İnne fî żâlike leżikrâ limen kâne lehu kalbun ev elkâ-ssem'a ve huve şehîd(un)
Şüphesiz bunda, aklı olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.
Şüphesiz ki bunda kalbi olan ve hazır bulunup kulak veren kimse için elbette bir öğüt vardır.
Kâf Suresi 37. ayet, geçmiş kavimlerin helakinden ibret almanın önemini vurgular. Ayet, bu ibretin ancak 'kalbi olan' ve 'kulak veren' kişilerce anlaşılabileceğini belirterek, idrak ve şahitliğin değerine dikkat çeker.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesinin hem kalpteki bir şeyi muhafaza etme hem de unutulan bir şeyi hatırlama anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâzikrâ' ise, geçmiş kavimlerin akıbetinden alınacak bir ibret ve öğüt niteliğindedir; yani bu olaylar, düşünenler için bir hatırlatıcıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'zikr'in, bir şeyin zihinde hazır bulunması veya hazır hale getirilmesi olduğunu ifade eder. Ayetteki 'lâzikrâ', geçmiş olayların, kalbi olanlar için zihinlerinde canlanacak ve onlara yol gösterecek bir ders olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' kavramının Kur'an'da genellikle 'hatırlama', 'öğüt alma' ve 'Allah'ı anma' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'lâzikrâ', geçmişin derslerinden hareketle geleceğe yönelik bir bilinç ve farkındalık oluşturma işlevine sahiptir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kalb'in Kur'an'da bazen akıl ve idrak anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'kalbi olan', yani düşünen, anlayan ve ibret alabilen kişiyi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kalb'in bir şeyin özü ve merkezi olduğunu, insan için ise idrak ve düşünme merkezi olduğunu ifade eder. Ayetteki 'lehû kalb', hakikatleri idrak edebilecek, düşünebilecek ve öğüt alabilecek bir gönle sahip olmayı vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kalb'in Kur'an'da sadece biyolojik bir organ değil, aynı zamanda idrak, irade ve duyguların merkezi olarak kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'kalbi olan', geçmiş olaylardan ders çıkarabilecek, manevi bir uyanıklığa sahip kişiyi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'elka' fiilinin mecazi olarak 'sözü ulaştırmak' veya 'kulak vermek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'elka's-sem'a', dikkatini tamamen vererek dinlemek ve söylenenleri anlamaya çalışmak demektir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'elka' fiilinin 'bir şeyi bir yere bırakmak' temel anlamından hareketle, 'kulak vermek' ifadesinde işitme organını söze doğru yöneltmek anlamını taşıdığını açıklar. Ayetteki kullanımı, pasif bir dinlemeden ziyade aktif bir dikkat ve yoğunlaşmayı ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sem'' kelimesinin hem işitme duyusu hem de işitilen şey anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'elka's-sem'a' ifadesinde, işitme duyusunu kullanarak söylenenleri dikkatle dinlemeyi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sem''in hem duyma eylemi hem de duyma organı olan kulak anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, geçmiş kavimlerin kıssalarını ve Allah'ın ayetlerini dikkatle dinleyip anlamaya çalışmayı vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'şehîd' kelimesinin 'hazır ve mevcut olan' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 've huve şehîd', dinleyenin sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda zihinsel ve kalben de hazır bulunarak, söylenenlere şahitlik edercesine dikkat kesilmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şehâdet'in hem hazır bulunmak hem de bir şeye tanıklık etmek anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'şehîd', dinleyenin sadece kulak vermekle kalmayıp, aynı zamanda söylenenleri idrak ederek, sanki olaya bizzat şahit oluyormuşçasına bir bilinçle dinlemesini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şehâdet' kavramının Kur'an'da 'tanıklık etme', 'hazır bulunma' ve 'gerçeği onaylama' gibi anlamlar taşıdığını belirtir. Bu ayetteki 'şehîd', dinleyicinin pasif bir alıcı olmaktan ziyade, aktif bir katılımcı olarak, duyduklarını içselleştirerek ve onaylayarak bir şahitlik konumunda olmasını ifade eder.
Kâf Sûresi
Yolumuza Fusûs’ül Hikem Şerhi ile devam edelim;
“Kesinlikle bunda, kalb sâhibi olan kimse için öğüt ve nasîhat vardır." (Kâf, 50/37). Çünkü kalb, sûretlerin ve sıfatların çeşitliliğinde dönücüdür. Ve Hak Teâlâ "akıl sâhibi için" demedi; çünkü akıl, bağdır. Şimdi işi, bir nitelikte sınırlandırır. Oysa hakîkat, için aslında sınırlamaya mânîdir. Bundan dolayı Kur'ân, aklı olan kimse için öğüt ve nasîhat değildir (24).
Hz. Şeyh (r.a.) buraya gelinceye kadar kalb üzerine birtakım hakikatleri zikrettikten sonra, “Muhakkak bunda kalb sâhibi olan kimse için öğüt ve nasîhat vardır” (Kâf, 50/37) … ayet-i kerîmesini ibare tarzında yazarak, bu "hikmet-i kalbiyye"ye taalluku olan hakâyık-ı sâireyi îzâh eyler.
Ya'nî bizim bu zikrettiğimiz hakikatlerde, "kalb sahibi" olan kimse için öğüt vardır. Nitekim Kur'ân-ı Azîmü'ş-şandan öğütten istifade edenler, nasihat alanlar dahî ancak kalb sahipleridir. Akıllarına i'timâd eden feylesofların Kur'ân'ın özünden nasîbleri yoktur. Zîrâ kalb halkın suretleri ile ilâhi sıfat suretleri arasında berzahtır. Yani kalp ilahi sıfatlar arasında berzahtır. Yani bu gördüğümüz suri varlıklar ile hakikat arasında bir berzahtır.
Binâenaleyh tecelliyât-ı esmâiyyenin tümüne mahal ve mazhardır. Yani ilahi tecelliyatın bütün esma-i ilahiye, sıfat-ı ilahiye mahal ve mazhardır, yani onun mahalli ve de zuhur yeridir. Böyle olunca kalb suretler ve sıfatın çeşidinde bir taraftan diğerine döner. Yani her esmaya doğru döner. Yani güneş nereden doğarsa oraya döner böyle bir kabiliyeti vardır diyor.
Ve Hak, i'tikâd suretlerinden herhangi bir surette birinden diğerine geçip teccellî ederse, kalb onu tanır ve ikrar eder, yani Cenab-ı Hakk hangi surete bürünerek o kalp sahibinin karşısına çıkarsa veya o kalp sahibi rastlarsa hepsinde hakikat-i ilahiyyeyi tanır, çünkü Rahman tecellisine de döner, kahhar tecellisine de döner. İşte kalb, mukallib, kulub olması budur, dönücü olması buradandır.
Dönücü kabiliyeti olduğundan nefsaniyetine de döner. İşte onu Hakk canibine döndürebilmek yaşam sanatının bir bölümüdür. Ve Hakk'ı bir sûret-i mahsûsaya hasretmez. Bu tabi ki irfan ehlinin kalbidir bütün kalpler değildir. İşte bütün insanlarda olan kalbe kalb demişler, o ismi vermişler, neden, rahmaniyete de dönebiliyor, nefsaniyete de dönebiliyor. Eğer rahmaniyete döndüğünde o zaman bütün esma-i ilahiyelere karşı ayna olup dönebiliyor. Ama nefsaniyete döndüğünde de bütün nefsi şeylere ayna olup dönebiliyor. Nefsaniyette de tek yönde kalmıyor. Ne kadar nefsani şeyler varsa hepsine ayna olabiliyor, hepsini alabiliyor kabiliyeti odur çünkü.
Onun için Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de: (50/37) ayetinde "Kur'ân'da akıl sahibi için öğüt vardır" demedi. Yalnız buradaki akıl tabi ki birey aklıdır, yani akl-ı cüz, kendi kendini var eden akl-ı cüzdür. Kendi kendine var eden akıldır. Kimin kalbi varsa o zikreder, hakikati o anlar buyurdu.
Çünkü akıl bağdır; Mevlana hazretlerinin “akıl çamura batmış bilmem ne” dediği gibi bireysel akıl, beşeriyet akıl, yoksa akl-ı kül ile irtibatı olan akıl değildir. Mutlak olan şeyden ve irsalden haber vermekten men ettiği için "bağ" demişlerdir. Binâenaleyh "akl"ın şânı, kayıtlanma şarta bağlanma ile hükmetmekten ibaret olur. Vaizlerimizin çoğu kalbi faaliyete geçmemiş dönemiyor, onun için sizi cehenneme atacaklar yakacaklar gibi tehditler savurur.
Ve nefsinde hasr kabul etmeyen emr-i ilâhîyi kuvve-i nazariyye, vasf-ı mahsûsu ile hasreder. Yani nazar kuvveti ile tahsis ettiği vasıfta ifade eder. Yani kendi gözünün gördüğü ile Cenab-ı Hakkın varlığını tahsis eder şunu yapar bunu yapar şunu yapmaz bunu yapmaz diye tahsis eder.
Halbuki hakikat, nefs-i emirde sınırlandırmayı men' eder; ve taklit ile kayıtlamaktan mutlaktır. Velâkin suretler içinde dönen "kalb", genişliği hasebiyle Hakk'ı bir na't ve sıfat ile takyîd etmez. Ve insân-i kâmilin kalbi bütün esmâ suretlerin zuhur yeri, parladığı yer olduğundan, vücûd-ı Hakk'ın kalbidir. İmdi aklın sânı takyîd ve kalbin sânı mutlakiyet olunca, Kur'ân-ı Kerîm, eşyayı akıl ile idrâk etmek isteyen kimseler için pend ve nasîhat değildir. Yani akıl öğüt değildir.
İşte her şeyi akıllarıyla idrâk etmek isteyen resim, suret ulemâsı ile alimlerin, ehl-i kalb olan ulemâ-yı billahi inkâr etmelerinin sebebi budur. Yani kalpleri faaliyette olmadığından hasredilmiş bir akılla meseleye baktıklarından, kayıtlı gördüklerinden ulema-ı billah ise kayıtsız baktıklarından mutlak olarak bütün âlemi müşahede ettiklerinden aralarında büyük fark olur.
Böyle olunca Hak, arif indinde inkâr olunmayan ma'rûfdur. Binâenaleyh dünyâda ehl-i ma'rûf olanlar, âhirette de ehl-i ma'rûftur. İmdi bunun için Hak Teâlâ "Kalb sahibi olan için" (Kâf 50/37) buyurdu. Böyle olunca o kimse, kalbin eşkâlde taklibi sebebiyle, suretlerde Hakk'ın taklibini bildi (27).
Yanı ârif-i kâmil cemî'-i suretlerde Hakk'ı müşahede edince, artık bu arif indinde Hak, öyle bir ma'rûf olur ki, ne surette zahir olursa olsun, inkâr olunmaz. Yani öyle bir maruftur ki ne şekilde zuhur ederse etsin inkar etmek mümkün olmaz. Arif tarafından zaten inkar etme diye bir şey söz konusu olmaz.
Binâenaleyh dünyâda Hakk'ı, cemî'-i suretlerde müşahede edenler, âhirette de bi'l-cümle suretlerde Hakk'ı görürler. Vücûd-ı insanîde ma'rifet-i ilâhiyyenin mahalli ise, "kalb"dir. Yani insan vücudunun mahalli kalptir. İlahi marifetin mahali kalptir.
Zîrâ rûh, nefis, rûhânî ve cismânî olan kuvâ ve a'zâlar, hep makâm-ı ma'lûm sahipleridir. Kendi makamlarının dâiresini tecâvüz edemezler. Fakat "kalb" öyle değildir. O bütün mertebelerin suretleri ve eşkâlinde dönüşüm yapar. İşte bu sebebden Hak Teâlâ "Kalb sahibi için Kur'ân'da öğüt ve nasihat vardır" (Kâf, 50/37) buyurdu.
İmdi arif kendi nefsinden, Hakk'ın nefsini tanıdı. (men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu) Halbuki o arifin nefsi, hüviyyet-i Hakk'ın gayrı değildir. Ve kevnden mevcûd olan bir şey yoktur ki, hüviyyet-i Hakk'ın gayrı olarak vücûda gelsin. Belki o şey Hakk'ın aynıdır. Binâenaleyh bu suretlerde âlim ve arif ve mukırr olan Hak'tır; ve bu sûret-i diğerde arif ve âlim olmayan ve onu inkâr eden de Hak'tır. İşte bu, tecellîden ve ayn-ı cem'de şuhûddan Hakk'ı tanıyan kimsenin hazzıdır (28).
Arif inkar edenin de Hak olduğunu bilir fakat inkar eden bilmez, işte bilmediğinden o cehildedir. Ya'nî arif, kendi kalbinin şekillerde bir taraftan diğer tarafa döndüğünü görünce, bütün sûretlerde Hakk'ın bir taraftan diğer tarafa döndüğüne müşâhede ile, Hakk'ın nefsini tanıdı. Halbuki arifin nefsi, Hakk'ın hüviyyetinin gayrı olmadığı gibi âlemlerde hüviyyet-i Hakk'ın gayrı olan hiçbir mevcûd dahî yoktur.
Belki eşyanın tümü Hakk'ın hüviyyetinin aynıdır. Zîrâ aynı olmayıp, gayrı olsa, birbirine ayrı ayrı iki vücûd olmak lâzım gelirdi. Halbuki vücûd, hakikâtte birdir; ve vücûd, hakikatte birden ibaret olunca bu gördüğümüz suretlerde kendi vücûdunu tanıyan ve bilen ve ona ikrar eden Hak olmuş olur. Ve keza perdeliler suretlerinde zahir olup bütün suretlerde mütehavvil olan kendi vücûdunu tanımayan ve bilmeyen ve onu inkâr eden, yine Hak'tan ibaret olur.
İşte bu zikrolunan hakikatler Hakk'ı her mazharda o mazharın özelliği ile vâki' olan tecellîsinden tanıyan ve ayn-ı cem'de nefsini ve kevnin bi'l-cümle suretlerini, hüviyyet-i Hakk'ın aynı olarak, müşahededen bilen arifin hazzı ve zevkidir. Arifin gayrisinde bu haz ve zevk mevcûd değildir. Onlar inkâr ve ikrar arasındadır. Yani Hakkın bazı tecellisini ikrar ederler bazı tecellisini de inkar ederler, yani itikadına uygun halleri kabul ederler, kendi itikatlarına uymayanları inkar ederler.
Yalnız burada iki kelimenin üstünde durmak lazımdır, “haz” ve “zevk” bu kelimeler neyi ifade etmektedir. Bir kişi bireysel manada nefsi ile yaşıyorsa nefs-i emmaresi ile nefsi levvamesi ile diğer şeyleri ile yaşıyorsa bu “haz” ve “zevk” dediğimiz elle tutulmayan ama varlığı hissedilen his âleminde hissedilen şeylerin nefsani manada beden zevkleri olarak kullanır. Beden hazzı ve beden zevki olarak kullanır. Beşeriyet üzere kullanır, ve bu zevk aldığı esnada yemek yerken bir zevk aldı, su içerken bir zevk aldı, tatlı yedi zevk aldı, ekşi yedi zevk aldı, bunların hepsi birer zevk ve hazdır.
Bunların hepsini bedeni manada kullandığı zaman tabiatının haz ve zevki olmaktadır. Yani tabiatının aldığı hazlar ve zevklerdir. İşte bedensel olarak gelen bu zevkler mutlaka o zevkleri tadıştan sonra insanda zahmet meydana getirir. Pişmanlık getirir, baş ağrısı getirir, bir üzüntü getirir, yani o anda almış olduğu zevk hatta aldığı zevkle doğru orantılı olarak üzüntü meydana gelir.
Mesela içki içerken zevk, haz aldı, arkasından gelen pişmanlık ondan çok daha fazla oldu. Yani kişi ne şekliyle zevk haz almışsa, bedensel şekliyle haz ve zevk almışsa onun sonunda mutlaka üzüntü gelir kendisine. Kendisi belki farkında olur belki farkında olmaz. Bazen farkındadır, bir daha bunu içmeyeceğim der, ertesi gün kalktığı zaman yaptığı geçince olmayacak şey aklına gelince veya sigara gibi şeyler içer içer zevk alır bırakamaz ama kendini de harap eder.
İşte burada gelen haz ve zevk kişi kendini akl-ı küle, ilahi hakikatlere dönüştürebilmişse artık bu hazları beşeriyetinin hazzı değil de ilahi haz ilahi zevk olarak almaya başlamışsa işte bu aslında bunun ismi değişmekte ama başka bir ifade de bulunmadığından “haz” ve “zevk” olarak ifade edilmektedir. İşte buradaki haz ve zevk bireysel değil arifane bir hazdır. Bunun ne mideye zararı olur, ne bir şey olur, bunun sonrası insana daha çok huzur verir.
Yani o hazzı aldıktan sonra da haz verir insana. O beşeri manada alınan hazdan sonra gelen pişmanlık, üzüntü, acı değil, o haz daha çok hazza lezzete dönüşür. İşte bu bugünün cennetidir. Bunu düşünün, tatbik de etmeye çalışın. Dünya cenneti, irfan cenneti dedikleri budur. Bugünden bu hali yaşayan kişi cennete dünya cennetinde Hakk’ın irfaniyet cennetine girmiştir.
Belki bu sohbetlerde yaptığımız “haz” ve “zevk” budur işte. O zaman kişi kendi özüne ulaşmış oluyor, kendi özüne ulaşınca da Hakk’ın özüne ulaşmış oluyor zahirinden geçmek suretiyle. İşte bu da ilmi bir vuslat hükmüne geliyor. Her yapılan vahdet sohbeti bir vuslattır, vuslat-ı ilahidir. Hem kendi kendimize olan vuslat hem de Hak ile olan vuslattır. İşte onun verdiği haz öyle hoş öyle lezzetli güzel bir hazdır ki pişmanlığı olmayan hazdır. İşte “bugünkü cennat-ı irfana dahil olmazsa uşşak yarınki vaad olunan huri gılmanı neylerler.” denilen bu hadisedir. Bu günkü cennat-ı irfan, irfan cennetine dahil olmak.
Eğer bu cenneti burada tatmazsa kişi ahirette buna ulaşması mümkün değildir, kapısı buradadır. Ancak Cenab-ı Hakk bunu da çok sınırlı olarak burada misal olarak cüzi miktarda vermektedir. Eğer bu geniş olarak burada yansımış olsa dünya ile bağlantımız kopar gideriz. Mecnun oluruz dünyada yaşayamayız. Bunlar ruhun haz ve zevkidir, gönlün haz ve zevkidir, aklın haz ve zevkidir, idrakin, şuurun haz ve zevkidir.
Bazı tarikatlarda olanlar söylüyor, ne güzel zevklendik ne güzel neşelendik falan dedikleri hep onlar nefsanidir. Yani sema da yapmış olsalar, o zevk alma bireysel manada olduğundan nefsin hazzıdır, zahirden bakıldığında rahmani gibi gözükür ama nefs ve şeytan öyle bir oyun kurar ki “o ne güzel zikir yaptınız, ne güzel yaşadınız” gibilerde, diğer yerlerde zahiren bir şarkı duymuşunuzdur o hassaslığı vermiştir, ha zikirde. Zikrin güzel olması için şuurla yapılması, kalp ile yapılması lazım gelir. Onların o mertebede kalp denilen şey deseler de o beşeri kalp yürektir orada çalışan. O da etten ibarettir.[43]
“ İz- -T-B- ” Ve devam ettikçe, tasarruftan men' eden, namazdan gayri bir ibâdet yoktur. Ve namazda olan zikrullah, namazın muştemu olduğu akvâl ve efâlden olan şeyden ekberdir. Ve muhakkak biz racül-i kâmilin namazdaki sıfatını Fütûhât-ı Mekkiyye'de zikr ettik ki nasıl olur. Zîrâ Allah Teâlâ اِنَّ الصَّلَوةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاۤءِ وَالْمُنْكَر (Ankebût, 29/45) ya'nî "Namaz fahşâ ve münkerden nehy eder" buyurur. Zîrâ Hak Teâlâ, namazda oldukça bu ibâdetin gayrisinde tasarruf etmemeyi musallî için şer' etti. Ve ona "musallî" denir. Ve Allah'ın zikri (ya'nî salâtta) ekberdir. Ya'nî Allah Teâlâ'dan abdi için onun sualin' de, ona icabet ettiği hînde ve onun üzerine senasında vâki' olan zikir, namazda abdın Rabb'ini zikrinden ekberdir. Zîrâ Kibriya Allah'a mahsûstur. Ve bundan dolayı وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَاتَصْنَعُونَ (Ankebût, 29/45) dedi. Ve اَوْ اَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (Kâf, 50/37) buyurdu. Ve abdin vâki' olan hitaba ilkâ-yı sem'i Allah'ın namazda onu zikrindendir (27).
Ya'nî namaza benzeyen hiç bir ibâdet yoktur. Çünkü namaz kılan kimse, namazdan başka hiç bir şeyle meşgul olamaz. Namaz onu tasarruftan men'eder. Fakat başka ibâdât böyle değildir. Meselâ oruç tutan kimse bir şey satın alabilir. O vakit ona "müşteri" ismi verilebilir. Ve keza bir şey satabilir. O vakit kendisine "bayi"' nâmı da verilmek mümkündür. Keza hac eden kimse dahi böyledir. Velâkin namaz kılan kimse bunların hiç birisini yapamaz. Onun için o kimseye ancak "musallî" tesmiye olunur. Bayi', müşteri, dârib, mâşî ilh... gibi isimlerle tesmiye olunamaz. Çünkü Hak Teâlâ, namaz içinde, namazın gayri olan akvâl, sözler ve ef âlde tasarruf etmemeyi musallî için şer' etti. Yani namaz kılan kişiler için şeriat olarak bildirdi, şart olarak bildirdi.
Ve namazda olan zikrullah, namazın müştemil olduğu akvâl ve ef âlin ekberi, kalb ile lisâna mensûb olan zikrullahdır. Namazda Allah’ın zikri yani Kur’an okumak tekbir getirmek gibi namazın içinde bulunduğu sözlerin ve fiillerin en büyüğüdür namazda zikrullah. Kalp ile lisana mensub olan zikrullahtır. Yani sadece dilinde olmayıp kalbinde ve lisanında oraya mensub olan zikrullahtır.
Eğer musallinin kalbi başka şeyle meşgul olup, yalnız lisânı zâkir, zikir olursa, yani namazdaki sözler dilinde olursa Hak yalnız lisânının celisi arkadaşı olur, hani beni zikredenin celisi olurum diyordu ya kalbinin celisi, arkadaşı, oturanı olmaz. Ve eğer namazda lisânı başka kelâm söylerse şer'an namazı fâsid olur. Yani namazda okunan Kur’an’ın ve içinde bulunan dualardan başka yani izin verilmiş ettehıyyatü, salavatlar gibi onlardan başka bir şey söylerse namazı bozulur. O halde hani bazıları diyor ya benim ırkım dilim Türk ben Türkçe namaz kılarım Türkçe ibadet ederim tamam edersin de namaz kılmış olmazsın kişi Türkçe dua eder, her millet kendi lisanınıyla dua eder, ancak bu namazda geçerli değildir.
Ama gönlüm buna karar veriyor ben böyle yaparım yaparsan yaparsın ama şer an namazın fasit olur. Çünkü namazın şartı Kur’an’ın okunması, Allah kelamının kendi lisanıyla okunması, Allah kelamı başka bir lisanla okunmaz o zaman zaten Allah kelamı olmaz, meal olur, mealle de namaz kılınmaz. Hani bazıları var ya söylüyorlar işte ben Fatiha’yı Türkçe okurum, Türkçe namaz kılarım, diye yani güya Müslümanları kendisi namaz kıldığı yönünde iyi niyetle görsünler diye düşünüyor. Kendini aldatmaya çalışıyor nefsin oyunlarıdır bunlar, şer an bu namaz fasit olur. Namazda lisanı başka kelam söylerse yani Kur’an-ı Kerim’den başka bir söz söylerse namazı bozulur.
Çünkü ne lisânen ne de kalben Hakk'ı zâkir olmadı. Zakir olması için Kur’an okuması lazımdır, Kur’an zikir ve kendi lisanından okunması lazımdır. Çevirilerle olmaz. Halbuki namaz zikirdir. Binâenaleyh böyle bir kimsenin hâli, namazdan maksüd olan gayeye muhaliftir. Ve racül-i kâmilin namazdaki sıfatı nasıl olduğu Fütûhât-i Mekklyye'nin (69)uncu babının unvanlı bahsinde beyân olunduğu gibi salata müteallik sâir ma'lümât dahi (90)ınci babında zikr edilmiştir. İşte namaz münâcât ve zikr olduğu ve Hak zâkirin celisi bulunduğu için Hak celle ve alâ hazretleri اِنَّ الصَّلَوةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاۤءِ وَالْمُنْكَر "Namaz fahşâ ve münkerden nehy eder" (Ankebût, 29/45) buyurdu. Bunu hutbede de okurlar, ama sadece zahirini söylerler, neden olduğunu söylemezler,
Ve Allah'ın namazda zikri ekberdir. Yani “Allahuekber” diyoruz ya Allah’ın zikri en büyüktür. Ya'nî kul namazda Fâtiha-i şerîfeyi tilâvet ettiği ve Hak'tan suâl eylediği hinde ve Hakk'ın dahi o kula icabet buyurduğu esnada, Allah Teâlâ canibinden kulu için vâki' olan zikir, namazda kulun Rabb'ini zikr etmesinden ekberdir. Zira "kibriyâ" Allah'a mahsûstur. Yani büyüklük Allah’a mahsustur. Yani Allah’ın kulunu zikretmesi, kulun Hakk’ı zikretmesinden daha üstündür. Ya'nî kul namazda maa-besmele, besmele ile birlikte Fatiha’yı okuyarak Rabb'ini zikreder. Ve bâlâdaki hadîs-i şerifte îzâh olunduğu veçhile, Hak dahi kulunu zikr eder. Kibriya, Hakk'a ve zillet kula mahsûs olduğundan, bu iki zikirden elbette Hakk'ın kulunu zikr etmesi ekberdir. Ve namazda Allah'ın zikri ekber olduğu için Hak Teâlâ: وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَاتَصْنَعُونَ "Allah Teâlâ sizin işlediğiniz şeyi bilir" (Ankebût, 29/45) buyurdu.
Ya'nî mertebe-i şuhûdda zât-ı bende, zât-ı Hak ve sıfat-ı bende dahi, sıfat-i Hak'tır. Binâenaleyh ashâb-ı kulübün ilmini Hak Teâlâ kendi ilmi mertebesinde tuttu. Ve onun mertebe-i şuhûdda hitâbât-ı ilâhiyyeyi istimâ eylediğini beyânen اَوْ اَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (Kaf, 50/37) ya'nî "Müşâhid olduğu halde o kimse ilkâ-yı sem' etti" buyurdu. Yani Allah’ın sözünü gönlüyle duydu, müşahid olduğu halde yani şahit olarak Allah’ın sözünü duydu. Musa (as) ın Tevrat-ı Şerfi alırken Allah’ın sesini duyduğu gibi. Tabi herkes de aynı şekilde olacak değildir, iç bünyesinden, ruhani halinden bunu duydu. Yani duyarak Hakk’ı müşahede etti. Ve kulun namazda cevâbât-ı ilâhiyyeye yani kulun namazda ilahi cevaba ilkâ-yı sem' etmesi Allah'ın onu namazda zikr etmesindendir. Yani kulun Allah’ın kuluna likası namazda kulunu zikretmesindendir diyor. Yani Allah kulunu namazda zikretmemiş olsa kul O’nu sem edemez. Lika-ı sem yani lika mülaki olmaktır, kulağı ila O’nu duyamaz. Likayı sem edemez. Nitekim Mesnevl-i şerifte mezkûrdur ki: Bir kimse çok ibâdet ederdi. Şeytan onun nezdine gelip ona dedi ki: Sen bu kadar ibâdet ediyorsun. Hak Teâlâ canibinden sana "Lebbeyk" hitabı geldi mi? O kimse: Hayır, diye cevap verdi.
Şeytan: O halde niçin sana cevap vermeyen bir ma'bûda ibâdet edip duruyorsun" dedi. Bakın ne kadar mantıklı imiş gibi gösteriyor, zaten “Mudil” isminin manası doğruyu yanlış yanlışı da doğru göstermektir. O kimse de ibâdeti terk etti. Hak Teâlâ Hızır (a.s.)ı ona gönderip onun lisaniyle o kimseye: Niçin bizim ibâdetimizi terk ettin? Buyurdu. O kimse de: Bu kadar ibâdet ettiğim halde bir kerre olsun "Lebbeyk" hitabına nail olmadım, dedi. Cenâb-ı Hızır buyurdu ki: Her vakit sana cevap geliyor. Fakat sen anlayamıyorsun, buyurdu. Genelde her zuhurda Hakk’ın varlığı olduğundan her zuhurda da bir fiil bir ses bir söz çıkmış olduğundan hepsi Hakk’tandır. Dikkat edersek her zerreden bize hitaplar vardır.[44] “ İz- -T-B- ”