İçeriğe atla
Cin 27Cüz 29 · Sayfa 573

Cin Sûresi 27. Âyet

الجن

Sohbete sor

İllâ meni-rtedâ min rasûlin fe-innehu yesluku min beyni yedeyhi vemin ḣalfihi rasadâ(n)

(27-28) Ancak seçtiği resuller başka. (Onlara bildirir.) Fakat O, Resulün önünde ve arkasında gözetleyici (melek)ler yürütür ki resullerin, Rablerinin vahiylerini tebliğ ettiklerini bilsin. Allah, onların her halini kuşatmış ve her şeyi inceden inceye sayıp dökmüştür.

Cin Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Gayb-ı Mutlak (Mutlak Gayb): Allah'ın zâtı ve zâtının gereği olan ilimler. Bu gayb, hiçbir yaratılmış tarafından bilinemez, kuşatılamaz. "Ālimu’l-ğayb" ifadesindeki "ğayb" kelimesi, öncelikle bu mutlak gayba işaret eder. Allah'ın zâtı, mahiyeti, künhü (özü) kimse tarafından bilinemez. Bu, O'nun "bâtın" (gizli) isminin bir gereğidir. İbn-i Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye'de sıkça vurguladığı gibi, Allah'ın zâtı idrak edilemez, ancak isim ve sıfatlarıyla bilinebilir (mârifetullah) . İşte "Ālimu’l-ğayb" ifadesi, bu idrak edilemez zâtî gaybın ilminin yalnızca Allah'a ait olduğunu bildirir.

b) Gayb-ı İzâfî (İzafî/İzdiyafî Gayb): Allah'ın dilediği peygamber ve velîlerine açtığı gaybî bilgiler. Bunlar, varlığın sırları, kaderin bazı incelikleri, âhiret halleri, melekût âleminin bazı gerçeklikleri gibi konulardır. Bu gayb, mutlak anlamda gizli değildir; Allah'ın dilediği kullara, dilediği kadarını açmasıyla (ıtlâ') bilinebilir hale gelir. 26. âyet, mutlak gaybın (ğayb-ı mutlak) hiç kimseye açılmadığını bildirirken, 27. âyet, Allah'ın razı olduğu resûllerine bu izâfî gaybı açabileceğini (yuzhiru) bildirerek bir istisna getirir.[41]

Gayb ve Gayba imanın hakikati Bakara suresi 3. Âyette açıklanmıştır.

(2/3) Elleziyne yu'minune Bil ğaybi ve yukıymunas salate ve mimma rezaknahüm yünfikun;

(2/3) Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar,

kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.

O kimseler ki, gaybe imân ederler, namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verilen rızıklardan da infak ederler, zâhir anlamıyla kısaca böyle olan Âyeti biz biraz daha incelersek;

O kimseler ki, imân ederler; Allah’ın varlığına, birliğine imân ederler, burada imân mertebesinin hakikatini anlatıyor bize, bizler “ya Rabbi” biz sana inandık demekle acaba gerçekten mü’min oluyormuyuz? burada imânın şekli tarif ediliyor, ”yu’minune Bil ğaybi” derken oraya “B” harfini koymamış olsa “yu’minune el ğaybi” yani gaybe imân ederler olacak, burası çok hassas bir yerdir ve genellikle farkında olmadan öylece geçiliyor, “Bil ğaybi” dendiği zaman Arapça gramerde “B” harfi “ile” mânâsına geldiğinden anlam “gaybleriyle imân ederler” Olmaktadır, yani bir kimse kendi gaybini idrak edemezse âlemdeki gaybi hiç idrak edemez, netice olarak kendi gaybini idrak ettiği zaman, oradan yola çıkarak âlemin gaybini idrak etmesi mümkün olur, bu nedenle Âyet-i Kerîme’de “yu’minune Bil ğaybi” denmiştir.

Kendi gaybleriyle âlemdeki gaybe imân ederler;

Kendi şahadetleriyle âlemdeki şahadete imân ederler, eğer bizde birimsel varlık olmasa bu âlemdeki birimsel varlıklar-la yaşamaya uyum gösteremeyiz, uyarlanamayız. Bizdeki bâtın, akıl, zekâ, düşünce v.b. elle tutamadığımız fakat var-lığına inandığımız şeyler bizde ki gayb’tır, biz bunu idrak eder faaliyete geçirebilir ve bu bilinçle âleme bakarsak âlemin de bir gaybı olduğunu, bir rûhaniyeti olduğunu, iç varlığı olduğunu idrak ederiz. Yani bu âlemin sadece mad-deden ibaret olmadığını bunun bir hakikati, özü, gaybi ol-duğunu biliriz. Cenâb-ı Hakk Âyet-i Kerîme’de

“Alimulğaybi veşşehadeti, HuverRahmânurRa-hıym” (Haşr Sûresi 59/22), yani “O gayb ve şahadet âlemlerini bilir ve O Rahmân ve Rahîmdir” diyor, demek ki bu âlemlerin içerisinde madde gözüyle tespit edemediğimiz bir gayb var ve kendimizdeki gaybten yola çıkarak o gaybi anlamamız çok daha kolay olur. Gaybe imân, maddeye şahadetlik, biz bu iki hakikati idrak etmiş olursak Rabbimizi de kendimizi de daha iyi anlamış oluruz.

“Eşhedü en lâ ilâhe illâllah” değilmidir bizim dinimiz ilk şartı, “Eşhedü” ben görüyorum, müşahede ediyorum ki, Allah’ın varlığından başka bir varlık yoktur ve gayb âlemi olarakta imân ediyorum ki o da Allah’ın varlığından başka bir şey değildir. O kimseler ki müşahede âlemine şâhit olurlar, gayb âlemine de imân ederler, gayb âlemine olan imân kuvvetli bir imân ise o da müşahede gibidir, şahadet gibidir. O kimseler daha nasıl kimselerdir.?

“yukıymunessalâte;” namazlarını dosdoğru kılarlar;

Namaz ne demek?

Ayakta dosdoğru durmak mı?

Secde’de en iyi şekilde secde yapmak mı?

Rükû’da en güzel şekilde durmak mı?

Bunların hepsi olmakla birlikte en doğru namaz kişinin kendi hakikatini idrak ederek Hakk’ın huzurunda o doğrulukta durmasıdır, “iyyake nabüdü ve iyyake nestain” derken, kalbimizde, gönlümüzde var olan dünyalık şeylerin önünde duruyorsak o doğru bir duruş olmaz, eğri bir duruş olur, doğru duruş için kişinin doğru bilgiye sahip olması lâzımdır ki, o bilgiyle kendi hakikatini idrak edip Hakk’ın huzurunda o şekilde dursun,

“ve mimmâ rezaknâhüm yünfikun; “

Ve onlar daha şöyle hareket ederler ki, biz onları rızıklandırdık onlarda bu rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler, yani başkalarına verirler. İşte bu infak bu rızık maddi rızık olduğu gibi aynı zaman da manevi rızıktır da, zâten maddi rızkı herşeye her yönde vermek mümkün ama mânevi rızkı her yerde her zaman herkese vermek mümkün değildir çünkü mânevi rızkın özel olarak alıcılarının olması lâzımdır, nasıl ki midesi boşalmış, acıkmış olan kimseye maddi rızkı verirsiniz ve onu yer, mânevi gıdayı, mânevi rızkı da ancak mânen acıkmış olanlar alır, onlardan talep olur ve onlar kullanabilirler dolayısıyla bu rızkı vermek için alıcılarını bulmak lâzımdır, “isteyemeyen fakirleri bul onlara ver” dendiği gibi, bu mânâyı da böyle ihtiyacı olan seçilmiş kimselere ver, eğer yol ortasında yahut belirli toplantılarda önüne gelen bu vahdet rızkından, tevhid rızkından vermeye kalkarsan olmaz, ziyan olur. Mânâ âleminin rızkı, ef’âl mertebesinden, esmâ mertebesinden, sıfat mertebesinden ve Zât mertebesinden oluyor, işte bir kimse hangi mertebede ise o mertebeden alıyor rızkını, o düzeyden alıyor ve kendi rûhaniyetini o yönden besliyor ve bu rızıkların en güzeli tabi ki Zât mertebesinden verilen rızıktır, sonra sıfat, sonra esmâ, sonra ef’âl mertebesi gelir.

(S.a.v.) Efendimiz “cennet bahçelerine uğrayınız” diye buyurmuş, Sahabeyi Kiram ya Rasûlullah, yeryüzünde cennet bahçeleri var mı? diye sormuşlar, Efendimizde var, cennet bahçeleri zikir halkalarıdır demiştir, bu iki şekilde yorumlanıyor, biri zikir yapılıyorken halka halinde oturup zikir yapmak, birde zikirde ibadettir, sohbettir, namazada zikir derler, birde bu sohbetler zikir halkalarıdır, böyle bir yer gördüğünüzde uğrayınız onlar cennet bahçeleridir, onların meyvelerinden yiyiniz demek sûretiyle bâtıni bilgileri bize anlatmak istiyor.

Selâhattin Uşşaki Hazretleride Tuffet-ul Uşşâki’de “li vechillâh” diyor yani rızkın en bereketlisi en hakikisi Allah’ın vechi için yenilen rızıktır diyor, işte bunlar meyve, sebze gibi rızıklar olmakla beraber, çünkü onlarda yediğimiz zaman bize kuvvet verecekler ve ibadetimize sebep olacaklar, fakat bunlar dolaylıdır, doğrudan doğruya Allah’ın vechi için yenen yemek, işte bu vahdet sofralarından, tasavvuf sofralarından yenen, alınan gıdalardır, rızıklardır, infaktır.[42] “ İz- -T-B- ”


Bu konu hakkında 72-Îmân ve Îkân kitabında geniş bilgi vardır. Dileyenler oraya bakabilir. “ İz- -T-B- ”


Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim.

Kaderi Allah Teâlâ'dan başka bir kimsenin bilmesi muhaldir, Zîrâ onlar, ya'nî a'yân, mefâtih-i üveldîr. Ya'nî mefâtîh-i gaybdır ki, onları Allah Teâlâ'dan başka bir kimse bilmez. Ve vakt olur ki, Allah Teâlâ kullarından dilediği ibâdını bundan ba'zı umura muttali' kılar (27).


Ya'nî a'yân (hakikatler, özler) "gayb anahtarları” olup, (Enâm, 6/59) âyet-i kerîmesi muktezâsınca onu Hak'tan gayrı hiçbir kimse bilmez. (Enam 6/59) …..

Zîrâ kader ilmi, âdemde sabit olan a'yâna haberdar olma ile sabit olur. Bu haberdar olma gayr için muhal olunca, bunların keşfine muallak olan kader ilmi dahi, gayr için muhal olur. Ve a'yânın gayb anahtarı olmasının vechî budur ki: yani ayan-ı sabitelerimizin açılması bizim bu kevniyetimizi ortaya getiriyor. Veya âlemlerin varlığını ortaya getiriyor. Zât-ı Hak'ta hapsedilmiş ve gizli olan esmâi ilâhiyye, yani Hakkın Zat’ında gizli olan hapiste olan esma-i ilahiye Rahmaniyet mertebesininden salınan üflenen nefes-i rahmânînin, âdemdeki olan a'yânların üzerine genişlemesi sebebiyle, bu a'yânda zahir olur. Yani ayan-ı sabitelerde zahir olur.

Bu surette yokluktaki olan a'yân, esmâ-i ilâhiyye için "asli bir anahtar" olur. Ve bir de zâtı Hak, her "ayn" ile ism-i ilâhîdir; ve her isim dahi O'nun zâtında olan hazîne-i gaybîsinin anahtarıdır. Ve o anahtarların tümü Hakk'ın yedindedir(elindendir). Çünkü ulûhiyyet mertebesinde toplu olan esmanın tümü, bu mertebenin ismi olan "Allah" isminin tahtında cem' olmuştur. Her bir isim bir şifredir, “Hay” esmasının şifresi “H” ve “y” isimleridir. “H” ve “Y” ye bastığın zaman “Hay” gidiyor aslına ulaşıyor.

O “Hay” esmasını çekmedikçe yani o tuşlara dokunmadıkça oraya ulaştırman mümkün değildir. Oradan da sana bir haber gelmesi mümkün değildir. Bu günkü teknik donanımla Hakkı anlamak çok daha kolaydır. Eskiden bu şekilde anlatılsaydı anlaşılmazdı. Tuşların olmadığı bir devirde bunu nasıl anlatacaksın. Ama bugün bunlar gözümüzün önünde faaliyette çalışıyor zaten. O halde diğer isimlerden Allah ismine geçtiğimiz zaman bakın “Elif”, “Lam”, “Lam” “gizli elif”, “He” tuşlarına bastığınız zaman Allah’a ulaşıyorsun. Allah ismi yani merkezdeki olan gücün şifresi “Elif” , “Lam”, “Lam” “gizli elif”, “He”dir.

Ve de gaybın anahtarı olmuş oluyor. O şifreler onun anahtarı olmuş oluyor. O pin kodları açılmadıkça zaten yukarıya ulaşamıyorsun. Kim ki bu dünyada o şifrelere girdi ahirette girmesi mümkün değildir. Uluhiyet mertebesinde müctemi olan bütün esma yani uluhiyet mertebesinde toplanmış olan bütün esma-i ilahiye bu mertebenin ismi olan “ALLAH” isminin varlığında toplanmıştır. O zaman “Allah” esmasını tuşladığımızda bütün isimlere de yol açılmış oluyor. Bu halde, o anahtarları ancak Hakk bilir. Binâenaleyh a'yândan her bir ayn, diğer a’yan a muttali' olmaz. Yani ayandan her bir ayan diğerine muttali olmaz. Hakk hepsini bilir. fakat Cenâb-ı Hakk ba'zan kullarından dilediğini (72/26-27) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, hazret-i ilmiyyeye mahsûs olan emirlerinden ba'zılarına muttali' kılar.

Bu haberdar olma dahi onun vücuda getirilmemiş istidatları iktizasındandır. Velâkin bu ba'zı emirlere muttali' olan ibâd dahî azdır. Ancak kuyûd (kayıtlar)dan mutlak ve şâhid ve meşhûd vahdeti ile vasıflanmış olan insân-ı kâmilin ayn-ı camiasında, yani ayan-ı sabite camiasında tüm a'yân mündemiç olduğundan, o zât-ı devlet-simât o yüce zat kendi aynında, cemî-i a'yânı müşahede eder. Zîrâ Hakk'ın ilmi, insân-ı kâmilin ilmidir; ve O'nun zâtı girme ve birleşme olmaksızın, insân-ı kâmilin zâtıdır.[43] “ İz- -T-B- ”

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.

"Nitekim Yûsuf-ı sıiddîka rü'yâ gösterdin; ve ona

müttekâ oldu."

“Yûsuf-ı sıddık (a.s.)a sen, sırr-ı kaderine âid ahvâl-i âtiyeyi müş’ir rü’yâ gösterdin ve o rü’yâya dayandı, âtîsinden emîn oldu.”

''Muhakkak bana da senin luifun bir rü'yâ gösterdi; o benim hadsiz du­am oyun olmadı."

“Rızkımın duâya mevküf olduğuna dâir lutfun, bana da rü’yâ gösterdi. Boşuna duâ etmedim.” "

Halk benim esrârımı bilmez, sözümü herze bilirler."

“Halk benim rü’yâma vâkıf olmadığı cihetle, ben duâdan bahs ettikçe, sö­zümü herze ve hezeyân görürler.”

Onların hakkı vardır ve gaybin sırrını, sırrı çok bilenin ve gaybi çok ör­tenin gayri, kim bilir?"

“Hakikatten bî-haber olan halkın beni inkâr husûsunda hakkı vardır ve esrâr-ı gaybiyyeyi ancak sırrı bilen ve gaybi örten Hak Teâlâ hazretleri bilir. Ve eğer Hakk’ın gayri bilenler olursa, onlar da Hakk’ın bildirmesi ile bilirler. Ni­tekim sûre-i Cin’de buyurulur: (Cin, 72/26-27) Ya’nî “Hak Teâlâ gaybi bilicidir, resûlden irtizâ ettiği ve seç­tiği kimsenin gayrini gaybına muttali’ kılmaz.”[44]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)