Ve cezâu seyyi-etin seyyi-etun miśluhâ(s) femen ‘afâ ve asleha fe-ecruhu ‘ala(A)llâh(i)(c) innehu lâ yuhibbu-zzâlimîn(e)
Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükafatı Allah'a aittir. Şüphesiz O, zalimleri sevmez.
Bir kötülüğün cezası yine onun gibi bir kötülüktür, ama kim affeder, bağışlarsa onun mükafatı Allah'a aittir. Şüphesiz ki Allah, zalimleri sevmez.
Şûrâ Suresi'nin 40. ayeti, kötülüğe misliyle karşılık verme prensibini ortaya koyarken, affetme ve barışmanın üstünlüğünü vurgular. Ayet, adalet ve merhamet arasındaki dengeyi, Allah'ın affedenlere vaat ettiği ecir ve zalimlere olan hoşnutsuzluğu üzerinden dilbilimsel bir derinlikle işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cezâ kelimesi, yapılan bir işin karşılığı olarak verilen şeyi ifade eder. Hem hayır hem de şer için kullanılır. Bu ayette ise 'seyyie' (kötülük) ile birlikte kullanıldığında, kötülüğe karşılık verilen cezayı veya misliyle mukabele etmeyi belirtir. (el-Müfredât, s. 191)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cezâ, bir şeyin karşılığıdır. Ayetteki 'cezâü seyyietin seyyietün mislühâ' ifadesi, kötülüğe denk bir kötülükle karşılık vermenin caiz olduğunu, ancak affın daha faziletli olduğunu ima eder. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 209)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Cezâ kavramı, Kur'an'da genellikle ilahi adaletle ilişkilendirilir ve bir eylemin doğal sonucunu veya ilahi karşılığını ifade eder. Bu ayette, dünyevi bir karşılık olarak kötülüğe misliyle mukabele etme hakkını, ancak ilahi perspektiften affın daha üstün olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Seyyie, insanı üzen, kötü olan her şeydir. Bu ayette, başkasına yapılan haksızlığı, zararı veya kötü muameleyi ifade eder. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 400)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Seyyie, 'sû'' kökünden türemiş olup, hem fiil olarak kötülük yapmak hem de sonuç olarak kötü bir durumla karşılaşmak anlamlarına gelir. Ayetteki kullanımı, bir başkasına karşı işlenen kötü fiili ve bu fiilin doğuracağı olumsuz sonucu belirtir. (el-Müfredât, s. 434)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Seyyie kelimesi, Kur'an'da genellikle günah, hata, kötülük, musibet gibi anlamlarda kullanılır. Bu ayette, bir haksızlık veya zarar verici eylem olarak karşımıza çıkar ve buna misliyle karşılık verme hakkını doğurur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Afv, bir şeyi silmek, izini gidermek demektir. Günahları affetmek, onların izini silmek ve cezalandırmaktan vazgeçmektir. Ayetteki 'men afâ' ifadesi, kendisine kötülük yapılan kişinin, bu kötülüğün karşılığını almaktan vazgeçip bağışlamasını ifade eder. (el-Müfredât, s. 574)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Afv, ceza verme hakkı varken bu haktan vazgeçmektir. Bu ayette, kötülüğe misliyle karşılık verme hakkına sahip olan kişinin, bu hakkını kullanmayıp bağışlaması ve böylece daha büyük bir ecir kazanması vurgulanır. (el-Külliyyât, s. 627)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Afv, Kur'an'da ilahi merhametin ve insanlara yönelik bağışlayıcılığın önemli bir tezahürüdür. Bu ayette, bireysel düzeyde affetme eylemi, intikam döngüsünü kırmanın ve ilahi rızayı kazanmanın bir yolu olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Islah, fesadın zıddıdır ve bir şeyi iyi hale getirmek, düzeltmek demektir. Ayetteki 've asleha' ifadesi, affetmenin yanı sıra, bozulan ilişkileri düzeltme, barışı sağlama ve toplumda iyiliği yayma çabasını ifade eder. (el-Müfredât, s. 488)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Islah, bir şeyi bozuk halden salih hale getirmektir. Bu ayette, affeden kişinin sadece intikamdan vazgeçmekle kalmayıp, aynı zamanda düşmanlığı ortadan kaldırarak barışı ve uyumu tesis etme gayretini de içerir. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 3, s. 367)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Islah kelimesi, Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahiptir; bireysel ve toplumsal düzeyde iyileştirme, düzeltme, barıştırma ve düzen kurma anlamlarını taşır. Ayetteki bağlamda, affetme ile birlikte kullanılarak, affın sadece pasif bir eylem değil, aynı zamanda aktif bir barış ve iyileştirme çabası olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ecr, bir işin karşılığında verilen bedeldir. Ayetteki 'feecruhu alallahi' ifadesi, affeden ve barışan kişinin mükafatının doğrudan Allah tarafından verileceğini, bu mükafatın büyüklüğünü ve değerini vurgular. (el-Müfredât, s. 12)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ecr, bir fiilin karşılığı olarak hak edilen şeydir. Burada, Allah'ın affedenlere vaat ettiği ecir, dünyevi karşılıkların ötesinde, ilahi lütuf ve bereketle dolu bir mükafatı ifade eder. (Umdetü'l-Huffâz, c. 1, s. 24)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm, bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haksızlık etmek demektir. Ayetteki 'zalimin' kelimesi, başkalarına haksızlık eden, haddi aşan ve kötülükte ısrar eden kişileri ifade eder. Allah'ın onları sevmemesi, onların bu haksız fiillerinden dolayı ilahi rızadan mahrum kalacaklarını gösterir. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 399)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm, hakkı sahibine vermemek veya bir şeyi olması gereken yerin dışına koymaktır. Bu ayette, kötülük yapan ve bu kötülükte ısrar eden, başkalarının haklarına tecavüz eden kimseleri tanımlar. Allah'ın zalimleri sevmemesi, ilahi adaletin bir tecellisidir. (el-Müfredât, s. 529)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Zulüm, Kur'an'ın temel ahlaki kavramlarından biridir ve ilahi düzene karşı gelmeyi, adaletsizliği ve haddi aşmayı ifade eder. Bu ayette, zalimler, affetme ve barışma yolunu seçmeyip kötülükte ısrar edenler olarak sunulur ve Allah'ın hoşnutsuzluğuna muhatap olurlar.
Şûrâ Sûresi
Mesnevî-i Şeriften “Kıyâmet” Hakkında;
Zâlimlerin zulmü, karanlık kuyu oldu; âlimlerin hepsi böyle söylediler.
Bu beyt-i şerîf "Zulüm, kıyâmet gününün karanlıklarıdır" hadîs-i şerîfine işârettir.
Her kim çok zâlimdir; onun kuyusu pek korkunçtur. Adâlet sâhibi, betere beter, buyurmuştur.
Pek zâlim olanların cezâsı da pek şiddetlidir. Çünkü Hak Teâlâ Hazretleri'nin "Adl" ism-i şerîfinin gerekleri, çok fenâya, çok fenâ karşılık vermektir. Nitekim âyet-i kerîmede “Ve cezâu seyyietin, seyyietün mislühâ” (Şûrâ, 42/40) Ya’nî "Ve fenâlığın karşılığı, onun benzeri fenâlıktır" buyrulur.
Ey kimse ki, sen mevkîiden dolayı zulmedersin, kendin için bir kuyu kazarsın.
Ya’nî sen mevkiinin sana verdiği bir kuvvet sebebiyle halka zulmettiğin zaman, kendin için bir kuyu kazmış olursun.
Kendi etrâfını ipek böceği gibi örme; kendin için kuyu kazarsan, ölçülü kaz!
İpek böceği yaptığı kozayı kendi etrâfına örer ve bu sûretle koza içinde kendisini hapseder. Senin amelin de ipek böceğinin örgüsüne benzer. Nitekim âyet-i kerîmede “Küllü nefsin bimâ kesebet rehînetün” (Müddessir, 74/38) ya’nî "Her bir nefis, kazandığı şey sebebiyle rehînedir" buyrulur. Bundan dolayı eğer kuyu kazar isen, bilâhare içine kendin düşeceğini düşünerek ölçü ile kaz![76]
Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim, Bil ki Allah'ın kulları üzerine şefkat, fillâhi gayretten riâyete ehaktır. Dâvûd (a.s.) Beyt-i Makdis'i bina etmek diledi. Binâenaleyh onu mirâren bina etti. Her ne vakit fariğ olsa yıkılır idi. Böyle olunca Allah Teâlâ'ya bunu şikâyet etti. Allah Teâlâ ona vahy eyledi ki: "Muhakkak benim bu beytim kanlar döken kimsenin iki eli üzerinde kâim olmaz." İmdî Dâvûd (a.s.) dedi: "Yâ Rab bu senin yolunda olmadı mı?". Hak Teâlâ buyurdu: "Evet, velâkin onlar benim kullarım değil midir?" Cenâb-ı Dâvûd dedi: "Yâ Rab, onun bünyâmm benden olan kimsenin iki eli üzerine kıl!" Böyle olunca Allah Teâlâ ona vahy etti ki: "Muhakkak senin oğlun Süleyman onu bina eder". İmdi bu hikâyeden garaz, bu neş'et-i insâniyyenin mürââtidır; ve muhakkak onun ikâmesi hedminden evlâdır. Sen adüvv-i dîni görmez misin ki, Allah Teâlâ onları ibkâ için, onlar hakkında cizyeyi ve sulhu farz etti. Ve وَاِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ (Enfâl, 8/61) Ya'nî "Eğer onlar sulha meylederse, sen dahî onlar için sulha meyl et; ve Allah Teâlâ'ya tevekkül eyle!" dedi. Sen üzerine kısas vâcib olan kimseyi görmez misin? Evliyâyı dem bir cemâat olup da birisi diyete razı olduğu veya afveylediği ve bakı" evliya ancak katli murâd eyledikleri vakit Hak Sübhânehû afveden kimseye nasıl riâyet, ve afv etmeyen kimselere nasıl tercih eder. Binâenaleyh kısâsan katl olmaz. Görmez misin ki, Resûlullah (a.s.) ip sahibi hakkında "Onun katli onun mislidir" buyurur. Sen Allah Teâlâ'yı görmez misin? وَجَزۤوءُا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûra, 42/40) Ya'nî "Seyyienin cezası onun gibi bir seyyiedir" buyurur. Binâenaleyh kısası, seyyie kıldı. Ya'nî meşru olmakla beraber bu fiil fena olur. İmdi bir kimse afvetse ve ıslâh eylese, onun ecri Allah üzerinedir. Zîrâ onun sureti üzeredir. Böyle olunca bir kimse ondan afv etse ve onu katletmese, onun ecri, sureti üzerine olduğu kimse üzerinedir. Zîrâ ona ehaktır. Çünkü onu kendisi için inşâ etti (2).
Ya'nî ehl-i-İslâm aleyhine harbe kalkan küffâr ve müşrikin hakkında Hak Teâlâ her ne kadar يَاۤ اَيُّهَا النَّبِىُّ حَرِّضِ الْمُوءْمِنِينَ عَلَى الْقِتَالِ (Enfâl, 8/65) ya'nî "Ey Nebî, mü'mirileri muharebeye teşvik et!" ve
فَاقْتُلُواالْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ (Tevbe, 9/5) ya'nî "Müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz!" وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَاۤفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَاۤفَّةً (Tevbe, 9/36) ya'nî "Müşrikler sizi nasıl hepsini birden katl ederlerse, siz de onları öylece hepsini birden katlediniz!" âyet-i kerîmeleriyle, emsali olan âyât-ı kur'âniyyede muharebe ile emretmekte ise de, ma'lûmun olsun ki, Allah'ın kullarına şefkat etmek, onları Allah yolunda gayretten dolayı öldürmekten daha ziyâde riâyet olunmaya lâyıktır. Yani onları öldürmektense onlara şefkatle muamele etmek daha layıktır.
Eğer emr-i ilâhî açık olarak müşrikinin katli hakkında olup dururken, onlara şefkat etmeye riâyetin çok haklı olduğuna delilin nedir? Diyecek olursan, cevâbı budur ki: Dâvûd (a.s.) Beyt-i Makdis'î bina etmek istedi ve bina etti. Bina hitâmında yıkıldı. Bir kaç defa böyle oldu. O hazret bu halden Hakk'a şikâyet eyledi. Vahy-i ilâhî geldi ki: "Benim beytim kan döken kimsenin elleriyle bina olunmaz." Bu bize aynı zamanda da ne gösteriyor; gönül hanemizi yapmamız için evvela elimizdeki kanları silmemiz lazımdır. Yani hakikat-ı ilahiyenin dışında yaptığımız her şey kan dökmek olmaktadır.
Allah’ın istemediği gaflet halinde yaşadığımız her şey bizim kanımızı dökmekte veya bir başka bilginin kanını dökmektedir, hayatın, zamanın kanını dökmekteyiz. Bakın kan döken elle bina yapılmıyor, gerçekten de kimsenin böyle bir bina yaptığı görülmüş değildir. Ancak ellerini yıkadıktan sonra gusl abdesti aldıktan sonra zikirle tevhidle, İsmail yetiştirildiği zaman Kabe-i Muazzama bina ediliyor. وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرَهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمَعِيل 2/127 ayeti kerimesinde onlar kanlı olmadıkları için Kabe-i Muazzamayı yaptılar. Biz de tevhid ehli gönül binamızı yapmamız için kan dökmekten vaz geçip ellerimizi tertemiz yıkamamız gerekir. Yapmamak elbette daha güzeldir. Dökmüşsen de biraz boşta zaman geçmişse hemen tevbe edip, yaşamak işte beyt o zaman yapılır.
Hz. Dâvûd "kan dökme senin yolunda olmadı mı?" dedi. Hak Teâlâ "Evet, velâkin onlar benim kullarım değil midir?" buyurdu. Nihayet Dâvûd (a.s)ın talebi üzerine Beyt-i Makdis'in Süleyman (a.s.)ın eliyle bina olunacağı vahy olundu. İşte bu hikâyennin anlatılmasının sebebi; sûret-i ilâhiyye üzerine olan bu neş'et-i insaniyyeye riâyet lâzım geldiğini beyandır. Yani süret-i İlahiye üzerine olan insan bedeninin varlığına riayet lazımdır. Yani imanına riayet gereklidir.
Suâl: Hak Teâlâ hazretleri bir taraftan "Müşrikleri öldürün!" diye emrediyor. Diğer taraftan dahi kullarının kanı döküldüğünü hoş görmüyor. Bunlar yekdiğerinin nakîzı olan iki hüküm değil midir?
Cevap: Ma'lûm olsun ki, müşriklerin katli Allah yolunda gayretten dolayı emr olunmuştur. Ve "gayret" "gayriyyet'ten meydana gelmiştir. Eğer onların gayri olmadığını bilsek ölümlerine cehd edermi bir kimse. Binâenaleyh bir kimse Hak yolunda gayret etse, kendisinin ve muhitinin Hakk'ını gayri olduğunu isbât etmiş olur, yani şirk ehli olmuş olur. Gayri görüyorsun ki gayriye ulaşmaya gayret ediyorsun. Bütün alem onun zuhuru olduğunu gördüğün zaman neye gayret edeceksin ki. Halbuki Fass-ı Dâvûdî'nin nihayetlerinde îzâh olunduğu üzere emir ikidir: yani Hakkın emri ikidir, Biri "emr-i tekvînî", diğeri de "emr-i teklîfî"dir. Emr-i tekvînî kulun isti'dâd-ı ezelîsi yani ayan-ı sabitesinin gerektirdiği üzerine gereken emirdir. Bir de emr-i iradi vardır, ayan-ı sabiteden gelen. Emr-i tekvini de iki türlüdür birisi ayan-ı sabitesi dolayısı ile kişinin yapmış olduğu fiillerinin tekvin yani kevn, mesela Cenab-ı hak namaz kılın Kur’an okuyun dediği zaman o bir emirdir. İşte biz o emri yerine getirdiğimiz zaman o emri tekvin etmiş hayata geçirmiş oluyoruz. “kün” diye varlığa geçirmiş oluyoruz. Yani onu faaliyete geçirmiş oluyoruz. Diğeri de emr-i teklifidir, emr-i teklifi bilindiği gibi peygamberlerin kitapları vasıtasıyla insanlara dışarıdan şunu yapın bunu yapın diye teklif ettikleri yaşam tarzıdır. Biri emr-i teklifi diğeri emr-i tekvinidir. Yani ayan-ı sabitemizde var olan şeyin bizden zuhura çıkmasıdır. Bir bakıma bu elimizde olan bir şey değildir emr-i teklifinin diğer yönü.
Emr-i tekvini kulun istidat-ı ezelisi üzerine tereddüp eden emirdir. Yani ezeli istidadı üzerine tertib edilen üzerine verilen istidad-ı ezelisine göre verilen bir emirdir. Eğer onun isti'dâdı, emr-i tekiîfî olan emr-i şeriata muhalefeti îcâb ediyorsa, dünyâ dediğimiz bu âlem-i kesîfde, muhakkak ondan enbiyâya muhalefet zuhura gelir. Binâenaleyh o kimse küfür ve şirkinde ma'zûrdur. Emr-i tekvini dolayısıyla. Neden, çünkü kendisinde var olan program onu icap ediyor. Zîrâ şuûnât-i ilâhiyyeden bir şe'n olan onun ayn-i sabitesi yani Hakkın dilemesi olan şe’ni olan ayan-ı sabitesi lisan-ı istidat ile Hakktan bu suretle zuhuru istemiştir.
Hak dahi vücûd verme ile onu o suretle izhâr buyurmuştur. Şu halde kâfir ve müşrikten sâdır olan fiil, bir i'tibâra göre emr-i ilâhîye muvafık ve bir i'tibâra göre de muhaliftir. Yani ayan-ı sabitesi üzere emr-i tekvini üzere muafık, ama emr-i teklifiye göre muhalif olmaktadır.
İşte yekdiğerine zıt görünen hükm-i ilâhî dahî biribirinin zıddı olan merâtib hasebiyle vâki' olmuş olur. Eğer bu tür zuhur olmazsa alemde tek tür insan olur. Ya hepsi kafir olur, ya hepsi Müslüman olur. Bu da bu alemde mümkün değildir. Çünkü burası fark alemidir. Fırkalaşma alemidir. Ahirette iki ana unsurun yaşadığı bir hayat tarzı olacak, ya celali, ya da cemali olacaktır. Yani ya Hadi, ya da Mudil olacak ikisinden birisi bunun dışında bunun dışında Esma-ı İlahiyenin zuhuru yoktur. Ama işte bu alem bütün bu alemlerin en kemalli yeridir. Çünkü bütün zıtlıklar buradadır.
Kim ki bütün bu zıtlıkları bünyesinde topladı işte o zaman tevhid ehli oldu, yoksa herkesin Müslüman olduğu yerde hiçbir şeye gerek yoktur ki ne imtihan var ne de herhangi bir hakkı tanıma vardır, sadece Hadi ismi olmuş olsa bu alemde diğer bütün isimler yok hükmünde olur. Bu da mümkün olmadığından Cenab-ı Hakkın bütün Esma-ı İlahiyesi zuhur bulacak bir mahal gerekecektir.
İşte bunun programını yaptığından kimisine Kahhar isminin emr-i tekvini olarak Kahhar ismi şekliyle programı yapılmakta kimisinin Cebbar ismi ağırlıklı olarak diğer bütün isimler var da ama ağırlıklı olanı o yani Rabb-ı hası olan o isimle işte böylece zuhura çıktığından dolayı rabbına itaat etmiş oluyor. Yalnız rabbına itaat etmiş oluyor Allah’a itat etmiş olmuyor. kendi rabb-ı hası olan isme itaat etmiş oluyor. Alemlerin rabbı olan Allah’a değil. İşte bir yönüyle rabbına iteat etmiş oluyor, ama emr-i teklifi üzerine böyle yapmayın, etmeyin denildiği için böyle yapmış olduğundan da ihtilafa düşmüş oluyor.
İşte yekdiğerine ters olarak görünen hükm-ü ilahi dahi birbirinin zıddı olan meratib sebebiyle vaki olmuş olur. İşte böyle zıt mertebelerin zuhura gelmesi ile Esma-ı İlahiye faaliyete geçmiş olur. Yoksa bütün dünyada sadece Hadi isminin zuhuru olsaydı Hadi olurdu, o zaman bu kavgalar bağırışlar, münakaşalar şunlar bunlar olmaz Cennet olması lazımdı burası. Öyle bir şey de mümkün olmadığından her varlık kendi programı ile zuhura gelmektedir. İşte buna da FATIR diyorlar. Fıtratı üzere zuhur etmektedir.
Zîrâ tek vücudun muhtelif mertebelerde zuhuru, her bir mertebenin kendisine mahsûs olan hallerine göre, muhtelif hükümleri îcâb eder. Her bir mertebenin kendine mahsus olan halleri vardır, ona göre muhtelif hükümleri icap etmektedir. Tek hüküm ile bu alem olmamaktadır. Meselâ buhar, buhar mertebesinde iken kemâl-i letafetten görünmez; yoğunlaşıp bulut mertebesine tenezzül edince göz ile görülür. Sis olmadan da havada buhar var ama o halini göremiyoruz. Ne zaman ki o su buharı soğuyup yoğunlaşıyor, o zaman göz ile görecek duruma geliyor, yani daha önce buhar halinde iken çok saydam idi ışığı tamamen geçirdiğinden göz ile görülemiyordu, yoğunlaşınca saydamlığını kayıp etti ve ışığı dağınık yansıtmaya başladığı için orada dağınık yansıma neticesinde sis duman şeklinde görülmeye başladı. Bu merebenin adı bulut oluyor ve gözle görülüyor.
Daha tekasüf edip su olunca his kuvvesi suyun vücûdunu his eder. Bulutun varlığını sadece görürsün ama dokunduğun zaman hissedemezsin. Bir mertebe daha tekasüf edip buz olunca elde durur; ve istenilen şekle girer. Dört mertebe meydana geldi; buz, su, bulut, buhar bunlar ayrı mertebeyi meydana getirdi, şimdi bulutun buhara kızma hakkı var mı? Bulutun buza kızma hakkı var mı? Sen nasıl bir varlıksın kas katısın soğuksun herkesi üşütüyorsun demek doğru mudur, çünkü o tabiat olmazsa zaten buz olmaz.
Buhar su haline dönüştüğünün farkında olmadığından onu kendinden ayrı görmektedir. Su buzu kendinden ayrı görmektedir. Buharın bu mertebeleri, buharın terkibine başka bir şey dâhil olmakla zuhura gelmedi; belki onun sıfât-ı arızası, yok iken mevcûd oldu. Buz ısı alarak diğer üç mertebeye dönüşüp latifleşir. Demek ki yoğunlaşmış olan bu bedenlerimiz ancak aşk ateşiyle buharlaşıp latifleşecektir. İşte görülüyor ki buhar dediğimiz mefhûm tek vücut iken, muhtelif mertebelerde zuhurundan dolayı adetlenme, değişme husule geldi.
Ve her bîr mertebenin hükmü başka başka oldu. Su ile taharet mümkün olduğu halde bulutla taharet mümkün değildir. Ve keza eriyip su olmadıkça buz, suyun hizmetini îfâ edemez. Bu misâlde olduğu gibi latîfin daha latifi olan tek hakiki Zat, her bir mertebeye tenezzülünde bir hükmü îcâb eder. Zîrâ mertebelerin gereği muhtelifdir. Ve kesîf şehâdet alemi şerîatin vücûdunu iktizâ ve kânûn-i ilâhîyi ref için mü'minîn ile harbe kıyam eden küffâr ve müşrikinin katlini icâb eder. Yani emr-i teklifiye uymayanların katli gerekir diyor. Neden, şeriatı ve hakikat-ı ilahiyi yüceltmek için. Bu alemin şeriatıdır bu.
Eğer küffâr îmân etmeyip de savaşa kalkışmazlarsa katl olunmazlar. Eğer küffar karşı tarafı öldürmeye yönelmezse onları öldürmek gerekmez. Zîrâ sûret-i ilâhiyye üzerine mahlûk olan insanın varlığının devamlı kılınması, onu yıkmaktan evlâdır. Sen din düşmanlarını görmüyor musun ki Allah Teâlâ onları devamlı kılmak için cizyeyi ve sulhu farz edip "Eğer onlar sulha meyl ederlerse, sen dahî sulha meyl et!" (Tevbe, 9/7) buyurdu.
﴿٧﴾ كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِۤ اِلا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ اِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ
9/7-) Keyfe yekûnü lilmüşrikiyne ahdün ındAllahi ve ınde ResuliHİ illelleziyne ahedtüm ındel MescidilHaram* fe mestekamu leküm festekıymu lehüm* innAllahe yuhıbbul müttekıyn;
9/7- Müşriklerin, Allah ve Rasûlünün indînde bir anlaşmaları nasıl olabilir? Mescid-i Haram indînde sözleştikleriniz müstesna... Onlar size sözlerine bağlı olarak davrandıkça, siz de onlara dosdoğru davranın... Muhakkak ki Allah, hükmüne boyun eğerek azabından korunanları sever.
Ve keza adam öldürdüğü için kısası îcâb eden katili görmüyor musun? Maktulün velîsinin fidye alması veya katili afv etmesi nasıl meşru' kılındı? İşte bu yüzden, şimdi kıtal var, ama kıtali devlete herhangi bir kişiye vermiyor, bir kanuna bağlamıyor, tek hakimi maktülün varisleridir, yani yakınlarıdır. Şimdi birisi birisini öldürdü, öldürülenin annesi babası, kardeşleri ona kısas istedi, islam hukukuna göre kısasını istedi, isterse bu kısası istemekte haklıdır. Ama sulha giderseniz daha iyi olur diyor ayet-i kerimede. Yani öldürmeyi istemiyor.
Eğer katil fidye vermekten çekinirse o zaman katl olunur.
Yani fidye vermezse o zaman katledilir. Kezâ görmez misin ki, maktulün velîleri müteaddid olup da içlerinden birisi, diyet almağa razı olsa veyahut katili afv etse, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri o velînin rızâsına veya afvına nasıl riâyet buyuruyor; yani ölenin velileri birden fazla ise ve içlerinden birisi katili öldürmek yerine diyetini istemiş olsa hüküm diyet isteyen tarafına olur diyor. ve onu affetmeyen kimselere nasıl tercîh ediyor? Yani dört kişi af etmese biri af etse o bir kişinin af etmesiyle onun hükmünü kabul ediyor, çoğunluğun hükmünü değil.
İşte bu surette katil kısas olarak öldürülmez. Ve keza görmez misin ki, (S.a.v.) Efendimiz, maktulün ipi elinde bulunan bir kimsenin katli taleb olundukda, o ip sahibi hakkında, yalnız elinde maktulün ipi bulunduğu için, "Kısâsan katli taleb olunan bu kimsenin katli, maktulün katli gibidir" buyurur. Ve keza görmez misin ki, Allah Teâlâ hazretleri "Fenalığın cezası, onun gibi bir fenalıktır" (Şûra, 42/40) buyuruyor.
﴿٤٠﴾ وَجَزۤوءُا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ اِنَّهُ لايُحِبُّ الظَّالِمِينَ
42/40-) Ve cezaü seyyietin seyyietün mislüha* femen 'afa ve asleha feecruhu alellah* inneHU la yuhıbbuz zâlimiyn;
42/40-Bir kötülüğün karşılığı, onun benzeri bir kötülüktür! Kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah'ın üzerinedir... Muhakkak ki O, zâlimleri sevmez.
Ortada yapılmış bir fenalık var, aynı şekilde ona kısas yaparsan o da fenalığın fenalığı olur. Binâenaleyh kısası fenalık addediyor. Yâ'nî kısas meşru' olmakla beraber fena bir fiil olmuş oluyor. İşte bu hikmete mebnî Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-i Kerîm'de فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ (Şûra, 42/40) ya'ni "Bir kimse afv etse ve ıslâh eylese, o afv ve ıslâhın ecri Allah üzerinedir" buyurur.
Zîrâ katil sûret-i ilâhiyye üzeredir. Kim olursa olsun her bir insan ilahi suret üzeredir katil dahi bu hükmün dışında olamayacağına göre o da suret-i İlahiye üzerinedir. Binâenaleyh bir kimse katilden onun suçunu afvetse ve o katili katletmese, o afvın ecri, katili kendi sureti üzerine halk eden Allah Teâlâ üzerinedir. Yani Allahüteala o katili halk ettiğinden ve kendi sureti üzere olduğundan dolayısıyla sen Allah’ı katletmemiş oluyorsun. Yani Zat’i olarak değil de oradaki zuhurunu katletmemiş olursun, katlettiğin zaman Hakkın zuhurunu katletmiş olursun.
Zîrâ Hak, kullarından afva daha hak tır. Çünkü kullarını, onlar sebebiyle esmasını ve sıfatını izhâr etmek üzere, kendi nefsi için inşâ eyledi; yani bütün kullarını kendi sıfatlarını ve isimlerini zuhura getirmek için inşa eyledi, o binayı, inşa eylediği binayı af etmen Hakkın o suretteki zuhurunu af etmendir. Dolayısıyla bunun ecri de Hakka düşmektedir. Ve nitekim hadîs-i kudsîde buyurdu: Ya'nî "Ey âdemoğlu, eşyayı senin İçin ve seni de Benim için halk ettim". Yani bütün bu görünen eşyayı sadece insan için halk etti, insanın faydasına vermek için insan istifade etsin diye, ama insanı da Hakk için halk etti.[77] “ İz- -T-B- ”