Yâ eyyuhâ-nnâsu-ttekû rabbekumu-lleżî ḣalekakum min nefsin vâhidetin veḣaleka minhâ zevcehâ vebeśśe minhumâ ricâlen keśîran venisâ-â(en)(c) vettekû(A)llâhe-lleżî tesâelûne bihi vel-erhâm(e)(c) inna(A)llâhe kâne ‘aleykum rakîbe(n)
Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.
Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun; kendi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'dan ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözeticidir.
Nisâ Suresi'nin ilk ayeti, insanlığın ortak kökenine ve Allah'a karşı sorumluluklarına vurgu yaparken, akrabalık bağlarının önemini de öne çıkarmaktadır. Ayet, yaratılış, sakınma ve gözetim gibi temel kavramlar üzerinden toplumsal ve ahlaki bir çerçeve sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vakâ (وقى) kelimesi, bir şeyi zararlı şeylerden korumak demektir. Takvâ ise, nefsi korkulan şeylerden korumaktır. Şeriat dilinde ise, nefsi günahlardan korumak suretiyle Allah'tan sakınmak anlamına gelir. Ayetteki 'İttakû Rabbekum' ifadesi, Rabbin azabından sakınmayı, O'nun emirlerine riayet etmeyi ve yasaklarından kaçınmayı emretmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Takvâ, Kur'an'da 'Allah'tan korkmak' veya 'Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmek' olarak merkezi bir kavramdır. Bu ayette, insanların yaratılışlarındaki birliğe dikkat çekildikten sonra, bu birliğin gereği olarak Allah'a karşı gelmekten sakınmaları emredilerek, takvânın hem bireysel hem de toplumsal bir sorumluluk olduğu vurgulanır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Halk (خلق), bir şeyi takdir etmek ve onu yoktan var etmek demektir. Allah'ın 'halk' etmesi, O'nun kudretinin ve yaratıcılığının bir tecellisidir. Ayette 'halakakum' (sizi yarattı) ifadesi, insanlığın başlangıcının ve varoluşunun Allah'a ait olduğunu, O'nun mutlak yaratıcı olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Halk (خلق) kelimesi, bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde ortaya çıkarmak, onu belli bir ölçüye göre takdir etmek anlamındadır. Ayetteki 'halakakum' ifadesi, Allah'ın insanı bir 'nefsin vâhide'den (tek bir candan) yaratmasını, O'nun eşsiz yaratma gücünü ve hikmetini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Nefs (نفس) burada 'can' veya 'öz' anlamındadır. 'Nefsin vâhide' (tek bir can), Âdem'i ifade eder. Ayet, tüm insanlığın Âdem'den türediğini, dolayısıyla ortak bir kökene sahip olduğunu belirtir. Bu, insanların eşitliğini ve kardeşliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nefs (نفس), bir şeyin kendisi, özü demektir. Vâhide (واحدة) ise 'tek' anlamına gelir. 'Nefsin vâhide' ifadesi, insanlığın başlangıcının tek bir kaynaktan olduğunu, yani Hz. Âdem'den geldiğini açıkça ortaya koyar. Bu, insanların yaratılışta birliğini ve eşitliğini vurgulayan temel bir ilkedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zevc (زوج) kelimesi, hem erkek hem de kadın için 'eş' anlamına gelir. Ayette 'minhâ zevcehâ' (ondan eşini) ifadesi, Havva'nın Âdem'den yaratıldığını, yani Âdem'in kendi cinsinden bir eşin var edildiğini belirtir. Bu, yaratılışta tamamlayıcılık ilkesine işaret eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Zevc (زوج), bir şeyin benzeri, dengi veya çifti demektir. Kur'an'da genellikle evlilik bağlamında 'eş' olarak kullanılır. Bu ayette, 'nefsin vâhide'den (Âdem'den) onun 'zevci'nin (Havva'nın) yaratılması, insan neslinin devamı için erkek ve kadının birbirini tamamlayan varlıklar olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rakîb (رقيب), bir şeyi gözeten, koruyan ve denetleyen demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun her şeyi bildiğini, her an her şeyi gördüğünü ve hiçbir şeyin O'nun bilgisinden gizli kalmadığını ifade eder. Ayetteki 'kâne aleykum rakîbâ' (üzerinizde gözetleyici idi) ifadesi, Allah'ın kullarının tüm fiillerini ve niyetlerini bildiğini, dolayısıyla insanların O'na karşı sorumlu olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Rakîb (رقيب), bir şeyi koruyan, gözeten ve onu kaybetmekten veya zarar görmekten sakınan kimsedir. Allah'ın 'Rakîb' olması, O'nun kullarının amellerini, sözlerini ve düşüncelerini sürekli olarak denetlediği, hiçbir şeyin O'nun ilminden kaçmadığı anlamına gelir. Bu, insanlara Allah'a karşı sorumluluk bilinci aşılar ve onları doğru yola sevk eder.
Nisâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten halkeden ve ondan eşini halkedip ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun; kendi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'dan ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözeticidir.” Cenab-ı Hak cinsiyet ayrımı veya iman edenler vb. gibi ayırımları gözetmeden bütün insanlara hitap ediyor ve dinleyen herkese bu Âyet Kerîme nâzil oluyor, daha evvelce okunup nâzil olması tekrar nâzil olmasına engel değildir. “Nâs” yani insan demekle, sûreten bütün insanlara, öz olarak insan sözcüğünün gerçek mânâsını kendisinde yapılandırabilen ve bunun neticesini yaşayabi-lenlere hitap ediliyor, çünkü gerçek insan tefekkür sahibidir, diğerleri sûret olarak insana benzerler fakat daha hakikatte insan vasfına haiz olamamışlardır. Kim ki bu sûretten gerçek insana dönüşür, bu ve benzeri Âyeti kerîmeler onlara hitap etmeye başlıyor. İnsan olmanın ilk şartıda kendini tanımasıdır, nereden geldiğini, kaynağını, niçin bu âlem de var olduğunu, neler yapması lâzım
geldiğini ve istikamette çalışır olması lâzım geldiğini bilmesidir.
İnsan olma adaylarına yani sûreten insan olanlara Rabbinize erişebilmeniz için evvelâ ondan sakınmanız lâzım deniyor. Bu sakınma günahlardan sakınmadır.
Hakikatleri idrak etmiş, belirli bir irade ve şuura ulaşmış olan insanların sakınması ise gaflete düşmekten sakınmaktır ve bu gaflet ile aşağıdaki varlıkların haline düşmekten sakınmaktır. Bundan büyük sakınılacak bir şey de yoktur zâten, çünkü bir varlığın yakınlığı ne kadar ileri derecede olursa hassasiyeti o derece artar.
Bu düşünce yapısına ulaşmış olanlar artık Rabb’ini tanımış olur ve gerçek Rabbinden sakınır, ki o da Rabbül âlemin olan Allah Teâlâ hazretleridir.
Rabbimiz bizi halkettiyse eğer, kendi işimizden örnekleyerek bizler yaptığımız işlerimizle nasıl beraber isek Rabbimizde öyle bizimle beraber demektir. Bizim hakikatimiz tamamen nefsten ibaret demek ki. Âdem (a.s) halkedildiğinde iki cinsiyetide kendisinde barındırıyordu, eğer öyle olmasaydı Havva valide kendisinden çıkmaz idi.
Âdem (a.s.) cennette dolaşıyor iken yalnız olduğunu gördü ve nasıl ki Cenâb-ı Hakk kendisini seyretmek için insan aynasını icat etti Âdem (a.s.) da kendisine ayna olacak bir varlık istedi sonra içinde kıpırdanmalar hissetti ve Havva valide meydana geldi, Havva valide kendisine bir ayna arzuladı ondanda çocukları meydana geldi, çocuklarında kendilerine ayna istemeleriyle onlarında çocukları oldu ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın Âdem’e tecellisi kendi varlığının dışına çıkmasına sebep oldu bu da Regaib hakikatidir.
Dikkat edersek her varlık kendisine bir ayna istiyor, geriye dönüş olmuyor, oluşumlar hep ileriye doğru gidiyor. Havva valide Âdem (a.s.) ın bünyesinde esmâ mertebesinde düşünce ve duygu olarak yaşıyorken dışarıya çıkmayı diledi ve Âdem (a.s.) da Cenâb-ı Hakk’ın varlığından yeni ayrılmış olduğundan kendisinde kudret
tecellisi vardı ve beşeriyete henüz bulaşmamıştı. Bu kudret tecellisi ile Cenâb-ı Hakk’ın izni ile Havvayı zuhura getirdi.
Efendimiz (s.a.v.) evliliği bu nedenle tavsiye ediyor yani kişinin kendisini tam olarak bulabilmesi için, oysa Hrıstiyanların ruhbanlarında evlilik yoktur çünkü fenâfillâhta olmaları lâzım gelmektedir.
“Erler çıkardı” yani aklı küll sahipleri çıkardı demektir. Hakikati İlâhiyeyi anlayacak varlıklar çıkardı. Âdem (a.s.) vefat ettikten sonra onun rolünü üstlenecek erler lâzımdı. “Ricâlen” ifadesi sûret olarak erkek bedenine sahip insanları mânâ yönüyle ise vahdet hakikatini idrak etmiş olan insanları ifade etmektedir.
“Ve kadınlar çıkardı” yani nefsi küllüde ortaya getirdi. Hem sûret olarak erkek ve kadınların devamı için hem de aklı küllün nefsi küll üzerindeki faaliyetinin sürmesi için kadınlar halkedildi.
Yukarıda Rabbinizden sakının ifadesi varken, şimdi Allah’tan sakının ifadeside geldi. Yukarıda bahsedilen hakikatleri idrak eden kimse Rabbinin Allah olduğunu idrak eder ve Allah’tan sakınır, ki burası daha üst mertebe olan zat mertebesidir.
Sûret olarak rahîm’de olandan yani akrabalıktan sorarlar hakikatte ise Rahîm isminin mânâlarını sorarlar demektir.
“Rakip” gözetici mânâsının yanında ona binip hâkim olmak demektir. Demek ki Cenâb-ı Hakk herbirerlerimizin üzerine rububiyyet mertebesi itibarıyla hakim bir ismini koymuş ve o isminin vasıtasıyla bizim üzerimizde hakim. Allah ezelde bu programları yaptığından dolayı “kâne” yani “idi” ifadesi daha o zamanda iş bu şekildeydi demektir ve bu ifade şu andada geçerlidir.
Bizler Allah’ın zât-î sıfatlarını ve esmâi İlâhiyyesini taşıyıcı varlıklarız.
Şimdi Fusûs-ül Hikem Tercüme ve Şerhi-Ahmed Avni Konuk / kitabından Adem ve Havva ile ilgili bir bölümü aktaralım :
Üçüncü vasl: Hakikat-ı Adem ve Havva
Ma’lûm olsun ki, “vücûd” hakikat-ı insâniyye olan mertebe-i vahidiyyetten, mertebe-i rûha tenezzül ettiği vakit üç ma’rifet hasıl oldu ki, birisi ma’rifet-i nefs, ya’ni kendi zâtını ve hakikatini bilmek; diğeri ma’rifet-i Mübdi, ya’ni kendisinin mücidini bilmek; üçüncüsü mücidine karşı fakr ve ihtiyacını bilmektir.
Bu ma’rifet, gayriyyeti mutazammındır. Ve bu rûh, rûh-ı Muhammedi (s.a.v. dir. Nitekim buyururlar: “Allah, önce kalemi ve benim ruhumu halk etti”. Ve bir rivayette:”Aklımı ve nefsimi halketti”.
Diğer ervâh, onun rûh-ı şerifinin cüz’iyyatıdır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l-ervah” dahi derler. Bu rûh sûret-i akl-ı küldür ki “adem-i hakiki”dir. “Vücûd” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havva nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin dıl’-ı eyserinden(kaburga kemiğinden) mütekevvin oldu. Ve bu taayyünat-ı muhtelifenin zuhûru ve suver-i mütenevvianın tevellüdatı akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivacından hâsıl oldu. Nitekim Hak Teala hazretleri buyurur:”Ya eyyühen Nasutteku Rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen”(Nisa, 4/1). Ve bu taayyünat içinde pek çok suver-i faile ve münfaile zuhûra geldi. Ve suver-i faile rical ve suver-i münfaile de nisâdır. Ve efrad-ı insaniyyenin sûret-i failesi olan rical ve sûret-i münfailesi olan nisa ekmel-i vech ve ahsen-i takvim ile zâhir oldu. İmdi efrad-ı insaniyyenin ebeveyni Adem-i hakiki olan “akl-ı küli” ile, Havva-yı hakiki olan “nefs-i küll”dür. Bunlar cennet-i zatta, yani mertebe-i ulûhiyyette mestûr idiler. Kûr’an ki, cemi’-i esma ve sıfatı cami’ olan zattır; ve bu taayyünat ki, zat-ı ulûhiyyetin varlığında hayalat ve rü’yadan ibarettir; ve bu keserat ve taayyünat-ı hayaliyye
ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i safiline doğru uzamıştır ve mertebe-i zattan uzak- baiddir; işte bu şecere, Kûr’ân’da mezkûr olan şecere-i mel’ûne ve matrûdedir. Ve onun meyvesi ve habbesi zulmet-i tabiiyyedir.
İmdi akl-ı kül ile nefs-i kül bu habbeye karib olmadıkça “İhbitü” (Bakara, 2/36,38) emriyle cennet-i zâttan, alem-i sûret ve taayyünata nüzûl etmediler. Ve onların bu şecere-i menhiyyeye takarrübleri iblis-i vehmin nefs-i külle ve nefs-i küllün dahi akl-ı külle galebesi ile vâki’ oldu ki, bu âlem-i kesâfette onların zürriyyatı olan efrad-ı Âdemiyye dahi her an keserat-ı hayâliyyeye ve Kûr’ân’daki şecere-i mel’ûneye meftûn olmuşlardır. Hakk Teâlâ hazretleri bu hakikate işâreten Kûr’ân-ı Kerîm’inde “Ve iz kulna leke inne Rabbeke ehata Bin Nas* ve ma cealnerru'yelletiy ereynake illâ fitneten linNasi veşşeceretel mel'unete fiyl Kûr'ân* ve nuhavvifühüm, fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” (İsrâ, 17/60) ya’ni “Ey habib-i zi-şanım! zikret şu vakti ki biz sana dedik; muhakkak senin Rabb’in nası zat-ı ulûhiyyeti ile muhittir”; yani onların vücûd-i hakikileri yoktur; belki cümlesi zılal-i esmaiyyemden ibarettir. Ve zılal ise hayaldir. “Ve bizim sana gösterdiğimiz rü’ya ve Kur’an’da olan şecere-i mel’ûne nasa fitnedir”, ya’ni sana gösterdiğimiz bu keserat-ı taayyünat rü’yadır. Nitekim sen de bu hakikatı anladın da:”İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar” buyurdun. ”Ereynake” (İsra,17/60)’daki “kaf-ı hitâb” cemi’-i hakâıyıkı ve nisebi câmi’ olan taayyün-i muhammediyedir. Bu rü’yet keyfiyyeti râi ve mer’i ister; bunlar ise kesrettir. Ve bu keserat zâtta mütekevvin olan şecere-i mel’ûnedir. ”ve nuhavvifühüm”(Isrâ,17/60) “Biz onları, ya’ni vücûdları rûh ile nefisten mütekevvin olan nâstan her birine “ve lâ takreba hazihişşecerate” yani “Şu ağaca yaklaşmayın”(Bakara, 2/35) diyerek her an tahvif ederiz. “fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;” (Isra, 17/60). Halbuki bu tahvif muvacehesinde onların nefisleri iğva-yı vehm ile rûhlarını kendilerine
imale ederek o şecere-i mel’ûnenin semeresi olan zulmet-i tabiiyyeye el uzatırlar. Binenaleyh onların tuğyanı büyük olur, ya’ni vech-i vahdetten istitarları artar.
İmdi ey sahib-i fıtnat! Kûr’ân-ı Kerîm mazideki Âdem ve Havva’dan değil, bizim ahval-i rûz-merremizden bahsediyor. Biz ise bu vak’ayı maziye irca’ ile, kendi halimizden gaflet ediyoruz.
Hakikati insâniyye bütün bu âlemlerin insân olarak aldığı isimdir.
Mertebe-i ruh ancak tenezzül ettikten sonra faaliyet sahası buldu, ki birincisi rûh olduğu halde kendi nefsine marifettir. İşte herbirerlerimizde ilk iş olarak nefsimizi tanıdığımız zaman kendi zatımızı ve hakikatimizi tanımış oluyoruz fakat bu tanıma her mertebede olan bir tanımadan, yani insan nefsini her mertebede başka türlü tanır ve bulunduğu mertebeden bir üste çıktığı zaman o mertebenin karşılığı olan nefsini tanır. Ve Âyeti kerîme’de bahsedilen tek nefsten halketti denilen bu vahidiyyet nefsidir.
Dünyada aşınma var, eskime var, istediğimiz kadar hakikat bilgilerini bilelim bu madde bedenimizi ebedileştirmiyor bunlar ahiretteki ebedi saadeti oluşturuyor, yani dünya hayatında mucidimize karşı fakr ve aczimizi bu durum bize öğretiyor. İçimizin ne kadar sonsuz olduğunu dışımızın ise her an son bulma durumuyla karşı karşıya olduğunu anlıyoruz. Bir yönümüzle mutlak sûrette acizliğimiz varken bir yönümüzlede mutlak irade sahibiyiz.
Mertebe-i Rûh’a tenezzül eden rûh Hakikati Muhammedidir, bu âlemde ne varsa ilk var edilişi Hakikati Muhammedi nurundan ve ruhundan meydan gelmiştir. Ve bu hakikatin yoğunlaşarak ilk defa beşeriyet yönüyle ortaya gelmesinin ismi Âdem’dir.
Âdem kelimesinin başında (Elif) harfi vardır, Havva
Kelimesi’nin ise sonunda (Hemze-Elif) harfi vardır, Âdem kelimesinin başındaki (Elif) harfi ahadiyyet mertebesinden inişi Havva’nın sonundaki (Elif) harfide hakikatleri idrak ile çıkışı göstermektedir.
Bu âlemde gördüğümüz ne kadar varlık varsa aklı küll ile nefsi küllün izdivacından meydana geldi.
Bu erkek ve kadın oluşumunun etken ve edilgenlikle anlatımı bütün âlem için geçerlidir, örneğin yağmur suyu etken olarak toprağa düştüğünde toprak edilgen olur ve su Âdem, toprak Havva olur. İşte bütün bu âlemde Âdem ve Havva mânâ olarak faaliyettedir, Âdem ve Havva dendiğinde hemen ceset olan insan sûretini hatırlama-yalım. İşte insanın diğer varlıklardan farkı en güzel sûret ile ve en güzel kıvamda olmasıdır.
Büyük hayal denilen bu âlemler Allah’ın hayalinden meydana gelmektedir. Hakikatini idrak eden kimseler rüyadan uyanıp gerçek yaşama geçmiş olan kimselerdir. İnsân tabiat âlemindeki bu yiyeceklerle sürekli ilgilendiği sürece o yiyeceklerin özellikleri kendi varlıklarında ortaya geliyor ve onu kendi varlıklarına çekiyorlar, işte orucun hakikati buraya dayanıyor, çünkü oruc ile bu yiyeceklerin alımının azalması ile kişideki ruhani denge düzenlenmiş oluyor.
İlk önce İblis yemeyiniz denilen meyveyi Havva valideye taddırdı, o anda Havva validede bir değişiklik olmadı ve o da Âdem (a.s.) a “sende tadabilirsin, birşey olmuyor” dedi ve Âdem (a.s.) da yedi. Tefsirlerde çeşitli şekillerde anlatılan bu meyve denilen şey nefsaniyetten meydana gelen hazlar’dır ki, bu nedenle tek çeşit meyve olarak değil genel olarak meyve ismi altında belirtiliyor. Ve meyve gibi olgunlaşmış olan bu nefsani duyguları insanın kullanması cennetten düşmesine sebep oluyor. Nasıl ki Cebrâîl (a.s.) aklın sûretlenmiş şekli, nasıl ki insân esmâ-i hüsnanın sûretlenemiş şekli ise İblis’te vehmin sûretlenmiş şeklidir, ve vehim hayali yaşamı nefsi külle bunu sevdiriyor, ki nefsi küllün gerçek oluşumu da İlâh-î hayale dayanmaktadır. Dikkat edersek Havva kelimesinde ik adet
(vav) harfi vardır ve bu iki (vav) dan birisi bireysel vehim, diğeri İlâh-î vehim’dir. Bu tesiri alan nefsi küll de aklı külle yakın olduğundan hayal yönüyle ona tesir ediyor ve aklı küll o meyveyi rahmâniyyeti yönüyle değil bu şekilde hayal yönüyle yani beşeriyeti yönüyle yemiş oluyor ve dikkat edersek vehim direkt olarak aklı külle tesir edemiyor.
İnsanlardaki dedikodular, çekiştirmeler (v.b.) kaynağını hep mel’un ağaçtan almaktadır, çünkü ona meftun olup muhabbet duymaktadırlar. İnsanların hakikate geçmesi Allah’ın uyandırmasıyla oluyor ki, o zaman Allah’ın verdiği varlıkla varlık sahibi olmuyor. Dünya üzerindeki varlıklar bu hakikatlerin anlatılabilme-sine misal için yeterli gelmiyor.
Kûr’ân zat olduğundan zat’ın içinde meydana gelen bu hayalat ve onun zuhurları şecer-i mel’unedir. İnsânların uyanmalarını sağlayan ölüm fiziksel ölüm değildir, “ölmeden evvel ölünüz” hükmüyle belirtilen şekilde öldükten sonra ancak bu rû’ya-dan uyanılabilir. Zâten kerametin en büyüğü kişinin kendini bilmesi ve bu âlemdeki yaşamı idrak etmesidir. Fakat o yasak olan meyve yani hayal ve vehmin ortaya koyduğu herşey insanlara tatlı gelir ve böylece tabiat karanlığına düşerler.
Kûr’ân-ı Kerîm’in sadece Âdem bahsi değil bütün anlattıkları kıyamete kadar an be an yaşanacak hadiselerdir. Hayale dalmış olan ve onun meyvelerinden yiyen kimselerin isyanları artar, vahdet meyvesinden yiyenlerin ise muhabbetler ve huzurları artar.
وَآتُوا الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَبِيثَ