Ta'rucu-lmelâ-iketu ve-rrûhu ileyhi fî yevmin kâne mikdâruhu ḣamsîne elfe sene(tin)
Melekler ve Ruh (Cebrail) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.
Melekler ve Ruh miktarı ellibin yıl süren bir gün içinde ona çıkar.
Meâric Suresi'nin 4. ayeti, meleklerin ve Rûh'un Allah'a yükselişini ve bu yükselişin zaman boyutunu ele almaktadır. Ayet, 'urûc' (yükselme) fiili ve 'yevm' (gün) kavramı üzerinden, ilahi zaman algısının beşerî algıdan farklılığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'urûc' (عروج) kelimesini, bir şeyin yukarı doğru yükselmesi olarak açıklar. Ayetteki 'ta'rucu' (تَعْرُجُ) fiili, meleklerin ve Rûh'un Allah'ın katına doğru, yani manevi ve makamsal bir yükselişini ifade eder. Bu, maddi bir yükselişten ziyade, mertebe ve yakınlık açısından bir ilerlemedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'urûc' kelimesinin mecazi anlamlarına dikkat çeker. Ayetteki 'ta'rucu' fiili, meleklerin ve Rûh'un Allah'ın emriyle belirli bir makama veya konuma yükselmesini, ilahi iradenin tecellisiyle gerçekleşen bir hareketi simgeler. Bu, fiziksel bir tırmanıştan ziyade, ilahi düzlemdeki bir ilerlemedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'urûc' kavramının Kur'an'daki kullanımının, genellikle Allah'a doğru bir yükselişi, manevi bir ilerlemeyi veya ilahi katlara erişimi ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'ta'rucu' fiili, meleklerin ve Rûh'un ilahi emre itaatle ve ilahi takdirle gerçekleşen, Allah'a yakınlaşma ve O'nun katına yükselme eylemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'melek' kelimesinin 'elûk' (رسالة) veya 'me'leke' (قوة) kökünden geldiğini ve 'risalet' (elçilik) veya 'kuvvet' anlamlarına işaret ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-melâiketü' (ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ), Allah'ın elçileri ve O'nun emirlerini yerine getiren, ilahi iradenin tecelligahı olan varlıkları ifade eder. Onların yükselişi, ilahi emrin yerine getirilmesiyle ilişkilidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, melekleri, Allah'ın kudretinin ve iradesinin tecellileri olarak tanımlar. Onlar, Allah'ın emirlerini yerine getiren, O'na isyan etmeyen, nurdan yaratılmış varlıklardır. Ayetteki 'el-melâiketü', bu ilahi varlıkların, Allah'ın belirlediği bir zaman ve mekanda O'na doğru hareketini, yani görevlerini icra etmelerini anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, Kur'an'da 'er-Rûh' kelimesinin farklı anlamlarda kullanıldığını, ancak bu ayetteki gibi meleklerle birlikte zikredildiğinde genellikle Cebrail (a.s.)'ı kastettiğini belirtir. Cebrail'in meleklerden ayrı zikredilmesi, onun üstünlüğüne ve özel konumuna işaret eder. Ayetteki 'er-Rûh', ilahi vahyi taşıyan ve Allah'a en yakın olan meleği temsil eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'er-Rûh' kelimesinin Kur'an'da bazen Cebrail (a.s.) için kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki bağlamda, meleklerin genelinden ayrı olarak zikredilmesi, Cebrail'in özel bir konuma sahip olduğunu ve onun da meleklerle birlikte Allah'a doğru yükselişinin vurgulandığını gösterir. Bu yükseliş, ilahi emrin yerine getirilmesi ve ilahi katlara erişimle ilişkilidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'er-Rûh' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlara geldiğini, ancak 'melekler ve Rûh' şeklinde geçtiği yerlerde 'Rûh'un Cebrail (a.s.) olduğunu belirtir. Bu ayrım, Cebrail'in diğer meleklerden farklı bir mertebeye sahip olduğunu ve onun da bu ilahi yükselişin bir parçası olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'yevm' kelimesinin sadece bilinen 24 saatlik günü değil, aynı zamanda belirli bir zaman dilimini veya bir olayın gerçekleştiği geniş bir dönemi de ifade edebileceğini belirtir. Ayetteki 'fî yevmin' (فِي يَوْمٍ) ifadesi, 'miktarı elli bin yıl olan' nitelemesiyle birlikte, beşerî algının ötesinde, ilahi bir zaman boyutunu veya bir süreci anlatır. Bu, kıyamet günü veya ilahi bir hükmün tecelli ettiği bir zaman dilimi olabilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'yevm' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını ve her zaman bilinen gün anlamında olmadığını vurgular. Bu ayetteki 'yevm', 'elli bin yıl' gibi bir ölçüyle nitelendiğinde, ilahi bir zaman dilimini, bir dönemi veya bir süreci ifade eder. Bu, Allah katındaki zaman algısının insan algısından farklı olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'yevm' kavramının, özellikle 'kıyamet günü' gibi ifadelerde, beşerî zaman algısının ötesinde, kozmik ve ilahi bir zaman dilimini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'yevm', 'elli bin yıl' gibi bir ölçüyle, ilahi bir olayın veya sürecin gerçekleştiği, insan idrakini aşan bir zaman boyutunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'kadr' (قدر) kelimesinin bir şeyin ölçüsü, miktarı veya değeri anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'mikdâruhû' (مِقْدَارُهُۥ) ifadesi, o 'yevm'in süresinin veya büyüklüğünün 'elli bin yıl' olduğunu, yani beşerî ölçülerle kavranamayacak kadar uzun ve büyük bir zaman dilimi olduğunu vurgular. Bu, ilahi zamanın azametini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mikdâr' kelimesinin bir şeyin belirlenmiş ölçüsü veya tayin edilmiş sınırı olduğunu açıklar. Ayetteki 'mikdâruhû', o günün süresinin Allah tarafından belirlenmiş, insan idrakini aşan bir ölçüye sahip olduğunu ifade eder. Bu, ilahi kudretin ve takdirin bir göstergesidir.
Meâric Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu âyet bize zamanın ne kadar çok izafi, her merhalede ayrı ayrı değerleri olduğu açık olarak anlaşılmak-tadır.[23] “ İz- -T-B- ”
“Melekler ve ruh, O’na, süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.”
Bunun da tamamı 50.000x360= 18.000.000 dir…
(ع) Gayın: Gayriyet ifâdesidir. Sayısal değeri 1000 dir… 18.000.000/1000= 18.000 âlemin sayısal değerini verir. Yani melekler bu 18.000 âlemin gayriyetin-den (حَمِيد) Hamid yani (حَمد) “Hamd”ı (ا) Elif= 1 = Ahadiyyet olan, Zât âlemine yükseltmek ve (مِراج) Mi’rac âlemine “5 Vakit” namazın “40 hamdını” yâni “Hakikat-i Muhammed-i Hamdi”ni bu dünyâ günü ile 18.000.000 günlük bir sürede çıkarırlar. Bu normal bir hâdise değil “Tayy-ı Zaman” ile olacak bir iştir. “53 üssü 53” ün ifâdesini hesap makinesi ile hesaplayamadım. Belki bunu özel makineler hesaplar bu uzay yolculuğu denen ışık yılına tekâbül eden bu işin marifetidir. (36x82)= 2952 dir.
Daha önce bu çalışma da ve Terzi baba kitâblarında yazıldığı üzere (يس) “YÂ-SÎN” hattı Hazreti Nusret TURA ya Efendi Babam ve Güner TOMBAK bey tarafından hediye edilmiş ve görülen zuhûrât bağlantısı açısından bu âyet tesbit edilmişti. Bu sayının toplamı 2+9+5+2= 18 dir…
Mearic 70/4 âyeti de 50.000 yıl ne bulunmuştu. 18.000 Âlem…
Yâni 36/82. âyet bünyesinde 18.000 âlemi bulundurur. Bunun açılımı ve bu inip çıkmanın “Ol” manın “Öl” menin nasıl olduğu 70/4. âyette olduğu anlaşılıyor.
70+4= 74 tür… 7 ile sıfırın arasına 4 alınırsa bu da 740 yapar, bu (نُصرَت) “Nusret” isminin sayısal değeridir.[24]
(52) Bilindiği gibi (سورة الطور) “Tûr Sûresi” sayısal değeri Nusret Tura Hazretlerinin silsile numarasıdır.
(29) 28 harf ve mertebe olan Muhammediyet mertebesine yakînlık hâli olan alfabede yeri olmayan ama yazıya girince oluşan (ﻻ) “Lâm Elif” yani “Yokluk-Adem-Hiçlik” ve bunun tersinini idrâk edip Hakk’ın eli olan (ﻻ) “Elif Lam” ile (ال) “EL” hakîkatlerini bünyesinde bulunduran Kûr’ân’ı nâtık olan İnsân-ı Kâmil-Kâmil İnsân’dır. 29. Sure (سورة العنكبوت) “Ankebut-Örümcek Sûresidir”. Kafasında şartlanmalar olan, gönlünde heva kuşu dolaşan Aşk mağarasında bulunan Ma’şûk ve Âşık olan Hazreti Muhammed (s.a.v.) ve “Tasdik edicisi olan Sıddıkıyet” makamlarını göremez, iki rek’atlık zâhir ve bâtın namazı olan An-ı dâimde Senlik-benlik davasıyla uzakların uzaklarına tard edilip. Bu Kûr’ân-ı nâtıkı okuya- mazlar. Ancak (ك) “Ke” sende ki (ان) “ben” hakîkatine erenler (كُن فَيَكون) “Kün feyekün” olan İnsân-ı Kâmil’i okuyabilirler…
İşte burada bulunan elin sayısal değeri (ا) Elif: 1, (ل) Lâm: 30, toplamıyla 31 dir.
“82” Âyet sayısından (ال) El bağlantısı “31” çıkarsa, çıkan sonuç 51 olur. Bu da Hazmî babamın silsile numarasıdır. Onun sûresi de (سورة الذاريات) “Zârîyyât Sûresi” “Rüzgârlar”dır. Daha önce verilen rüzgâr yönleri şemasında kuzey rüzgârının (نجم) “Yıldız-Necm” olduğu görülmüştü. İşte Efendi Babamın, Hazmî Tura hazretleri ve Nusret Tura hazretleri ile bağlantısının asıl yönlerinden biri daha iyi anlaşılmış oldu. (كُن فَيَكون) “Kün feyekün” nefesi Rahmâni Fâtiha (hamd) ile üflenmesi için gerekli olan aletler…[25] “ İz- -T-B- ”
Kuvve’ler namazda ki (حَمد) “Hamd” nûr ile ve Rûh’ul Kûds olan Cebrâil’in yani aklı melekenin merdivenlerinden (50X1000)= İfâdesi ile “50000 yıl” tutan bir günde yükselip yani (مِراج) mi’rac ettiğinden bahsetmektedir.
Burada “1000 gayriyet” ve “50 ise bir günlük namaz” içinde dâimi namaz ile ulaşılan kemâlat halidir. Sayısal değeri (7+4)= 11 dir. Marifet /bekābillâh mertebesidir.[26] “ İz- -T-B- ”
Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim.
Rûh ve melek ona urûc eder; râhun urûcundan felek ihtizaz eder.
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Meâric’de olan âyet-i kerîmeye işâret buyrulur. Âyet-i kerîme şudur: (Meâric, 70/4) Ya’nî “Melâike ve rûh, ona mikdâ’rı elli bin yıldan ibâret olan bir günde urûc ederler.” Melâike, kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olup, cism-i kesîfe taalluk etmeyen ervâhdırlar. Ervâh-ı insâniyye ise, melâike cinsinden oldukları halde cism-i kesîfe taalluk etmişlerdir. Ve ervâh, hangi sınıftan olursa olsun (Yâsîn, 36/83) “Her bir şeyin melekûtu Hakk’ın yed-i kudretindedir ve O’na rücû' ederler" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, hepsi kendi asılları olan Hakk’a rücû’ ederler; ve her bir şeyin melekûtu, onun rûhudur. İmdi bu urûcun serî’i ve batisi vardır. Serî’i, bu âlem-i sûrette şer’-i şerîfin ahkâmına tevessül ile berâber, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında riyâzât ve mücâhedât ile ömr-i beşer dâhilinde ve inâyet-i Hak ile vâki’ olur. Ve batîsi, âyet-i kerîmede beyân buyrulduğu üzere elli bin yılda hâsıl olur. Eğer bu elli bin yılın her bir günü (Hac, 22/47) ya’nî “Rabb’inin indinde bir gün, sizin saydığınız senelerden bin sene gibidir” âyet-i kerîmesi mûcibince, zamân dünyâ ölçüsü ile hesâb olunursa, milyonlarca senelere bâliğ olur ki, bu da ind-i İlâhîde bir gün, ya’nî bir devir i’tibâr edilmiştir. Bu urûc-ı batı, manzûme-i şemsiyyemizin kıyâmet-i kübrâsı kopup, fezâda küre-i cennet ve cehennemin teşekkülünden sonradır.
İmdi beyt-i şerifin hulâsa-i ma’nâsı budur: “Melek ve rûh, asl-ı hakîkîye milyonlarca senede urûc ettikleri halde; mahmûlân-ı Hak olan evliyâullâhın kemâl-i sür’atle urûcu vâki’ olduğu vakit, eflâk gıbtasından ihtizâz eder ve titrer; zîrâ âlem-i sûretin hepsi kendi aslına rücû’a âşıkdırlar. Hattâ âlem-i sûrette mahbûs kalan hâmillerde de bu aşk mevcûddur; fakat kendileri farkında değildirler. Nitekim alâka ettikleri sûreti elde etmek için, canlarını fedâ edecek derecede gayret ederler. Elde edip onunla istedikleri gibi intifa’ edince, ondan da bıkarlar ve başka bir sûret arkasında koşarlar; elde etseler, ondan da bıkarlar. Bu müteselsil usanmalar hep bâtınlarının asl-ı hakîkîyi aramalarındandır; fakat kendileri farkında değildirler. Nitekim Mesnevî-i Şerîf in ibtidâsında, dördüncü beyt-i şerîfde şöyle
buyrulmuş idi:
[Her bir kimse ki, kendi aslından uzak kaldı; tekrâr kendi vasimin zamânını ister.][27]
Gerçi zâhidin dahi azîm bir günü olur. Onun bir günü ne vakit elli bin olur?
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Maâric’de olan (Maâric, 70/4) ya’ni “Melek ve rûh ona mikdârı elli bin yıldan ibâret olan bir günde urûc ederler” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Her ne kadar zâhidin dahi o zühdü içinde bir azîm ve kıymetli günü olur, fakat onun bu gündeki seyri, ârifin bir nefeste katettiği elli bin yıllık yola benzer mi?
Merd-i kârın ömründen her bir günün kadri cihan yılından elli bindir.
“Merd-i kâr”dan murâd, ârif-i âşıktır. Ya’ni, ârif-i âşıkın ömründen bir günün kadir ve kıymeti dünyânın senelerinden elli bin senedir. Zîrâ her bir teveccühte ve bir nefeste şâhın tahtına kadar seyreder.
Akıllar bu sırdan kapının dışındadır. Eğer vehmin ödü yırtılırsa yırtılsın de!
Âşıkların bu sırrından ve onların bu sür’atli seyrinden, akl-ı maâş mertebesinde bulunanlan akılları kapı dışındadır ve bu sırra onların vuküfu imkânı yoktur. Yalnız akıl değil envâ’-ı hayâlâta vücûd veren kuvve-i vâhime bile burada âcizdir. Eğer o vehmin bu sırdan ödü patlarsa, varsın patlasın de! Zîrâ burada hayâlin kıymeti yoktur.
Âşkın önünde korku, bir kıl değildir. Şaşkın mezhebinde hep kurbandırlar.
Aşkın önünde korkunun bir kıl kadar bile kıymeti ve vücûdu yoktur. Aşkın mezhebinde aklın ve vehmin duygulan olan korku ve emn ve gam ve ferah ve edeb ve nezâket ilh... gibi şeylerin hepsi kurbandırlar ve aşka fedâdırlar.[28]