Ve keżâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ(c) mâ kunte tedrî mâ-lkitâbu velâ-l-îmânu velâkin ce'alnâhu nûran nehdî bihi men neşâu min ‘ibâdinâ(c) ve-inneke letehdî ilâ sirâtin mustakîm(in)
(52-53) İşte sana da, emrimizle, bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun; göklerdeki ve yerdeki her şeyin sahibi olan Allah'ın yoluna. İyi bilin ki, bütün işler sonunda Allah'a döner.
İşte biz böylece sana da emrimizden Kur'ân'ı vahyettik. Yoksa sen kitap nedir? İman nedir? bilmiyordun. Fakat biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletiyoruz. Şüphesiz ki sen de insanları doğru bir yola götürüyorsun.
Bu ayet, vahyin mahiyetini, peygamberin vahiy öncesi durumunu ve vahyin insanları doğru yola iletmedeki rolünü ele almaktadır. Anahtar kavramlar, vahyin kaynağını, içeriğini ve işlevini dilbilimsel ve semantik açıdan derinlemesine incelemektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vahy, gizli ve hızlı bir şekilde işaret etmek veya bildirmektir. Ayetteki 'evhaynâ' kelimesi, Allah'ın peygamberine Kur'an'ı ve onunla birlikte Cebrail'i gizli ve süratli bir şekilde indirmesini ifade eder. Bu, beşerî yollarla elde edilemeyecek, ilahî bir bildirimdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Vahy, Allah'ın peygamberlerine gönderdiği ilahî kelamdır. Ayetteki kullanımı, Allah'ın Hz. Muhammed'e (s.a.v.) Cebrail aracılığıyla Kur'an'ı indirmesi ve bu indirmenin bir tür ilahî işaret ve bildirim olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Vahy (wahy), Kur'an'da 'Allah'ın insanlara mesajını iletme' anlamında kullanılan merkezi bir kavramdır. Bu ayetteki 'evhaynâ' fiili, Allah'ın doğrudan ve özel bir iletişim yoluyla peygamberine ilahi iradesini ve rehberliğini bildirmesini ifade eder. Bu, peygamberin kendi çabasıyla değil, ilahi bir lütufla gerçekleşen bir bilgi aktarımıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Rûh kelimesi Kur'an'da farklı anlamlarda kullanılır. Bu ayetteki 'rûhan min emrinâ' ifadesi, Cebrail'i veya vahyi ifade eder. Cebrail, Allah'ın emriyle gelen ve insanlara hayat veren, onları doğru yola ileten bir elçidir. Vahiy de kalplere hayat veren bir nur gibidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rûh, nefes ve can anlamına gelir. Kur'an'da ise Cebrail'e, vahye ve ilahi desteğe de 'rûh' denir. Ayetteki 'rûhan min emrinâ' ifadesi, Allah'ın emriyle gelen, insanlara manevi hayat veren ve onları karanlıklardan aydınlığa çıkaran vahyi veya Cebrail'i temsil eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Rûh, Allah'ın emriyle var olan, canlılık ve hayat veren bir cevherdir. Bu ayetteki 'rûhan' kelimesi, Allah'ın peygamberine gönderdiği vahyi veya Cebrail'i ifade eder. Bu, ölü kalpleri dirilten, insanlara doğru yolu gösteren ilahi bir güçtür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kitâb, yazılı olan şey demektir. Kur'an'da ise genellikle Allah'ın indirdiği ilahi metinleri, özellikle de Kur'an'ı ifade eder. Ayetteki 'mâ künte tedrî mâ'l-kitâbü' ifadesi, peygamberin vahiy gelmeden önce Kur'an'ın içeriğini ve hükümlerini bilmediğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kitâb, Allah'ın kullarına gönderdiği ve içinde hükümler, öğütler ve haberler bulunan ilahi kelamdır. Bu ayetteki 'el-Kitâb', Hz. Peygamber'e indirilen Kur'an'ı ifade eder ve onun vahiy öncesi bu ilahi metin hakkında bilgi sahibi olmadığını belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kitâb kelimesi, Kur'an'da 'yazılı metin' anlamının ötesinde, Allah'ın ilahi iradesinin ve rehberliğinin somutlaşmış hali olarak kullanılır. Bu ayette, 'el-Kitâb' ifadesi, vahiy yoluyla gelen ve peygamberin daha önce bilmediği ilahi bilgi ve yasalar bütünü olan Kur'an'ı temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Îmân, kalben tasdik etmek ve güvenmek demektir. Ayetteki 'velâ'l-îmânü' ifadesi, peygamberin vahiy gelmeden önce imanın detaylarını, hükümlerini ve kapsamını tam olarak bilmediğini gösterir. Vahiy, imanın içeriğini ve gerekliliklerini açıklığa kavuşturmuştur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Îmân, tasdik ve emniyet kökünden gelir. Kalbin bir şeye güvenerek tasdik etmesidir. Bu ayetteki 'el-îmân', Allah'ın birliğine, peygamberliğe ve ahiret gününe dair temel inanç esaslarını kapsar. Peygamberin vahiy öncesi bu esasların ayrıntılarına vakıf olmadığını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Îmân, Kur'an'da sadece 'inanmak' değil, aynı zamanda 'güvenmek', 'teslim olmak' ve 'sadakat göstermek' anlamlarını da içerir. Bu ayetteki 'el-îmân' kavramı, peygamberin vahiy öncesi dönemde, Kur'an'ın getirdiği kapsamlı iman sisteminin tüm boyutlarını ve gerekliliklerini bilmediğini vurgular. Vahiy, bu imanın içeriğini ve pratiğini şekillendirmiştir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Nûr, aydınlık ve ışık demektir. Kur'an'da ise genellikle ilahi rehberliği, doğru yolu ve hakikati ifade eder. Ayetteki 'ce'alnâhu nûran' ifadesi, vahyin (Kur'an'ın) insanları cehalet ve sapkınlık karanlığından çıkarıp hidayet ve bilgi aydınlığına ulaştıran bir rehber olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nûr, hem duyusal hem de akli anlamda aydınlatıcıdır. Kur'an'da Allah'ın kelamı ve peygamberin getirdiği din için kullanılır. Bu ayetteki 'nûran' kelimesi, Kur'an'ın insanlara doğruyu yanlıştan ayırma yeteneği veren, kalpleri aydınlatan ve onları hidayete ulaştıran ilahi bir ışık olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nûr, karanlığı gideren ve eşyayı gösteren şeydir. Kur'an'da ise Allah'ın kitabı ve peygamberin getirdiği şeriat için mecazi olarak kullanılır. Ayetteki 'nûran' ifadesi, Kur'an'ın insanları şüphelerden, yanlış inançlardan ve sapkınlıklardan kurtararak onlara hakikati gösteren bir rehber olduğunu anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sırât, yol demektir. Kur'an'da ise genellikle 'doğru yol' anlamında kullanılır. Ayetteki 'sıratın müstakîm' ifadesi, Allah'ın emrettiği, peygamberin gösterdiği ve insanı cennete ulaştıran hakikat yolunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sırât, geniş ve açık yol demektir. Kur'an'da ise Allah'ın dini, hakikat ve hidayet yolu için kullanılır. Bu ayetteki 'sıratın müstakîm' ifadesi, Allah'ın birliğine, peygamberliğe ve ahiret inancına dayalı, şaşırtmayan ve sapmayan doğru yolu temsil eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sırât (sırat), Kur'an'da 'doğru yol' veya 'hakikat yolu' anlamında merkezi bir kavramdır. Bu ayetteki 'sıratın müstakîm' ifadesi, Allah'ın insanlara gösterdiği, dünya ve ahiret saadetine ulaştıran, sapmaktan uzak, açık ve net bir yaşam biçimini ve inanç sistemini ifade eder. Peygamberin görevi, insanları bu yola davet etmektir.
Şûrâ Sûresi
(Ey Rasûlüm)”işte sana da böyle emrimizden bir rûh (Kûr’ân) vahy ettik. Sen bilir değildin ki, kitap nedir, îman nedir ve lâkin biz onu bir nûr ca’l ettik; kıldık, onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete erdiririz ve şüphe yok ki, sen bir doğru yola rehberlik edersin.”
“Emrimizden bir Rûh” ”(Kûr’ân) vahyettik.” Zât-î kaynaklı olan bu âyet-i keriyme’de Cenâb-ı Allah (c.c.) çok büyük hakikatleri bildirmektedir.
“Emrimizden bir Rûh;” burada bahsedilen “Rûh” zât-î olan “Rûh’ul a’zam” dır ki; Hz. Rasûlullah (s.a.v.) me aracısız nefh edilmiştir.
Kendisinden evvel gelen hiçbir Nebi’ye bu Rûuhtan nefih edilmemiştir. Oraya ulaşmak çok zordur, ancak onun varislerine yol vardır, diğer mertebelerden oraya ulaşılamaz, ta ki Muhammed-î oluncaya kadar.
“Emrimizden” buyurulması; Bu emir “kün” dür, zât-ı ilâhi bir şeyin olmasını murad ederse ona “kün” (ol) der, “feyekünü” (o da hemen olur.) Çünkü orada oluşacak kabiliyyet vardır.
Bu oluş bütün âlemlerde geçerlidir ve her âlemde ayrı bir hükümle oluşur. Burada oluşan hali Cenâb-ı Hakk “biz” lâfzıyla zâtına vermiştir. Bu da yukarıda bahsedildiği gibi “Rûh’ul a’zam” dır. Onun ilmî yönden hayat veren bütün mertebelere muhit tecellisi, zât olan Kûr’ân’ dır.
Kûr’ân-ı Keriym de bulunan bu ve benzeri Zât-î âyetleri Cenâb-ı Hakk’ın bizzat kendisi “Rûh’ul â’zam” mertebe-sinden; sıfat-î, esma-î, ve ef’âl-î âyetleri ise, “Rûu’ul kuds” mertebesinden, Cebrâil (a.s.) vasıtasıyla nefh ile vahy et-miştir, ki bu dahi Sıfat-î tecellisi ve zuhurudur.
Bütün bunları ise, Hz. Rasûlullah (s.a.v.) ümmetine, lisân-ı Muhammed-î’den hiç eksiksiz nefh etmiştir.
Bu oluşum:
Sahâbî’lerden-----tabiin’e, onlardan -----tebe-i tabiine ve onlardan bu günlere kadar gelen varisleri tarafın-dan yeni gelenlere nefh edilerek devam etmektedir.
“Bir nûr ca’l ettik (kıldık) “nûr” esmâ mertebesidir ve varlıkların belirlendiği ve kimlik kazandıkları yerdir.
Bu bilim de Kûr’ân-ı Keriym’de bildirilmiştir.
“Onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet vereceğiz.” Bazı kullarımız’da “Hâdi” ismini zuhura getireceğiz.
Sen doğru yola hidayetleyen (rehberlik) edensin.
Bu doğru yol evvelâ “sırat-ı müstakim,” daha sonra da“sıratullah” tır.
Bu da “isra” ve “mi’râc” tır ki Allah’ın (c.c.) yolu “ef’âlin”den,“zâtına”dır.
“Göklerde ve yerde olan mutlaka O’nundur, O’ndan zuhur ettiğinden yine “her şey O’na seyrede-cek, O’na dönecektir.
Zat-ı ilâhi Rûh, nûr ve madde mertebesiyle zuhurdadır. Bunlardan “nûr” ve “Rûh” unu tekrar geri, yani kendisine çektiğinde âlemlerden eser kalmayacaktır.
Yukarıda da belirtildiği gibi burada seçilmişlik o kadar özel olarak ifade edilmiş ki; diğerleri ile kıyas kabul etmez, çünkü Cenâb-ı Hakk bizâtihi bu seçilmişliği kendi zâtıyla özel olarak yapmıştır.[90] “ İz- -T-B- ”
Nisbahul Hidaye adlı kitabın sahibi buyururlar ki, ruhun marifeti ve onun zirve-i idraki, gayet refi ve meni’dir. Kemend-i ukûl ile ona vüsûl müyesser olmaz. Yani ruhun sonsuz oluşumları vardır, aklı kemende düşmüş, tuzağa düşmüş, yani sıkıntıda olan akıl, kısa olan akıl bunu pek anlayamaz, diye izahat veriyor. Onun keşfini kıskanıp ancak zebân-ı işaret ile beyananatta bulunmuşlardır. Yani ondan işaretlerle haber verilmiştir. Hani 17 /85 ayetinde
وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى وَمَاۤ اُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلا قَلِيلا
“Sana ruhtan soruyorlar de ki ey habibim ruh rabbımın emrin-dendir, size bundan az bir ilim verilmiştir” diye ifade edilmektedir. Ancak burada, soruyu soran Musevi alimleri olduğundan Musevilere bu ilimden az bir şey verilmiştir, diyor efendimiz. Tabi islâm ümmetine peygamberimiz tarafından ruh babında, eski kavimlere göre çok büyük bilgiler verilmiştir.
Bizim ulemâ-ı kirâm, işte âlimlerimiz de, kelâm âlimlerimizde, sanki bu âyet-i kerîme mü’minlere gelmiş gibi, ruhtan size az bir ilim verilmiştir diye o sahaya girmeyin derler, halbuki Yahudilere ruhtan az bir ilim verilmiştir. Çünkü bunu soran Yahudi âlimleridir. Biz bunu kendimize gibi zannediyoruz, ve kendimizi kısıtlıyoruz.
Hz İzzet indinde en şerif bir mevcut ve en yakın bir meş’hut Ruh-u A’zâmdır. Hz izzet dediği Allah’ın yani Aziz olan Allah’ın yanında, en şerefli bir mevcut şerefli bir varlık ve en yakın bir meş’hut en yakın bir şuhut hali Ruh-u A’zâm’dır, zira Hakk Teâlâ onu “min ruhina 15/29 âyetinde مِنْ رُوحِى ve 21/ 91 beyanı âlisiyle kendisine izafe buyurdu. İnsana lütfedilen ruhu Cenâb-ı Hakk iki vecihte bildiriyor. وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 yani “ben ruhumdan üfledim, aynı mertebede “Min ruhina” biz ruhumuzdan üfledik demek suretiyle Zât’ının Sıfatlarının Ef’âlinin mertebelerinde olan, bütün ruh mertebelerinden üfledik ma’nâsındadır. Diğer ifadeyle de, Zât’i sıfatlarının hepsinin hakikatleri üzere üfledik bizden kastı odur. “Ben” den kasıt doğrudan doğruya Zat’ından yani “Zat’ımdan üfledim” demek suretiyle bayan-ı âlisiyle kendisine izafe buyurdu. Yani açık olarak bize, Ruh’un kendine ait olduğunu bildirdi.
İşte biz o kadar yüksek şerefe haiz varlıklarız ki Allah’ın Zât’ının ruhunu taşımaktayız. Ama bize ilk olarak وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى ruhi sultani verilmektedir. Ruh-u sultaninin tarifini de evliya-ı kiram şöyle demişler, bakın şurada belirtilen Ruh-u A’zâm, en yüksek ruh mertebesidir ki, en geniş ma’nâda zuhur mahalli efendimiz Muhammed (s.a.v.) dir. “Biz sana emrimizden bir Ruh vahyettik” (42/52) diye belirtilen ayet-i kerime de Ruh’u vahy ettik, gerçi tercümeye bakıldığı zaman Kur’an’ı vahy ettik, diye geçer ama orada Kur’an denmiyor “Ruhu vahy ettik” diyor, ama kelâm ehli bu ruhun ne ma’nâda olduğunu idrak edemeyince, en yüksek lütuf peygamber efendimize indirilen, Kur’ân-ı Kerîm olduğu için, O diye ifade ediliyor. Gerçi Kur’ân-ı Kerîm de bir başka yönden Ruh-u A’zâm’dır, o da ayrı meseledir.
Yani Ruh-u A’zâm’ın tecellisi ile Ruh-ul Kuds meydana çıkmaktadır. Ruh-u A’zâm’ın zuhur mahalleri, tecellileri, kudsi tecellileri, Ruh-ul Kuds ismi ile diğer ifade ile de İsâ (a.s.) dan da bahsedilen ve orası onun doğduğu mertebedir. Sıfat mertebesi. Ruh-ul A’zâm-ı şöyle tabir ediyorlar, Ruh-ul A’zâm ve Ruh-ul Kuds’ün mahlûka dönük yüzü وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى dir. Diye belirtilmektedir. Eğer doğrudan doğruya Âdem (a.s.) a Ruh-ul Kuds üflenmiş olsaydı, İsâ (a.s.)a üflenen, buna Âdem (a.s.) dayanamazdı ve o mertebeler bize kapalı kalırdı. Beşeriyet mertebeleri kapalı kalırdı, hep kudsi mertebelerden olurduk, ama o mertebeden onları anlamamız mümkün olmazdı. Yani seyr-i sülûk olmazdı.
İşte mahlûka dönük yüzüdür, “Venefahtü” sü. Bu mahlûka dönük “venefahtü” den İlâh’a dönüş mümkün olmaktadır. Çünkü aslı kutsiyetten gelmektedir. Ve bu Ruh ruh-u Sultâni, yapılacak olan seyr-i sülûk’te, ilk şey bu hakikatı idrak etmektir. Yani hayal ve vehim cennetinden beden arzına “venefahtü” yü indirmek, gerçek Âdem’lik o dur. Yoksa Âdem (a.s.) şöyle dua etti böyle etti biz de şu duayı yapalım, gibi şeyler sevap kazandırır, başka hiçbir şey kazandırmaz. Hakikati ancak irfaniyet kazandırır. Tabi bunlar kendi başına ayrı ayrı, konulardır ama özet olarak geçelim.
İmâm-ı Gazali H.z lerine birkaç genç gelmiş, “efendim bize ruhtan biraz malumat verirmisiniz” demişler. İmâm-ı Gazali nin söylediği söz ne kadar hoş bir söz, tabi onların sözlerinin hepsi hoştur, anlatırken diyor ki “bana birkaç kabiliyetli genç geldi. Ruh’tan sordular. Ben de kendilerinde kabiliyet gördüğümden, yani a’yân-ı sâbitelerindeki o hakikati, o taleplerinden bu kabiliyeti istidatları olduğunu taleplerinden anladım talepleri de kabiliyetlerini ortaya çıkartmak için çalıştığı şeydir. Kendilerinde kabiliyet gördüğümden Ruh’u onlara anlatmaya başladım.
Bu arada O’nu bir başka dinleyen de varmış, İmâm-ı Gazali’nin ruh mertebelerini anlatıyorken, onunla münazaa etmeye başlamış. Yani olur mu bu şey, Allah’ın Kudsi Ruh’u insana üflenir, üflenir ama o beşerdir, gibilerden ef’âl mertebesinden kesret çokluk mertebesinden, şirk mertebesinden baktığı için, tevhide dönüştüremediğinden anlayamamış, İmâm-ı Gazalinin söylediği sözleri. Ondan dolayı Onunla münazaa ediyormuş. Karşılıklı münakaşa türü bir konuşma geçiyormuş, daha sonunda demiş ki “ey münazaa eden kişi” وَنَفَخْتُ dahi bir anlatma tarzıdır, mecazdır yani gizli bir anlatımıdır, daha çok açarak, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى “ben ona ruhumdan üfledim” dendiği zaman sanki ayrı gibi, bir başka yere aktarılmış gibi, o bunu daha da açıyor, “ruh onun gayrı mıdır ki” neden münakaşa edip duruyorsun? diye, Allah diyorsa, ben ona ondan verdim, ruh da Allah’ın gayrı değilse, ne demek? Kendimden verdim demektir, bunun daha ötesi de yoktur. Yani a’yân-ı sâbite hakikatlerimiz itibariyle, her birerlerimizde Hakk’ın Zât’ından da, Sıfatından da, Esmasından da, Ef’alinden de, Zat-ı Mutlak’ından da, mukayyedinden de, hepsinden ne varsa âlemde hepsi bizde mevcuttur işte bu yüzden insan bu âlemin özüdür.
Hani Muhiddin-i Arabi Hz leri öyle diyor, 18 bin âlemi mümkün olsa da bir havan içine koysanız hepsini dövseniz, ortaya çıkan hülasa İnsân-ı Kâmildir diyor.
Yakıyn bir meşhut Ruh-u Azam’dır, zira Hakk Teâlâ مِنْ رُوحِى 15/29 ve مِنْ رُوحِنَا 21/91 beyan-ı âlisi ile kendisine izafe buyurdu. Yani ruh benimdir dedi. Âdem-i Kebir bakın halife Âdem, Âdem-i Kebir yani büyük Âdem halife-i ûlâ (yüce halife) yani Âdem (a.s.) ın lâkaplarını söylüyor, tercümân-ı ilâhi, Allah’ın tercümanı Miftah-ı vücut, yani vücûdun anahtarı, bu beden vücûdu değil, âlem mevcudiyetinin anahtarı ki besmele de odur. Kâlem-i icat, yani icat eden kâlem, Cünd-ü Ervah, ruhlar ordusu, onun evsafındandır. Bakın o venefahtü’nün vasıflarındandır ki o da insana verilmiştir. Bütün bu vasıflar da aynı zamanda insanındır.
Şebeke-i vücûda düşen ilk sayd/av o idi. Meşiyeti kadime onu âlem-i halkta kendi hilâfatına nasb etti. Şebeke-i vücûd; bütün âlem vücûduna düşen ilk av o idi. Diyor bakın ne güzel bir av değil mi. Meşiyet-i kadîme yani ilâhi ezeli dileme onu âlem-i halka kendi hilâfetine nasb etti. Yani İlâhi dilek Allah’ın ezeli dileği bu âlemlere onu halife nasb etti. Esrar-ı vücut hazinelerinin mekâlidini ona tenfiz eyledi. Yani anahtarlarını kilitlerini ona verdi, onunla vazifelendirdi. Onu onda tasarrufa mezun kıldı, ve onun üzerine bahri hayattan bir nehr-i azim açtı, hayat denizinden ona geniş büyük bir nehir açtı. Hayat deryasından ona bir nehir açtı aksın diye. Ta ki feyz-i hayat dâimâ ondan istimdat eder. Hayatın feyzi dâimâ o imdat edilene yetişe.
Eczayı kevn üzerine iki âlemin cüzleri üzerine ifaza eyledi, feyiz verdi. Bu suret-i kemâlât-ı ilâhiye makarr-ı cemde yani Zât-ı Mukaddesten muhalli tefrikaya yani kudsi makamdan tefrika fark âlemine yani bu âleme yani âlem-i halka bunları eriştire. Ve a’yân-ı tefasilde yani tafsilatlı a’yân-ı icmalden münkeşif oldu. A’yân-ı tefasile yani tafsilatlı a’yân a’yân-ı icmalden toplu olan a’yân’dan tafsilat âlemi münkeşif oldu, inkişaf etti, açıldı. Keramet-i Cenâb-ı İlâhi O’na iki nazar bahşetti, iki yönüyle baktı, biri Celâl-i Kudreti ezeliyetin müşahedesi için ikincisi Cemâl-i Hikmeti ezeliyetin mülâhazası için, anlaşılması için.
Birinci nazar akl-ı fıtrıden ibarettir ki mukbildir, önceliklidir ve onun neticesi muhabbet-i Cenâb-ı İlâhidir. İkinci nazar; akl-ı halki ve müdbürden ibarettir, onun neticesi nefs-i küllidir. Ruh-u izâfinin aynı cemden istimdad eylediği her bir feyzi nefs-i külli kabul eder, onun mahalli tafsili ruh-u izâfi ile nefs-i külli arasında şiil ve infial ve kuvvet ve zaaf hasebiyle zâhir oldu. Onların rabıta-i imtizaç ve vasıta-ı izdivacı ile mütevellidad-ı ekvan mevcut oldular. Yani bütün bu âlemler onların izdivacından meydana geldi.
Binaenaleyh kaffe-i mahlûkat bütün mahlûkat ruh ile nefsin neticesi ve nefis ruhun neticesi ve ruh emrin neticesi oldu. Yani bütün bu mahlûkat ruh ile nefsin neticesidir. Yani ruh ile nurun izdivacından bu âlemler meydana geldi diye de belirtiliyor burada ruh ile nefsin neticesi ve nefis ruhun neticesi ve ruh emrin neticesi hani ruh "Rabbi“min emrindendir” 17/85 âyetinde belirtildiği gibi.
Zira Hakk Teâlâ ruhu hiçbir sebeple değil ancak Zât’ının Zâtiyetiyle ıshar eyledi. Emir ile işaret olunması o sebepledir, vesaireyi de vasıta-ı ruh ile ıshar etti ki halk ondan ibarettir. Âlem-i şehadette vücud-u Âdem mashar-ı Ruh oldu, Âdem’in vücudu ruhun zuhur mahali oldu. Vücud-u Havva mashar-ı suret-i nefs oldu, suret vücudun sebebi nefsi oldu. Beni Âdem’in sureti zükurunun tevellüdü ruh-u külli suretinden müstefattır, yani istifade etmiş meydana gelmiştir. Velâkin sıfat-ı nefs ile mümtezicdir. Yani nefis sıfatı ile birliktedir ve tevellüdat-ı inas yani insanların doğumları tevellüd etmeleri sıfat-ı ruhun imtizacı ile nefs-i külli suretinden zâhir oldu.
Bu cihetten hiçbir suret-i inasta meb’us olmadı, zira nübüvvet nüfus-u beni Âdem’de tasarruf ve âlem-i halkta tesir hususunda zukuret nisbetine haizdir. Vel hasıl ayn-ı vahide olan vücud-u vahidiyet yine ayn-ı vahide olarak mertebe-i ruhiyete tenezzül etmiş ve rütbe-i vahidiyette nasıl ki bil cümle esmanın suver-i ilmiyyeleri yek diğerinden temayüz etmiş ise yani ayrı ayrı belirlenmiş ise mertebe-i ruhiyette dahi onların zilâli olan ervah yani gölgeleri olan ruhlar dahi öylece yek diğerinden temeyyüz etmiştir, yani birbirlerinden ayrılmıştır, böylece bu mertebede dahi Zat’ı itibariyle vahid ve nisebi itibariyle kesirdir.
Yani Ruh denilen şeyler Zât’ı itibariyle tek ama şuunat zuhurları itibariyle de kesirdir, yani çoktur. Her bir ruh ayn-ı vahideden nesebinden biridir. Ve her bir ruh ayn-ı vahidenin yani tek aynın niseblerinden yani suretlerinden biridir.[91]
“ İz- -T-B- ”
صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ أَلَا إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الْأُمُورُ {الشورى/53}
“Sirâti(A)llâhi-llezî lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i) elâ ila(A)llâhi tasîru-l-umûr(u)”