Lâ ilâhe illâ huve yuhyî ve yumît(u)(s) rabbukum ve rabbu âbâ-ikumu-l-evvelîn(e)
O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Yaşatır, öldürür. O, sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.
Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O hem yaşatır, hem öldürür. O sizin de Rabbiniz, sizden önceki babalarınızın da Rabbidir.
Duhân Suresi 8. ayet, tevhid inancının temelini oluşturan Allah'ın birliğini, hayat ve ölüm üzerindeki mutlak kudretini ve yaratıcılığını vurgulamaktadır. Ayet, 'ilah', 'hayat verme', 'ölüm verme' ve 'Rab' kavramları üzerinden Allah'ın benzersizliğini ve evrensel egemenliğini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlah (إله), 'elehe' (أله) fiilinden türemiştir ki bu, 'hayran olmak, şaşırmak, sığınmak' anlamlarına gelir. Allah'a 'ilah' denilmesi, akılların O'nu idrak etmekte hayran kalmasından ve tüm varlıkların O'na sığınmasından dolayıdır. Ayetteki 'lâ ilâhe illâ hû' ifadesi, tapınılacak ve yüceltilecek yegâne varlığın Allah olduğunu kesin bir dille belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İlah (ilāh), Kur'an'da 'tapınılan, ibadet edilen' anlamında kullanılan merkezi bir kavramdır. İslam öncesi Arap toplumunda farklı ilahlar bulunurken, Kur'an bu kavramı tek bir varlığa, Allah'a tahsis ederek tevhid inancının temelini atmıştır. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın mutlak ve tek ilah olduğunu vurgulayarak diğer tüm tapınma nesnelerini reddeder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İlah (إله), 'ma'lûh' (مألوه) yani 'tapınılan' demektir. Araplar, 'elehe' (أله) fiilini 'ibadet etti' anlamında kullanırlardı. Ayetteki 'lâ ilâhe illâ hû' ifadesi, mecazi olarak değil, hakiki anlamda, ibadete layık tek varlığın O olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İhyâ (إحياء), 'hayat vermek, canlandırmak' demektir. Bu, hem fiziksel olarak ölüye hayat vermek hem de manevi olarak kalpleri diriltmek anlamında kullanılır. Ayetteki 'yuhyî' fiili, Allah'ın mutlak kudretini ve yaratıcılığını, varlıkları yoktan var etme ve ölüme mahkum olanlara tekrar hayat verme gücünü ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hayat (حياة), varoluş ve idrak gücüdür. İhyâ (إحياء) ise, bu gücü bahşetmektir. Allah'ın 'yuhyî' olması, O'nun varlıkları yaratma, onlara ruh üfleme ve ölümden sonra tekrar diriltme kudretinin bir göstergesidir. Bu ayette, Allah'ın hayat üzerindeki mutlak egemenliği vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İmâte (إماتة), 'ölüm vermek, hayatı sona erdirmek' demektir. Ölüm, hayatın zıddıdır ve Allah'ın kudretinin bir diğer yönünü teşkil eder. Ayetteki 'yümîtü' fiili, Allah'ın hayatı bahşettiği gibi, onu geri alma ve varlıkların sonunu tayin etme gücünü de elinde bulundurduğunu gösterir. Bu, O'nun mutlak hükümranlığının bir parçasıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mevt (موت), ruhun bedenden ayrılmasıyla hayatın sona ermesidir. İmâte (إماتة) ise, bu ölümü gerçekleştirmektir. Allah'ın 'yümîtü' olması, O'nun varlıkların başlangıcını ve sonunu belirleyen, her şeyin nihai kaderini tayin eden yegâne güç olduğunu ifade eder. Bu, O'nun kudretinin ve iradesinin bir tecellisidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rab (رب), 'terbiye etmek, yetiştirmek, sahip olmak, yönetmek' anlamlarına gelen 'rabbe' (ربّ) fiilinden türemiştir. Allah'a 'Rab' denilmesi, O'nun tüm varlıkları yaratan, besleyen, terbiye eden, yöneten ve onlara sahip olan yegâne varlık olmasındandır. Ayetteki 'Rabbüküm' ifadesi, Allah'ın hem muhatapların hem de önceki nesillerin mutlak sahibi ve yöneticisi olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rab (rabb), Kur'an'ın en önemli kavramlarından biridir ve 'sahip, efendi, besleyici, terbiye edici' gibi geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Bu kavram, Allah'ın yaratma, yönetme, rızık verme ve koruma gibi tüm ilahi fonksiyonlarını kapsar. Ayetteki 'Rabbüküm ve Rabbu âbâiküm' ifadesi, Allah'ın sadece şimdiki neslin değil, tüm zamanların ve nesillerin Rabbi olduğunu, dolayısıyla O'nun hükümranlığının evrensel ve kesintisiz olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Rab (رب), 'malik' (sahip) ve 'seyyid' (efendi) demektir. Allah, her şeyin sahibidir ve her şeyin efendisidir. O, kullarını terbiye eder ve işlerini düzenler. Ayetteki 'Rabbüküm' ifadesi, Allah'ın insanlara olan yakınlığını ve onların üzerindeki mutlak otoritesini gösterir; O, sadece bir yaratıcı değil, aynı zamanda sürekli olarak ilgilenen ve yöneten bir varlıktır.
Duhân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyet-i kerime Tevhid-i Ef’âl âyetlerindendir.
Duhân sûresi ilk 8 âyetin Berat gecesi bağlantısından dolayı, yolumuza Berat kandili ile devam edelim.
BERAT KANDİLİ
euzü billahi minneştanirracim bismillahihirrahmanirrahim elhamdü lillahi rabbül âlemin vessalatu vesselamı ala rasulüna muhammedin ve ala alihi ve eshabihi ecmain:
Muhterem gönül dostları:
Bu akşamki sohhetimizi gecenin özelliği dolayısıyla Berat kandili hakkında oluşturmaya çalışacağız. Cenabı Hak cümlemize bu gecenin hakikatlerim anlayacak uyanık bir kalp ve açık bir zeka nasip etsin.
Arabi aylardan Şaban ayının 14. gününü 15. gününe bağlayan gece Berat gecesidir. Evvela berat kelimesine bir göz atalım.
Berat gecesinin özellikleri şunlardır :
1- Kur’anı Keriym bu gecede “levh-i mahfuz”dan dünya semasına indirilmiştir.
(Duhan Suresi 44/1-8 ayetleri)
“ha mim” (1)
“vel kitabil mübiyni” (2)
“inna enzelnahü fiy leyletin mübareketin inna künna münzirıyne” (3)
“fiyha yüfreku küllü emrin hakiymin” (4)
“emren min ındina inna künna mürsiliyne” (5)
“rahmeten min rabbike innehü hüvessemiyul aliymü” (6)
“rabbissemavati vel ardı ve ma beynehüma in küntüm mukıniyne” (7)
“lâ ilahe illa hüve yuhyiy ve yümiytü rabbüküm ve rabbü abaikümü’l evveliyne” (8)
“Ha mim. Apaçık olan Kitaba and olsun ki. Biz onu, kutlu bir gecede indirdik. Doğrusu biz, insanları uyarmaktayız. Katımızdan bir buyrukla her hikmetli işe o gecede hükmedilir. Doğrusu biz öteden beri peygamberler göndermekteyiz. Eğer kesin olarak inanırsanız bilin ki, bu senin Rabbinden göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbinden bir rahmettir. O, işitendir, bilendir. O’ndan başka ilah yoktur, diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz önceki babalarınızın da Rabbidir.”
2 - Kıblenin yönü bu gecenin ertesi günü Kudüs’ten Mekke’ye (Kabe’ye) döndürülmüştür.
3 - Mahlukatın bir yıl içindeki rızıklarına, alacaklarına ve ömürlerine dair Cenab’ı Hak bu gecede takdirde bulunmuştur. Oyılın programı bu gece içinde yürürlüğe girmektedir.
Peygamberimiz (S.A.V.) bu geceyi Hz. Aişe (R.A) validemize anlatırken şöyle buyurmuşlardır:
“Bu gece Şabanın onbeşinci gecesidir. Allahu Teala bu gecede Beni Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri kadar insanı cehennemden azad eder. Fakat bu gecede; kendisine eş ve ortak koşanların, müslümanlara karşı kin ve düşmanlık besleyenlerin, akrabaları ilemünasebeti kesenlerin, hayat ve ihtişamlarına mağrur olanların ve ana babasına isyan edenlerin yüzüne bakmaz.”
(Hadis Ramuz 1236)
“Allah: Şaban ayının ortasındaki Berat gecesinde dünya semasına tecelli edip müşrik ve haksız yere (başkalarına öfkelenip) düşmanlık yapan kimseden başka tüm insanları bağışlar”
(Hadis Ramuz 1289) Şabanın yarısında (Berat gecesinde) Allah kullarına muttali olur: Mü’minleri bağışlar, kafirlere mühlet verir. Kin ehlini ise, kinlerini bırakıncaya kadar affetmeden kendi hallerine bırakır.
Muhterem canlar:
Berat gecesinin ne olduğunu daha iyi anlıyabilmeniz için evvela Berat sözcüğünün neyi ifade ettiğini anlamamız gerekmekledir.
Berat; bilindiği gibi bir yükümlülükleri kurtulmak, her hangi bir şekilde suçlanıp, o suçtan Beraat edip temize çıkmak, borcun ödendikten sonra aldığı ibra ve nihayet bulunduğu zor halden kurtuluştur, diye ifade edilebilir.
Bu mevzu ile ilgili kitaplarda Berat kandili uzun uzadıya anlatılmıştır. Bizim bunlara ekleyecek pek bir şeyimiz yoktur. Biz daha ziyade gönlümüze geldiği, aklımızın erdiği kadarıyla bu gecenin bizlerdeki karşılık ifadesinin ne olduğunu söze getirmeye çalışacağız.
Berat: Beraat etme Berr’: “Ebrar” zümresi, yani iyiler toplumu:
Birinci manada berat;
Kişinin, Hakkın emir ve yasaklarına uyup bedensel boyutta yaşamını, bu kurallar üzerine bina edip is¬yan etmeden, günaha girmeden, her varlığa iyi bir muamele ile sürdürmesidir. Bunun karşılığında kazanacağı Rabbinin hoşnutluğu, onun berat’ı olacaktır. Bu genel hükümdür.
Ey Hak talibi olan canlar, Daha evvelce işaret edilen Regaib ve Mevlût yaşantılarıyla belirli bir idrak seviyesine yükselen salik berat mevzuu ile de gerçek beratın ne olduğunu anlamaya çalışmalıdır.
Birinci berat günahtan, isyandan kurtulmaktır.
İkinci berat ise kendinde var zannettiği benliğinden kurtulmaktır.
Birinci beratı gerçekleştiren kişi iyi bir insan olur!..
İkinci beratı gerçekleştiren kişi ise “kendini bulan bir insan” olur.
(Al-i İmran Sure 3/92 ayette) len tenalul birre hatta tünfiku mimma tühibbune ve ma tünfiku min şeyin feinnallahe bihî alıymün “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda intak etmedikçe birra iyiliğe eremezsiniz, muhakkak ki Allah onu bilir.”
(Bakara Sure 2/177 ayette) leysel birre en tüvellü vucuheküm kıblel meşrıkı vel mağribi ve lakinnel birre amene billahi vel yevmil ahıri vel melaiketi vel kitabi vennebiyyiyne ve atel male ala hubbihî zevil kurba vel yetama vel mesakiyne vebnes-sebiyli vessailiyne ve fiyrrikaabi ve ekamesselate ve atezzekate vel mufune biahdihim iza ahedü vessabi-riyne fiyl be’sai veddarrai ve hıynel be’si ulaikelleziyne sadaku ve ulaike hümül müttekune “Yüzleriniz! Doğuya ve batıya çevirmeniz Berr (iyilik) değildir. Ancak berr, Allaha, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman etmek, sevdiği mallarından yakın akrabalarına, yetimlere, fakirlere, yolculara, dilencilere ve kölelere dağıtmak, namaz kılmak, zekat vermek, söz verdiği zaman sözünde durmak, sıkıntılı zamanda zorlukta ve sıkıntıda sabretmektir. İşte bunlar doğru kimselerdir ve bu kimseler muttakilerdir.”
Yukarıda bahs edilen iki ayet ve benzeri daha birçok ayet zahiri manası itibari ile birinci beratın hakikatini çok açık bir şekilde anlatmakladır, ayrıca batını manası itibariyle de ikinci ber’ata atıf vardır, yeri geldikçe değinmeye çalışacağız.
Muhterem Hak yolcusu;
Ber’at gecesi sadece senede bir defa gelen bir gece değil, ayrıca hayatında gerçek bir yaşam olan “kendine ulaşma” yolunda büyük bir aşamadır.
Kişi kendine ulaşamazsa Hak’ka da ulaşmasına yol yoktur.
Birimsel varlığın Hak yolunda en büyük engeli kendine ulaşamamasıdır.
İşte bu nedenle burası bir yol ayrımıdır.
Burada ya benliği ile hayatını sonuna kadar sürdürür, Hak’tan ayrı düşersin veyahut kendini aradan kaldırır, gerçek batını “berr”e ulaşır beratını alırsın:
İşte o zaman kıblen değişir, gerçek kıblene dönersin. Özel hitapların gelmeye başladığı yer burasıdır.
Onun için Kuran-ı Keriym bu gecede dünya semasına inmeye başlamıştır, bir başka ifade ile senin gönül semana ilahi hakikatler inmeye başlar. Çok yüce ve ulvi hallerin başladığı bu hali Cenabı Hak cümlemize nasib etsin.
(Fecir Suresi 89/27-28 ayette ) ya eyyetühe’n nefsül mutmeinnetü irci’ıy ila rabbiki radıyeten merdıyyeten ya eyyetühe/o nefsül mutmeinne/mutmain nefis radıyeten merdıyye olarak senin rabbine değin/üzre rücu et/dön “Ey tatmin olmuş, huzur bulmuş nefs! Sen ondan razı o da senden razı olmuş olarak Rabbine dön” ve benzeri hitabların kaynağı bu haldedir.
K I B L E N İ N D E Ğ İ Ş M E S İ
Kıblenin değişmesi:
Şaban ayının on beşinci (15.) günü olan Berat gecesinin ertesi günü vuku bulmuştur.
Ey salik: Çok dikkat etl ve iyi anlamaya çalış bu hal hayalında gerçekten pek mühim dönemeçlerden bir tanesidir.
Mekkede bulunduğu sırada Peygamberimizin önceleri Ka’be’ye, sonra da Beyt’ül Makdis’e yani Kudüse doğru namaz kılması emredilmişti.
Peygamberimizin Medineye hicretinden önce Ensarında namazlarını iki yıl kadar Beyl’ül Makdis’e yönelerek kıldıkları rivayet edilir.
Peygamberimiz Mekke’de bulunduğu sırada namaz kılarken Beyt’ül Makdise doğru yönelir, Ka’be de kendisinin önünde bulunurdu. Halbuki kendileri Ka’be tarafına yönelerek namaz kılmayı arzular dururdu.
Peygamberimizin Medine’ye hicretinin on sekizinci (18.) ayına rastlayan Şaban ayının ortasındaki bir Pazartesi günü zaman zaman; gittikleri “Ben-i Selime” mescidinde kıldıkları bir öğle namazının ikinci rek’atinde;
(Bakara Suresi 2/144 ayeti) fevelli vecheke şatrel mescidil haram “Yüzünüzü Mescid-il Haram tarafına döndur” Ayet-i kerimesi nazil olunca hep birlikte yüzlerini Kudüs’ten Mekke’ye döndürmüşler, namazlarını böylece tamamlamışlardır.
Bu mescidin ismi de “Kıbleteyn” “iki kıbleli mescid” olmuştur. Ziyaret edenler bilirler.
Bu hususta daha başka rivayetler varsa da yeri olmadığı için almıyoruz.
Burada mühim olan, mutlak bir dönüşümün olduğunu düşünmektir.
(Bakara Suresi 2/144 ayeti) kad nera tekallübe vechike fiyssemai felenüvel-liyenneke kıbleten terdaha fevelli vecheke şatrel mescidil harami ve haysü ma küntüm fevellu vücuheküm şatrehü.
“Ey habibim yüzünü gökyüzüne döndürdüğünü görüyoruz, elbette seni razı olduğun tarafa döndüreceğiz, o halde yüzünü Mescid-il Haram tarafına döndür ve nerede olursanız olun yüzünüzü mescidil haram tarafına döndürünüz.” Burada hem Rasulullah’a ve hem de ümmetine hitap vardır, bir dönüşüm gereği var. O zaman olan bu hadiseler, her zaman devamlı oluyor.
Hz. Rasulullah din-i mübin-i islamı yirmi üç (23) sene¬de yerine oturtmuş, biz ise “eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden rasulüllah” dediğimiz zaman hemen gerçek müslüman olduğumuzıı zannediyoruz, neden?...
Çünkü sistem ortada var, bir tek şahadet kelimesini söylemekle bu sistemin tamamını kabullenmiş oluyoruz. Fakat bu kabullenmek yaşamak demek değildir.
Bu sistemi yaşamak: din-i mübin-i islam hangi seyr üzere devam etmiş ise bizim de o seyri sürdürüp yaşamamız gerekmektedir.
Yukarıda gördüğümüz Ayet-i kerime bize Hakk’a uzanan yolda çok büyük bir kılavuz oluyor.
Zahiri manasıyla kişinin kıldığı namazın istikametinin değişikliğidir.
Fakat batında ise sonsuz manalar ve yaşam olgusunu meydana getirmektedir.
Bu Ayet-i keri¬menin ışık tuttuğu hususları mümkün olduğu kadar anlamaya çalışalım.
Kıble değişmesinin bir Berat gecesinin hemen ertesi günü olması acaba bir tesadüf müdür?...
Yoksa bir gerçeği mi ifade etmektedir? ...
Kudüs’te Beyt’ül Makdise dönmek ne demektir?...
Mekke’ye, Kabe’ye dönmek ne demektir?...
Her ne kadar kişi, suret olarak Kabe’ye dönüyor ise de acaba, batınen iç ve gerçek haliyle nereye dönmektedir?..
İnsanın varlığında bulunan hayal, vehim ve izafi benlik, onu pek çok şeyi sathi olarak yaptırmakta ve yanlış değerlendirmekledir.
Bu yanlışlardan ve eksikliklerden kurtulması için kişi nefsini iyi tanımalıdır.
Cenab-ı Hak c.c isteseydi müslümanları doğrudan doğruya Kabe’ye yöneltirdi.
Bir müddet Kudüs’e “Mescid’il Aksa”ya döndürulmesinde elbette büyük sırlar olacaktır.
Yüce dinimiz sadece sathi değil, derinliği ve yüceliği olan bir dindir. Bizlere düşen idrakımızı sonuna kadar geliştirmeye zorlamak ve bunun için çalışmaktır.
Gerçek ilahi kimliğini bulamamış bir kimse hayal âleminde yaşamaktadır. Bu hayal âleminden çıkması ve gerçek âleme ulaşması kendisine sonsuz lütüflar kazandıracaktır.
Ey Hak yolcusu:
Regaib ve Mevlûd yaşantılarını geçerek Be¬rat yaşantısına doğru yoluna devam edersen, sana daha bazı gerçeklerin açıldığını müşahede etmeye başlarsın.
1 - İbrahim (as) kendi kurduğu Kabe’sine dönerek ibadet ediyordu, “Tevhid-i Efal”.
2 - Daha sonra Musa (as). “Kuds”e yani kendi mabedine doğru ibadet etti, bu da tenzih, “Tevhidi Esma”dır.
3 - Daha sonra İsa (as) da “Kuds”e döndü bu da teşbih “Tevhid-i Sıfat”tır.
4 - En sonunda Hz. Muhammed’de kısa bir müddet “Kuds”e, daha sonra da “Kabe”ye döndürüldü, bu da “Tevhid-i Zat”tır.
“Mekke”deki Kabe Allah’ın evi “beytullah”tır. “Kudüs”teki bina ise “beytül Makdis” (mukaddes ev)dir.
İşte Hak yokuşu evvela zahiren tevhid-i ef’al’de “Kabe”ye dönerek ibadet eder.
Daha sonraki ibadetlerinde her ne kadar zahiren Kabe’ye doğru dönüyor ise de, batınen farkında olmadan düşünce yapısı itibari ile “beytül Makdis” (mukaddes ev)e yönelmek-tedir, çünkü itikadı “tenzih” Allahı ötelerde aramaktadır.
Sonra ibadeti “teşbih” olur, Allahı varlıkta arar.
Eğer gerçek tevhid ehli olursa yine yüzünü “Ka’be”ye, “beytullah”a Allah’ın evine çevirir çünkü “tenzih”i ve “teşbih”i birleştirmiş gerçek mü’min olmuş ve sur-i tevhid’den batın-i tevhid’e ulaşmış ve Oradan da yol bulursa “ehadiyet”e ulaşacaktır. Böylece Allah’ın evine dahil olmuştur. Kıblesinin değişmesi, kişinin Hak yolunda gelişmesinin ifadesidir.
Değişiklik olmayan yerde ilerleme olmaz. Bu değişikliği gerçekleştirebilen kimse gerçek beratını almış, kendini tanımış, kendinde nasıl bir ilahi oluşum meydana geldiğini anlamış, izafetten kurtulmuş, kendindeki gerçeğe ulaşmış olur.
Suri ve bedensel ibadetine epey zaman devam eden salik bu işin bu kadar olmadığını ve daha birçok şeylerin olması gerekliğini idrak ettiğinden, “ya Rabbi beni gerçeğe yönelt” diye dua eder, zikir ve ibadetlerim arttırarak sürdürür.
Cenab-ı Hak ona yardımcı olur ve gönlünde yeni oluşumlar meydana gelmeye başlar ve bu yola, yüzünü gerçek Muhammed-i olmaya çevirir.
Bir başka anlayış ve izah ile ibadetlerini kendi kendine yapan bir kimse gelişme arzu ediyorsa, kamil bir mürşit bulup ona tabi olur, sözünden çıkmaz, tavsiyelerini tutar, böylece aklında ve gönlünde açılımlar meydana gelir, gayreti kadar hakikate ulaşır.
Gerçek kamil mürşit, “Beytullah” (Allah’ın evi)dir, o’nun sırrıdır, o’nun habibidir.
İşte dervişin mürşidine yönelmesi, onun kıblesinin değişmesidir, bu da onun nefsinden beratı’dır.
Daha evvelce bahsedilen ayet-i kerimede Cenab-ı Hak (Bakara 2/177) “yüzlerini, doğuya ve batıya Mekke ve Kudüs’e çevirmeniz” “birre ermek” berat almak değildir, demişti:
Yani zahir ve şartlanmış olarak her iki kıbleyede dönmeniz sizi kurtaramaz, berat’a eremezsiniz. Berat’a ermek için bunun gereğini yerine getirmelisiniz, o da
- evvela Allah’a gerçeği ile iman,
- ahiret gününe iman, sendeki izafetin tükenip yerine Hakk’ın kaim olması, senin ahiretindir.
- Meleklere iman, sendeki güçlerin Allah’ın melekleri olduğuna iman.
- Kitaplara iman, gönlüne gelen ilhamlara iman.
- Peygamberlere iman. Manevi bilgide yakınlık,
- Yakın akrabalarına malından vermek,
- Yetimlere, manevi babası olmayanlara vermek;
- Fakirlere, fakr haline ulaşmışlara vermek;
- Yolculara, Hak yolunun yolcularına vermek;
- Dilencilere, Hak yolunda ilahi hakikat taleb edenlere vermek;
- Kölelere, nefsinin kölesi olan kimselere ilim malından vermek; onların kurtulmasına katkıda bulunmak,
- Ve namazı dosdoğru kılmak, hakiki Ka’be’ye dönmek,
- Zekat vermek, kendisine verilen ilim malından üstüne düşeni tahsil ettirmek,
- Söz verdiği zaman sözünde durmak, Hakla olan ahdinde durmak,
- Sıkıntılı zamanda zorluklara sabretmek,
- Nefsine zor gelen hallerde geri dönmemek büyük bir sabırla yapması gerekeni yapmaktır, İşte bu kimseler doğru kimselerdir, yani “ebrar”dandır.
Yukarıda belirtilen özellikleri taşıyan kimseler ancak doğru kimselerdir ve bu kimseler “muttaki” kimselerdir.
Bunların ittikaları sadece zahiri değil gerçek manada kendilerinde mevcud olan Hakk’ın varlığını unutmaktan sakınmalarıdır.
İşte böylece hayatlarını gerçek manada değerlendiren kimseler zahir ve batın tam anlamıyla beratlarını alan Hak yolunda bir hayli mesafe kat eden mutlu ve kutlu kimselerdir. Allah c.c. bizleri de onların sınıfına dahil etsin. Amin.
Bir rivayette de, Berat gecesinde Zem Zem’in çoğaldığı da belirtilmekledir. Bu da o gece gönül kuyusunun veriminin artması ilahi varidatın taşması’dır, diyebiliriz.
Genel kanı, Kuran-ı Keriym’in Berat gecesinde, “levh’i mahfuz”a Kadir gecesinde de Peygamber efendimizc inmeğe başlaması yönündedir.
Biz, gönlümüze geldiği üzere, haddimiz olmadığı lıalde, Ku’ran-ı Keriym’in dört (4) nüzul mertebesinin olduğunu düşünüyoruz.
1- Zat mertebesinden nüzul
2 - Sıfat merlebesinden nüzul
3 - Esma mertebesinden nüzul
4 - Ef’al mertebesinden zuhur’dur.
1- Zat mertebesinde Kuran-ı Keriym’in ismi “Ümmül kitab”
2 - Sıfat mertebesinde “Furkan”.
3 - Esma mertebesinde “Kitab’il mübiyn”
4 - Ef’al mertebesinde ise “İmam’il mübiyn”dir.
Genel olarak her mertebede aldığı isim “Kuran-ı Keriym”dir. Yani her mertebede o mertebenin gereği olan “zat-i ikram”dır.
“İncil” (müjde) ise sıfat merrtebesi kaynaklıdır, kendinden sonra zat-i tecellinin geleceğini müjdeler.
“Tevrat” ise esma mertebesi kay¬naklıdır, daha üst mertebeleri yoktur.
“Ümmül kitab” (kitab’ın ana’sı), “Furkan” (farklılıklar), “Kitab’ül mübin” (açık kitap), “İmamil mübin” (önde olan açık kitap) demektir.
Zat mertebesinde Kur’an-ı Keriym “Ümmül kitap”ta’dır. Oradan sıfat mertebesine, “levh-i mahfuz”a indirilmiştir. Bunların zamanı belli değildir.
Berat gecesinde “levhi mahfuz”dan “Beyt-ül Ma’mur”a, Kadir gecesinde de “Beyt’ül ma’mur”dan, “Beyt’ül haram”a indirilmiştir.
(Tur Suresi 52/4 ayette) vel beyti’l ma’muri “Mamur eve yemin olsun” Hz. Peygamberin Mir’ac gecesinde de gördüğünü ifade ettiği gokteki ma’mur evi Meleklerin tavaf ettiği bildirilmiştir ve bir meleğin orasını tavaf ettikten sonra yetmiş (70) bin sene geçse kendisine ikinci tavaf sırası gelemeyeceği de bildirmiştir. *[8]
“Esma” Meleküt merlebesinde, zat-i tecelligah “Beyt-ül
Ma’mur” dur. Bu yüzden melekler orasını tavaf etmektedirler.
“Ef’al” nasut mertebesinde ise, zat-i tecelligah “Beyt-ül Haram” dır. Orasını da insanlar tavaf etmektedir.
İşte bu, Berat gecesi ifadesiyle belirtilen zaman sürecinde, dünyada yaşayan insanların idrak seviyeleri Kur’an-ı Keriym-i anlayacak duruma gelmiş olmalarından dolayıdır ki: kendilerine inmeğe başlamıştır.
Ezelden beri “Ümmül kitap”ta mevcud olan Ku’ran-ı Keriym, takdir edilen bir zamanda “levh-i mahfuz”a, oradan “Berat” gece¬sinde “Beyt’ül Mamur”a Kadir gecesinde de “Beyt’ül Haram”a indirilmeğe başlamıştır (o bölümde tekrar inceliyeceğiz) ve yirmi uç (23) senede tamamlanmıştır.
“Mescid-il Haram” bir bakıma İnsan-ı Kamil demektir, burada hem Mekke şehri hem de “Hakkat-i Muhammediyye”’ye havi olan “İnsan-ı Kamil” anlatılmaktadır.
Çünkü “Kur’an-ı Keriym” İnsani Ka¬mil olan Hz. Muhammed’e indirilmiştir.
İşte bu geceyi böylece idrak ettiğimizde Kuran-ı Keriymin bizlere de inmesi mukadderdir. Ancak yeni bir Kur’an olarak değil mevcud Kur’anın bizde, gerçek yaşantısının ve mertebelerinin ortaya gelmesi mukadder’dir, çünkü belirtilen bütün sistem incelendiğinde bunu göstermektedir.
İlk sebebi, kendi nefsinden berat etmek, hakiki benliğini idrak edip onun berat’ını almak ve böylece oluşan bir açıklıkla id¬rak ve gönül açıklığı ile Cenab-ı Hakk’ın sana seni tanıtması, Kur’an-ı indirmesi, bir başka ifadeyle Cenab-ı Hakk’ın sana nüzul etmesidir.
Çünkü Kur’an zattır, Furkan sıfattır, yani Kur’a’nın inmesi, zat-i tecelliyi, senin idrak etmeye başlaman ancak bu geceden sonra mümkün olabilmektedir.
Şimdi tekrar geldim baştaki “Ha mim” ile başlayan Duhan Suresine.
(Duhan Suresi 44/1ayetinde)
“Ha mim”
“ey Hakikat-i Muhammediyye’yi havi olan habibim”.
Kimdir bunlar?..
Kim kendini bu hale getirmişse hitap onlaradır. Yani kim berat hakikatini idrak edip kendi nefsinden temizlenip ikiliği kaldırıyor, birlik oluşturuyorsa, o zaman ey... “Habibim” yani Hakikat-i Muhammedi’nin şuaları, nurlarıı, ışıkları.
Çünkü bunlar evvela Hz. Peygamberden geliyor. Böyle olunca o’nun nurları bizde ışıldamaya parlamağa başlıyor ve o bizde gönül evladı “veled-i kalb” ile yaşamaya başlıyor.
Regaib ile biz ona rağbet ediyoruz, Mevlûd ile o bizde doğum haline geliyor, gönlümüzde o nur o muhabbet doğuyor.
Böylece bizim benliğimiz, nefsaniyetimiz bizden uzaklaşmaya başlıyor ve o nur, o muhabbet genişledikçe bizim varlığımızı tamamen istila ediyor, dolayısı ile “çık aradan kalsın yaradan” hükmü ile kişi nefsaniyetinden berat’ını alıyor ve kendisi “Hakikat-i Muhammed-i” nurundan başka bir şey olmamış oluyor.
O zaman işte bu Ayet-i kerimeyi sen dinle ki bu Ayet-i kerime özel olarak sana gelmiş oluyor.
Bizatihi, muhabbetullah olarak sen onu hissedip ya¬şamış oluyorsun ki, Rabb’in sana “ey... habibim, ey.... kulum” dedi.
(Duhan Sûresi 44/1-2 ayetinde)
“ha mim” (1)
“vel kitabil mübiyni” (2)
“Ha mim” “ey “Hakikat-i Muhammediyye”yi havi olan kulum” vel kitabil mübiyn” “Apaçık olan kitaba and olsun ki”.
“Ha mim vel kitabil mübiyn” Bu bölümü başka bir yönden incelediğimizde, “Ha mim” ile “kitab’il mübin”in aynı şey olduğunu anlamamız fazla zor olmaz. Eğer sende yani kişide Hakikat-i Muhammed-i varsa o zaten “Kitab’il mübin” “açık kitap”tır.
Açık kitap ne demek?...
Kur’an-ı Keriym-i kapalı tuttuğumuz yaman o kapalı kitaptır, açtığımız zaman açılıyor, ama onu okuyup anlayamıyorsak, manasını bilmiyorsak, o açık olduğu halde kapalı durumdadır.
Ne zaman ondan birşeyler anlıyorsak o zaman o açık kitaptır. O zaten hep açıktır ama onun karşılığı olan açık¬lık, bizde olmadığı zaman o kapanmış oluyor, böylece biz onu kapatmış oluyoruz.
Yukarıda belirtilen “Ha mim” olan o kimse aynı zamanda “kitab’il mübin” “açık kitap”tır.
Bir Hadis-i şerifte bildirildiği gibi “insan ve Kur’an bir batında doğan kardeştir.” Bu âlemde bir birine en yakın varlık ancak iki kardeştir çünkü zuhur yerleri aynıdır. İnsanın ve Kur’anın zuhur yeri Allah’ın zatıdır, ikiside zat tecellisinin zuhurlarıdır.
Bakara Sûresinin de basında ifade edildiği gibi “elif lam mim “zalikel kitabü la reybe fiyhi”
“Bu kitap öyle bir kitaptır ki onda hiç şüphe yoktur.” Bu kitap öncelikle elimizdeki “Kûrân-ı Keriym”dir, ikincisi “âlemler” kitabı, üçüncüsü “insan” kitabı, yani “İnsan-ı Kamil”dir.
İşte burada ki “ha mim” Berat hakikatini idrak edip, nefsaniyetinden beri olmuş olan açık kitap durumundadır. Bu ifadeler genel değil özeldir.
Genel ifade ise, “Ha mim ve açık kitaba yemin olsun”dur, ancak bu ifadede her kese, yani her mertebede yaşayan kimseler içindir. Mertebeler ayrı ayrı olduğuna göre tabii ki ifadeleri de ayrı ayrı olacaktır, ancak ayrı ifadeler umumi değildir.
Nasıl ki: eczanelerde ki bir sürü ilaçların hepsi insan içinse, ama her ilaç bir başka kişi içindir.
Kuran-ı Keriym’in her tarafı insan içindir fakat her ayeti bir başka mertebede olan insan içindir. Bunları çok iyi anlamamız gerekmekledir.
(Duhan Sûresi 44/3 ayetinde)
“inna enzelnahü fiy leyletin mübareketin”
“Muhakkak ki biz onu, mübarek bir gecede indirdik.” Burada, bahsi geçen ayetin “zat mertebesi” kaynaklı olduğunu anlamamız ge-rekmektedir.
Çünkü her ayetin bir “matlaı” doğuş mertebesi vardır, bunlar bilinmezse ayetlere sadece Ef’al mertebesi itibariyle “meal” mana verilecektir. Bu ifade tarzı ise sadece “zahiri”dir, Ancak bilindiği gibi Kur’an’ın birçok ifadeleri vardır.
Bakın burada Cenab-ı Hak kendi zat-ı itibariyle “biz” indirdik diyor.
“inna” “muhakkakki biz” “enzeina” yine “biz indirdik” neyi?... “hu” “onu indirdik”.
Buradaki “hu” Kur’an-ı Keriym-i ifade etmekle beraber, baştaki “ha mim’”e de atıf vardır.
“Hu” dan kasıt hüviyet, “hüviyet”ten kasıt, “hüviyeti mutlaka”, “hüviyet-i mutlaka”dan kasıt, Hakk’ın sırf hüviyetidir.
O da sende olduğuna göre neticede bu ayet zahir ve batın sana dönmekte, nazil olmakla, fakat idrak et¬tiğin takdirde’dir.
“fiy leyletin mübareketin”
“mübareketin” “mübarek bir gecede” demesi zahir anlamda Berat gecesi içerisinde, batın-i anlamda kişinin kendini fena fillah mertebesinde bulmasıdır.
Nefsaniyetinden arındığın zaman, nefsinin ışığı söndüğü zaman, sendeki hal gece olur, fena fillah yani yokluk hükmüne girer.
İşte fena fillah merlebesine eriştiğin zaman, o senin “mübarek gecen”dir ve o geceler içerisinde, Kur’an-ı Keriym sana nazil olmaya başlar.
Ancak inen yeni bir Kur’an değil onda mevcud olan ayetlerin hakikatlerinin sana (ayni) yakınlık olarak açılmasıdır. Daha evvelce okuyup, okuyup geçtiğin yerlerde ne derin ifadelerin olduğunu görmüş olmandır.
(Duhan Sûresi 44/3 ayetinde)
“inna künna münzirıyne”
“Muhakkak ki biz korkutucuyuz” Cenab-ı Hak cehennemle ve daha birçok şey ile korkutur, ancak burada ki özel korku O’nu idrak edememe korkusu olması lazımdır. Çünkü ömrümüz süratle geçiyor, bu geçişi yakalayıp durduramayıp bize gelen kitabı iyi anlayamayıp ve hakikat-ı Muhammediyyeyi de anlayamama korkusu olması lazım gelmektedir.
(Duhan Sûresi 44/4 ayetinde)
“fiyha yüfreku küllü emrin hakiymin”
“Bütün hikmetli işler o gecede ayrılır”
O gecenin hakikatine erişen kimselerin gelmiş olduğu mertebeleri ayrı ayrı idrak edip bu işlerin tahakkukunu hikmetlerle ayırıp sağlamaları kendi kemalatleri icabıdır.
(Duhan Sûresi 44/5 ayetinde)
“emren min ındina” katımızdan “yanımızdan bir iş” yani, (zat-i bir iş).
“inna künna mürsiliyne”
“Muhak-kak’ki biz peygamberler göndermekteyiz”
(Duhan Sûresi 44/6 ayetinde)
“rahmeten min rabbike” Senin rabbinden rahmet olarak Rabbinden bir rahmet olarak”.
“innehü hüvessemiyul aliymü” Muhakkak ki o duyucu bir bilicidir.
(Duhan Sûresi 44/7 ayetinde)
“rabbissemavati vel ardı ve ma beynehüma in küntüm mukıniyne”
“Göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi’dır, eğer yakıyn elıli iseniz”, (Duhan Sûresi 44/8 ayetinde)
“lâ ilahe illa hüve yuhyiy ve yümiytü rabbüküm ve rabbü abaikümül evveliyne”
“Ondan başka ilah yoktur, diriltir ve öldürür. Sizinde Rabbiniz önceki babalarınızın da Rabbi’dır.” Muhterem gönül ehli dostlar, Berat gecesini mümkün olduğu kadar gerçek ve geniş manasıyla anlamaya çalışalım, bu bizlere çok şeyler kazandıracaktır.
Böyle bir idrak ve anlayış içerisinde çalışmalarına devam eden salik’e Mi’rac yolu açılacaktır. Allah c.c. cümlemize bu mana yolculuğunda kolaylık versin.
Şurada bir hatıramı arz edeyim.
Bu bölümü oluşturmaya çalışırken üç defa kesinti oldu, hatta bir seferinde yazıların bulunduğu çanta tesadüfen!... arabadan çalındı. Bu olayların neticesinde bölümü tekrar gözden geçirmem gerektiğini anladım, bu düşünceler içersinde nihayet bu haliyle kısaca neticeye ulaşmış oldu, hamdü senalar olsun.
B E R A T’ I N I A L
Ulaşınca mübarek ay’a, Dikkat et kalmayasın yaya, Dal hemen o derin derya’ya, Şabandan Berat-ı’nıal.
Duhan-ı oku bir yüzünden, Manaları çıkar özünden, Seyreyle mübin-i gözünden,
Ha’mim’den Berat-ı’nı al.
Kuran-ı oku hece hece, Değerlensin bu güzel gece, Ağlıyarak yalvar gizlice, Kuran-ı Kerimden Berat-ı’nı al.
Tavaf eyler Melekler gökte, Sende tavaf eyle gönülde,
Bu sırlara biraz eğilde, Beyt-ül Ma’mur’dan Berat-ı’nıal.
Tavaf eyler insanlar yerde,
O’na yönelirler her yerde, Ziyaret edersin ilerde, Beyt-ül Haram’dan Berat-ı’nı al.
Nefsini iyi tanı bu gün, Dün çok gerilerde kaldı dün, Rabbının hitabıyla öğün, Nefsinden Berat-ı’nı al.
“Venefahtü’”den al haberi, Sil gönlünden hüznü, kederi, İdrak eyle gerçek kaderi, Ruhun’dan Berat-ı’nı al.
Kendinden kendinedir varış, Haydi yürü zamanla yarış, Hak yolunda seyran’a alış.
Kendinden Berat-ı’nıal.
Bazen Musevi bazen İsevi, Sonunda olursun Muhammed-i, İdrak ettiysen sen Ahmed-i, Kıbleteyn’den Berat-ı’nıal.
“Fevellü vecheke”dedi Rabb, Döndü Beytullah-a bu türab, İfşa etti lisanı Arab, “Fevellü vecheke”den Beratını al.
İzle onu hep adım adım,
Ne güzeldir o, tadım tadım, Anlayınca şaşırıp kaldım, Peygamberin’den Berat-ı’nı al.
“Rabbena lekelhamd”dedi Hak, Gözlerini açta iyi bak, Ten gömleğim çıkar da yak, Rabb’ından Berat-ı’nı al.
Dervişisen gerçekten eğer,
Şu fakire verdinse değer, Rabb’ın bir gün seni de sever Necdet’ten küçücük Berat-ı’nı al.
NECDET ARDIÇ
14/12/1997 TEKİRDAĞ[9]