Kul feli(A)llâhi-lhuccetu-lbâliġa(tu)(s) felev şâe lehedâkum ecme'în(e)
De ki: "En üstün delil yalnızca Allah'ındır. O, dileseydi elbette sizin hepinizi doğru yola iletirdi."
De ki: "En kesin ve üstün delil, Allah'ındır. Allah isteseydi, elbette hepinizi doğru yola iletirdi."
En'âm 149. ayeti, Allah'ın mutlak delilini ve hidayet üzerindeki tam iradesini vurgular. Ayet, 'hüccet' kavramının 'baliğa' sıfatıyla pekiştirilerek, Allah'ın delillerinin kuşatıcı ve ikna edici olduğunu, hidayetin ise yalnızca O'nun dilemesiyle gerçekleştiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hüccet, bir iddiayı veya görüşü desteklemek için kullanılan, karşı tarafı susturucu ve ikna edici delildir. Ayetteki 'el-hüccetü'l-bâliğa' ifadesi, Allah'ın delillerinin tam, eksiksiz ve reddedilemez olduğunu gösterir, zira O'nun delilleri her türlü şüpheyi ortadan kaldırır ve insanları hakikate yöneltir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hüccet, bir şeyi ispatlamak için getirilen kanıt ve delildir. Ayetteki 'Allah'ın hücceti' ifadesi, O'nun varlığına, birliğine ve kudretine dair açık ve kesin kanıtları ifade eder ki, bu kanıtlar karşısında kimsenin itiraz hakkı kalmaz.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hüccet' kavramı, genellikle Allah'ın peygamberler aracılığıyla insanlara gönderdiği, hakikati açıklayan ve inkarcıları susturan deliller bütünüdür. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın mutlak ve nihai otoritesini ve O'nun delillerinin insan aklını kuşatıcı gücünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Buluğ (بُلُوغ), bir şeyin son noktasına ulaşmasıdır. 'Bâliğa' ise bu ulaşma eylemini gerçekleştiren demektir. 'el-Hüccetü'l-bâliğa' terkibi, delilin tam, eksiksiz, her yere ulaşan ve kimsenin itiraz edemeyeceği kadar güçlü olduğunu ifade eder. Bu, Allah'ın delillerinin insan aklının kavrayabileceği en üst seviyede olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Bâliğa, bir şeyin hedefine ulaşması, kemale ermesi ve tam olması demektir. Ayetteki 'hüccetü'l-bâliğa' ifadesi, Allah'ın delillerinin sadece var olmakla kalmayıp, aynı zamanda insanlara ulaşan, onları ikna eden ve hiçbir şüpheye yer bırakmayan mükemmellikte olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şey' (شَيْءٌ), bir şeyin varlığını veya oluşunu dilemek, irade etmektir. 'Şâe' fiili, Allah'ın mutlak ve sınırsız iradesini ifade eder. Ayetteki 'lev şâe' (eğer dileseydi) ifadesi, hidayetin tamamen Allah'ın dilemesine bağlı olduğunu, O'nun iradesi dışında kimsenin hidayete eremeyeceğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Meşîet (مَشِيئَة), bir şeyin olmasını istemek ve ona karar vermektir. Allah'ın meşîeti, O'nun kudret ve hikmetine uygun olarak her şeyi kuşatan iradesidir. Bu ayetteki 'şâe' fiili, hidayet meselesinde Allah'ın tam yetkisini ve O'nun dilemesinin her şeyin üstünde olduğunu açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet (هداية), lütuf ve incelikle doğru yola yönlendirmektir. Ayetteki 'lehedâküm' (elbette sizi hidayete erdirirdi) ifadesi, Allah'ın dileseydi herkesi zorla veya iradesi dışında doğru yola iletebileceğini, ancak O'nun hikmetinin buna uygun olmadığını, hidayetin bir imtihan ve tercih meselesi olduğunu ima eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet, doğru yolu göstermek ve o yola sevk etmektir. Bu ayetteki 'lehedâküm' fiili, Allah'ın kudretinin ve iradesinin sınırsızlığını gösterir; O dileseydi tüm insanları zorunlu olarak doğru yola iletebilirdi, ancak bu, insanların imtihan edilme ve seçme özgürlüğü prensibine aykırı olurdu.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hidayet, Kur'an'da hem yol gösterme hem de o yola ulaştırma anlamlarında kullanılır. 'Lehedâküm' ifadesi, Allah'ın hidayet etme kudretini ve bu kudretin mutlaklığını vurgular. Ancak bu, cebri bir hidayet değil, Allah'ın dilemesiyle gerçekleşen, insan iradesini de gözeten bir hidayettir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cem' (جَمْع), bir şeyi bir araya getirmek, toplamak demektir. 'Ecmâîn' ise, bir topluluğun tamamını, istisnasız her ferdini ifade eden bir pekiştirme edatıdır. Ayetteki 'lehedâküm ecmâîn' ifadesi, Allah'ın dileseydi hiçbir ayrım yapmadan, hepinizi toptan hidayete erdirebileceğini, bu konuda hiçbir engel bulunmadığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ecmâîn, bir grubun veya topluluğun tüm fertlerini kapsayan, genelliği ve kapsamlılığı ifade eden bir kelimedir. Bu ayette kullanılması, Allah'ın hidayet etme kudretinin sadece belirli kişilere değil, tüm insanlığa yönelik olduğunu, ancak bu hidayetin O'nun iradesine bağlı olduğunu gösterir.
En'âm Sûresi
“Kul feli(A)llâhi-lhuccetu-lbâliġa(tu) felev şâe lehedâkum ecme’în(e)” De ki: “En üstün delil yalnızca Allah’ındır. O, dileseydi elbette sizin hepinizi doğru yola iletirdi.” (6/149)
Sadece sizi “Hadi” ismiyle ortaya getirirdi, hepiniz aynı amel işlerdiniz. O zaman hayatın manası kalmazdı. O zaman melekler gibi olurduk, halifelik vasfı olmazdı dolayısıyla insan vasfı olmazdı. Halife ve insan-ı kamil olması için Cenab-ı Hakkın bütün esmâsının yani “Hadi” esmâsıyla birlikte “Mudil” esmâsının da o kişide zuhura gelmesi lazımdır. Ancak burada anlaşılması mutlak lazım olan şeyin bu iki oluşumun mertebelerini bilmekten geçer.
Günah işlemeyin mertebesi “şeriat” mertebesidir, şeriat mertebesinde varlıklar vardır ayrı ayrı birimler vardır orda yaşamaktadır. Burada birim varlık olarak kabul edilmektedir, burada tevhid yoktur, suri tevhid vardır, gerçek tevhid manevi tevhid yoktur. Yani kullar ayrı yerde Allah ayrı yerdedir; tenzih hükmü geçerlidir.
İşte bu nizamın bozulmaması için bu âlemde günah işlemek mutlak suçtur. Ama bu mertebe itibarıyla bakıldığı zaman. Bu mertebeden bakıldığı zaman yukarıda bahsedilen Hadis-i Şerif’in hükmü bu mertebede geçersizdir. Çünkü mertebesi, yeri değildir. Eğer bu mertebede bu Hadis-i Şerif’in hükmünü uygulamaya koyarsak insanlığın nizamı karmakarışık olur, her şeye geçit vermiş olunur, her türlü günah, kepazelik, kötülükler, mübah, helal hükmünde geçmiş olur, bu ve benzeri hadis-i şerifleri ve ayetleri şeriat düzeni içerisinde tahakkuk safasına geçirirsen.
Yani bir taraftan suyu temizliyorsun bir taraftan lağım kanalını temiz suya veriyoruz demek olur. İşte buradaki hakikat kulun varlığını kabule dayanıyor. Kul var, kul kendi iradesiyle günah veya sevap işliyor işte burada ne günah işlerse onun cezasını alacak ne tür sevap işlerse onun karşılığını alacaktır, buranın hükmü budur. Gerçek hukuka geçtiğimiz zaman kulun varlığını ortadan kaldırıp da bütün kulda Allah’ın isimlerinin zuhur ettiğini düşündüğümüz zaman, işte bu hadis ve benzeri hadis ve ayetlerin tahakkuk yeri oraya gelmiş oluyor. Bu ifade orada geçerli oluyor. Onun için İslami hukuk içinde hangi mertebeden hangi söz söylenmiş yahut o söz hangi mertebeye ait bunu çok iyi bilmek lazımdır ki, o bilgi taşları yerine otursun ve kargaşa olmasın.
İşte İslam’ın içindeki kargaşa bu mertebeleri yerli yerine koymayıp hepsi birbirine karışmaktan geçiyor. Bazı ilim adamları araştırdıkça diyorlar ki; Aaa.. bu buraya ters düşüyor! Bu hüküm öteki hükmü kaldırıyor, diye bir çelişkiye giriyorlar, işe zâten fırkalaşmalar da buradan meydana geliyor. Bir grup belirli ayet ve hadisleri kendine mesnet alıyor, bu doğrudur deyip o istikamette gidiyor, bir başka gurup onlara tamamen ters düşen ayet ve hadisleri kendisine mesnet alıyor, o da o tarafa doğru gidiyor, Dolayısıyla arada fırkalaşma meydana geliyor. Neden bu fırkalaşmalar? Tek düze, aynen melaikelerde olduğu gibi. Belirli isimlerin tesiri altında meseleye baktıklarından farklılık çıkıyor. Ama insan-ı kamil “Cami” ismi ile baktığından bunların hepsini de yerli yerinde görüyor ve haklarını veriyor.
Yalnız onların haksızlıkları yani hak etmedikleri şey “biz İslam’ın tamamını temsil ediyoruz” demelerinde. Halbuki onlar da İslam’ı temsil ediyorlar ama bir mertebesini bir yönünü temsil ediyorlar. 12 katlı binanın bir katında oturmuşlar tamam o katın sahibidirler ama “biz binanın tamamına sahibiz” diyorlar, işte yanıldıkları nokta ordadır. Halbuki üstlerinde de başkaları var, altlarında da. Ama insan-ı kamil binanın tamamına baktığından hepsi İslam binasıdır diye onun hakkını veriyor. M. Arabi Hz.leri Lübb-ül Lübb’de bahsettiği gibi; “Bir arif gerçekten arif olduğu zaman hiç kimsenin itikadına duhul etmez.” Neden…çünkü bütün itikatlerle birliktedir. Neden… Çünkü, Cami ismi ile hareket ettiğindendir.
İşte yukarıdan bakıldığında, esmâ ve sıfât âleminden o mertebeden zâten bu hadisin yeri oradan bakıldığında artık o kimlikler, kişilikler söz konusu olmadığından sevap günah dahi söz konusu olamıyor, sevapla günah Zât sıfât âleminde aynı şeydir. Hani rahmaniyet anlatılırken “Zât sıfâttır, sıfât Zâttır “ deniliyordu ya orada ne isimlerden ne sıfâtlardan söz edilmez. Vardır ama ayrı gayri değildir. Bu mertebeden bakıldığında burada ayrı birimler olmadığından birimlerden zuhur eden Hakk’ın esmâları olduğundan dolayısıyla kimseye suç isnad edilmez. İşte beşeriyet âleminde suç tabir edilen fiillerin mana âleminde var olması suç teşkil etmiyor. Neden? Çünkü o mertebede kul yoktur, fiil de yoktur.
Görüntüde varlık var ama onlar birer mazhar, yani zuhur yeri kendine ait bir varlıkları yoktur. Dolayısıyla kendine ait varlığı olmayan kimseye de ne suç isnad edilebilir ne de taltif yapılabilir. İşte “Eğer siz günah işlemeseydiniz“ denmesi beşeriyet âlemi itibarıyla hitap ama içerisinde Zât âlemi itibarıyla mana vardır. Yani sizin zuhurlarınız sadece “Hadi” isminin tecellisinde olsaydı ben onları yeryüzünden kaldırır “Mudil” isminin de tecellisi olan varlıklar getirirdim.“ demek suretiyle bugünkü hali belirtmiş oluyor.
Yalnız aşağıdan bakıldığında bu nefsine pay çıkartma hadisi değil. Mademki Cenab-ı Hakk biz hiç günah işlemezsek bizi yeryüzünden kaldıracak günah işleyenleri getirecek demek onlar daha üstünmüş, hadi ben de günah işleyeyim de ben de daha üstün olayım gibi safsatalar tabi ki geçerli değildir. Kendini bilen kişi zâten bunları tahlil ettiğinde kendinden çıkacak olan suç unsurları olduğunu bilir ama “Mürid” ismiyle iradesini kullanarak ne yapılması lazım gelirse onu yapar.
Bu konu tasavvufta insanın ayağının kaymaması için çok önemli bir konu. “Eğer siz günah etmeseniz Allahüteala sizleri giderir, günah işleyen bir kavim getirir, onlar Haktan mağfiret taleb ederler”, şuç diye belirtilen fiiller ortada olmasa, Cenâb-ı Hakkın o kişide mağfiret esmâsı zuhura çıkmaz. Yani özür dileme esmâsı ortaya çıkmaz. Bunun karşılığı olan “Rahimiyet”, “Rahmaniyet”, affedicilik, merhamet, gibi fiiller de faaliyete geçmez.
Dolayısıyla onlar atıl olduğunda her şey melekleşmiş olur. “Hadi” isminin zuhuru olur, “Kudüs” isminin zuhuru olur, “Subbuh” isminin zuhuru olur. Ama Cenâb-ı Hakkın “Kahhar” ismi var, “Cabbar”, “Aziz”, “Mütekebbir” gibi isimleri var, onlar nasıl zuhura çıkacak? İşte onlar da günah diye belirtilen şekilde ortaya çıkacak. Ama bu günah bizim anladığımız manada beşeriyet mertebesinden bakarak yapılan suçlar günahlar değil. İsyan mağfiret aynasına baktığı zaman görür kendisini, o işi yapmaz, eksikliğini anlar. Yani isyanın karşılığı mağfiret aynasıdır. İsyanın karşılığı isyan aynası değildir. Halk günah etmese sonradan İlah halk eder o günahı. Çünkü kendi isminin zuhura gelmesi içindir.
Âdem melaikenin tahakkuk etmediği esmâ ile tahakkuk ettiğinden çok kemalli bir zuhur yeridir. Hakk Teala Hz.leri Kur’an-ı Kerim’de “Biz ümmet-i Muhammed’e melaikenin bu nizaı ve davası macerasını vasf buyurdu ta ki bu macera işitip nefsimiz icraat-ı Hakk’a karşı davayı cerha yani reddetmeye başlamak istediği vakit tevakkuf edelim yani burada duralım, düşünelim. Ve nasihat-ı ilahiye ile mütenassıh olarak temizlenmiş olarak Allah Teala’ya karşı edep dairesinde muamele etmeyi öğrenelim. Böyle olunca biz esmâ-ı İlahiyeden hangileri ile mütehakkık tahakkuk etmiş isek ve ilimden o kemalattan ve ezvaktan ne gibi şeyler havi bulunmuş isek onlarla iktifa etmeyelim. Tabi olarak kendimizden çıktığı kadar iktifa etmeyelim bizde mevcut olanı daha çok ortaya çıkaralım.
İşte “zikir” denilen hadisede kendi hazinende mevcut olanı daha çok dışarı çıkarmaya bakalım. İşte bu çalışmalar onun neticesidir. Bizden “Âlim” isminin zuhuru var, biz ne kadar ilim ortaya çıkarırsak “Âlim” isminin kemalatını o derece yükseltmiş oluruz. Ve işte bizdeki esmâ bizim tahakkuk ettiğimiz kadardır. Diyelim ki bizde 100 tane esmâ var ama 10 tanesiyle tahakkuk etmişsek bizim halimiz o kadardır. Yani içimizde kuvve olarak isimlerin varlığı bir şey ifade etmiyor. İnsanın gayreti bu sayıları 10 dan daha yukarı çıkarmaktır.
İşte Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar esmâsını zuhura çıkarırsak Cenâb-ı Hakk’ı o kadar çok tanımış oluyoruz. Bir insan Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar zıt isimlerini ortaya çıkarırsa O’nu o kadar çok tanımış olur. Evvel, ahir, zahir, batın, hadi mudil gibi. Zıt isimlerin birbirinin hukukunu ortadan kaldırmamak şartıyla hepsinin hakkını vermek şartıyla. Hadi ismini ortaya çıkardın tahakkuk ettirdin, Müdil ismini nerede ortaya çıkaracaksın, nasıl tahakkuk ettireceksin.
Mudil ismini de nefsini aldatmak için ortaya çıkaracaksın. Nefsini aldatıp Rahmani yola sokmak için “Mudil” ismini kullanacaksın, onu açığa bu yolla çıkaracaksın. Kemalat dahi bizden sadır olan miktardır. İşte o esmâ-ı İlahiye zuhura çıksa dahi onun kemalatıyla zuhura çıkmasıdır. “Bizden ne kadar meydana gelmişse kemalatı da o kadardır.” diyerek bu sorumluluğu esmâya yüklemeyelim. Veya bizden çıkan suçu esmâya yüklemeyelim.
Hakikat bu merkezde iken biz kaffe-i esmâ-İlahiye ile tahakkuk eylediğimizi alel ıtlak nasıl dava edebiliriz. Mütahakkık olmadığımız cihetle halimiz olmayan ve o kemalattan ilm-i zevki ve hali üzere olmadığımız bir şeyi dava ile zevk-i zım ile hali üzere olmadığımız bir şeyi dava ile tamim eyleyelim ve bu davayı umumimiz sebebiyle indallah ve indennas rezil mi olalım. İşte hilkat-ı Âdem hakkında melaike yönünden vaki olan niza çekişme ve davabahsindeki tarik-i ilahi Hakk Teala Hz.lerinin udeba, umena ve hulefa kullarına tedib eylediği terbiye eylediği bir şeydir. Bunda mütenebbi olmak lazım gelir. Yani bundan tenbih almak lazım gelir.
Burada zaman zaman bazı mevzular olur ya şeriat-ı Muhammediye, Hakikat-ı Muhammediye diye, işte şeriat-ı Muhammedi, işte ehl-i sünnet vel cemaat yolunun zahiri ef’al âlemindeki şeriat-ı Muhammedi hukukunun takip etmek, onu tatbik etmek, ehl-i sünnet vel cemaatinin batını ise bu hakikatleri tatbik etmektir. Zaman zaman konuşulur ya ehl-i sünnetin zahiri ile ehl-i sünnetin batını birleştiği zaman, gerçek İslam hukuku meydana geliyor, bunlar da bu mertebeleri içine almış oluyor. Bilhassa bu kader bahsinde ehl-i sünnet vel cematin anladığı bir kader hali vardır, ondan sonra mutezile geliyor, ondan sonra cebriye geliyor, ondan sonra tasavvufçuların bir anlatışı geliyor, o da ehl-i sünnetin zahiri ile ehl-i sünnetin batını birleştiği zaman, gerçek İslam hukuku kaza ve kader hükmü meydana gelmiş oluyor.
“Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı” ilâhi hükmü bu kimselerin yaşantısını ne kadar güzel ve ne kadar açık olarak anlatmaktadır.
“İzâfi varlıkları iflâs etmiş” yerini “HAKK varlığı istilâ etmiş” olan güzel insanlardan zuhura gelen her şey, HAK’kın bir fiili hükmüne dönüşmüştür. Her mertebede başka yorum ve idrâki olan bu ilâhi kelâmın esas kaynağı, “Zât” ın “İnsân” mertebesinden zuhurunu, hâlini açık ola-rak anlatmaktadır. Oldukça zor olan bu yaşamda bulunan kimselere Allah c.c. kolaylıklar versin.[99]
1548. Ve’n-Necm sûresinde acele okundu. Fakat o fitne idi, sûreden değil idi.
Ya'ni bu Ve’n-Necm sûresinde lisân-ı celâlî ile acele okunan ibâre sûrenin müştemilâtından olmayıp, kalblerinde küfür ve inkâr marazı olan kimseler için fitne ve imtihân-ı ilâhî idi; ve fitne ve imtihânın sim budur ki: sûre-i şerîfe okunurken hem hidâyet ve hem de dalâlat ibâreleri mezkûr oldu. Orada bulunan efrâd-ı beşerden saâdet-i ezeliyyeleri sâbit olanlar, ibâre-i hidâyete ve şekâvet-i ezeliyyeleri sâbit olanlar dahi ibâre-i dalâlete nazar edip secde ettiler. Binâenaleyh bir tâifenin hidâyet-i fiiliyyeleri ve bir tâifenin dalâlet-i fiiliyyeleri zuhûra geldi. Zîrâ bu âlem-i şehâdet âlem-i efâldir; ve netîcede "Allâh Teâlâ için hüccet-i bâliğa sâbittir” (En’âm, 6/149) âyet-i kerîmesinin sırrı âşikâr oldu.[100]