Velleżîne âmenû ve'amilû-ssâlihâti senudḣiluhum cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ ebedâ(en)(s) lehum fîhâ ezvâcun mutahhera(tun)(s) venudḣiluhum zillen zalîlâ(n)
İman edip salih ameller işleyenleri ise, içinden ırmaklar akan, içlerinde ebedi kalacakları cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Onları, koyu gölgeler altında bulunduracağız.
İman edip salih ameller işliyenleri ise, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Orada ebedî olarak kalacaklar. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Onları, koyu gölgeler altında bulunduracağız.
Nisâ 57. ayet, iman ve salih amelin karşılığı olarak ahiret nimetlerini vaat etmektedir. Ayet, cennet, ebediyet, tertemiz eşler ve gölgelik gibi kavramlar üzerinden müminlere sunulacak mükâfatları dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman, kalbin tasdiki ve dilin ikrarıdır. Aslı emniyetten gelir; zira mümin, Allah'a iman etmekle korkudan emin olur. Ayetteki 'âmenû' fiili, bu tasdikin ve güvenin fiiliyata dökülmüş halini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman (emn), Kur'an'da sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir güven ve teslimiyet halidir. Allah'a iman eden kişi, O'nun vaatlerine güvenir ve kendini O'na teslim eder. Bu ayetteki 'âmenû' ifadesi, bu güvenin bir sonucu olarak cennet vaadine layık görülenleri tanımlar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Salih, fesadın zıddıdır. Salih ameller, Allah'ın emrettiği ve razı olduğu, insanlara fayda sağlayan, dünyada ve ahirette iyi sonuçlar doğuran işlerdir. Ayetteki 'es-sâlihât' kelimesi, imanla birlikte yapılan bu tür hayırlı fiilleri kapsar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Salih, her türlü eksiklikten arınmış, doğru ve uygun olandır. 'Amel-i salih', Allah'a itaat ve O'nun rızasını kazanma niyetiyle yapılan her türlü güzel ve faydalı eylemdir. Bu ayette, cennete girişin imanla birlikte salih amellere bağlı olduğu vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Cennet, ağaçların ve bitkilerin yoğunluğundan dolayı yerin gizlendiği, örtüldüğü yerdir. Bu ayetteki 'cennât' kelimesi, ahiretteki mükafat yurdu olan, içinde ırmaklar akan ve gözlerden gizlenmiş güzelliklerle dolu bahçeleri ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cennet, Arapçada 'örtmek, gizlemek' anlamındaki 'cenn' kökünden gelir. Bitki örtüsüyle kaplı olduğu için içindekileri gizler. Kur'an'da ise bu kelime, müminlere vaat edilen, dünyadaki bahçelerden çok daha üstün ve gizli güzelliklere sahip olan ahiret yurdunu mecazi olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hulûd, bir şeyin bozulmadan ve değişmeden uzun süre kalmasıdır. Cennet ehli için kullanıldığında ise bu, sonsuz ve kesintisiz bir kalışı ifade eder. Ayetteki 'hâlidîn' kelimesi, cennetteki ikametin geçici değil, ebedi olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hulûd, bir şeyin varlığının devamlılığıdır. Cennet ve cehennem ehli için kullanıldığında, onların bu mekanlarda sonsuza dek kalacakları anlamına gelir. Bu ayette, müminlerin cennetteki nimetlerden kesintisiz ve sonsuz bir şekilde faydalanacakları belirtilir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tathîr, bir şeyi pislikten ve ayıplardan arındırmaktır. Cennetteki eşlerin 'mutahhara' olması, onların dünyevi kadınların sahip olabileceği her türlü fiziki ve ahlaki eksiklikten, kirden, hastalıktan ve ayıptan münezzeh oldukları anlamına gelir. Bu, cennetin mükemmelliğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Taharet kavramı, Kur'an'da hem maddi hem de manevi temizliği ifade eder. Cennetteki eşlerin 'mutahhara' vasfı, onların sadece fiziki olarak değil, aynı zamanda ahlaki ve ruhani olarak da her türlü kusurdan arınmış, saf ve temiz olduklarını belirtir. Bu, cennet hayatının kusursuzluğunu pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zıll, güneşin veya ateşin hararetinden koruyan örtüdür. 'Zıllen zalîlen' ifadesi, gölgenin yoğunluğunu ve sürekliliğini pekiştirir. Cennetteki bu gölge, dünyadaki geçici gölgelerden farklı olarak, sürekli bir serinlik ve huzur kaynağıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zıllen zalîlen, mecazi olarak 'daimi ve kesintisiz bir rahatlık' anlamına gelir. Bu, cennetin sıcak ve bunaltıcı olmayan, aksine ferahlatıcı ve dinlendirici atmosferini ifade eder. Ayetteki bu ifade, cennetin konfor ve huzurunu vurgular.
Nisâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(57) (Vellezîne âmenu ve amilus salihati senüdhılühüm cennatin tecrî min tahtihel enharu halidîne fîha ebeda* lehüm fîha ezvacün mütahheretün, ve nüdhılühüm zıllen zalîla;)
“İmân edip salih ameller işliyenleri ise, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Orada ebedî olarak kalacaklar. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Onları, koyu gölgeler altında bulunduracağız.” Âyetin devamındaki nimetlere kavuşmak için ilk şartın imân ve daha sonra sâlih amel işlenmesi olduğu belirtiliyor. Sâlih amelden kasıt şeriat mertebesinde iyi amellerde bulunmaktır, ilim olarak çok fazla bir şey
47
yoktur, tarikat ve hakikat mertbesinde ise varlığının hakikatinin Hakk’ın hakikati olduğunu bilerek amel etmektir. Buradaki amel-i Salih ise, “mânâsı Hakk’tan fiili kuldan” olan ameldir. Her mertebenin cenneti ayrı olduğu için cennetler ifadesi kullanılıyor.
Gerçek er, Cenâb-ı Hakk’ın zati tecellisini ortaya koyandır, dış görüntüsü erkek olup içi kadın, dış görüntüsü kadın olup içi er, olan nice insanlar vardır. Erkek ve kadın ikisi bir varlık olduğundan ve ahirette çoğalma olmadığından kadınlardaki doğurma özelliğide orada düşmüş oluyor, orada sadece eş olma özelliği olacak, ki zata ait ayna görevini de başka varlıklar yapamıyor.
Batıni mânâda tertemiz eş, nefsi küllün aklı külle takdim edilmesidir. Nefsi küllden gelen en üstün oluşum nisadır, aklı küllden gelen erler o hediyeyi tertemiz eşler olarak cennette kabul ederler. Böylece aklı kül nefsi külle kendi hakikatlerini iletir ve öğretir. İşte o zaman tevhid, İlâh-î vuslat gerçekleşiyor. Bu vuslatın kemali içinde hem zâhiri hem bâtıni olarak gerçekleşmesi gerektiğinden bu oluşum bu şekilde ortaya çıkmaktadır. “Vuslat marifettir” denilen ifadede buraya dayanmaktadır. Aklı kül fâil, nefsi kül münfaildir, bu nedenle ikisi olmadan faaliyet oluşmaz.