Yâ ma'şera-lcinni vel-insi ini-steta'tum en tenfużû min aktâri-ssemâvâti vel-ardi fenfużû(c) lâ tenfużûne illâ bisultân(in)
Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz.
Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yeterse geçin gidin. Allah'ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz.
Rahmân Suresi 33. ayet, cin ve insan topluluklarına hitap ederek, Allah'ın kudretini ve yaratılmışların sınırlılığını vurgular. Ayet, göklerin ve yerin sınırlarını aşma çabasını ve bunun ancak ilahi bir güçle mümkün olabileceğini dilbilimsel olarak ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ma'şer (معشر), bir araya gelmiş, toplanmış bir topluluğu ifade eder. Genellikle bir cinsin veya türün bütününü kapsayan kalabalık bir grubu belirtmek için kullanılır. Ayetteki 'ma'şera' ifadesi, cin ve insan türlerinin tamamına yapılan bir hitaptır ve onların bir araya gelmiş halini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ma'şer, bir topluluğun veya grubun bir araya gelmesiyle oluşan cemaati ifade eder. Bu kelime, genellikle belirli bir niteliği veya özelliği paylaşan insanlar veya varlıklar için kullanılır. Ayetteki kullanımı, cin ve insan topluluklarının ortak bir hitaba muhatap olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İstita'a (استطاعة), bir şeye güç yetirmek, kudret sahibi olmak demektir. Ayetteki 'isteta'tüm' ifadesi, cin ve insanların göklerin ve yerin sınırlarını aşma konusunda bir güce sahip olup olmadıklarını sorgular, bu da onların bu eylemi gerçekleştirebilme kapasitelerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tav' (طوع) kökünden türeyen istita'a, bir işi yapmaya elverişli olmak, gücü yetmek anlamına gelir. Ayetteki bağlamda, bu kelime, cin ve insanların ilahi bir izin veya güç olmaksızın evrenin sınırlarını aşma konusundaki acizliklerini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nefz (نفذ), bir şeyin içinden geçip diğer tarafına ulaşmak, delip geçmek demektir. Ayetteki 'tenfuzû' ifadesi, cin ve insanların göklerin ve yerin 'aktar'ından, yani çevresinden veya sınırlarından geçerek ötesine ulaşma çabasını mecazi olarak anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nefz, bir şeyin içinden geçerek diğer tarafa çıkmak veya bir engeli aşmak anlamına gelir. Bu ayette, göklerin ve yerin sınırlarını aşarak ötesine geçme eylemini ifade eder ve bu eylemin ancak özel bir güçle mümkün olabileceğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Nefz kelimesi, bir şeyin içinden geçip gitme, nüfuz etme ve bir engeli aşma anlamlarını taşır. Ayetteki kullanımı, cin ve insanların evrenin fiziksel sınırlarını aşma arzusunu ve bu arzunun ancak ilahi bir güçle gerçekleşebileceği gerçeğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kutr (قطر), bir şeyin kenarı, tarafı veya çevresi demektir. Ayetteki 'aktar' kelimesi, göklerin ve yerin sınırlarını, uçlarını ifade eder. Bu, evrenin genişliğini ve cin ve insanların bu genişliğin ötesine geçme konusundaki sınırlılıklarını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kutr, bir şeyin etrafını saran, kenarını oluşturan kısımları ifade eder. Ayetteki 'aktar' kelimesi, göklerin ve yerin tüm yönlerini ve sınırlarını kapsayan bir anlam taşır. Bu, cin ve insanların bu geniş ve sınırsız gibi görünen alanları aşma girişimini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sultan (سلطان), hem maddi hem de manevi gücü, yetkiyi ve delili ifade eder. Ayetteki 'bi-sultânin' ifadesi, cin ve insanların göklerin ve yerin sınırlarını aşabilmeleri için Allah'tan gelecek bir güç, izin veya delil olmaksızın bunu yapamayacaklarını belirtir. Bu, ilahi kudretin mutlaklığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sultan kelimesi Kur'an'da genellikle 'otorite', 'güç' veya 'delil' anlamlarında kullanılır. Bu ayetteki bağlamda, 'sultan', Allah tarafından verilmiş bir yetki veya kudret anlamına gelir. İzutsu'ya göre, bu, yaratılmışların kendi başlarına mutlak bir güce sahip olmadıklarını ve her şeyin nihayetinde ilahi iradeye bağlı olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sultan, bir şeyi yapmaya veya bir şeye hükmetmeye imkan veren güç ve yetkiyi ifade eder. Ayetteki 'sultan' kelimesi, cin ve insanların evrenin sınırlarını aşma konusunda kendi başlarına bir güce sahip olmadıklarını, ancak Allah'ın izni ve kudretiyle bunu yapabileceklerini vurgular.
Er-Rahmân
Terzibaba - Necdet Ardıç
Dokuzuncu defa tekrar ve ihtar edilen bu ayette de insan ve cinlere, nefsani varlıkları ile hareket ettikleri takdirde ceza görecekleri ifade edilmektedir. Hadi devam edin, elinizde ise bundan kurtulun bakalım, diye kendileri ikaz edilmektedir (55/33)يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ
مَوَاتِ وَالْأَرْضِعإِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّ
بِسُلْطَانٍَفَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا
ya ma’şerel cinni vel insi
inisteta’tüm en tenfüzu min aktaris semavati vel ardı fenfüzü
la tenfizüne illa bisultanin
ya maşerel cinni vel insi/ ya el cin ve el ins aşiret/opluluğu “semavatın ve arzın katarlarından/kuturlarından(damlamalarından, bölgelerinden) enfez/ içinden geçmenize eğer tavea/takat, güç yetirirseniz artık/haydi enfez/içinden, arasından geçin illa/ancak, bisultanin/sultan/delil, kudret ile (müstesna) enfez/içinden geçersiniz “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yeterse, geçin gidin. Ama Allah’ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz” Yukarıdaki ayette “sakalan” diye ifade edilen varlıklar burada isimleriyle “ey cin ve insan toplulukları” diye belirtilmektedirler.
Bunlar şuurlu, kısmen müstakil hareket edebilen mükellef varlıklar olduklarından, hitap sadece onlara olmuş, melek ve hayvan gibi varlıklara bu hitap olmamıştır.
Evvela kısaca cinleri ele alalım. Onlar arzın dışına çıktıkları halde acaba bu hitaba niye muhatap oldular?
Hz. Rasülüllah (S.A.V) Efendimizin doğumundan kısa bir süre sonra Kur’anı Keriym Hicr Suresi 15. sure 16-17. ayette bildirildiği gibi
لاناظرينعهَا لِلذُّعذعمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّعوَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّ
“ve lekad ce’alna fiyssema’i burucen ve zeyyennaha linnazıriyne” ve lekad/elbette gerçekten (andolsun) sema içinde buruc/burçlar cae/kıldık,oluşturduk ve nazir/nazar edenler için zeyyennaha/onu/kendisini tezyin ettik (süsledik)
وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ
ve hafıznaha min külli şeytanin ræciymin
ve külli/her racim/recm edilmiş, taşlanmış, kovulmuş) şeytandan hafıznaha/onu/kendisini hafız/muhafaza ettik (koruduk)
“şeytanların göğe çıkması yasaklanmıştı.” Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 34. ayette
أَبْلِيسُ أَبَىعإِلَّا
illa ibliyse eba illa/sadece iblis ebey/dayattı, küçümsedi “İblis secde etmedi.” Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 36. ayette
يُبْطِئَانِ عَنْهَاعهُمَا الشَّعفَازَل
feezellehümeşşeytanü anha fe/bu halde şeytan lehüm/onlar için (ikisini) anha/ondan/oradan zele/kaydırdı ayağını, hata/yanlış yaptırdı “Şeytan ayaklarım kaydırdı.” Kur’anı Keriym Kehf Suresi 18. sure 50. ayette
إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ
illa ibliyse kane minel cinni illa/ancak iblis cinden kane/idi “İblis cinden idi” ifadeleriyle belirtilen iblis , şeytan, cin “ateş” yapılı, yaklaşık aynı karakterler taşıyan varlıklar olduklarından, bu ayette hepsinden “ey cin topluluğu” diye söz edilmektedir.
Nasıl ki kuşlar havada uçmak suretiyle arzın dışına çıkamazlar, çünkü uçmalarını sağlayan hava tabakası da arza ağlıdır.
Cinler de ateş yapılı olduklarından, ateş dahi arza bağlı elduğundan, bireysel ve vasıtasız olarak arz hudutlarının, yer çekiminin dışına çıkamazlar.
Ancak vasıtalı olarak “ufo, uçan daire” gibi vasıtalarla gökte bir miktar yükselme kaydetseler de semavatın dışına çıkamazlar.
Cinlerden “Halife” de gönderilmediğine göre bu yolla da semavatın dışına çıkamazlar.
İblisin ; secde etmemek, insana yanlış kıyas yaptırmak, Şeytanın; ayak kaydırmak, vehme düşürmek, Cinin ; göğsüne vesvese vermek, iç (ruhsal) yönünün dengesini bozmak gibi faaliyetleri vardır.
İnsanlara gelince; bunların semavatta yükselme kaydetmeleri “zahir” ve “batın” olmak üzere iki türlüdür.
Bu ayete dayanarak bazı tutucu ilim adamları hiçbir zaman zahiren arzın dışına çıkılamayacağını beyan ettiler.
Ancak 1969 senesinde dünya aktarından (kutrundan) çıkıp aya ulaşıldı. Bu da insanların çalışması sonunda bu düzeyde “illa bi sultan” (sultan gücüne ulaşmakla) olmuştur.
Bu yükseliş ise belirli bir yere kadar devam edip gidecek, fakat semavatın dışına çıkılamayacaktır.
Zahir ve batın bu aktarların dışına “sultan gücü ile” çıkan ilk insan “İdris” (a.s), daha sonra da en kemalli bir şekilde “Hz. Muhammed” (a. s) olmuştur.
Batini yönüne gelince; buda üç yönlüdür.
Biri beden aktarından, diğeri nefs aktarından, üçüncüsü de ruh aktarından çıkmaktır
1 - Beden varlığından çıkmak için onu iyi tanımak gerekir.
Bu yolda yapılan ibadetler (namazlar, oruçlar, zikirler, sohbetler, v.s), şuurlu olmak kaydıyla, hep beden dünyasının aktarından çıkmak içindir.
Toprak, su, ateş, hava unsurundan ibaret olan beden dünyamız, gaflette olduğumuz müddetçe bizi kendi içinde hapiste “siccinde” tutmaktadır.
Buradan kurtuluşu; “Süre-i Yusuf”ta Yusuf (a.s)’ın kuyudan ve hapisten kurtuluş hadisesinde görmekteyiz. Buradakı “sultan gücü”, bu hali idrak etmektir.
2 - Nefs aktarından çıkmak ise, “ilahi eğitim” (“seyr-i sülük”) neticesinde “emmare”, “levvame”, “mülhime”, “mutmeinne”, “radıye”, “merdiyye”, “safiyye” mertebelerini ve duygusal yaşamı aşmak suretiyle oluşmaktadır.
Az yukarıda belirtilen “küllü şey’in halikun” ayetinde belirtilen “şey’iyyet” in yani eşyanın hakikatini anlamak suretiyle mümkün olmaktadır.
Bu babta Hz. Mevlana, “Ne suç, işlemişiz ki bu dünya hapishanesine konmuşuz? Burada bulunmamızın sebeb-i hikmeti birkaç mahpusu bu zindandan (nefs zindanından) kurtarmak içindir,” diye ifade etmiştir.
İşte “İnsan-ı Kamil”den kim bu yardımı almışsa, ona “sultan gücü” ulaşmış ve o güçle “nefs aktar”ını aşmış olur.
3 - Ruh aktarından çıkmak ise, yine “ilahi eğitim” ile “seyr-i sülük”a devam etmek ve “Hazerat-ı Hamse” (Beş Hazret) mertebesini aşmak suretiyle mümkün olabilmektedir.
Ruh gemisini kapsül yaparak, semavat ve gönül aleminde seyre çıkarak “Sidretü’l Münteha”ya (alemin son sınırına) ulaşır.
Cebrail’in durduğu yerden geçerek kendisinde bulunan “Hakikat-i Muhammedi” sayesinde “yanarsam ben yanarım” diyerek ilahi hakikate ulaşmış olur.
Burada kendisinde faaliyete geçen “Allah” esması, onun alemlerin dışına çıkmasına sebep olan sultan gücüdür.
“Allah” esmasının zuhuru bütün alemlerde geçerli ve alemler üstü de bir özelliği olduğundan, kimde “Allah” ismi manen zuhura gelirse, o kimse bu alemlerin kutrundan çıkmış olur.
Böylece “mi’rac” hakikatini idrak ederek, hadis-i şerifte bildirilen, “Benim Allah ile öyle bir anım olur ki, oraya ne bir melek-i mukarreb ne de bir nebi-i mürsel giremez,” diye ifade edilmiştir.
Meseleye “Vahdet-i Vücud” (vücudun birliği) yönüyle baktığımızda; bütün bu alemler Hakk’ın varlığında Hakk’ın vücuduyla mevcud olduklarından, ayrıca başka bir alem de olmadığından, esasen hiçbir şekilde semavat ve arzın dışına çıkma imkanımız yoktur.
Bu çıkış batini olarak, beşeri anlayışımızdan, “şey’iyyet” ve “men’iyyet” imizden çıkmaktır.
Yukarıda belirtilen aşamaları yapamayan kimseler, semavat ve arzın kutrundan çıkamayıp, kendi “siccin”inde (hapishanesinde) ebedi olarak yaşarlar. Kendi gerçek hakikatlerini idrak edemezler. Gurbette ve firkatte kalırlar.
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
[Bu emir, muhatapları aciz bırakmak içindir. Fakat çıkamazsınız, bir sultan olmadıkça. Yani bütün o göklerin ve yerin kuvvetlerim mağlup edecek başka bir kuvvet ve saltanat olmadıkça çıkamazsınız. Zaten öyle bir kuvvetiniz de yoktur. Cin ve insan kendilerine “sekalan” ismi verilecek kadar itibar ve şöhrete sahip olmakla beraber, bütün şu yer ve gök kuvvetlerinin üstüne çıkacak derecede bir kuvvet ve saltanatı elde etmiş değillerdir. Onun için çıkamazsınız. Daha doğrusu Allahu Teala tarafından bahşedilecek bir kuvvet veya bir emir olmadıkça çıkamazsınız, kaçamazsınız denilmektedir.]