Tebârake-lleżî biyedihi-lmulku ve huve ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
Hükümranlık elinde olan Allah, yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Mutlak hükümranlık elinde bulunan Allah, yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter.
Surenin giriş ayeti, mutlak mülk ve saltanatın Allah'a ait olduğunu, O'nun her şeye kadir olduğunu ilan eder. Tebâreke fiili yalnızca Allah için kullanılır ve bereketin mutlak kaynağını işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât): Bereket, ilahi hayırların bir yerde sabit kalıp çoğalmasıdır. Tebâreke, tefâale vezninde olup berekette en üst mertebeyi ifade eder. Bu fiil yalnızca Allah Teala hakkında kullanılır; hiçbir mahluk 'tebâreke' sıfatıyla vasıflanamaz.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Tebâreke kelimesi Kur'an'da dokuz yerde geçer ve her birinde Allah'ın yüceliği, azameti ve bereketinin sonsuzluğu kastedilir. Bereketin aslı, suyun biriktiği havuz (birke) anlamından gelir; ilahi bereket de tükenmeyen bir kaynak gibidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): B-R-K kökünün asıl anlamı devenin çökmesi (burûk) olup sabitlik ve devamlılığa delalet eder. Tebâreke, ilahi hayrın sabit, daim ve artarak devam ettiğini bildirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât): Mülk, bir şeye sahip olup onda tasarruf edebilme gücüdür. Mutlak mülk yalnızca Allah'a aittir; kulların mülkü mecazi ve geçicidir. Mülk zahiri saltanatı, melekut ise batıni hükümranlığı ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mülk ile melekut arasındaki fark: Mülk, zahiri alem uzerindeki tasarruftur. Melekut ise batıni alemin sırlarıdır. 'Bi yedihil-mülk' ifadesi, her iki alemin de O'nun kudretinde olduğuna delalet eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar): Mülk kavramı Kur'an'da Allah'ın kozmik egemenliğini ifade eder. Bu egemenlik salt siyasi bir iktidar değil, varlığın her zerresine nüfuz eden ontolojik bir tasarruftur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât): Kudret, bir fiili sağlam ve muhkem bir şekilde yapabilme gücüdür. Kadîr, bu gücün kendisinde eksiksiz bulunduğu zattır. Allah'ın kudreti hiçbir şeyle sınırlandırılamaz; O dilerse yapar, dilemezse yapmaz.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kadîr ile Muktedir arasındaki fark: Kadîr mutlak güç sahibini, Muktedir ise gücünü fiilen kullananı ifade eder. Allah hem Kadîr hem Muktedirdir.
Mülk Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(Tebârekellezî bi yedihil mülkü ve hüve alâ kulli şey’in kadîr.) Mülk (67/1) “Mülk elinde olan O mübârek'tir. Ve O, herşeye kaadirdir.”
O’nun için olur mu? Veyâ olmaz mı? şeklinde ibâreler geçerli olmayıp, herşey üzerine, bütün kainatta halketmiş olduğu varlıkların üzerine hükmünü geçirmektedir.
Cenâb-ı Hakk (c.c) kendi hakîkatinden insanın hakîkatine “ve nefahtü fihî min rûhi” hükmünce azar miktarlarda her birerlerimize dağıttı. Her birerlerimizde farklı isimlerinin ağırlıkları ortaya çıkmaktadır. Örneğin Hayat, İlim, İrâde, Kudret, Kelâm, Sem’i, Basar dediğimiz sıfat-ı subûtiyye hepimizde mevcûttur ve bu sıfatlar ile hayâttayız ve bir yaşam süresini geçiriyoruz.
İnsan, Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendindeki hakîkatlerin en geniş zuhur mahallidir.
Bu açıklamalar sonrası “Tebârekellezî bi yedihil mulku” ifâdesinin bir yönü Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendi zatına, diğer yönü ise insana dönüktür.
Kur’ân-ı Kerîm hem kâinatı, hem de insana indiği için özümüzde bizi anlatmaktadır yani hem âfâki hem enfüsîdir.
Bu durumda bu ifâde şöyle olur; “Ey insan senin elindeki mülkün o kadar değerlidir, o kadar mübarektir ki, bu
nun kıymetini bil!” Elimizdeki mülkümüz, ilk halde bedenimizdir çünkü ilâhî tecellidir. Madde mertebesinde insan bedeninden daha mükemmel bir oluşum tasavvur etmek mümkün değildir. Bâtın yönden ise Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın insandaki zâti tecellisi yani rûhaniyeti, vahdaniyyetidir.
İşte bu âyeti kerîmeye bu şekilde baktığımız zaman insanın ne kadar mükemmel bir varlık olduğunu görebiliriz. Madde bedenimiz o kadar mükemmel bir oluşumdur ki normal çalışması içinde o mükemmelliğin farkında olamıyoruz. Ne zaman ki bir arıza, hastalık ortaya çıkıyor ve biz biraz zorlanmaya başlıyoruz işte o zaman kıymetini anlıyoruz. Bu mükemmelliği madde yönüyle dahi anlamamız mümkün değilken, bu oluşumun daha ötesi olan rûhani yapımız vardır.
İçinde bulunduğumuz bu kesif olan mülk âlemi tecelli-i İlâhiyyenin madde mertebesi yönünden en kemalli zuhur halidir. Bundan sonraki zuhur âlemi ise hem lâtif hem de kesif olan İnsan-ı Kâmil âlemidir.
Fiziksel olarak insan elinden işlenmiş gözüken her şey aslında Hakk’ın elidir.
Her şeye kaadir olmak Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın bir vasfıdır. İnsan ise kendi mertebesinde ve mülkü nispetinde bir çok şeye kaadirdir.