İnne-lleżîne yubâyi'ûneke innemâ yubâyi'ûna(A)llâhe yedu(A)llâhi fevka eydîhim(c) femen nekeśe fe-innemâ yenkuśu ‘alâ nefsih(i)(s) vemen evfâ bimâ ‘âhede ‘aleyhu(A)llâhe feseyu/tîhi ecran ‘azîmâ(n)
Sana biat edenler ancak Allah'a biat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Verdiği sözden dönen kendi aleyhine dönmüş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük bir mükafat verecektir.
Herhalde sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.
Bu ayet, biat kavramının ilahi boyutunu ve ahde vefanın önemini vurgulamaktadır. Biat edenlerin aslında Allah'a biat ettikleri, ahdi bozanların kendi aleyhlerine davrandıkları ve ahde sadık kalanların büyük bir mükafatla ödüllendirileceği dilbilimsel olarak işlenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bey'' (بيع) kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi bir bedel karşılığında vermek ve almak' olduğunu belirtir. 'Mübâyaa' (مبايعة) ise, karşılıklı alışveriş gibi, bir şeye karşılık bağlılık ve itaat sözü vermektir. Ayetteki 'yubâyi'ûneke' (يُبَايِعُونَكَ) ifadesi, Hz. Peygamber'e yapılan biatin, aslında Allah ile yapılan bir ahitleşme olduğunu vurgular, zira biat edenler kendilerini Allah'a satmış gibi olurlar. (el-Müfredât, s. 165)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'bâyea' (بايع) fiilinin 'ahd' (عهد) ve 'akd' (عقد) anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'yubâyi'ûneke' (يُبَايِعُونَكَ) ifadesi, 'sana ahd ve misak veriyorlar' demektir. Bu, bir tür sözleşme ve bağlılık yemini olarak anlaşılmalıdır. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 222)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'bey'' (بيع) kökünden türeyen 'mübâyaa' (مبايعة) kavramının, İslam öncesi Arap toplumunda kabile reislerine verilen bağlılık yemini geleneğinden geldiğini belirtir. Kur'an'da ise bu kavram, Allah ile kul arasında yapılan bir ahit, bir 'satış' metaforuyla ilahi bir boyut kazanır. Ayetteki 'yubâyi'ûneke' (يُبَايِعُونَكَ) ifadesi, bu dünyevi eylemin uhrevi bir karşılığı olduğunu, Allah'a adanmışlığı simgelediğini gösterir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 180-181)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'yed' (يد) kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yedullâhi fevka eydîhim' (يَدُ ٱللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ) ifadesi, Allah'ın kudretinin ve gücünün, biat edenlerin gücünün ve ahdinin üzerinde olduğunu, onların eylemlerini kuşattığını ve desteklediğini mecazi olarak anlatır. Bu, Allah'ın onlara yardım edeceğine ve onları koruyacağına bir işarettir. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 420)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'yed' (يد) kelimesinin 'nimet', 'kudret', 'kuvvet' ve 'mülk' gibi anlamlara geldiğini açıklar. Ayetteki 'yedullâhi fevka eydîhim' (يَدُ ٱللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ) ifadesi, Allah'ın kudretinin ve iradesinin, biat edenlerin iradelerinin ve eylemlerinin üzerinde olduğunu, onların biatlerinin Allah'ın gözetimi ve desteği altında gerçekleştiğini ifade eder. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 603)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'yed' (يد) kelimesinin mecazi kullanımlarına geniş yer verir. Ayetteki 'yedullâhi fevka eydîhim' (يَدُ ٱللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ) ifadesi, Allah'ın biat edenlere olan desteğini, yardımını ve onların üzerinde olan mutlak otoritesini sembolize eder. Bu, biat edenlerin Allah'ın himayesi altında olduğunu ve O'nun gücünün her şeyin üstünde olduğunu gösterir. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 5, s. 360)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'neks' (نكس) kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi çözmek, bozmak' olduğunu belirtir. 'Nekese' (نكث) fiili ise, 'ahdi bozmak, yeminini çiğnemek' anlamında kullanılır. Ayetteki 'femen nekese' (فَمَن نَّكَثَ) ifadesi, Allah'a verilen biat sözünü bozan, ahdinden dönen kişiyi ifade eder ve bu eylemin sonuçlarının kişinin kendi aleyhine olacağını vurgular. (el-Müfredât, s. 797)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'neks' (نكس) kelimesinin 'bir şeyi çözmek, düğümü açmak' anlamından türediğini ve mecazi olarak 'ahdi bozmak, sözünden dönmek' manasına geldiğini açıklar. Ayetteki 'femen nekese' (فَمَن نَّكَثَ) ifadesi, biat sözleşmesini bozanın, bu sözleşmenin bağlayıcılığını ortadan kaldırdığını ve bunun vebalinin kendisine ait olacağını belirtir. (Umdetü'l-Huffâz, c. 4, s. 297)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'neks' (نكس) kökünün Kur'an'da 'ahdi bozma, sözden dönme' anlamında kullanıldığını ve bu eylemin genellikle olumsuz sonuçlar doğurduğunu belirtir. Ayetteki 'femen nekese' (فَمَن نَّكَثَ) ifadesi, biat ahdini bozanın, bu eylemiyle kendine zarar verdiğini, Allah'a değil, kendi nefsine karşı bir ihlalde bulunduğunu vurgular. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 450)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vefâ' (وفاء) kelimesinin 'bir şeyi tam ve eksiksiz olarak yerine getirmek' anlamına geldiğini belirtir. 'Evfâ' (أوفى) fiili ise, 'ahdi yerine getirmek, sözünde durmak' demektir. Ayetteki 've men evfâ bimâ âhede aleyhullâhe' (وَمَنْ أَوْفَىٰ بِمَا عَـٰهَدَ عَلَيْهُ ٱللَّهَ) ifadesi, Allah'a verilen sözü eksiksiz ve tam olarak yerine getiren kişiyi ifade eder ve bu sadakatin büyük bir mükafatla karşılık bulacağını müjdeler. (el-Müfredât, s. 869)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'vefâ' (وفاء) kavramının 'bir şeyi tamamlamak, eksiksiz kılmak' anlamını taşıdığını ve ahit bağlamında kullanıldığında 'sözü tam olarak yerine getirmek' manasına geldiğini açıklar. Ayetteki 've men evfâ' (وَمَنْ أَوْفَىٰ) ifadesi, biat ahdini tam ve eksiksiz bir şekilde yerine getirenlerin, Allah katında makbul bir davranış sergilediklerini ve bunun karşılığını göreceklerini belirtir. (el-Külliyyât, s. 994)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'vefâ' (وفاء) kavramının Kur'an'da 'ahde sadakat' ve 'sözünde durma' anlamında merkezi bir rol oynadığını vurgular. Bu, sadece insanlar arası ilişkilerde değil, özellikle Allah ile kul arasındaki ahitte büyük önem taşır. Ayetteki 've men evfâ' (وَمَنْ أَوْفَىٰ) ifadesi, Allah'a verilen biat sözüne sadık kalmanın, imanın bir gereği olduğunu ve bu sadakatin ilahi bir ödülle taltif edileceğini gösterir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 178-179)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ecr' (أجر) kelimesinin 'bir iş veya hizmet karşılığında verilen bedel' olduğunu belirtir. Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına amelleri karşılığında verdiği mükafat anlamında kullanılır. Ayetteki 'feseyu'tîhi ecran azîmen' (فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا) ifadesi, ahde vefa gösterenlere Allah tarafından verilecek olan büyük ve değerli mükafatı ifade eder. (el-Müfredât, s. 10)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ecr' (أجر) kelimesinin 'sevap' ve 'mükafat' anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki 'ecran azîmen' (أَجْرًا عَظِيمًا) ifadesi, Allah'a verilen sözü yerine getirenlerin, dünyevi karşılıkların ötesinde, ahirette büyük bir sevap ve mükafatla ödüllendirileceğini vurgular. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 15)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ecr' (أجر) kavramının Kur'an'da genellikle ilahi mükafatı ifade ettiğini ve bu mükafatın, yapılan salih amellerin karşılığı olduğunu belirtir. Ayetteki 'ecran azîmen' (أَجْرًا عَظِيمًا) ifadesi, ahde sadakatin Allah katında ne kadar değerli olduğunu ve bu sadakatin karşılığının 'büyük' bir ecirle, yani bol ve sürekli bir mükafatla verileceğini gösterir. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 25)
Feth Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ancak daha yaşı küçük olduğundan babası izin vermek istemez, nihayet ısrarlarına dayanamayıp izin verir ve o da halvete girer. Halvet süresi dolunca, Hz. Mevlânâ halvetin kapısını açar ve oğlunu dışarı çıkarır, istirahat edip dinlendikten sonra “hadi oğlum gördüklerini anlat ta bizde neş’elenelim” demesi üzerine, “babacığım ilk (30) gün hiç bir şey görmedim, hep ibadet ettim. Son (10) günde her akşam değişik bir nûr odamda gördüm, son gece ise şöyle bir nida işittim. (Ey Sultan Velet bütün günahların affedildi, ancak beni unutarak geçir-diğin zamanların hariç.) Bu ve benzeri hadiseler de gösteriyor ki; şeriat mertebesinde suç olmayan bazı hususlar hakikat mertebesinde suç unsuru olabiliyorlar.
Şeriat mertebesinde (ittika) “sakınma” günahlardan ve şüpheli şeylerden sakınma iken, hakikat mertebesinde ise “kendi varlığının hakikatinin, Hakk’ın hakikatinden başka bir şey olmadığını unutmaktan sakınmaktır”.
Bu kısa izahtan sonra, eğer varsa Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin bu tür bir gaflet niteli-ğin de olmuş ve ya olacak günahlarının da affedildiği açık olarak ifade edilmektedir.
(ve yütimme ni’metehu aleyke) “üzerine olan nimetini tamamladı” Zâhir ve bâtın olmak üzere nimet iki türlüdür, en üstünü ise kişiye, Hakk’ın kendisini bildirmesi ve tanıtmasıdır, bunun da kemâli Cenâb-ı Hakk’ın o birey üzerinde, Allah ve câmi isimlerinin tecellisini açmaktır ve bu hususiyyet âlem de sadece Hz. Peygambere açılmış bir husustur. Bütün Esmâ-i ilâhiyye ile birlikte Allah ve Câmi isimlerinin zuhur mahalli olması üzerine ilâh-î nimetin tamamlanmasıdır. Diğer bir ifadeyle bu isimlerin hakikatlerini sende (Feth ettik-açtık) anlamındadır.
(ve yehdiyeke sıraten müstekîme) “ve seni doğru yola iletti.” (yehdiyeke) hidayet verdi, yani “Hâdî” isminin kemâl zuhur mahalli yaptı ve bütün hidayeti buradan dağıttı. Doğru yol Hakk’ın zâtına giden yoldur. Kemâli Mi’râc’tır. Diğer yolların hepsi hayal ve vehme dayanır bu yüzden sonları hüsrandır.
(sıratelmüstekîme) Makam-ı Cem ve fark-ı bünye-sinde toplayan vuslat yolu ezeli ni’mete aday olanlara tahsistir.
Âyet-i Kerîme’nin üçüncü yönü olan kendi şah-sında ümmetine dönük onlara yansıyan halini anlamaya gelince, şöyle düşünebiliriz.
Şu anda tefekkür edelim ki, Hakikat-i Muhamme-diyye ye erişemedik. Hz. Peygamber ise fiziken aramız-da yok, pekî o halde bu (لَكَ) (Leke) “senin için,” (مك) (ke) “sen” ifadelerinin muhatabı kim olacak? Tabii ki, okuyan kişi olacaktır, onu okuyan kişi de îmân ehli ise Onun ümmet-i olacaktır,işte diğer mertebelere ulaşamaz isek bile, Âyet-i kerîme’yi bu mertebesi itibariyle de olsa anlamağa çalışmamız bizlere çook şeyler kazandıracaktır, aksi halde dördüncü şekilde okumuş oluruz ki, bu da gaflet ile hakikatinden uzak olmuş oluruz. Allah korusun.
Şöyle düşünelim ki; Allah’ın bizim geçmiş ve gelecek günahlarımızı affetmesi için Hakikat-i ilâhiyye ye ve Sünnet-i seniyye ye sımsıkı sarılmamız gerekmek-tedir. Bu hali ne kadar kemâle erdirirsek o derece üzerimize olan ni’meti’ni tamamlayacaktır. Bu anlayışlar içerisinde yürüdüğümüz yol (sırat-ı müstakîm) “doğru yol” olacaktır ve bunun kemâli de, diğer yolların da gö-nüllerimizde (açılma-feth) olma ihtimali artacaktır ve üzerimize olan ni’metinin tamamlanması olacaktır.
وَيَنصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا
( Ve yensurakellahi nasran aziza)
48/3. “Ve Allah sana pek izzetli bir yardım ile yardımda bulunsun.” Bu Âyet-i kerîme’yi de yine üç yönlü olarak anlamağa çalışalım.
- Hakikat-i Muhammed-î mertebesi itibariyle.
- Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesi itibariyle.
(3) Ümmetinin anlayışı itibariyle, bakalım.
(1) Hakikat-i Muhammed-î mertebesi itibariyle, şöyle diyebiliriz. ( Ve yensurakellahi nasran aziza)
48/3. “Ve Allah sana pek izzetli bir yardım ile yardımda bulunsun.” Bura da bir zât-î yardımdan bahsedilmektedir, ve muhatap bütün âlemleri kapsamına almış olan hakikat-i Muhamme-î’ dir. Ulûhiyyet mertebesinin zuhur ve tecelli yeri olarak plânlanmış olan bu mertebenin âlemlerde çok büyük sorumlulukları vardır her şey küçük büyük, Onun kontrolu ve bilgisi içinde oluşmaktadır. Allah’tan al-dığını halka dağıtan ve halkta zuhura çıkan bir mertebe dir. Bütün âlemlerde ne kadar canlı varlıklar, gezegenler, galâksiler varsa ve bu sistemlerin nizamı hep hakikat-i muhammed-î tarafından düzenlenmekte ve yönetilmektedir. İşte bu kadar yüce ve aralıksız devam eden bir bütün hayat sisteminin aksamadan yürümesi Hz. Allah’ın, Hz. Hakikat-i muhammediyye ye olan yardımını açık olarak göstermektedir ki, Âyet-i kerime ile açık olarak ifade edilmiştir.
(nasran aziza) “pek izzetli bir yardım” Bu yardımı beşer aklı ile anlamak mümkün değildir. Ancak Akl-ı küll-ün anlayacağı bir yardımdır. İfade babında şöyle diyebiliriz. Bütün âlemleri kapsayan her zerrede
ve küre de o yerin zuhuru gereği oluşacak hadise ve yaşamları ortaya getirmek için yapılan gerçekten azametli çok güçlü ve çok yüce bir yardımdır.
Âyet-i Kerîme ye, ikinci; Hz. Muhammed (s.a.v.) mertebesi itibariyle baktığımızda şöyle diyebiliriz. Cenâb-ı Hakk bütün geçmiş Peygamber ve Velilerine de büyük yardımlar yapmıştır. Ancak bu yardımlar onların mertebelerine göre yapılmıştır, Habib-i ne ise Rasûlü kibriya’sı olduğundan ona her yönden en büyük yardımları yapmıştır. Onun zâhiri hayat hikâyesini okuduğumuz da bunları açık olarak görmekteyiz.
Kendisi bütün Esmâ-i İlâhiyye’nin açılımı olduğundan bunların zuhurları zamanlarında hep kendisine yardımcı olmuştur ki, bütün yardımları kapsayan (azîz) yani yüce yardımdır.
Âyet-i Kerîme’ye, üçüncü; ümmetinin yönüyle baktığımızda da, ümmetine de ne kadar büyük yardım yapıldığı açık olarak görülecektir. Kendisi bütün Pey-gamberlerin sonuncusu ve üstünü olduğu gibi, ümmet-i de diğer kavimlerin sonuncusu ve en üstünü olmuştur, bunda şüphe yoktur ve bu (aziz) yardım devam etmektedir, ta ki, kıyamete kadar ve hatta kıyamet sonrası da devam edecektir.
Bu yardımların hepsi aynı zamanda birer fetihtir-açmaktır. Âyet-i kerîme’lere dikkatlice baktığımızda, başta da belirttiğimiz gibi, birinci Âyet-i Kerîme zât-î ve zât-ı Ahadiyyet âleminden zuhur ediyor iken, ikinci Âyet-i kerîme ise, o da zât-î Âyet olmakla beraber Sıfat mertebesinden zuhur ve izah edilmektedir. Âyet-i Kerîme’ler, tekrar, tekrar ve dikkatlice okunur ve o anda da bir (fethi Mübîn) de olursa, İnşeallah ifade etmek istediklerimiz kolayca anlaşılır. (Fefhem) “hemen anlamaya çalış.” Gayret bizden (azîz) yardım Hakk’tan-dır.
Bura da bir hatıramı da belirtmeden geçemiyece-ğim. (05/08/2007) Pazar günü akşamla yatsı arası yazılarımın bir kısmını yazmış, kâğıtlarımı toplayıp torbaya koymuş yatsı ezanı nı beklemekte idim ve tevhid hakikatleri üzere tefekkürde idim, o anda Ezân-ı Muhammed-î Müezzin tarafından, (Allah-u Ekber) diye okunmağa başladı. İşte o anda şöyle bir (açılım-feth) oldu, deniyordu ki; “Velâyet!” (Zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir.) Evet bu ibare o anda rabb-ı mın (azîz yardımı, yüce lütfu, güzel bir açılımı ve fethi) olmuştu. Şükründen aciziz.
Şu yazıları bilgisayara aktardığım sırada yukarıda belirttiğim tarih birden sür’atle dikkatimi çekti ve tekrar hayretler içinde kalmıştım, çünkü bu günkü ve bu yazıları yazdığım an ki tarih o yazıların yazıldığı tarihten tamı tamamına tam bir yıl sonrasıydı. Şu anki zaman (05/08/2008) Salı akşamı ve şu anda az bir süre kalan yatsı namazını, hem yazılarımı yazmağa çalışıyorken bir taraftan da yatsı namazının okunmasını bekliyorum, ve Müezzin efendi (Allah-u Ekber) diye okumaya başladı, gerçekten çok ilginç bir hadise oluştu. Sanki bir sene hiç geçmemiş ve ben orada “Haremi şerifte” bir direğin dibinde yazılarıma sanki kaldığım yerden devam ediyor-muş gibiyim. Gerçekten bu hadiseyi bilinçli olarak rast getirmeye çalışsaydım olması mümkün değildi.
Uzun senelerdir bu mevzularla ilgili olduğum halde velâyet-in bu tür bir terkiple ne anlatıldığına ve ne de yazıldığına şahit olmamış ve bu hususta hep bir gerçek izah tabiri aramıştım, o kadar çok tabirler kullanılmıştı ki; hattâ bir çok kimseler bu tabirlerin ifade ettiği kişilerin kendileri olduğunu hiç bir delilsiz, zan ve vehim etmişlerdir ki, böyle bir benlik anlayışlarına nasıl düşüldüğü hayret edilecek şeylerden dir.
Yeri gelmişken velâyet kelimesinin ifade ettiği ma nâdan kısmen bahsedelim gerçi bu hususta çok kelâm
edilmiş çok yazılar yazılmış, çok ta iddialarda bulunanlar olmuştur, ilgilenenler araştırıp bulabilirler, birkaç satırda biz ilâve etsek kime ne zararı olur ki.?
Lügatta Veli=(Veli) Ermiş-eren-Allah dostu-Mâlik-Küçük çocukların halinden mes’ul kimse-Baba-Allah’ın isimlerinden biri.) Diye ifade edilmektedir.
Evvelâ, velâyet-i, hakk’ın ve halkın Velileri diye ikiye ayırabiliriz.
(1) Halkın velileri = Bunlar aslında, gerçek manâ da (Veli) olmayıp, zahirde, belki ibadet ve taat-lerinin çok görülmesinden, (Evliya gibi) lâkabı yakıştırılıp daha sonraki nesiller tarafından (Evliya) diye tanınan ve bu şekilde şöhret bulan, yapılarına göre (âbit, zâkir, şâkir, mutteki) gibi olan İnsanlardır. Evliya diye şöhret bulmuş bu kimseler halkın evliyalarıdır ki; Evliya sınıfına girmezler.
(2) Hakk’ın velileri = İse (4) sınıftır:
(1) = Meşreb-i İbrâhimiyye velileri:
(2) = Meşreb-i Museviyye velileri:
(3) = Meşreb-i İseviyye velileri:
(4) = Meşreb-i Muhammediyye velileri, dir ki, en kemal-lileri bunlardır.
Not=Yukarıda bahsedilen, Museviyyet, İseviyyet velileri, dışarıda yaşayanlar değil Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen mertebeleri itibariyledir.Aslında dışarıda böyle bir velâyette söz konusu değildir.
Aslında gerçek manâ da bir veliyi kolay, kolay tanımak mümkün olmaz, çünkü (Hakk ehlinin olmaz nişanı) denmiştir.
Bir Hadîs-i Kûdsî de, Efendimizin ağzından; Cenâb-ı Hakk. (Benim Veli kullarım kubbelerimin altındadır, onları benden başka kimse tanımaz.) Diye buyurmuştur. Kendi tanıtmadıkça.....
Allah-ın kubbeleri, Onun İsimleri ve sıfatlarıdır, Velileri onların korumaları altındadır ve oralarda sakindirler. Allah (c.c.) lühü Rasûl ve Nebi ismini almamıştır ama (Veli) ismini almıştır.
وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ
( Vallah-u veliyyül mü’minîn)
3/68. “Allah Teâlâ ise mü'minlerin _veli_sidir.” Görüldüğü gibi Allah (c.c.) lühü Mü’minlerin Veli’si dir, o halde Veli olmanın ilk şartı Mü’min olmaktır. İman ehli olmayan bazı kimselerden bazı değişik haller zuhura gelse bile o hallerinden dolayı Veli’dir denemez çünkü tamamen beşeri ve nefsidir, İblis ve tebeasının işe karışmasıyla olur ve hiç bir manevi yönü yoktur. Bu halin farkında olamayan bazı kişiler bu hallerden etkilenebilirler.
Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi (Esmâ’ül Hüsnâ) dan üç isim vardır, biri Zât-î olan (Allah) ismidir ki Zât-ı na aittir Kulunun hissesi yoktur. Diğerleri ise Esmâ-i ilâyeden’dir ve Hak ile Kul arasında müşterektir. İşte bu yüzden aralarında geçiş vardır. Bazan Hakk bu isimlerle Kulunda zuhur eder bazen de Kulu bu isimlerle Hakk’ta zuhur eder. Bazen de kulun kendi nefsinde bireysel olarak zuhur eder. Gerçek Velilik Hakk’ın, Kulun da, Allah ismiyle, yapmış olduğu tecel-lisi’dir, orada ve arada Kulun kulluğu kalmadığından Esmâ’ül hüsnâ’dan 0lan Veli ismi, Esmâ’i zâtiyye’den olan Allah ismi yönünden zuhur eder, böylece Kulunda kulluk yönüyle bulunan Veli ismi Zâtına ait olmuş olur. Çok husûsî olan bu halde ise Veli Allah’tır. Bu hal geçtikten sonra gene Kul kuldur, ancak irfaniyyet-i ile bütün bu hallerin farkındadır, farkında olması ise o nun veliliği’dir. Bu ise Kulunun veli ismiyle Hakk’ta zuhuru-dur ki, kubbelerinin altındadır.
Böylece yine müşterek olan Mü’min Esmâ’sı bazen Hakk’ın Kuluna ayna olmasıyla, Kulu’nun Hakk’ta zuhuru, bazen de, Kulu’nun Hakk’a ayna olmasıyla hakk’ın kulunda ki, zuhurunu oluşturmakta’dır, Bu ise (Mü’min Mü’minin aynasıdır) Hadîs-i kudsîsi’nin faaliyyet sahasıdır. İşte daha yukarıda belirtilen, Velâyet! (zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir) ifadesinin özet açılımı budur diyebiliriz. Kulu yapmış olduğu nefs terbiyesi almış olduğu irfaniyyet hakikatleriyle nefsini tanıdıkça kendinde var olan gerçek hakikati anladığında kendinde nefsine ait bir şey kalmadığını da, anladığında işte o zaman (zuhur hali yani “beşeriyyet-i” kadîm haline yani “hakikatine” dönüşmektedir.) Gerçek Evliyaları bir başka yönüyle üç kısma ayı-rabiliriz.
(1) Evliya-ı şahsiyye: Kendi şahsında gizli Evliya.
(2) Evliya-ı cemâatiyye: Kendi topluluğunun Evliyası.
(3) Evliya-ı umumiyye: Kıyamete doğru gelecek olan Mehdî (a.s.) lâm dır.
(1) Evliya-ı şahsiyye = Halkın hiç tanımadığı bilmediği Allah-ın (c.c.) lühü gizli Velileri, Cenâb-ı Hakk’ın o mahalde o mahallin anlayışı üzere zuhur ettiği mahaller’dir ve tasarrufları yoktur. Kendi halleri ve ken-di mahallerinde sade bir yaşam sürerek hayatlarına devam ederler.
(2) Evliya-ı cemâatiyye = Çevresinde bir ce-mâat oluşmuş irfan, tevhid ve muhabbet ehli eğitici kimselerdir. Yakın çevresinden bir çoğu dahi o nun Veliliğinin farkında bile değildir. Bunların Zât-î olanları ayrıca gizli bâtında (Rasûl) dürler, ancak bu risâletleri, yeni bir hüküm getirme yönüyle değil, evvelce gelen hükümleri, Zât-î hususiyyetleri gereği, gerçeği ile sonraki nesilleri ulaştırmaları yönüyle (irsal) etmekte ve haber vermeleridir bu oluşum ise velâyetleri yönüyledir.
İşte bazı kitaplarda Nübüvvet sona ermiştir, ancak (Risâlet) devam etmektedir, diye bahsedilen husus bâtın-î manâda budur. Zâhiren (Risalet ve Nübüvvet) sona ermiştir yeni bir hüküm gelmeyecektir. Çünkü din (tamamlanmıştır.) Ancak bu dinin batın-î manâda olan hususiyyetleri Hakk’ın Velileri tarafından yeni kuşaklara bâtın-î hakikatleri (rasûl) irsâl etmekte ve haber vermeleri yönüyle nişansız (irsâl)olarak devam etmektedir.
Ayrıca zâhirî Risalette, zâhir ehli Âlimlerimiz tarfından vekâlet yönüyle zâhiren yürütülmektedir. Bahsedilen husus budur.
Gerçekten de bâtın-î risâlet kesilmiş olsa idi İslâ-mın gerçek manâ da olan bâtın-ı kesintiye uğrar sadece zâhiri bir İslâm anlayışı ve tatbikatı kalırdı ki, bu da sadece kabukla olan bir meşguliyyet olurdu. Ancak şunu da üzülerek ifade etmek gerekirse İslâm’ın büyük çoğunluğu sadece zâhir ve beden-î bir İslâm-ı yaşamak-ta özde ve rûhta olanı yaşayanlar ise çok azınlıkta kalmaktadırlar.
(3) Evliya-ı umumiyye ise= Geleceği belirtilen (Mehdî) (a.s.) dır ve başka da yoktur. İşte (Velâyet kemâlâtı) denilen husus bu kimsede ortaya çıkacak ve onda son bulacaktır. Hz. Rasûlüllah’ın (genel Rasûlü) habercisi ve vekili olacaktır, Onun devrinde (Hâdî) isminin zuhuru çoğalacağından ve kendisi (Hâdî) isminin nokta zuhur mahalli olacağından kendisi bilmediği halde, Mehdîliği halk tarafından hemen kabul görecektir. Geçmiş zamanlarda ve zamanımızda da bu iddialar görüldüğü gibi, ben Mehdiyim, ben falanım, ben filânım diye o kişilerin bu iddialarda bulunmaları bu makamlarla hiç ilgilerinin olmadığını, ancak kendi hayal ve zanlarında kurdukları kendi hayal dünyalarının Mehdîleri veya hayal-î diğer mertebelerin sahipleri oldukları açık olarak anlaşılmaktadır.
Yani ben şuyum iddiasında bulunmak o şeyin kendinde olmadığını açık olarak belirtmektedir. Bu hali şöyle özetlemişlerdir. (Bilen demez, deyen bilmez, bu nasıl sırdır ki, akıl ermez.) Evet yine şu anda o sonsuz olarak okunan ve okunacak olan sabah (Ezân-ı Muhammedîlerinden biri daha okunmakta bu yüzden şimdilik yine yazılarımı daha sonra devam etmek üzere toplamak zamanı geldi.
Evet yolumuza tekrar devam edelim. Veliliğin tarifini yaparken,(zuhur halini, kadîm haline dönüş-türmektir.) Demiştik, bunu biraz açmaya çalışalım.
“Zuhur hali” demek hakk’tan en uzak mevkî de perdelenmiş olarak nefsinde zâhir olmak, demektir. “Kadim hali” ise kişinin (â’yan-ı sabitesi) ve, “vene-fahtü” hakikatiyle bâtın da ki gerçek ilâhi kimliğidir. İşte Velâyet zâhir varlığını ilâhi kimliğine (Veli) etmesi (yaklaştırması) ve onda (nefiy) yok etmesidir.
İşte bu haliyle yaşayan, görüntü de olan o beden Hakk’ın velisi yani zuhur mahalli ve zât-î tecelligâhıdır. Bu da ancak gerçek bir eğitim ve irfaniyyet mesleğidir. Ciddi düzenli, mutlak bir bilinç ve irfaniyyet isteyen bir husustur, eğiten ve eğitilen iki tarafında kaabiliyetli olması gerekir, ve yaklaşık ortalama (15/20) seneye ihtiyaç vardır. Ancak sistemsiz bir uygulama ile nice (15/20) seneler geçse yine de hiç bir netice alınamaz.
Bazı meraklı kimseler zaman, zaman sağ olsunlar iyi niyetleri ile ziyaretimize gelirler, hallerini anlatırlar, şu kadar zamandır, şuradayız, buradayız, aşağı yukarı yaklaşık (20) senedir dersliyiz derler, bizde bu süre zar-fında ne yaptınız, nerelerdesiniz, diye istişari manâ da bir soru yöneltince (biz bilmeyiz efendim hocam bilir) derler. Bu ve benzeri cevaplardan ne sonuçlar çıkartılır sizlerin idraklerinize bırakıyorum. Cenâb-ı Hakk cümlemize selâmet ve kurtuluş nasib etsin. İnşeallah.
Şehadet kelimesinde Efendimizin iki özelliği vardır. Biri (abd) lığı, diğeri de (Rasûl) lüğüdür. İşte (abd) lığı yani zâhiri, yani o zâhirini bâtınına ulaştırdığı için (abd) lığı aynı zamanda (Veliliği) dir. (Rasûllüğü) de (Risâlet-i) dir. Ve (abd) lığı daha önde gelmektedir, çünkü Velâyet olmayınca kişi özüne ve özündeki Hakk’a varamayacağından, zâten Rasûl veya nebî olması’da mümkün değildir.Her Peygamberin Veliliği vardır, ancak her veli Peygamber değildir. Aşağıdaki Âyet-i Kerîme ile bu mevzua özet olarak son verelim.
أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُم يَحْزَنُونَ
(Elâ inne evliyaellahi lâ havfun aleyhim ve lâhüm yahzenün)
10/62. “Haberiniz olsun ki, muhakkak Allah Teâlâ'nın(Veli) dostları için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” Tecelli gereği araya küçük bir bölüm girdi ki bun-lar dahi gönül fetihlerinden dir. Biz yine yolumuza devam edelim.
هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ
لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَعَ إِيمَانِهِمْ وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَوَاتِ
وَالْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا
( Hüvellezi enzelessekinete fi kulübil mü’minin li yezdadü imânen mea imânihim ve lillâhi cünüdüs semâvati vel ardı kânellahü alîmen hakîmen.)
48/4. “Hüve O, o -Yüce Yaratıcı- dır ki: Mü’minlerin kalblerine sükûneti indirdi. Tâki: O imânları ile beraber imân arttırsınlar ve göklerin ve yerin orduları; Allah içindir ve Allah, bilendir, hikmet sahibidir.”
Bu Âyet-i Kerîme’ye az dikkatli baktığımızda, mertebe ve hitabın değiştiğini görürüz, şöyle ki, birinci Âyet-i Kerîme zât-î, ikinci ve üçüncü Âyet-i Kerîme’ler sıfat-î, bu Âyet-i Kerîme ise ef’âlî’dir, yani birinci Âyet-i kerîme’de Cenâb-ı Hakk zâtından biz yaptık derken, ikinci ve üçüncü Âyet-i Kerîmeler de sıfat mertebesinden Hz. Peygambere ait, Allah yaptı diye hitaplar var iken, bu Âyet-i Kerîme de ise, ümmetine sıfat mertebesinden, olan hitaplar görülmektedir, yani muhatap ümmettir, ve burası da ef’âl âlemidir, sıfat mertebesi ef’âl mertebesinin halini bildirmektedir, bu yüzden Âyet-i Kerîme ef’âlî’dir.
Bu Âyet-i Kerîme de önemli olan husus, (sekîne) kelimesidir.
Elmalılı Hamdi Yazır, tefsirinde (sekîne) kelime-sini şöyle tarif etmektedir.
(Sekîne, sükûn bulmak, itminana kavuşmak, telâşlanmamak, kalbin huzura ermesi, yüreğin oturma-sı, gönlün rahata kavuşması, tasalanmaması, anlamla-rını içerir.) Diye ifade edilmektedir.
Ayrıca gönlümüzden gelen şöyle bir tarifte yapa-biliriz. “(Sekîne) Allah’ın mü’min kullarının kalplerine (selâm) ismiyle olan tecellisi’dir,” diyebiliriz.
Bilindiği gibi (sekene) Arab-î lisanda mazi fiil olarak (sakin oldu) manâsınadır. İsmi fail’i (sâkin’ün) (sakin olucu) ismi mef’ul u (meskûn’ün) (sakin olunmuş) ismi zaman ve ismi mekân’ı ise (mesken) dir, yani (sâkin olunan “oturulan” yerdir.)
(Hüve) O Huu olan zât ki; kulunun kalbine selâm ismiyle tecelli etti, oturdu, sâkin-i oldu.
Burada Allah ismi ve mertebesi işaret edilmekte-dir. O öyle bir Allah ki; (Enzelet sekîne te) “sekîne’yi indirdi,” yani zâtına bağlı olan (selâm) ismini indirdi. Nereye? (Mü’minlerin kalplerine-içine) “yani mü’minlerin
kalpleri selâm isminin meskeni oldu. Bilindiği gibi “kalb” inkilâb etmek, dönmek, dönme kabiliyyet-i olan mahâl demektir. İşte daha evvelce her türlü şüphe ve tereddüte açık olan ve dönen mü’min lerin kalpleri o andan sonra (selâm) ismine dönerek, o isme ayna ve mahal-mesken olduktan sonra o ismin tesir ve tecellisine girip her türlü endişe ve tasadan kurtulmuş oldular.
(li yezdadü imânen mea imânihim)
“Tâki: O imânları ile beraber imân arttırsınlar “
Daha evvelce de zâten mü’min olduklarından kendilerinde-kalplerinde bulunan zâhiren de olsa, (selâm) ismi bulunmakta idi, ayrıca bâtınen de kendilerine indirilmiş olan (sekîne) yani özel olarakta kalplerinin içine indirilmiş olan selâm ismi gönüllerinde birleşince imânları çok güçlenip (ikân) yani “yakıyn” haline dönüşmüş oldu. Yani onların kalpleri ve gönülleri hem (selâm) isminin meskeni ve hem de fâil-i olmuş oldu.