İçeriğe atla
Tevbe 82Cüz 10 · Sayfa 200

Tevbe Sûresi 82. Âyet

التوبة

Sohbete sor

Felyedhakû kalîlen velyebkû keśîran cezâen bimâ kânû yeksibûn(e)

Artık kazandıklarının karşılığı olarak, az gülsünler, çok ağlasınlar.

Tevbe Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Felyedhakû kalîlen velyebkû kesîran cezâen bimâ kânû yeksibûn(e) Artık kazandıklarının karşılığı olarak, az gülsünler, çok ağlasınlar. (9/82)


Mesnevi-i Şerif beyitlerinde değişik yerlerde Hz. Pir Mevlâna bu âyete işaret etmiştir.

1537. Ve eğer ağlarsak O'nun rızık dolu bulutuyuz; ve eğer gülersek o zaman O’nun şimşeğiyiz.

Bu beyt-i şerîfe “Fel yadhakû kalîlen vel yebkû kesîrâ” (Tevbe, 9/82) ya’nî "Az gülsünler ve çok ağlasınlar" âyet-i kerîmesine de işârettir. Ya’nî bizdeki ağlamalar ve gülmeler beşerî taayyünümüzde Hakk’ın işleridir. Ağlamak kalbin kırılmasından geldiği ve Hakk’ın rahmet bakışı çoklukla kalplere yöneldiği için, ağladığı zaman vücûdumuz ma’nevî rızık dolu bir bulut gibidir. Ve gülmenin çokluğu kalbi öldürdüğü için, güldüğümüz zaman vücûdumuz Hakk’ın Celâl’inin tecellî mahalli olur ve ilâhî Celâl eseri olan şimşek gibi olur.

1538. Ve eğer gazab ve kavgaya gelir isek Hû’nun kahrının yansımasıdır. Ve eğer barışa ve özüre gelir isek, O’nun muhabbetinin yansımasıdır.

Bizlerde gözüken gazab ve kavga, Hakk’ın Kahhar mübârek isminin yansımasıdır. Ve eğer barış ve sevecenlik ve özür ve güler yüz açığa çıkarsa, Hakk’ın Vedûd mübârek isminin gereği olan şefkât ve muhabbetinin yansımasıdır.[88]

135. Bir günlük çocuk, şefîk olan dâyeye erişmek için ağlayayım diye yolu bilir.

Bir günlük çocuk bile şefkatli süt ninesini ve mürebbiyesini kendi yanına celb için ağlayayım der ve süt ninesini celbetmenin yolunu bilir.

136. Sen bilmez misin ki, mürebbîlerin mürebbîsi, ağlamakstın o hedâva olarak sütü az verir.

“Sen bilmez misin ki, rubûbiyet-i mutlaka sâhibi ve mürebbîlerin müreb-bîsi olan Hak Teâlâ hazretleri, kul ağlamaz ve münâcât etmezse, ilim ve irfân sütünü bedâva olarak az verir.” Bu beyt-i şerîfden anlaşılır ki, sâlik ağla-maz ve Hakk’a niyâz etmezse, gerek mütâlaadan ve gerek sohbetten iktisâb ettiği ilim ve irfân az olur. Ağlayıp niyâz ederek “Rabbi zidnî ilmen” (Tâhâ, 20/144) [“Rabbim ilmimi arttır!”] demek îcâb eder.

137. "Ve'l-yebkû kesîran" buyurdu. Kulak tut, tâ ki Kiriiçjâr'ırı fazlının sütü dökülsün!

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tevbe’de olan âyet-i kerîmeye işâret buyrulur. Âyet-i kerîme budur (Tevbe, 9/82) “Kazandıkları şey sebebiyle cezâ verilmekle az gülsünler ve çok ağlasınlar”. Bu âyet-i kerîme hadd-i zâtında münâfiklar hakkındadır. Fakat müfessirler hükmünün umûmî olduğunu beyân ederler. Nitekim Hz. Pîr efendimiz dahi bu hükmün umûmiyetine işâret buyururlar. Ya’ni, “Ey sâlik, Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde “Çok ağlasınlar!” buyurdu. Bu ma’nâya kulak tut ve böyle yap ki, Fâil-i Mutlak hazretlerinin fazl ve inayetinin sütü dökülsün!”

138. Hulutun ağlaması ve güneşin harâreti vardır. Dünyânın direği ancak bu iki iplik bükücüdür.

“Tâb”, “tâften" masdarından emr-i hâzırdır. “Rişte", iplik; “rişte-tâb”, vasf-ı terkîbî olup “iplik bükücü” demek olur ki, “nâzım olmak”tan kinâyedir. Ya’ni, “Bulutun ağlaması mesâbesinde olan yağmur vardır; ve güneşin dahi harâreti vardır. Dünyânın direği ancak bu iki nâzımdır. Zîrâ yağmur yağmasa, kuraklıktan nebâtât yanar ve hayvânât kuraklıktan helâk olur; ve eğer güneşin harâreti olmasa türlü meyveler pişmez ve çiçeklerde renk zâhir olmaz idi.”

139. Eğer güneşin harâreti ve bulutun gözyaşı olmasa idi, ne vakit cisim ve araz iri ve kalın olurdu?

“Cisim”den murâd, alelumûm mâdde-i eşyâ ve “araz”dan murâd, bu mevâdd ile kâim olan sıfatlardır. Meselâ renkler alelumûm arazdır ve bunlann kesafetle zuhûruna sebeb güneşin ziyâsı ve harâretidir. Zîrâ güneşin ziyâsı menekşe, çivîdî, mâvi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı olmak üzere yedi renklidir; ve meselâ bir çiçeğin mâvi görünmesi kendisini teşkîl eden mevâddın bu yedi ziyâdan altısını göstermeyerek yalnız mâviyi göstermesindendir. Dîğer eşyâmn renkleri de böyledir; ve harâret dahi bu ziyâya tâbi’dir. Yağmurun te’sîrât ve fevâidi ise îzâhdan müstağnîdir. Velhâsıl bunlar dünyâ dediğimiz bu âlem-i kesâfetin nizâmını te’mîne vâsıta olmak üzere mahlûktur. Cisimler ve arazlar bunlardan neşv ü nemâ bulur. İkinci mısrâ’ Hind nüshaların sûretindedir. “Ne vakit bizim ecsâmımız büyük ve kalın olurdu?” demek olur ki, meâlen farkı umûmiyet ve husûsiyetten ibârettir. “Sitabr” yâhud “sitebr” “kalın ve galîz” demektir.

140. Eğer bu hararet ve bu ağlama asıl olmasa idi, bu her dört fasıl ne ma'mûr olur idi?

Eğer güneşin bu harâreti ve bulutlann bu ağlaması, dünyânın nizâm üzere devrinde asıl ve esâs olmasa idi, ilkbahar, yaz, sonbahar ve kıştan ibâret olan dünyânın bu dört faslı ma’mûr olur mu idi?

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Tedbîrât-ı İlâhiyye’sinde bu fasıllar hakkında şöyle buyurur: “İlkbahar faslı hem sıcak ve hem rutûbetlidir. Sıcaklık ile râtıblık hayâtın tabiatıdır; ve insanın nefs-i hayvâniyyesi muhakkak ilkbaharda hareket etmek ve gezmek ve mesirelere teferrüce gitmek ve tenezzüh eylemek için neşât bulur; ve bu hâli herkes ilkbaharda kendi vücûdunda hisseder. Zîrâ bu haller bilcümle hayvânât ve nebâtât hakkında hareket-i tabîiyye zamânıdır. İşte nefs-i hayvâniyye hareket-i tabîiyye zamânı olan bahar sebebiyle ihtizâz eder. Yaz mevsimi sıcak ve kuraktır; ve sıcaklık ile kuraklık ateşin tabiatıdır; ve cism-i insânîde ihtiyarlık mukabilidir. Sonbahar soğuk ve kurudur, bu da vü-cûd-ı beşerde ölüm tabiatına tekabül eder. Ve kış zamânı soğuk ve yaştır. Bu da hayât-ı insâniyyede tab’-ı berzaha tekabül eder.

141. güneşin harareti ve cihanın bulutunun ağlaması mademki cihanı latîf ağızlı tutar.

“Hoş-dehân”, tebessümden kinâyedir. Ya’ni, “Harâret ve yağmur mâdem- ki dünyâyı mütebessim bir hâlde tutuyor ve çayırlan ve çimenleri hâl-i terâ- vet-te bulunduruyor.”

142. Akıl güneşini hararette tut! Gözü, yaş parlatıcı bulut gibi tut!

“Binâenaleyh ey sâlik, sen dahi akıl güneşini tefekkür harâreti içinde tut ve gözyaşını da aklın bu tefekkürâtı harâretiyle bulutlar gibi parlatıcı ve dökücü yap!” Ma’lûm olsun ki, insan düşündüğü şeyde müstağrak olup bu tefekkürâtın eseri cisminde zâhir olur. Eğer mahzûn ve münkesir olursa gözünden yaşlar akmağa başlar. Nitekim bu ma’nâ sûre-i Mâide’de vâki (Maide, 5/83) “Resûl’e nâzil olan şeyi dinledikleri vakit sen onlann gözlerinin Hak’tan ârif olduklan şeyden dolayı yaştan taştığını görürsün” buyurulur.

Zîrâ kişi dinlediği şeyin teessüründen ağlayabilir. Binâenaleyh sâlik için en kestirme yol tefekkürdür. Nitekim hadîs-i şerîfde “Bir dem tefekkür, yetmiş sene ibâdetten hayırlıdır" buyrulmuştur.

143. Sana küçük çocuk gibi ağlayıcı göz lâzımdır. O ekmeği az ye ki, ekmek senin suyunu götürdü.

Ey sâlik, sana küçük çocuklar gibi ağlamak lâzımdır; ve bu ağlamak tefekkür ile hâsıl olur. Meselâ düşün ki cemâdâtın milyarlarda biri nebât mertebesine gelmez; ve nebâtâtm milyarlarda biri hayvân mertebesine gelmez; ve hayvanların milyonlarda biri de insanlık mertebesini bulamaz; ve insanlann yüzbinlerde biri idrâk-i selîm ve akl-ı tâmm sâhibi olamaz; ve akl-ı tâmm sâhibi olanların binlerde biri mebde’ ve meâdmı düşünemez. Mebde’ ve maâdını düşünenlerin binde biri doğru yolu göremez. îmdi ey sâlik, vaktâki sen bu merâtibi geçip idrâk-i hakâyık derdine düştün ve insan olduğun hâlde tab’an hayvâniyet dâiresinde yaşadığını anladın, bu hâl senin için ağlanacak bir hâl değil midir? Binâenaleyh hayvanlığın îcâbı olan yemek ve içmekle az meşgül ol ki vücûdundaki kesâfet azalsın ve rûhun kuvvet bulup kalbinde rikkat hasıl olsun. Eğer böyle yapmaz ve yemek ve içmekle meşgul olur isen kesâfet-i vücûdiyyen rikkat-i kalbe mâni’ olup sende bu tefekkürâttan gözyaşı peydâ olmaz. "Adam sen de! Cenâb-ı Hak kerîmdir, elbet bize de bir gün inâyet eder!” demekle ömrün beyhûde geçer. Zîrâ senin bugünkü hâlin Hakk’ın inâyeti olduğu hâlde onun kıymetini bilmedin. Seni insan yaptığı hâlde bu ni’mete karşı küfrân edip hayvanlık tab’ını ihtiyâr ettin.[89]

1598. Kıtlık senesi beyhûde gülücü olan güneşten bağlar ölüme ve cân çekişmeye erişirler.

“Hîre hand”, “beyhûde gülücü" demektir. Bundan murâd, güneşin dâimâ buluttan ân olarak zuhûrudur. Bâtın zâhirin aksi olduğunun misâl-i zâhirîsi budur ki, eğer güneş dâimâ harâretini neşr eder ve hava buluttan ârî bulunursa, nebâtât yanar ve kıtlık olur; ve bağlar kuruyarak ölüme ve cân çekişmeye başlarlar. Binâenaleyh latîf olan güneşli havanın devâmı zımnında böyle bir felâket ve musîbet vardır; ve zâhirde bulutun ağlaması ve havanın bozuk olması zımnında da bağlann letâfeti vardır. Binâenaleyh insanın zâhiri ağladığı vakit bâtını ve rûhu güler; ve zâhiri güldüğü vakit dahi rûhu ve bâtını ağlar.

1599. Hakk'ın emrinden "Çok ağlayınız!"ı okumuşsun, pişmiş kelle gibi, niye gülücü kalmışsın?

Hakk’ın emri olan Kur’ân-ı Kerîm’den ı (Tevbe, 9/82) “Az gülsünler ve çok ağlasınlar!” âyetini okumuşsun. Binâenaleyh niçin onunla amel etmeyip bu cismâniyet âlemindeki ezvâka dalıp, pişmiş kelle gibi sıntıp kalmışsın. Nitekim hadîs-i şerîfte dahi “Çok gülme kalbi öldürür” buyurulmuştur.

1600. Eğer sen şem gibi gözyaşını aşağıya saçar isen, şem gibi evin aydınlığı olursun.

Eğer zâhirin ağlarsa, bâtının ve rûhun güler; ve rûhun güldüğü vakit dahi cisminin sıfatlan rûhunun sıfatlan ile örtünür ve kalbinde nûr-ı ma’rifet ve hikmet zuhûr edip etrâfa da nûr verir. Nitekim, mum yandığı ve göz yaşı dök-tüğü vakit odanın içi aydınlanır.[90]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)