İçeriğe atla
A'râf 17Cüz 8 · Sayfa 152

A'râf Sûresi 17. Âyet

الأعراف

Sohbete sor

Śumme leâtiyennehum min beyni eydîhim vemin ḣalfihim ve'an eymânihim ve'an şemâ-ilihim(s) velâ tecidu ekśerahum şâkirîn(e)

"Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın."

A’râf Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(sümme leâtiyennehüm min beyni eydihim min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim ve lâtecidü ekserahüm şakiriyn.) Meâlen: (17) Sonra muhakkak ki, onların önlerinden, arkalarından, sağ taraflarından ve sol taraflarından geleceğim ve onların ekserisini şükür ediciler bulmayacaksın.” Yani, dört yönden de onlara saldıracağım; ancak unuttuğu iki yön daha vardı ki; onlar da üst ve alttır. İnsânların sağ ve sollarında (kirâmen kâtibîn) “ikram edilen şerefli melekler”, arkalarında (hafaza) “muhafaza > koruyucu melekler” vardır. Kişi Hakk’ın emrine uyarak hayatını o istikamette sürdürürse bu melekler ona bâtınen yardımcı olur. Onu bu dört istikametten gelebilecek, vehmî ve hayalî iblisin oluşturduğu kurgulardan korur.

İnsân’a gelen İlâhi zât’î rahmet ise iblisin unuttuğu,

üst ve alttan, yani semâdan ve arzdandır. Semâdan gelen afâkî, arzdan gelen ise enfüsî, Vahy-î ve tebliğ’i, rızıklar > bilgilerdir.

Cenâb’ı Hakk; bu hakikati (Mâide Sûresi 5/66 Âyetinde) açık olarak bildirmiştir:

لأَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ

(le ekülü min fevkıhim ve min tahti ercülihim.)

“Elbette hem üstlerinden hem de ayakları altından yiyeceklerdi.” İblisin, önden gelerek bozgunculuk yapması; görsel olmakta, görüntü ile meşgul etmekte, hayal ve vehme yönlendirerek, hayalî ve vehmî görüntülerin peşinde koşturmasıdır ki; kişi buna hiçbir zaman ulaşamaz.

Arkadan gelerek bozgunculuk yapması; zan ve şüpheye düşürerek, vesveseye zemin hazırlayarak kişiyi huzursuz hale getirmesidir.

Sağdan gelerek bozgunculuk yapması; sûreta > dıştan, Hakk’tan gözükerek kişinin yapmış olduğu ibadet ve fiillerini kendine güzel göstererek gururlanmasını temin ederek ibadetlerinin kabulünü şüpheye düşürmesine sebep olmasıdır.

Soldan gelerek bozgunculuk yapması ise; solcu ve maddi ataist fikirleri, türlü hileli akıl oyunları ve mesnetsiz mantık kurgularını, gerçek ve en geçerli kurallar olarak kabule zorlamasıdır.

Bütün bunlardan kurtulmanın yolu, yukarıdan (semâdan) gelen Kûr’ân’a, vahye, ilham’a, yerden yani arzdan gelen iblisin tesir edemiyeceği; bunun, Hz. Peygamber (s.a.v.) efendimize uymakla ve onun yolunda yürümekle mümkün olacağı aşikârdır.

Yeri gelmişken faydalı olur düşüncesiyle, “FUSÛSU’L HİKEM” cilt 3, sayfa 319’ dan kısa bir bölümü sadeleştirerek aktaralım.

“Hakk vücûduyla, kulun sûretinde kayda girerek meydana çıkan olmakla onu üstünden yedirerek muhafaza eder ve kulun vücudu Hakk’ın vücuduna bağlı olan bir vücud olup, Hakk onun içi ve bâtını olmakla onu altından yedirir > besler böylece onu korumuş olur. Eğer Hakk kulunu üstünden ve altından yedirerek beslememiş olsa kul ‘mâ’dum’ yani yok olurdu.”

(Bu kısa ifadeden sonra tekrar yolumuza devam edelim.) Böylece alttan ve üstten rahmâni gıdalarla beslenemeyenler, diğer dört yönden beslenirler ki; bu ilmi gıdalarına mutlaka hayal, vehim ve heva karışır, bu da onların akıllarını karıştırarak doğru bilgi sahibi olmalarını önlemiş olur böylece kişinin ömrü oyalanarak boşa geçirtilmiş olur.

İşte bu yüzden Kûr’ân’ı, yani zât-î hakikatleri okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın ilk şart olarak ifade edilmiştir.

(Euzü billâhi) “…Allah’a sığınırım.” diye başlayıp, besmeleyi de söyleyerek Kû’ân okumaya geçilmekte ve her yeniden başlamada böylece tatbik edilmesi istenmektedir. Çünkü Âdem’e ilk olarak zarar vermeye çalışan iblistir. Ve ondan korunmanın yolu yukarıda belirtildiği gibi ifade edilmektedir.

Kûr’ân-ı Kerîm’in son Sûresi dahi, (Nâs 114/6) bu hakikate çok açık olarak dikkatimizi çekip bizi ikaz etmektedir.

Kûr’ân-ı Keriym’i okumayı bitirdiğimiz > hatim ettiğimizde dahi bu ikazın hatırlanması için (Nâs) sûresi okunmaktadır.

“Onların ekserisini şükür edici bulamayacaksın.”

Hakk yolunda olan insânların, yaptıkları çalışmaları ile aldıkları bazı vasıfları vardır. Bunlardan zâkir, şâkir, âbit, sâlih, ârif, muttakî ve diğerlerinden bahsetmeden sadece (şakir) “şükredici” vasıflarını ifade etmesi dikkat çekicidir. Kendinde bu vasıflar yoktur, yok olduğu için de kendisi bunları bilmediğinden zikretmemiştir veya kendi eski, gerçek haline şükretmeyip isyan ettiğinden, bu yönden kıyas yaparak kendi şükretmediği için, onların da şükür ehli olmayacağını düşünmüştür ve bunun için gayret edeceğini beyan etmiştir, diyebiliriz.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)