edilmişti. Çünkü dünyada Hz. Peygamber’in sohbet arkadaşı Hz. Ebu Bekir’di. Hz. Peygamber o sese ilgi duymuş, onu tanımış ve o mertebede böyle bir sözden dolayı şaşırmıştı. Ebu Bekir’i yeryüzünde bırakmış iken, bu ses ona nasıl gelmişti? Bu nidada peygambere şöyle denildi: “Ey Muhammed! Dur Rabbin namaz kılıyor.” Bu hitap nedeniyle, peygamberi bir daralma hali kaplamış, namazın Allah’a nasıl nispet edilebileceğinde hayrete düşmüştü. O makamdayken “O ve melekleri, karanlıktan nura çıkarmak için size salat eder’[53] buyruldu. Bu durumda peygamber, namazın Allah’a nasıl nispet edilebileceğini anlamış, korkusu dinmişti.

Bununla birlikte Allah’ı bir iş ötekinden alı koymaz. Fakat Allah kendisini bir işi tamamlamadan diğer işi yapmamakla nitelemiş ve ‘Ey İnsan ve cinler, yakında sizi hesaba çekeceğiz[54] buyurmuştur. İşte bu hakikatten dolayı peygambere şöyle denilmiştir: “Dur! Rabbin namaz kılıyor.” Yani Allah iki işle aynı anda ilgilenmez. Haddizatında Allah bununla Hz. Peygamber’e olan inayetini kastetmiştir. Zira tam olarak kendisine yönelme makamına onu ikame etmişti.

Bu husus Hz. Peygamberin hali ve şereflendirilmesiyle ilgilidir. Bu makamda iken Allah karşısında peygamber, yaklaştırılmak ve şereflendirilmek üzere çağrılan kölelere benzer. Köle huzuruna girip yerine oturduğunda, kendisine yönelsin diye hükümdara bakar. Ona ‘biraz bekle’ denilir. Çünkü hükümdar (Allah) yalnız bir yerde senin için bir şereflendirme elbisesi hazırlamış olup onu sana giydirecektir. Bu durumda hükümdar aslında köleyle ilgili bir iş nedeniyle ondan yüz çevirmiştir. Bu nedenle ‘Allah’ın namaz kılması” (salâtullah) sözü peygamber için, ‘O size salat edendir’[55] ayetiyle tefsir edilmiştir. Bir başka ifadeyle kendisine şöyle denilerek, Hz. Peygamber şereflendirilmiştir: Allah senin için ve senden dolayı senden gizlenmiştir.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(7)