İçeriğe atla
Nebe' 18Cüz 30 · Sayfa 582

Nebe' Sûresi 18. Âyet

النبإ

Sohbete sor

Yevme yunfeḣu fî-ssûri fete/tûne efvâcâ(n)

Bu, sura üfürüleceği gün gerçekleşir ve siz bölük bölük gelirsiniz.

Nebe' Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

İsrâfil (a.s.) her an hazır olarak beklediği ve bu sûr’u üfleyeceği belirtilmektedir, bu nedenle kimse vakti tam olarak bilmediğinden dolayı bizlerin her an buna hazır olarak hayatımızı sürdürmemiz gerekmektedir.

Özel olarak ise dünyâdaki vaktimiz dolduğu anda Âzrail (a.s.) özel olarak sadece bize bu sûr’u üfleyecektir bu nedenle buna da hazırlıklı olmalıyız. Gerçekçi bir düşünce ile baktığımızda ise görürüz ki bize özel olarak üflenecek olan sûr, genele üflenecek olan sûr’dan daha mühimdir.

Bu sûr’un öküz boynuzu gibi, üflenen yeri dar çıkış yeri

geniş olduğu ifâde edilmiştir, günümüzdeki teknolojiler ışığında bu konuda daha birçok yorumlarda bulunabiliriz.

Aslında Âyet-i Kerîme’nin bâtın mânâsında yatan özellik, sûr bizim vücût varlığımızdır. İşte bu sûr’un içerisine nefahi ilâhîyye üflendiği zaman nefsâni mânâda ne varsa hepsini söker atar ve o kişinin nefsinin kıyâmeti kopar. Bu hâdise gerçeleşmeden de nefsi emmâreden kurtulamayız. İlk önce bir üfleyici gelecek önce “ve nefahtü fihi min rûhi” (15/29) nefhayı ilâhîyyesini üfleyecek ve orada hayat meydana gelmeye başlayacak, bu Âyet-i Kerîme’de belirtilen üfleme ile nefsi emmâre oradan çıkarılacak, başka türlü nefsi emmârenin oradan çıkması kolay kolay mümkün değildir.

“ İz- -T-B- ”

“Sûr”, fiziksel bir borudan ziyade “ilâhî emrin varlığa ulaşma vasıtası” dır. O, bunu “varlığın her an yenidenhalk edilmesi” (tecdîd-i halk) ile ilişkilidir. “Sûra üfürülmek” olayı, iki boyutlu bir hakikate işaret eder:

  1. Âlem Boyut: Dünyanın sona erip tüm varlığın yok olacağı büyük kıyamet (nefha-i ûlâ) ve yeniden diriltileceği büyük kıyamet (nefha-i sâniye).
  2. (İnsan) Boyutu: İnsanın gaflet uykusundan uyanması, nefsânî benliğinin ölmesi (fenâ) ve hakikatin zuhur etmesi.

Bu perspektiften bakıldığında, “sûr” aynı zaman da insanın kalbinde her an gerçekleşen manevî bir uyarı ve uyanışın sembolüdür. Nitekim İbnü’l‑Arabî’nin “feth” (ilâhî açılma) dediği bu durum, kişinin iç âleminde perdelerin kalktığı, hakikatlerin müşahede edildiği bir “nefha” (üfürülüş) anıdır.

“Bölük bölük gelmek” şu anlama gelir:

  • Her bir “bölük” (fevc), benzer amelleri işlemiş kişilerin oluşturduğu bir gruptur.
  • Herkes, kendi amelinin suretine (güzelliğine veya çirkinliğine) göre bir “bölük” içinde toplanır ve o suretle birlikte mahşere gelir.
  • Bu, ilâhî adaletin (kıst) en mükemmel tecellisidir: “Ne ekersen onu biçersin” ilkesinin âhiretteki somut tezahürü.

Yolumuza Mesnevi-i Şerif şerhi ile devam edelim. (Şerhin içinde 78/18 âyet geçsede Nebe’ sûresinin büyük bir bölümünün açıklaması ve yorumu bu beyitlerde yapılmıştır. M.D.)

Nefh-i sûr "Ey zerreler, topraktan baş çıkarınız!" diye pâk olan Hâlık'tan emirdir.

Ma'lûm olsun ki, nefh-ı sûr, küllî bir istihâle emrini mutazammın olan tecellî-i âmdır. Yukanki beyitte zikrolunduğu üzere iki nefh-ı sûr vâki’ olur. Bu iki tecellî-i umûmînin birisi kahrî ve dîğeri adlîdir. Bu istihâlât inkâr olunamaz. Zîrâ taayyünâtın ibtidâdan intihâya kadar olan seyirleri hep istihâlât-ı mütemâdiyeden ibârettir; ve elyevm içinde bulunduğumuz âlem-i şehâdet, kendi üzerinde bulunan suver-i mahlûkât ile berâber, istihâlât devresi geçirmektedir. Meselâ mahsüsen malûmdur ki, insan evvelen küçük bir cisim ile doğar. Yemesi ve içmesi ve teneffüs sebebleri ile cisme eczâ-yı arzdan birtakım maddeler intikâl ederek, o cisim peyderpey bir hadde kadar büyür. Hadd-i malûmu bulunca artık o cisim büyümez.

Halbuki eki ve şürbü ve teneffüsü munkatı değildir. Binâenaleyh hadd-i malûmu bulduktan sonra arzdan aldığı eczâyı yine arz cezb ve tenkis eder ve yerine yenilerini verir ve eczâ-yı arz cism-i beşere lâ-yenkatı‘ gelir ve gider. Eğer arz verdiği eczâyı tenkis etmese, bilfarz yetmiş yaşma gelmiş bir adamın cismi dağlar kadar cesîm olurdu. Bu cisim her bir ferd-i insânînin sâbit olan hakikatinin bir kisvesidir. Mevtın-ı dünyâda bu kisvenin sûret-i terbiyesi böyledir.

Arz, kıyâmette tecellî-i kahrî-i umûmî ile tebeddül edince o hakikate göre, yine o arzın cinsinden neş’e-i rûhâniyye gâlib olarak verilen bir kisvede, o arz üzerindeki kavânîn-i ilâhiyye dâiresinde terbiye görür, işte görülüyor ki vücûd-i İnsanîde kevn ü fesâd, ilmen ve fennen ve mahsüsen muhakkaktır. Onun sâbit olan hakikatine her bir mevtinin icâbına göre bir taayyün ve kisve verilir. Bunun için âyet-i kerîmede (İnşikâk 84/19-20) “Biz sizi elbette tabaka tabaka istihâlâttan geçirip terkîb ederiz ve bu hâl âlem-i histe zâhir olduğu hâlde onlara ne oldu ki devâm-ı istihâlâttan ibâret olan âhirete inanmıyorlar?” buyrulur

Ya’ni, nefh-ı sûr Hâlık’ın külü bir istihâle emridir. Ve bu umûmî emrinde Hak Teâlâ, “Ey toprakta inhilâl etmiş olan zerrât-ı unsuriyye, âlem-i şehâdette her bir mahlûkun hakikatine bir kisve ve taayyün olmak üzere nasıl toplandınız ise bu âlem-i haşrde dahi, yine o hakikatlere birer taayyün ve kisve olmak üzere toplanınız. Ve saklandığınız topraktan baş çıkarınız!” buyurur.

Her birinin canı, sabah vakti, akim cisme geldiği gibi tekrar cisme gelir.

Her bir mahlûkun cam ve hakikati, sabah vakti olunca uykuda olanların akılları cisimlerine geldiği gibi mevtın-ı haşrde tekevvün eden cisimlerine gelir. Bunun misâl-i âfakîsi budur ki tecellî-i kahrîden ibâret olan kış mevsimin de nebâtâtın kısm-i küllîsi yapraklarını döker ve cümlesi meyve vermez olur ve cümlesi bîhuş bir hâldedir. Kuru ve yaş oldukları bile mahsüs değildir. Görülür ki kış hâli, asla bahârın hâline benzemiyor. Birbirlerinin aksi oluyor.

Müessirât-ı mevzû’a tahtında bu mevsimin devresi tamâm olunca bahar gelir ki bu hâl, arza yeni bir tecellî-i rubûbiyyedir. Bu tecellî neticesinde cümlesine bu dalgınlıktan sonra yeniden hayât gelir ve her biri evvelce ne isti‘dâdda idiyseler o isti'dâd üzerine meknûzâtını izhâr ederler. Meselâ erik ağacı ise yapraklarını ve çiçeklerini ve meyvelerini erik olarak verir. Erik ağacından kızılcık peydâ olmaz. Buna işâreten Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de buyurur: (Fâtır, 35/9) ya’ni “Arz öldükten sonra biz diriltiriz, işte nüşûr dahi böyledir.” Arzın ve insanın bu hâli bu dünyâda mahsüs iken bunu idrâk edemeyenler (Kaf, 50/3) “Biz ölü ve toprak olduğumuzdan sonra tekrar hayâta rücû’ eder miyiz? Bu hayâta rücû’ uzaktır.” dediler

Can kendinin cismini gündüz vaktinde tanır, defîne gibi kendi harabesine gelir.

Ya’ni, uyuyan bir kimsenin canı, gündüz olunca, kendi

cismini tanır, o define mesâbesinde olan rûh, bir vîrâne gibi olan cisme taalluk eder.

Kendinin cismini tanır ve ona gider; kuyumcunun canı terzi tarafına ne vakit gider?

Hz. Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh’in 43. faslında şöyle buyururlar: “Derler ki: Âhirette kiminin sağ eline ve kiminin sol eline nâmeler uçar; ve melâike ve izz ü nâz ve cennet ve mîzan ve hesâb ve kitâb vardır. Bunların misâli beyân olunmadıkça malûm olmaz. Gerçi bu âlemde onlann misli yoktur, ancak misâl ile muayyen olurlar; ve bu âlemde onun misâli odur ki, gece bütün halk uyurlar. Fakîrin ve pâdişâhın ve âkilin ve gafilin ve bilcümle ehl-i san’atın düşünceleri mürtefi' olur ve hiç kimsede endîşe kalmaz.

Subh-ı sefîd, sûr-i îsrâfîl gibi nefhasını üfürür, onların zerrât-ı ecsâmını ihyâ eyler. Yine her birinin düşüncesi, uçan nâmeler gibi, herkes tarafina gelir; hiç yanlışlık vâki’ olmaz. Terzinin düşüncesi terziye ve fakîhin düşüncesi fakîhe, zâlimin düşüncesi zâlime ve âdilin endîşesi âdile gelir. Hiç terzinin uyuyup sabahleyin kunduracı kalktığı vâki’ oldu mu? Hayır. Bil ki, o âlemde dahi böyle olur; ve bu muhal değildir ve bu âlemde de vâki’dir. Hadîs-i şerîfte “Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz” buyrulur. İmdi bir kimse bu misâl ile meşgül olup ser-rişteyi elde eder ise o âlemin kâffe-i ahvâlini bu âlemde müşâhede eyler ve o ahvâl ona mekşûf olur.”

Âlimin canı âlim tarafına gider. Zâlimim ruhu zâlim tarafına gider.

Zîrâ Allah'ın ilmi onları sahâh vaktinde kuzu ve koyun gibi tanıyıcı etti.

Ya’ni, kuzu, anası olan koyunu nasıl tanırsa, Allah Teâlâ’nın kendi ilminden rûhlara bahş ettiği ilim ile o rûhlar ba's vaktinde kendilerine mahsûs olan kalıplan tanırlar.

Ayak, karanlıklarda kendinin pabucunu tanır; ey sanem, can kendi cismini nasıl tanımaz?

“Zulem”, zulmetin cem'idir. “Sanem", put ma'nâsına olup

burada sûret ve cisim murâd buyrulur. Ya’ni, ey sûret ve ey cismânî olan kimse, ayak karanlıkta kendinin giydiği ayakkabıyı tanıdığı hâlde; can, kendisine lâyık ve münâsib olan cismi nasıl tanımaz? Zîrâ ayak, karanlıkta bir yabancının ayakkabına girse, bu bana uymadı, benim değildir, diye derhal hükmeder. Rûhlar da ba's gününde böyledir. Kendilerinin dünyâdaki amellerine münâsib olarak verilen cisimleri tanırlar.

Ey mülteci, haşr sabâhı küçüktür; büyük olan haşri ondan kıyâs tut!

“Müstecîr”, ilticâ edici ve sığınıcı demektir. “Haşr sabâhı"ndan murâd, uykudan uyanmak vaktidir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Zümer’de vâki' olan (Zümer, 39/42) “Allah Teâlâ nefsi ölüm vaktinde ve ölmediği hâlde uykusunda müteveffa kılar” âyet-i kerîmesine işâret buyuruyor. Binâenaleyh uykudan uyanma vakti küçük haşr ve ölümden sonra ba‘s vakti de büyük haşrdir.

Öyle ki rûh çamur tarafına uçar. Nâme dahi sola sağa uçar.

Rûh-i latîf nasıl cism-i kesîf tarafına uçup taalluk ederse, onun amellerinin defteri dahi sağma ve soluna uçar ve o cisme taalluk eyler.

Buhl ve sela, fısk ve takva ve dün âdet etmiş olduğu şey nâmesini onun önüne koyarlar.

Ya’ni, hayât-ı dünyeviyyede hasislikten ve cömertlikten ve fisk ve takvâdan velhâsıl kendinin yapmağa alıştığı ahlâk cinsinden olan şeyleri, amelinin defterinde yazılı olduğu hâlde eline verirler.

Vaktaki o seher vakti, uykudan uyanır, tekrar hayır ve şer den onun tarafına gelir.

Bu beyt-i şerîfte ya’ni “Nâs uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar" hadîs-i şerifine işâret buyrulur. Ya’ni, vaktâki seher vakti gibi olan ölüm vâsıtasıyla uyku mesâbesinde olan dünyâ hayâtından uyanıklık mesâbesindeki hayât-ı uhreviyyeye intikâl ederler, hayât-ı dünyeviyyede hayırdan ve şerden ne gibi efâli sâdır olmuş ise bunlar birer sûretle onun tarafına gelir.

Eğer kendi ahlâkına riyâzet vermiş ise, uyanıklık vaktinde yine o nezdine gelir.

Eğer hayât-ı dünyeviyyede kendi kötü ahlâklarını terbiye edip, ıslâh etmiş ise, uyandığı vakit yine nezdine o tebeddül etmiş olan güzel huylar gelir.

Ve eğer o, dün ham ve çirkin ve dalâl içinde oldu ise, solu, kara mâtem nâmesi gibi bulur.

Ve eğer o kimse dün, ya’ni hayât-ı dünyâda, insanlık cihetinden hâm ve çirkin ve dalâlet içinde oldu ise, onun sol eli, amel defterini kapkara olan bir mâtem-nâme gibi bulur. “Azâ”, mâtem ve şiddet yılı ve musibete sabretmek ma'nâlannadır. Burada amel defterinin mâtem elbisesi gibi siyah olmasına işâret buyrulur.

Ve eğer o, dûn takvâ ve dîn ile pâk oldu ise, uyanıklık vaktinde kıymetli inciyi götürür.

Ve eğer o kimse, dünkü gün, ya’ni hayât-ı dünyeviyyede, takvâ ve dîn vâsıtasıyla, hayvanlığı temizledi ve nefsini insan yaptı ise, uyanıklık vaktinde kıymetli inci mesâbesinde olan mükâfâta nâil olur. Bu beytin ikinci mısrâ’ı ba'zı nüshalarda böyledir: “Uyandığı vakit sağında bulur."

Uyku ve uyanıklığımız bizim için ölüm ve mahşerimizin nişanı üzerine iki şâhid oldu.

“Uyku ölümün kardeşidir” hadîs-i şerifi mûcibince bizim uykumuz ve uyanıklığımız bizim için ölüm ve mahşer esnâsındaki hallerimize alâmet olarak iki mahsüs şâhit oldu.

Küçük haşir ve büyük haşri gösterdi; küçük ölüm, büyük ölümü parlattı.

“Zidûden”, kalbi gamdan ve aynayı tozdan ve kılıç ve emsâlini pastan temizlemek demektir ve sâf etmek ve bir şeyin aslını zâhir kılmaktan kinâyedir. Ya’ni, uyku ve uyanıklık hâli bize ölüm ve haşir hâlini zâhir kıldı, demek olur.

Fakat bu nâme hayâldir ve gizlidir; ve o büyük haşirde çok âşikâr olur.

Lâkin rü’yâda görülen bu nâme ve a‘mâl-i fiktiyye sûretleri hayâldir ve baş- kalannın gözlerinden gizlidir. Yalnız rü’yâyı gören kimseye âşikâr olur. Fakat haşr-i ekber günü olan kıyâmette apaçık zâhir olur ve başkalan da görür.

Bu hayâl burada gizli ve eseri zâhir dir; hu havâlden orada suretler neşvu nema bulur.

Bu hayâl, ya’ni insanın iyi ve kötü fikirleri bu dünyâda başkalannın nazarından gizlidir ve fakat sözden ve fiilden o fikirlerin eserleri zâhirdir. İşte bu hayâlden orada, ya’ni haşr-i ekber gününde sûretler neşv ü nemâ bulur.

Mühendiste bir evin hayâlini gör; onun kalbinde bir zemînde bir tâne gibidir!

Mühendis yapacağı bir evin hayâlini zihninde tasarlar, bu sûret-i hayâliyye onun kalbinde yere ekilmiş bir tâneye benzer.

O hayâl içeriden dışarıya gelir. Zemîn gibi ki, için tohumundan doğurur.

O mühendisin herkesin nazarından gizli olan hayâli, fiil-i zâhirî ile içeriden dışanya çıkar ve herkes, o dışanya çıkan evin şeklini görürler ve bundan evvel bu evin, mühendisin hayâlinde bulunduğunu bilirler. Bu hâl arz gibidir ki, içindeki tohumdan onun cinsi olan nebâtı doğurur ve meydâna çıkanr.

Her bir hayâl ki, o gönülde vatan yapar, mahşer günü bir sûret olacaktır.

Ya’ni, insanın kalbinde ve dimâğında yer tutan îmân ve inkâr ve iyilik ve kötülük hayâlleri mahşer günü birer sûrete girecektir. Zîrâ kalbdeki hayâl, ruha sarılmış olan bir sûrettir. Vaktâki ölüm vâsıtasıyla, rûh cesedi terk eder ve kendisi çıplak bir hâlde kalır; o hayâller kendinde zâhir olur, artık onu örtecek bir perde olan cesed yoktur. Kendisi bu sûretleri gördüğü gibi başkalan da görür. Tasavvur olunsun, gâyet rezîlâne olan bir hayâlin kötü sûreti ehl-i mahşer arasında zâhir olduğu vakit, o insan ne hâle girer!

Zamîrde olan, o mühendisin hayâli gibidir; tanenin zemininde nebât gibi tut!

İnsanın hayâlinde olan şeylerin mahşer günü hâriçte zuhûru, o mühendisin kalbindeki hayâlin zuhûruna benzer veyâhud içine tâne ekilmiş olan bir arzda, o tâneden nebât zuhûruna benzer.

Bu iki mahşerden mahlasım kıssa mıdır, müminlere onun beyânında hisse vardır.

“Mahlas”, hulâsa ve maksad demektir. Ya’ni, uyku ve uyanıklık ve ölüm ve ba‘s zamanlarından ibâret olan bu iki mahşeri beyân etmekten maksadım, kıssanın sûreti midir? Hayır, o kıssanın tafsil ve beyânında mü’minlere hisse vardır. Zîrâ mü’minler bunlan dinledikleri vakit, bunu akıllarına pek yakın görüp havâtır-ı redîeden kendilerini temizlemeğe gayret ederler ve gelirse istiğfâr ederler. Amma münkirlerin bu hisseden nasîbleri yoktur.

Vaktâki kıyâmet güneşi zâhir olur, topraktan çirkin ve güzel dahi sıçrar.

Vaktâki kıyâmet gününe hâs olan güneş zâhir olur, (Nebe’, 78/18) “Ve o günde ki sûra nefh olunur, halk fevc fevc gelirler” âyet-i kerîmesi mûcibince bu ikinci sûr ile tecellî-i adlî-i umûmî vâki’ olur. Her bir rûh arzın kesb ettiği istihâleye münâsib, yine arz cinsinden bir kisve-i taayyün ile zâhir olurlar ve güzel çirkin hep kıyâm ederler.

Kazâ dîvânı tarafına koşucu olurlar; ve iyi ve kötü olan nakid, potaya giderler.

İyi nakid şâdmân ve ziyâde nazlıdır; kalp olan nakid meşakkatte ve erimektedir.

“Nâz”, lügatte yeni bitmiş ve körpe ve âşıkın şevkini artırmak için ma‘şû- kun âşıktan istiğnâsı demektir. “Nâz-nâz”, terkîb-i terâdüfîdir. “Hâr-hâr”, güft-gû" ve “cüst-cû” gibi. Bâtını dünyâda iyi nakd ve altın gibi olan, mahşerde sevinici ve çok nazlıdır ve bâtını kalp olan ise orada zahmet içinde ve tuz gibi erimektedir.

Lahza lahza imtihanlar erişir; gönüllerin sırrı

cesedde görünür.

“İmtihân”, mihnetlenmek demektir. Ya’ni, ehl-i mahşerden her birine, gönüllerindeki sır cesedlerinde zâhir olup, sırlan fenâ ise enzâr-ı nâsda zelîl olmak sûretiyle lahza lahza mihnetlenmeler vâki’ olur; ve dünyâdan âhirete berâberce götürdüğü metâlar meydâna çıkarak elemlere dûçâr olur.

Kandilden su ve yağ âşikâr olduğu gibi, yâhud sırları neşv ü nemâ bulan bir toprak gibi.

Soğandan ve za’ferandan ve köknardan kışın sırrını bahârın eli âşikâr eder.

Yevm-i mahşerde iktisâb olunan cisimden iyi ve kötü suver-i hayâliyyenin zâhir olmasının misâl-i mahsüsü budur: Meselâ kandil bir cisimdir fakat şeffaftır, içinde ne var ise gösterir. İçindeki su ve zeytinyağı içine bakmadan dışından zâhirdir. Yâhud siyah bir toprağın altında ne olduğu mechûl iken, içindeki tohumların başlanm çıkarıp görünmesi gibi. Nitekim kışın topraklar gayr-ı fa’âl bir hâldedir. Bahar mevsiminin eli değdiği vakit, kışın kendi içinde sakladığı soğan ve za'ferân ve köknar meydâna çıkar. “Köknar”, haşhaş kozası ve onun sıkılmış suyu ma’nâsınadır.

O birisi, Biz müttakileriz!" diyerek yeşilbaşlı ve dîğeri menekşe gibi başı aşağı.

Sâlihler, başları yukarıda mesrûr bir hâldedirler. Lisân-ı halleriyle ve vaz'iyyetleriyle “Biz hayât-ı dünyeviyyede zühd ve takvâ dâiresinde yaşamış olanlardanız!" derler; ve fâsıklar ve münkirler ise, utandıklanndan ve korktuklarından, başlarını önlerine eğmişlerdir. Birinci mısrâ’da (Duhân, 44/51) “Muhakkak müttakîler emniyet makâmındadır"; ve ikinci mısrâ’da (Secde, 32/12) ya’ni “Âsîleri rablerinin indinde başları eğilmiş görürsün" âyetlerine işâret buyrulur.

Gözleri tehlikeden dışarı fırlamış, sabit, korkudan on çeşme olmuş!

Fâsıklann ve münkirlerin gözleri, mahşer gününün tehlikesini görüp, bu tehlikeden nâşî gözleri dışanya fırlamış, acabâ başımıza ne gibi belâlar gelecek diye, sâbit olan ve hiçbir sebeble zâil olmayan korkudan dolayı on çeşmeden akan sular gibi gözleri yaş dökmekte bulunmuş olur.

Gözleri intizârda açık kalmış, tâ ki nâme sol taraftan gelmeye!

Ehl-i mahşer defter-i a'mâlleri soldan gelmesin diye, gözleri açık bir hâlde beklerler.

Sağ tarafa sol tarafa göz çevirici, zîrâ ki, sağ nâmenin tâli'i kolay olmaz.

“Zep”, bâd-i havâ [bedâva] ve kolay ma‘nâlarınadır (Burhan). Ya’ni, ehl-i mahşer “Acabâ amellerimizin defteri hangi tarafımızdan gelecektir?" diye gözlerini sağa ve sola çevirici bir hâldedirler. Zîrâ sağ ele gelen defter-i a‘mâl, öyle bedâva ve kolay kolay gelmez. Bu defter dünyâ hayâtında nefsinin ezvâkına muhâlefet edenlere ve enâniyetten geçmiş olanlara mahsûstur.

Bir kulun eline bir nâme gelir; başı siyah, cürümden ve fısktan dolmuş.

Onda bir hayır ve bir teufik yok; sıddîkın kalbini incitmeden başkası yok!

Hastan ayağa kadar çirkinlik ve günah dolu, yol ehli üzerine istihzâ ve ıslık çalma.

Mahşer günü bir kulun eline bir amel defteri gelir ki, baş tarafi kapkara, içi türlü türlü suçlardan ve fisk u fücûrdan dolu. Velhâsıl bu defter baştan ayağa kadar çirkinlik ve günah içinde. Bunda öyle fenâlıklar var ki, dünyâda, hak yoluna giden kullar ile istihzâ etmiş ve arkalarından alay ederek ıslık çalmış. İçinde hayır ve tevfîk-ı İlâhî nâmına hiçbir şey yok! Hayât-ı dünyeviyyesinde işi gücü Hakkin dostlarını incitmek olmuş.

Onun hilekârlıkları ve hırsızlıkları ve o fir'avnlar gibi onun ben ve bizi.

“Ene” ve “innâ", Arabî kelimelerdir, “ben” ve “biz” demektir. Ya’ni, o kulun amel defterinde bütün dünyâdaki hilekârlıkları ve hırsızlıkları ve Fir’avnlar gibi mükâleme esnâsında kemâl-i azametle, “Ben şöyle yaptım ve biz böyle yapanz” gibi kullandığı ta'bîrât ve kibir ve enâniyeti hep yazılı.

Vaktaki o sakîl kendi nâmesini okur, o bilir ki, rıhlet zindan tarafına oldu.

Vaktâki o rûhu sakîl olan kul kendinin amel defterini okur ve içindeki rezâilin hepsi toplanmış ve yazılmış olduğunu görür, anlar ki gideceği yer zindandır ve hapishânedir.

Sonra hırsızlar gibi darağacı tarafına revân olur; zâhir olan cürüm i’tizar yolunu bağlamıştır.

Sonra o kul, hırsızlar gibi darağacı tarafına gitmeğe başlar; çünki kabâhatleri tamâmıyle meydâna çıkmış ve setrine imkân kalmamış olduğundan, özür dileyecek hâli yoktur.

O binlerce hüccet ve kötü söz onun ağzı üzerine fenâ çivi gibi olmuştur.

Dünyâda kendisinden zâhir olan binlerce fenâ amellerin ve kötü sözlerin defter-i a'mâlinde yazılarak aleyhine bir hüccet olması onun ağzı üzerine fenâ ve kuvvetli bir çivi gibi mıhlanmış ve ağzını açacak hâli kalmamıştır.

Hayırsızlık eşyası onun cismi üzerinde ve onun evinde zâhir olup onun efsânesi gâib olmuş.

Çaldığı eşyâ üzerinde ve evinde bulunan bir hırsız, artık kendini müdâfaa için nasıl ki söyleyecek bir söz ve bir masal bulamazsa, bu kul dahi o hâle gelir.

Binâenaleyh "Sair" zindanına revân olur; zîrâ dikene ateşten kaçmak olmaz.

“Saîr", lügatte “alevli ateş” mâ'nâsına olup cehennemin tabakalanndan bir tabakanın adıdır. Ya’ni, bu hâlde olan kul kendinin mahall-i azâbı olan Saîr’e gidici olur. Zîrâ bu kul bir diken gibidir; binâenaleyh dikenin lâyığı ateştir.

Çünki önde ve arkada olan o gizli melekler ases gibi zâhir olmuştur.

Ya’ni, o mücrim kul, ben Saîr’e gitmem, diyemez; çünki dünyâda iken önde ve arkada gizli olan ve görünmeyen melekler, âhirette zâbıta me’mûru gibi meydâna çıkmışlardır.

Onu götürürler, onu ucu sivri bir şeyle dürterler, derler ki: "Ey köpek, kendi gühdanlarına git!"

“Süpûzend”, “süpûhten” masdarından fiil-i müzâri'dir. “Güh-dân-hâ”, “gûh”ün muhaffefı olan “güh” ile “dân” ve “hâ” edatlarından mürekkebdir. Kendi “pislikleri” demek olur. Ya’ni, o melekler onu sivri övendire ile dürte dürte götürürler de derler ki: “Ey köpek, haydi bakalım kendine mahsûs olan pislik yerlerine git!”

Her yol başında ayağım çeker, tâ ola ki o kuyudan sıçraya!

Melekler onu dürterek götürürken o her yol başında ayağını geri çeker ve ümîd eder ki, kendisinin atılacağı kuyudan yakasını kurtarsın.

Muntazır durur, susar, bir ümîd içinde yüzünü arkaya çevirir.

“Ten zeden”, susmak; “rûy vâpes kerden”, yüzü arkaya çevirmek. Ya’ni, o mücrim yolda durur ve sükût eder. Kurtulmak ümîdi beslediğine işâret olarak yüzünü arka tarafa çevirir.

Sonbahar yağmuru gibi gözyaşı yağdırır, bir kuru ümîd! O onun gayrı ne tutar?

O mücrim ağlar. Bir kuru ümîd besler; bu anda o bîçârenin bu kuru ümîdinden başka dayanacak nesi vardır?

Her bir zaman yüzünü arkaya çevirir, yüzünü mukaddes olan dergâha dondurur.

O günahkâr kulun beslediği ümîd, rahmet-i Rahmân’a ilticâ ederek afve mazhar olmaktır. İşte bu ümîd ile her zaman yüzünü arkasına çevirir ve mukaddes olan dergâh-ı İlâhîye teveccüh eder.

Müteakiben Hak'tan, nûr ikliminden emir gelir ki, ona deyiniz ki: "Ey çıplak!"

“Battal”, işi olmayıp boş duran kimse, ya’ni tenbel; “‘ûr”, çıplak. “Nûr iklîmi”nden murâd, vücûd-i mutlak mertebesidir. Zîrâ Vücûd ayn-ı nûrdur. Nûr, kendi zâhir ve eşyâyı muzhir olduğu gibi, vücûd-i hakîkî-i Hak dahi kendisi zâhir ve eşyâyı muzhirdir. Bu sebeble “Hak” ve “Nûr” isimleri esmâ-i Zât’tandır. Ya’ni, mücrimin bu tevakkufunu müteâkib zât-ı Hak tarafından meleklere bir emir gelir ve o emir de şudur: Ona deyiniz ki, “Ey rûhu a‘mâl-i sâlihadan soyunup çırçıplak kalmış olan tenbel!”

“Ey şer menba'ı, neyin muntazırısın? Ey sersem, yüzünü niçin arkaya çeviriyorsun?"

"Senin nâmen odur ki, senin eline geldi. Ey Hudâ’yı incitici ve ey şeytana tapıcı"

“Dünyâ hayâtında yapmış olduğun amellerin defteri, senin eline gelen defterden ibârettir. Bu hayâta getirdiğin sermâye ancak bunlardır. Ey dünyânın fânî hayâtına aldanıp Hakki tanımamış ve şeytana tapmış olan sersem, daha ne bekliyorsun?"

"Mâdemki fiilinin deflerini gördün, ne bakıyorsun? Bundan sonra fiilinin cezasını gör!

"Niçin beyhude teahhur ediyorsun? Böyle kuyuda aydınlık nerede!"

“Mül”, kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada, “işlerde teahhur etmek ve geri durmak” ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, “Ey mücrim, niçin cezâ mahalline gitmekte tereddüd ve teahhur ediyorsun? Kötü fiillerinin te’sîri olarak hâsıl olan bir kuyuya düştün. Böyle bir kuyuda ümîd aydınlığı olur mu?”

"Senin ne zâhir cihetinden bir tâatın, ne de senin sırda ve bâtında bir niyetin yoktur."

Senin zâhirde tâatin ve ibâdetin olmadığı gibi, bâtında da; “Âh yâ Rab yapamıyorum, bana tefvîk ve hidâyet bahşet ve beni sâlih ameller işlemeğe muvaffak kıl!” diye bir niyetin yoktur.

“Senin gecelerde ne münâcâtın ve kıyâmın, ne de senin gündüzlerde takvan ve orucun yoktur.”

“Ne senin kimseyi incitmekten hıfz-ı zebânın, ne de öne ve arkaya ibretle nazar etmen olmadı.”

“Dünyâ hayâtında nefsinin hazzı ve keyfin için dilin ile şuna buna acı sözler söyleyerek halkı incitmekten çekinmedin ve benlik da‘vâsına kalktın. Arkana bakıp vücûdunun birkaç katre menîden peydâ olduğunu ve senden evvel gelenlerin ve dönenlerin olduklannı görmedin ve önüne bakıp yürüdüğün yolun nihâyeti ölüm olduğuna ibretle bakmadın.”

Ön ne olur? Ölümü ve kendi nezini anmaktır. Arka ne olur? 'Dostların evvelden ölmesidir.

“Ne senin için zulüm üzerine pür-hurûş bir tövbe oldu; ey arpa satıcı olan buğday gösterici hîlekâr!”

“Yaptığın zulümlere karşı içinden vicdan azâbı duyarak bir tövbe ve pişmanlık vâki’ olmadı; ey içinden fenâ olup, zâhirde iyi görünücü hîlekâr!”

“Mâdemki senin terazin eğri ve hîle idi, ceza terazisini niçin doğru istersin?”

“Mâdemki hayât-ı dünyeviyyede ef‘âlinin mîzânı eğri ve hîle üzerine idi, şimdi bu hâyât-ı uhreviyyede o ef'âle tekabül eden cezâ mîzânını niçin doğru istersin? Eğriye eğri ve doğruya da doğru tekabül eder.”

“Mâdemki özürde ve noksanda sol ayak idin, nâme senin sağ eline nasıl gelir?”

Ma'lûm olsun ki, “sağ” taraf Hakk’ın sıfat-ı cemâlinin ve sol taraf dahi sıfat-ı celâlinin mazharlarıdır. Bu sıfatların ikisi de Hakk’a nazaran müsâvî ise de, kullara nazaran müsâvî değildir. Kullara göre sağ taraf soldan efdaldir. Nitekim sağ eliyle yaptığı birçok fâideli hizmetleri sol eliyle yapamaz. Bu hâl, alışmaktan ziyâde sevk-ı tabîîdir; ve efdaliyyet Hakk’ın nazar-ı inâyetinden münbaistir; ve inâyet-i Hakk’ın sebebi yoktur. Nitekim Fîhi Mâ fih’lerinin 59. faslında şöyle buyururlar: “İnâyete hükmet[me]mek mümkin değildir. Bu göz sağ ve o göz sol; zâhiren ikisi de birdir, acabâ o sağ göz ne hizmet etti ki sol göz olmadı?” Ya’ni, “Ey mücrim, sen hayât-ı dünyeviyyede sıfat-ı Celâlimin mazharı oldu idin;

burada nasıl mazhar-ı Cemâl’im olursun?”

"Çünki cezâ gölgedir; ey boyu eğri olan sen, senin gölgen dahi öne eğri düşer"

Bu tarz üzere seri hitâblar gelir ki, ondan dağın dahi arkası kanbur olur.

“Kûz”, arkası bükülmüş, kanbur demektir. Ya’ni, Cenâb-ı izzet’ten gelen sert hitâblara dağlar bile tahammül edemeyerek elemden beli bükülüp kanbur olur.

Kul der: "O şeyi ki beyân buyurdun; yüz öyleyim, yüz öyleyim, yüz öyleyim."

O mücrim olan kul, Hakkin bu acı hitâblarına karşı, i‘tirâf-ı cürm ederek: “Yâ Rabbel'âlemîn; ben, Zât-ı Azîmü’ş-şânının buyurduğu gibi, iler tutar yeri kalmamış berbâd bir mahlûkunum, buyurduklanndan yüz kat öyleyim!”

Halbuki sen daha fenaları hilm ile örttün; yoksa fezâhatları ilim ile bilirsin”

“Yâ Rab, sen bilcümle eşyâyı ve nâmütenâhilikleri muhît olan ilmin ile benim daha fenâ olan hallerimi ve amellerimi ve rezâletlerimi bildiğin hâlde, “Settâr” ism-i şerifin [ile] örttün.”

“Fakat kendi cihâdımdan ve fiilimden ve hayır ve şerrin ve küfür ve mezhebin verâsından hâriç”

“Ve kendimin âcizane olan niyâzından ve benim, yâhud yüz benim gibisinin hayâlinden ve vehminden hâriç,”

Doğru oluculuğun ve inadın verâsından hâriç, senin lutf-ı mahzına benim bir ümidim var idi."

‘“Utû” (Utüvv), haddi tecâvüz etmek, ya’ni serkeşlik ve inâdçılık etmek demektir. Bu üç beyt-i şerîf birbirine merbût olarak bir cümle-i tâm teşkîl ederler. Ya’ni: “Yâ Rab, Zât-ı Celîlü’ş-şânının ta’dâd buyurduğu kabâhatlerin hepsi bende vardır. Sen ilm-i muhitin ile benim bunlardan daha fenâ olan amellerimi bildiğin hâlde, bunlan "Halîm” ism-i şerîfin, “Settâr" ism-i şerifine muîn olarak örttün. Fakat senin bir lutf-ı mahzın ve hâlisin vardır ki, bu lütfün muvâcehesinde benim kendi sa'yimin ve fiilimin ve hayır ve şerrimin ve küfür ve îmânımın ve benim âcizâne olan niyâzımın ve yalvarmamın hiç te’sîri yoktur. O öyle bir lutuftur ki, benim ve benim gibi olan yüz kimsenin hayâli ve vehmi hâricindedir. Bu lutfun karşısında benim doğru veyâ inâdçı ve serkeş olmamın ne ehemmiyeti vardır! İşte benim ümîdim Zât-ı Celîl’inin böyle bir lutfunadır. Bu beyt-i şerîfte bu kulluk hâli “Ben kulumun bana olan zannı indindeyim” hadîs-i kudsîsine mâsadak olup, kendisi Hakk’a hüsn-i zannetmiş bulunur.

“Ey garazsız olan Kerîm, ivazsız olan lutuf tan bir hâlis bahşiş ümîdim var idi.”

“Ey Rabbim, senin keremin kullanndan fâide me’mûl ettiğinden veyâhud onlardan korktuğundan nâşî değildir; ve lutfun dahi, sana fâidesi olan yapılmış bir iyilikten dolayı değildir. Senin garazsız olan kereminden ve ivazsız olan lutfundan bir hâlis atâya ve ihsâna ümîdim var idi.”

“O hâlis kerem sebebiyle yüzümü geriye çevirdim. Kendi fiilim tarafına bakmıyorum.”

“Yaptığım fenâlıklann hiçbirisi gözüme görünmedi de yüzümü o hâlis keremin sebebiyle geriye çevirdim ve ivazsız lutfuna muntazır oldum.”

“Yüzümü o ümîd tarafına çevirdim; zîrâ bana evvelden ziyâde vücûd vermişsin.”

“Sen bana hiç yoktan bir vücûd verdin ve bu vücûd sebebiyle Senin in'âm ve eltâfını zevklerini duydum. Halbuki bu vücûdun ihsânı, evvelce benden sâdır olmuş bir hizmet mukabilinde değildi. Mâdemki Senin böyle bedâva ve meccânî keremin vardır; Senin lutfundan ümîdimi kesmedim ve yüzümü o ümîd tarafına çevirdim.”

“Varlık hil'atini bedûva olarak verdin, ben dâimâ onun üzerine mutemid idim.”

“Vücûd elbisesini bana bedâva olarak verdin. Gördüm ki, senin keremin ve lutfun bir hizmet mukabili değildir. Binâenaleyh yaptığım fenâlıklar hakkında da bu lutfunu ve keremini esirgemeyeceğine i'timâd ettim ve afvımı muhakkak

bildim.”

Vaktâki kendi cürmünü ve hatâsını sayar, atada hâlis bahşâyiş gelir.

Vaktâki bu mücrim kul, kendinin suçları ve kabâhatlerini sayar ve kendisini huzûr-ı Hak’ta kabâhatli görür ve Hakk’ın lutf u keremine i'timâdını beyân eder, Hakk’ın kerem deryâsı dalgalanıp o kula atâ husûsunda hâlis ihsân-ı ilâhi gelir. Zîrâ hadîs-i şerîfte “Kim ki bir günah işledi ve bildi ki, onun bir Rabbi vardır ki, dilerse onu mağfiret eder ve dilerse azâb eyler, Allah Teâlâ’ya onu mağfiret etmek iktizâ eder" buyrulur.

Buyurur ki: ”Ey melekler, onu bana geri getirin, zîrâ onun kalbinin gözü recâ tarafına olmuştur."

Hak Teâlâ onu dürte dürte götüren meleklere hitâben buyurur ki: “Ey melekler onu götürdüğünüz yerden geri çevirip bana getiriniz! Zîrâ o kulum bana hüsn-i zan ederek, onun kalbinin gözü bizim lutfumuzun ümîdi ve recâsı tarafına dikilmiştir."

Lâübâlîce onu âzâd ederiz ve o hatâların hepsine çizgi çekeriz."

“Lâ-übâlî”, terkîb-i Arabî olup lisânımızda da “hiç çekinmem ve hiçbir kayıt ile mukayyed değilim” ma'nâsına müsta'meldir. Ya’ni, “Onun kabâhatlerinin şenâatine bakmaksızın, onu cezâsından âzâd ederiz ve o yaptığı suçlann hepsine de bir afv ve mağfiret çizgisi çekeriz ve mahv ü setr ederiz.”

Lâûbâlilik bir kimseye mubah oldu ki, ona gadirden ve salâhtan ziyân olmaya.

“Mubah”, lügatte iki tarafı müsâvî olan şeydir. Istılâh-ı şeride, terki günah ve işlemesi sevâb olmayan fiildir. Oturmak ve yatmak gibi. Ya’ni, lâübâlîlik öyle bir kimseye mubâh ve câiz oldu ki, ona bir kimsenin özründen ve fenâlığından zarar ve ziyan gelmez ve iyiliğinden dahi hiçbir fâide olmaz, indinde bu iki taraf dahi müsâvîdir.

“Cerem cihetinden bir latif ateş parlatırız, nihâyet ziyâde ve noksan ve zelle kalmaz."

“Keremimiz cihetinden bir latîf ateş ya’ni afv ve mağfiret harâretini parlatınz, nihâyet mücrimlerin ne büyük ne de küçük günahlanndan hiçbir eser kalmaz.”

Bir ateş ki, onun şulesinden en aşağı kıvılcım, cürmii ve cebri ve ihtiyârı yakar."

Ya’ni, “Kerem cihetinden parlattığımız ateş, öyle bir ateştir ki, onun şulesinin en aşağı kıvılcımı insandaki günah ve mahcûbiyet ve muhtâriyet duygularını yakar; ve bu ateş, aşk-ı İlâhî ateşidir ki, âşık ne irâdesiyle günah yaptığı ve ne de emr-i İlâhîye itâatta veyâ muhâlefette Hakkin cebri ve irâdesi altında bulunduğu veyâhud bu itâat ve muhâlefette ihtiyânna mâlik olduğunu düşünecek bir hâlde olamaz."

“İnsanlığın yük çadırına şule vururuz; dikeni, rûhânî olan gülzâr yayarız.”

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)