İçeriğe atla
Şûrâ 51Cüz 25 · Sayfa 488

Şûrâ Sûresi 51. Âyet

الشورى

Sohbete sor

Vemâ kâne libeşerin en yukellimehu(A)llâhu illâ vahyen ev min verâ-i hicâbin ev yursile rasûlen feyûhiye bi-iżnihi mâ yeşâ/(u)(c) innehu ‘aliyyun hakîm(un)

Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla, yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Şûrâ Sûresi

Meâlen:

1 - ve beşer için ona Allah konuşması ancak vâhyen olmuştur

2 - veya hicab ( perde) arkasından

3 - veyahut resül irsal ederek

4 - kendi izniyle dilediğini vâhy ettirmesi ile kesin, şüphe yok ki, O, pek yücedir, çok hikmet sahibi-dir.


Özet yorum :

Yukarıda geçen âyet-i kerimedeki ifadelerden Allah’ın, Oyüce zâtın insâna ne kadar yakın ve kelâmına muhatap ol-duğunu üç şekilde açık olarak görmekteyiz.

  1. Aracısız olarak, “mutlak zâtı” ile konuşur,
  2. perde arkasından konuşur.
  3. veya Rasûl – elçi göndererek vâhyeder.

1 inci ve 2 inci oluşumlarda dikkat edilirse “yükellime” (konuşur - konuşuyor) ifadeleri ve “Rabb” ile “kulun” bir-likteliği vardır.

Tekellüm etme, karşılıklı konuşma oluyor demektir. “ehl-i zahir”in bu hususu anlayabilmesi oldukça zordur.

3 üncü oluşumda “Rabb” ile “kulu” arasında Rasûl – elçi vardır, çünkü burası fark âlemidir.

4 üncüsünü ilave edersek o da, bir peygamberin lisa-nından zahiren kavmine Hakk’ın kelâmını bildirmesidir.

Yukarıda belirtilen :

1 inci husus zât mertebesi itibariyle

2 inci husus sıfat mertebesi itibariye

3 üncü husus esma mertebesi itibariyledir.

Bunların hepsinn zuhurları ise, 4 üncü ef’al mertebesi itibariyle tahakkuklarıdır.

Tekrar bu hususları incelemeğe gayret edelim.

1. Aracısız zâtı ile konuşur Kûr’ân-ı Keriym Necm sûresi 53/10. âyetinde

فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى

fe­evha ilâ abdihî ma evha Meâlen :

Böylece vâhy etti Allah kuluna vâhy ettiğini Bir hadis-i Kudside :

“Benim Rabbım ile öyle anlarım olur ki; oraya ne bir melek-i mukarrep, ne de bir nebii mürsel giremez,” buyruldu.

Özet yorum :

Hakk’ın sözünü duymağa ve müşahedeyi ilâhiyyeye en büyük mania - engel, nefs ve bireysel benliğimizdir. Bun-ların şartlanmışlığı ile yaşamak bizleri Hakk’tan çok uzaklara götürmektedir.

Belirli çalışmalar neticesinde kişi (salik) kendinde bu-lunan bireysel hallerini yavaş yavaş terkederek, safiyetine doğru yol almağa başlar.

Nihâyet bireysel mânâda kendini tanır, daha sonra “beş hazret” mertebesine de ulaşır, böylece seyrini tamam-layarak geldiği yere ulaşmış olur.

Aslında bu ulaştığı yer, kendi hakikatidir. Kendi hakikati ise, aslı itibariyle Hakk’ın hakikatinden başka bir şey de-ğildir.

Hal böyle olunca kul’un kendine ait bir kulluğu olamaz, ona artık “abd’u Hu” - “Hu’nun abdı” ismi verilir.

Orada zuhurda olan “Hüvviyet-i Mutlaka”dır.

“Hüvviyet-i Mutlaka”nın zuhur yerini tanıyıp anlamak avam için oldukça zordur, çünkü belirli bir tarifi ve vas-fı yoktur ve sözlerini hevasından nutketmez. Ancak “vâhyin yuha” (Necm 53/4) kendisine “vâhy” (ilham edilen) ile nutk eder (konuşur).

İşte ancak bu tür kimselerin lisanlarından zuhur eden “kelime-i ilâhi” (ilâhi kelime) ler sadece bir “savt” (ses) ten ibaret olmayıp, “ilim - rûh - nûr - muhabbeti ilâhi” ve ifade edilmek istenen mevzu’nun mânâları da yüklü olan “hayat nefhaları”dır.

Bu “nefha-i ilâhi”ler hangi gönle düşmüşse o gönül mutlaka yeni bir hayatla hayat bulur ve istikrarlı gelişimini sağlar.

Bu gelişmenin sağlanmasına sebep ise, “irsal” “ve Rasûlu’Hu” (Hu’nun irsalcisi) yani kabiliyetli gönüllere ha-bercisidir.

Bu irsaller yeni birer “vâhy” değil, vâhyin izah ve açılımlarını sağlayan “ilham-ı ilâhi”lerdir ve bu ilhamları, o “Hu”nun “abd”larına Cenâb-ı Hakk aracısız “nefh” eder ve onun konuşan lisanları olurlar.

Çok müthiş bir oluşumdur, ancak ehli olan gönüller bu halleri idrak ve müşahede ile yaşayabilirler.

Bu yol ve sistem Cenâb-ı Hakk’ın özel ve hususi bir yolu, zuhura çıkarmayı murad ettiği zât-i rahmeti ve arzusudur.

Bu kimseler “ehl-i zât” yani “zâtiyyun” tabir edilen kimselerdir.

2. Sıfat mertebesi itibariyle konuşur Kûr’ân-ı Keriym Tâ hâ sûresi 20/10. âyetinde:

إِذْ رَأَى نَارًا

iz rea naren Meâlen :

Hani bir ateş görmüştü (O ateşin yanına geldiği vakit) Kûr’ân-ı Keriym Tâ hâ sûresi 20/13. âyetinde :

فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى

festemı lima yu’ha Meâlen :

Vâhy olunan için dinle Kûr’ân-ı Keriym Tâ hâ 20/14 âyetinde

إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي

inneniy enellahü lâ ilâhe illâ ene fabüdniy Meâlen :

Cidden benim Ben Allah. Benden başka hiçbir tanrı yoktur! Öyle ise bana (abd) kulluk et.

Âyetleri ile belirtilen husus, perde arkasından “sıfat mertebesi” itibariyle konuşur hükmünün misallerindendir.

Özet yorum :

Gayemiz yukarıda belirtilen âyet-i kerimelerin genel izah ve yorumlarını yapmak değil, özet olarak mevzuumuza ışık tutması bakımından kısa kısa mânâlarını gözden geçirmeğe çalışmak olacaktır.

İnşeallah başka bir mevzu ile daha genel anlamda bu âyet-i kerimeleri ele almak imkânımız olur.

Bu âyet-i Kerimelerdeki özelliğin hususiyyeti, zât mertebesi itibariyle gelen zât’ın, sıfat-ı tecellisidir.

“Sem’ ve basar”, duyuş ve görüş, insândaki bu iki sıfat, onun insânlığının büyük değerlerindendir.

Bu mertebede sahne, “ateş” yani önce görüş, duyuş yani bilgi sonradır.

Zât-ı ilâhi, ağaç ve ateş sûretinden, azamet sıfatıyla tecelli ve vâhy etmektedir. Çünkü ateş, azamettir.

Bu mertebede “Tenzih” ve “Teşbih” ayrı ayrı sunul-muştur.

Zâtı itibariyle, “ben Allah’ım” → Tenzih;

ağaç ve ateş sûretinde tecellisi ise, → “Esma-i Teşbih”tir.

Bu mertebede henüz “Mûsâ”lık mevcud olduğundan iki (2) mertebe ayrı ayrı zuhur etmektedir.

İki mertebenin birleşmesi ancak “mertebe-i hubbiy-yet” yani “Muhammediyyet”de “lâ ilâhe illâ allah” ger-çek tevhid ile mümkün olacaktır.

Bu mertebede Cenâb-ı Hakk vâhy’ini ağaç ve ateş “vera’sı” arkası’ndan (perdesi’nden) yapmıştır, yapmaktadır. Kişiye vasıtalı olarak zâtından hitap etmektedir.

Mahmut Şebüsteri; “Gülşen-i Raz” isimli kitabında bu hususla ilgili güzel bir izah yapmıştır.

Reva başet “enel Hakk” ez dirahti, Çira nebvet reva ez nik bahti ?

Türkçesi :

“Bir ağaçtan “Enel Hakk = Ben Hakkım” sesinin gelmesi caiz oluyor da, ezeli saadete mazhar bir adamın (Mansur’un) aynı sözü söylemesi neden caiz görülmüyor,” diye ifade edilmiştir. *[88]

Ehl-i sıfat, yani sıfatiyyun bu tecelliye mazhardır.

Gerçi mertebe-i Mûseviyyet, “Esmaiyyun”dur, bura-daki tecelli ise, sıfat mertebesinden → esma mertebesine o-lan tecellidir.

Bu mertebeye gelen kişiye de Cenâb-ı Hakk beden “tur’u sina”sında (sine dağında) ateş sûretinde muhabbet-i ilâhiye ile tecelli “vâhy” (ilham) ederek, kelâm eder, ki ehline malumdur.

3. Rasûl – Elçi göndererek vâhy eder Hakk’ın kullarına bu tür “ihbarat-ı” (haberleri) umu-mi (genel) olanıdır. Cenâb-ı Hakk esma mertebesinde zuhura gelen bir melek aracılığı ile vâhylerini “esma” mertebesin-den “ef’al” şehadet mertebesinde seçtiği bir kuluna “Ne-bi-Rasül” gönderir, bu “adet-i ilâhiyye”dir.

Bütün Nebi ve Rasüller ilâhi mertebeler ilimlerini bu sistem içerisinde almışlardır.

Âdem (a.s.) ile başlayıp Hz. Rasûlullah (s.a.v.) efendi-mizle neticelenen ilmi ilâhi zahiren hep bu sistemle faaliyette olmuştur.

Bu sistem herkes için geçerli ve idrakî kolay olandır.

Esma âleminden → ef’al-şehadet âlemine olan tecel-lilerdir.

Kûr’ân-ı Keriym Nahl sûresi 16/102. âyetinde:

لَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّعقُلْ نَزَّ

لِلَّذِينَ آمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَعلِيُثْبِتَ ال

kul nezzelehu rûhul kudüsi min rabbike bil hakkı liyüsebbitelleziyne amenu ve hüden ve büşra lil müslimiyne Meâlen :

(Ey Muhammed!) De ki: Rûh’ül Kudüs (Cebrâil a.s.) Rabbının katın-dan îmân edenlere sabit kılsın (pekiştirsin) diye ve müslümanlar için hidâyet ve müjde olsun hak için onu (Kûr’ân-ı) indirmiştir


Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmran sûresi 3/39. âyetinde:

فَنَادَتْهُ الْمَلَئِكَةُ

وَهُو قَائِمٌ يُصَلَّى فِي الْمِحْرَابِ

اللَّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَى مُصَدِّقًاأأَنَّ

بكلمة مِنَ الله

وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ

fenadethül melâiketü

ve hüve kaimun yusalli fiyl mihrabi ennellahe yübeşşirüke biyahya mûsâddıkan bikeli­metin min allahi ve seyyiden ve hasu­ren ve nebiyyen minessalihiyne Meâlen :

mihrapta o (Zekeriyya a.s.) namaz kılmakta iken melekler ona seslendiler kesin Allah sana, Allah’tan (Allah’ın emriyle vücûd bulan) kelime ile (“kelimeyi” İsa”yı) tasdik eden, seyyid (e-fendi), hasur (nefsine hâkim, iffetli), salihlerden (iyilerden) nebi (peygamber) olarak Yahya’yı müjdeler.

Daha fazla zaman almamak için burada da bu kadar izahla yetinmek istiyoruz.

Düşünen kimseler için küçük ifadelerde büyük izahlar bulunmaktadır.

4. Elçileri vasıtasıyla kullarına hitaplarıdır Kûr’ân-ı Keriym Hud sûresi 11/84. âyetinde:

وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا

قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللهَ

مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهِ غَيْرُهُ

وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ

إِنِّي أَرِيكُمْ بِخَيْرٍ

وَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُحِيطٍ

ve ilâ medyene ehahüm şu’ayben kale ya kavmı‘büdullahe ma leküm min ilâhin ğayrühu ve lâ tenkusul mikyale vel miyza­ne inniy eraküm bihayrin ve inniy ehafü aleyküm azabe yevmin muhıytın Meâlen :

Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik) dedi ki: Ey kavmim!. (Ey toplumum) Allah'a kullukta bulunun, sizin için ondan başka bir mâbud yoktur. Ve ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın kesin, şüphe yok, ben sizi hayır (bolluk) ile görüyorum. Ve ben kesin, sizin üzerinize muhit (kuşatıcı) günün a-zâbına korkarım.

Cenâb-ı Hakk kullarına bu dört yoldan hitap ettiğini belirttiğimiz âyet-i kerimelerden açık olarak anlamaktayız.

4 üncü sistem; genel olan, Nebi ve Rasûllerin belirli yollardan, Hakk’tan alıp, ümmetlerine bildirdikleri ilâhi ke-lâmlar, emirler ve yasaklardır.

3 üncü sistem; Allah’ın Rasûl ve Nebilerine gön-derdiği melekler vasıtasıyla vâhyleridir.

2 inci sistem; perde arkasından vasıtalı konuşmaları-dır.

1 inci sistem ise; aracısız olarak mutlak zâtı ile ko-nuşmalarıdır.

Biz İslâm müntesipleri olarak, bu hususları çok iyi idrak edip anlamamız gerekmektedir.[89] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)