İçeriğe atla
Zümer 42Cüz 24 · Sayfa 463

Zümer Sûresi 42. Âyet

الزمر

Sohbete sor

(A)llâhu yeteveffâ-l-enfuse hîne mevtihâ velletî lem temut fî menâmihâ(s) feyumsiku-lletî kadâ ‘aleyhâ-lmevte ve yursilu-l-uḣrâ ilâ ecelin musemmâ(en)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yetefekkerûn(e)

Allah, (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Âyet, Allâh'ın uyku ve ölüm anında nefsleri (canları) kabzetmesini ve eceli gelenleri tutup, gelmeyenleri belirli bir vakte kadar geri göndermesini ifâde eder.

"Allâhu yeteveffel" (Allâh alır): "Teveffî" kelimesi "bir şeyi tam ve eksiksiz olarak geri almak" demektir. Bu, nefsin bedenden ayrılmasının onu eksiltmediğine, bilâkis aslî bütünlüğüne iâde ettiğine işâret eder.

Kur'ân-ı Kerîm'de "vefât ettirme" fiili zâhiren üç farklı fâile isnâd edilmiştir:

"Teveffethu rusulunâ" (Onu elçilerimiz vefât ettirir) (En'âm 6/61).

"Yeteveffâkum meleku'l mevt" (Sizi ölüm meleği vefât ettirir) (Secde 32/11).

"Allâhu yeteveffel enfuse" (Allâh nefsleri vefât ettirir) (Zümer 39/42).

Bu üç ifâde birbirine zıt değil, aynı hakîkatin farklı mertebelerden beyânıdır: "Lâ fâile illallâh" (Allâh'tan başka hakîkî fâil yoktur). Ne resûllerin ne de ölüm meleğinin kendilerine âit müstakil bir varlığı ve kudreti vardır; onlardan fiilini işleyen ve tasarrufta bulunan Hakk'ın ta kendisidir. Resûller ve melekler, bu ilâhî fiilin zuhûr vesîleleri ve perdeleridir. Farklı fâillerin belirtilmesi aynı fiilin farklı mertebelerden îzâhıdır.

"Enfuse hîne mevtihâ velletî lem temut fî menâmihâ" (Ölüm anında nefsleri alır; ölmeyenlerinkini ise uykularında alır): Her iki hâlde de nefsin bedendeki tasarrufu kesilir, zâhirî duyular devre dışı kalır ve nefs başka bir âleme intikâl eder. Aradaki fark şudur: Uykuda bu intikâl geçicidir; nefs, berzâh ve misâl âlemine kısa bir geçiş yapar ve bedene geri döner. Ölümde ise bu intikâl kalıcıdır; nefs berzaha nakledilir ve bedenle irtibâtı tamamen sona erer. Bu yüzden uykuya "mevt-i asgar" (küçük ölüm) denmiştir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte "uyku ölümün kardeşidir" buyrulur (Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat, hadîs no. 911). Ancak ölüm, hayâtın yok olması değil, nefsin bedenden "azledilmesi" ve başka bir makâma nakledilmesidir. Ancak ölüm, hayâtın yok olması değil, nefsin bedenden "azledilmesi" ve başka bir yere (berzaha) nakledilmesidir.

Berzah, yalnızca ölümden sonra girilen bir mekân değil, aynı zamanda iki hakîkat arasındaki her geçiş noktasıdır. Uyku berzahı, şehâdet âlemi ile misâl âlemi arasında; ölüm berzahı ise dünyâ ile âhiret arasındadır. Sâlikin seyr ü sülûkteki her mertebe geçişi de bir nevi berzahtır.

"Fe yumsikulletî kadâ aleyhel mevte ve yursilul uhrâ ilâ ecelin musemmâ" (Sonra hakkında ölüm hükmü verdiklerini tutar, diğerlerini ise belli bir süreye kadar salıverir): "Ecelin müsemmâ" kavramı beşinci âyetin yorumunda kozmik mertebede ele alınmıştı: Her tecellînin belirli bir süresi vardır ve bu süre a'yân-ı sâbite programına göre işler. Burada aynı ilke ferdî mertebeye tatbîk edilmektedir: Her nefsin bedendeki ikâmeti de husûsî bir ecel ile takdîr edilmiş olup, henüz eceli gelmemiş olan nefsler uykudan uyanarak şehâdet âlemine geri dönerler.

Bu, her gecenin sabahında yaşanan bir "ba's ba'de'l-mevt" (ölümden sonra diriliş) tatbîkâtıdır. Nasıl ki rüyâ âlemi berzâha tekâbül ediyorsa, uykudan uyanmak da mahşer günü kabirlerden kalkışa tekâbül eder. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) uykudan uyandığında bu âyetin tecellîsini ikrâr ederek şöyle duâ ederdi: "Cesedime âfiyet veren, rûhumu bana geri iâde eden ve bana kendisini zikretme izni veren Allâh'a hamdolsun" (Tirmizî, Daavât, 20). Yatarken de şöyle derdi: "Allâh'ım, Senin isminle ölür ve dirilirim" (Buhârî, Daavât, 7).

Otuz dokuzuncu âyette zikredilen "İnsânlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar" sözü burada tam karşılığını bulur: Dünyânın aslında bir rüyâ âlemi olduğuna, gerçek uyanışın ölümle veya "ölmeden önce ölmek"le gerçekleşeceğine işâret eder.

İbnü'l-Arabî Hazretlerine göre, dünyâ hayâtı da tâbir edilmesi gereken bir rüyâdır. Nasıl ki uyuyan kişi rüyâsında gördüklerini gerçek sanır ama uyanınca onların birer mîsal olduğunu anlar; ölümle uyanan kişi de dünyâ hayâtının hakîkatini öyle anlar. Nitekim Kâf Sûresi 50/22'de buyrulur: "Fe keşefnâ anke gıtâeke fe besarukel yevme hadîdun" (Senden perdeni kaldırdık; artık bugün gözün keskindir). Ölüm, bu keşfin ta kendisidir: Perdenin kalkması ve basîretin keskinleşmesi.

Bu dünyâ hayâtında gerçek uyanıklık, fiziksel gözün açık olması değil, gönül gözüyle baktığı her yerde Hakk'ın bir vechini müşâhede etmektir. Hakk'tan gâfil olan kimsenin uyanıklığı, hakîkatte uykudur.

"İnne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn" (Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır): Akıl sahipleri, uykudaki hâllerine bakarak, hayâtın bu fizik bedene bağlı olmadığını, o yatakta kıpırdamadan yatarken de mânen uzaklara gidebildiklerini, lezzet alıp azap çektiklerini fark eder, böylece uykunun ölüm sonrası yaşamın bir provası olduğunu idrâk eder.

Rûm Sûresi 30/23'te uykunun ibret alınacak bir "âyet" oluşu şöyle vurgulanır: "Ve min âyâtihî menâmukum bil leyli ven nehâri" (O'nun âyetlerinden biri de gece ve gündüz uyumanızdır).

Her uyku ve uyanış, kulun ölüm ve diriliş hakîkatini kendi bedeninde her gün tecrübe etmesidir; ancak bu tecrübenin ibrete dönüşmesi, tefekkür ehline mahsûstur.


Âyet 43

اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُفَعَٓاءَؕ قُلْ اَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْـٔاً وَلَا يَعْقِلُونَ

(39-43) Emittehazû min dûnillâhi şufe'â', kul e ve lev kânû lâ yemlikûne şey'en ve lâ ya'kılûn.

(39-43) Yoksa onlar Allâh'tan başka şefâatçiler mi edindiler? De ki: "Onlar hiçbir şeye sahip olmasalar ve akıl erdiremeseler de mi?"


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)