Havâmîm Sûreleri
Kur’ân-ı Kerîm, bir ucu ezelde, bir ucu ebedde olan sonsuz bir rahmet okyanusudur. Bu okyanusun öyle sırları ve hazineleri vardır ki, anahtarları ancak Hakk’ın dilediği kullara verilir. Kur’ân’ın başında bulunan ve mânâsı kapalı olan harfler, yani hurûf-ı mukattaa, bu ilâhî hazinelerin kilitlerini açan sırlı anahtarlardır. Bu anahtarlar içinde yedi kapılı bir saray gibi duran, "Hâ-Mîm" ile başlayan yedi sûre, yani Havâmîm, sâlikin irfan yolculuğunda özel bir menzildir. Terzibaba İrfan Mektebi'nde bu yedi sûre, sadece birer metin değil, Hakikat-i Muhammedî’nin yedi mertebede zuhuru olarak okunur ve yaşanır. Vücûd-ı Mutlak
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Havâmîm, Arapça'da "Hâ-Mîm'ler" anlamına gelen bir çoğul ifadedir ve Kur'ân-ı Kerîm'de peş peşe gelen yedi mübarek sûrenin ortak ismidir. Bu sûreler, ilâhî kelâmın birer şifresi mesabesinde olan hurûf-ı mukattaa ile başlar. Bu harflerin hakikatini yalnızca Cenâb-ı Hakk bilir; ancak O'nun bildirdiği kadarını da Resûlü ve irfan ehli olan velîler anlar. Bu sırlı harfler, aklın sınırlarını aştığı yerde kalbin idrakinin başladığını hatırlatır.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz'in de işaret ettiği gibi, bu harfler Kur'ân'ın yirmi dokuz sûresinin başında yer alır ve her biri, indiği sûrenin anahtarı gibidir.
Hurûf-ı mukattaa Kur’an’da yirmi dokuz sûrenin başında yer alan ve isimleriyle telaffuz edilen harflerin ortak adıdır. Bu konunun açıklaması daha önce ilgili yerlerde yapılmıştır.
Bu harfler, sanki Cenâb-ı Hakk'ın, kuluna "Dur ve dinle, şimdi sana özel bir sır vereceğim" demesi gibidir. Âyetlerin mânâ denizine dalmadan evvel, bu harflerin heybetiyle sarsılır, aczimizi idrak eder ve kalbimizi ilâhî kelâma tam bir teslimiyetle açarız. Bu harflerin her birinin ayrı bir tecellîsi, ayrı bir işareti vardır. Kimisi tek harf (Kāf, Nûn), kimisi iki (Tâ-Hâ, Yâ-Sîn, Hâ-Mîm), kimisi üç, dört veya beş harften oluşur.
Havâmîm'i diğerlerinden ayıran en belirgin husus, "Hâ-Mîm" terkibinin tam yedi defa, yedi ayrı sûrenin başında ve peş peşe gelmesidir. Bu durum, ilâhî nizamda tesadüfe yer olmadığının açık delillerindendir. Terzibaba Hazretleri, bu dikkat çekici durumu Fussilet Sûresi şerhinde şöyle vurgular:
Bilindiği gibi (41-Fussilet) sûre-i şerifi, “Hâ-Mîm” “hurufu mukata’a” ile başlayan sûrelerin ikincisidir, huru-fu mukatta’a ların içinde, başka yedi adet aynı olanı yoktur, bu husus gerçekten çok dikkat çekicidir.
Bu durum dikkat çekicidir, çünkü yedi sayısı, gerek kevnî düzende gerekse insanın iç dünyasında bir tamlığa, bir kemâle işarettir. Yedi kat gök, yedi kat yer, haftanın yedi günü, nefsin yedi mertebesi gibi nice hikmetler hep bu sayının etrafında döner. Hâ-Mîm’lerin yedi adet olması, bu harflerde gizli olan hakikatin tam ve eksiksiz bir şekilde, yedi farklı makam veya tecellî yüzüyle açığa çıktığını gösterir. Bu yedi sûre şunlardır: Mü'min (Ğâfir), Fussilet, Şûrâ, Zuhruf, Duhân, Câsiye ve Ahkâf.
Bu yedi sûrelik zincirin ilk halkası Mü'min Sûresi'dir.
“Hâ-mîm” diye başlayan ve arka arkaya gelen yedi sûrenin ilkidir.
Bu yedi sûrenin her biri, aynı kaynaktan beslenen bir nehrin farklı kolları gibidir. Hepsi aynı "Hâ-Mîm" mührünü taşır ama her biri, o mührün mânâsını farklı bir vecheyle açar. Bununla birlikte, bu yedi sûrenin tamamında ortak bir ana damar bulunur. Terzibaba Hazretleri, Duhân Sûresi'ne dair sohbetinde bu ortak noktayı şöyle açıklar:
Hâ-mîm harfleriyle başlayan Duhân sûresi de bundan önceki Hâmîmler gibi, ana konu olarak Kur’an’ın gerçek Allah kelâmı olduğuna ve insanlar için önemine dikkat çekmektedir.
Havâmîm'in ilk ve en zâhirdeki dersi budur. "Hâ-Mîm" diyerek söze başlayan Hakk, kelâmının O'ndan geldiğini, beşer sözü olmadığını daha en başta ilân eder. Bu, Allah'ın âyetleri hakkında ileri geri konuşanlara karşı bir ikazdır. Nitekim bu sûrelerin ilkinde, Mü'min Sûresi'nde, "Allah’ın âyetlerini tartışmaya kalkışanlar"dan bahsedilmesi bu yüzdendir. "Hâ-Mîm" demek, "Bu kelâmın sahibi Benim, ona göre dinle, ona göre iman et, ona göre yaşa!" demektir.
Bu yedi kapıdan geçen sâlik, her kapıda Kur'ân'ın hakikatine, onun Allah kelâmı oluşuna dair imanını tazeler. Her bir "Hâ-Mîm", kalpteki şüphe tozlarını silen bir nefes gibidir. Mü'min Sûresi'nde imanın mücadelesini, Fussilet'te Kur'ân'a kulak vermenin inceliğini, Şûrâ'da vahyin birliğine şûrâ etmeyi, Zuhruf'ta dünyanın aldatıcı süsüne karşı Kur'ân'ın ebedî zenginliğini, Duhân'da inkârcıları bekleyen manevî dumanı, Câsiye'de herkesin ameliyle diz çökeceği o büyük günü ve Ahkâf'ta tarihten ibret alarak Kur'ân'a sarılmanın gerekliliğini öğrenir.
Havâmîm, sadece yedi sûrenin adı değil, Kur'ân'ın kalbine açılan yedi basamaklı bir irfan merdivenidir. Her basamağında "Hâ-Mîm" sırrı farklı bir renkte tecellî eder. Zâhirde Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğunu ispat eden bu sûreler, bâtında, irfan yolcusu için çok daha derin mânâlar taşır ki, bu mânâların kapısı da ancak bir mürşidin rehberliğinde aralanabilir. Bu yedi kapının ardındaki asıl hazine, "Hakikat-i Muhammedî" sırrıdır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Havâmîm Sûreleri: Aslı ve Mertebesi
Kur’ân-ı Kerîm’in kapısını çaldığımızda, bizi bazen sır dolu, anahtarı ancak ehline verilmiş odalar karşılar. Hurûf-ı mukattaa, yani kesik harfler, bu odaların eşiğidir. Onlar, Zât’ın kelâm sıfatının, harf ve ses suretine bürünürken kullandığı ilk perdelerdir. Bu işaretler içinde bir tanesi vardır ki, yedi defa tekrarlanmasıyla başlı başına bir irfan mektebi kurar: Hâ-Mîm.
Havâmîm sûreleri olarak bilinen bu yedi kapı, Mü’min, Fussilet, Şûrâ, Zuhruf, Duhân, Câsiye ve Ahkâf sûreleridir. Zâhirde bunlar, peş peşe gelen iki harften ibarettir. Fakat irfan gözüyle bakıldığında, bu iki harfin arasında bütün bir varlık mertebeleri silsilesinin, Hakk’ın halka tenezzülünün ve Hakikat-i Muhammedî’nin sırrının dürülü olduğu görülür. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve eserlerinde bu yedi kapı, tek bir hakikatin, “Hakk olan Muhammed’in” yedi farklı tecellî mertebesine açılır.
Hâ-Mîm: Hakk Olan Muhammed'in Mührü
Tasavvuf yolunun yolcusu için her harf, bir âlemin kapısıdır. Harfler, mânâların cesetleridir. Hâ-Mîm terkibi ise, Terzibaba irfan mektebinde, en büyük mânânın, bütün varlığın kendisinden zuhûra geldiği ilk taayyünün elbisesidir. Bu ilk taayyün, yani ilk belirlenim, Hakikat-i Muhammedî’dir.
Terzibaba Hazretleri, bu sırrı birkaç kelimeyle özetleyerek önümüze bir hazine bırakır:
7 adet “Hâ-Mîm”, Hakikat-i Muhammedî/Hakk olan Muhammed, demektir. Her “Hâ-Mîm”i de kendi içerisinde yine ayırmak gereklidir, biz burada kısaca genel olarak belirtip geçelim.
Burada bahsedilen “Muhammed”, yalnızca Mekke’de doğmuş, Medine’ye hicret etmiş tarihî şahsiyet değildir. O, beşer suretinde zuhûr etmiş en kâmil numunedir, şüphesiz. Fakat “Hakikat-i Muhammedî”, O’nun bu beşerî suretinin ardındaki ezelî ve ebedî hakikatidir. O, Cenâb-ı Hakk’ın kendi Zât’ından yine kendi Zât’ına olan ilmî tecellîsinin ilk sureti, varlık âlemlerinin çekirdeğidir. Âlemler O’nun nurundan halk edilmiştir. “Hakk olan Muhammed” tabiri, bu vücûdî mertebeye işarettir.
Bu noktayı daha da açmak için Terzibaba’nın bir başka sohbetindeki ifadeye kulak verelim:
Hakikat-i itibari ile Hakk, zuhuru itibari ile halk olan Muhammed. Hâ, Mim. Hakikat-i Muhammed-i. “Hakk olan Muhammed.”
Bu cümle, tasavvufun en temel öğretilerinden birini, tenzih-teşbih dengesini en kâmil şekilde özetler. Efendimiz (s.a.v), “hakikati itibariyle Hakk”tır. O, Hakk’ın Zât’ı değildir, hâşâ. Lâkin O’nun hakikati, Hakk’ın Zâtî tecellîsinin ilk ve en berrak aynasıdır. O ayna o kadar saftır ki, bakan onda sadece sahibini görür. O’nun hakikati, Hakk’tan bir an bile ayrı değildir. Bu yönüyle O, Hakk’ın varlıkta en kâmil mazharıdır.
“Zuhuru itibariyle halk” olması ise, O’nun beşerî yönüdür. O, bizim gibi yiyen, içen, uyuyan, tebliğ vazifesinde zorluklar çeken bir insandır. Bu yönüyle O, “halk”tır, yani halk edilmiştir. İşte bu iki yönü, bâtındaki Hakk ile zâhirdeki halk oluşu birleştiren bu berzah (ara-kesit) mertebesi, O’nu İnsân-ı Kâmil yapar. Hâ-Mîm, bu iki kanatlı hakikatin Kur’ân dilindeki mührüdür. “Hâ” harfi, Zât’ın mutlak gayb olan Hüvviyet’ine işaret ederken; “Mîm” harfi, o gaybî hakikatin “Muhammed” isminde ve suretinde bu âlemde zuhûr edişini sembolize eder. Böylece Hâ-Mîm, Hüviyyet’in Muhammedî tecellî ile âlemlere rahmet oluşunun sırrını içinde taşır.
Zât'ın Tenezzülü: Melikiyyetten Âlemlere Bir Rahmet Kapısı
Mutlak ve her şeyden münezzeh olan Zât-ı Mutlak'ın, harflerin, kelimelerin ve suretlerin olduğu bu kesret (çokluk) âleminde kendini bildirmesinin cevabı, “tenezzül” kavramında gizlidir. Tenezzül, bir alçalma değil, lütuf ve merhametle bir alt mertebeye kendini izhâr etme, bilinmeyi murad ederek kendi hakikatinden haber vermedir.
Terzibaba Hazretleri, Hâ-Mîm’in bu tenezzül sırrının anahtarı olduğunu şöyle açıklar:
en melikiyyete tenezzül etmiş oldu. Konuya örnek olarak; “Hâ-Mîm. Bu kitap Rahman ve Rahim olan Allah’tan, âyetleri her şeyi ayırıcı (tafsil edici) olarak bilen bir kavim için Arapça Kur’ân olarak indirilmiştir” [499] âyetini ele alan Necdet Efendi’ye g
Buradaki “melikiyyet” kelimesi üzerinde durmak gerekir. Melikiyyet, mutlak hükümdarlık, her şeyin üzerinde olma hâlidir. Bu, Zât’ın kendi Ahadiyet (mutlak birlik/teklik) mertebesindeki istiğnasıdır. Cenâb-ı Hakk, bu mertebede iken “gizli bir hazine” idi. Sonra bilinmeyi murad etti. İşte bu murad, bir tenezzül hareketini başlattı. Melikiyyet tahtından, Rahman ve Rahim isimlerinin tecellî ettiği âlemlere doğru bir “iniş” başladı.
Bu iniş, mekânsal bir iniş değildir; bir tecellî ve zuhûr hareketidir. Fussilet Sûresi’nin başındaki bu âyet, Hâ-Mîm ile bu tenezzül arasındaki bağı apaçık kurar. “Hâ-Mîm” dendikten hemen sonra, “Bu kitap Rahman ve Rahim olan Allah’tan indirilmiştir” buyrulur. Demek ki Hâ-Mîm, bu inişin, bu tenezzülün şifresidir. O, Zât’ın kelâmının, Hakikat-i Muhammedî nuru aracılığıyla, Nefes-i Rahmânî denilen o ilâhî rahmet nefesiyle varlık sahasına çıkışının ve nihayetinde Arapça bir Kur’ân olarak beşer idrakine sunuluşunun özetidir.
Kur’ân’ın “indirilmesi” (tenzîl), Zât’ın “tenezzül” etmesiyle aynı köktendir. Her ikisi de aynı ilâhî merhamet hareketinin farklı vecheleridir. Hâ-Mîm, bu hareketin başlangıç noktasıdır. O, melikiyyet semâsından rahmet yeryüzüne uzanan nuranî bir iptir. Kur’ân, bu iple beşeriyete sarkıtılmış ilâhî bir armağandır ve bu ipin en tepesindeki tutamak, Hakikat-i Muhammedî’dir. Kur’ân O’nun kalbine inmiştir, çünkü o kalp, melikiyyetten gelen tecellîyi olduğu gibi kabul edecek tek mahaldir.
Hakikat İtibarıyla Hakk, Zuhur İtibarıyla Halk: Muhammedî Mîzan
Bu tenezzül hadisesinin merkezinde duran Resûlullah (s.a.v), iki denizin birleştiği yerdir. O, hem Zâtî hakikatlerin tecellîgâhı, hem de beşerî sıfatların en güzel numunesidir. Bu iki âlemi kendinde çatışmasız bir şekilde birleştirmesi, O’nun “Muhammedî Mîzan”, yani Muhammedî denge ve ölçü olmasının sırrıdır.
Terzibaba Hazretleri’nin ifadesi, bu mîzanı anlamak için bir mihenk taşıdır: Hakikat-i itibari ile Hakk, zuhuru itibari ile halk olan Muhammed. Bu, bir Cem makamı beyanıdır; yani zıt gibi görünen hakikatlerin birleştiği bir görüşü dile getirir. Bir yanda “Hakk” var, mutlak, ezelî, ebedî. Diğer yanda “halk” var, sonradan olan, fânî, muhtaç. Bu ikisi, İnsân-ı Kâmil’in varlığında birleşir. O, ne sadece Hakk’tır ne de sadece halk. O, Hakk’a bakan yüzüyle Hakk’ın aynası, halka bakan yüzüyle halkın rehberidir.
Bu, sâlikin seyrinde de ulaşılması hedeflenen bir makamdır. Sâlik, nefsini bildikçe Rabbini bilir. Kendi “halk” (yaratılmışlık) mertebesinin acziyetini idrak ettikçe, kendisinde tecellî eden “Hakk” mertebesinin zenginliğine şahit olur. Bu şahitlik zirveye ulaştığında, kişi kendisinin Hakk’ın bir mazharı olduğunu, kendi iradesinin O’nun iradesinde eridiğini anlar. Bu, “ölmeden evvel ölmek” sırrıdır. Beşerî varlığını Hakk’ın varlığında yok eden, Hakk ile baki olur.
Efendimiz (s.a.v), bu makamın sultanıdır. O’nun varlığı, Hakk ile halk arasındaki en mükemmel köprüdür. Hâ-Mîm harfleri, bu köprünün iki ayağını sembolize eder gibidir. “Hâ” ile işaret edilen ilâhî, bâtınî hakikat; “Mîm” ile işaret edilen Muhammedî, zâhirî zuhûr. İkisi bir araya gelince, ortaya “Hakk olan Muhammed”in, yani kâinatın varoluş sebebinin tam portresi çıkar. Bu portre, hem tenzihin hem de teşbihin en üst seviyede yaşandığı bir denge noktasıdır.
Yedi Kapı, Yedi Mertebe: Her Hâ-Mîm Bir Tecellî Âlemidir
Terzibaba Hazretleri, Hâ-Mîm’in genel mânâsını verdikten sonra önemli bir uyarıda bulunur: “Her ‘Hâ-Mîm’i de kendi içerisinde yine ayırmak gereklidir.” Bu, yedi adet Hâ-Mîm ile başlayan sûrenin, aynı hakikatin yedi farklı mertebesini veya yedi farklı tecellîsini dile getirdiğini anlatır.
Yine Zuhruf Sûresi tefsirinde geçen şu ifade de bu katmanlı yapıyı doğrular:
Her tecellide mertebesi vardır.
Bu demektir ki, Hâ-Mîm sırrı tek bir kalıba sığdırılamaz. O, bir okyanustur ve yedi sûre, bu okyanusa açılan yedi farklı liman gibidir. Her bir limandan okyanusa açılan, farklı bir manzarayla karşılaşır.
- Mü’min Sûresi’ndeki Hâ-Mîm, Allah’ın Gâfir, Kâbil-it-Tevb, Şedîd-il-İkâb gibi celâl ve cemâl isimlerinin tecellîsine açılan bir kapıdır.
- Fussilet Sûresi’ndeki Hâ-Mîm, Kur’ân’ın inişini, ilâhî kelâmın nasıl “tafsil edildiğini” konu edinir. Burada tecellî, kelâm ve irşad mertebesiyle öne çıkar.
- Şûrâ Sûresi’ndeki Hâ-Mîm, “İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik” âyetiyle, vahyin ve ilâhî ruhun doğrudan tecellîsine işaret eder.
- Zuhruf Sûresi’ndeki Hâ-Mîm, Kur’ân’ın Levh-i Mahfuz’daki yüce aslına, “Ümmü’l-Kitâb”daki yerine dikkat çeker.
Diğer sûreler de (Duhân, Câsiye, Ahkâf) bu minvalde, Hakikat-i Muhammedî’nin ve ilâhî tenezzülün farklı bir yönünü aydınlatır. Biri kıyamet ahvalini, biri delillerin apaçıklığını, diğeri ise önceki kavimlerin durumunu merkeze alarak aynı hakikati işler.
Bu yedi kapı, sâlikin mânevî yolculuğundaki yedi mertebeye de işaret olabilir. Nefsin yedi mertebesini (Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râziye, Marziyye, Kâmile) aşan bir sâlik, nasıl ki her mertebede farklı bir tecellîye ulaşırsa, Havâmîm sûrelerinin bâtınî ikliminde seyahat eden bir arif de her bir Hâ-Mîm’de farklı bir irfan ufkuna vasıl olur.
Terzibaba İrfan Mektebi’nin penceresinden bakıldığında Hâ-Mîm, Kur’ân’ın kalbine yerleştirilmiş yedi dallı bir şamdan gibidir. Her bir dalı, Hakikat-i Muhammedî’nin nuruyla yanar ve âlemleri aydınlatır. Bu yedi harf grubu, Zât’ın melikiyyet tahtından tenezzül edip Muhammedî nur ile âlemlere rahmet olarak yayılışının; hakikatiyle Hakk, zuhuruyla halk olan İnsân-ı Kâmil’in sırrının ve bu sırra açılan yedi farklı tecellî kapısının ilâhî bir beyanıdır.
Terzibaba Geleneğinde Havâmîm Sûreleri'in Yaşanması
Bir önceki sohbetimizde Havâmîm sûrelerinin bâtınî mânâsına, Hakikat-i Muhammedî ile olan derin bağına bir kapı aralamıştık. Bu bilgi, bir hazine haritasının üzerindeki işarettir. Lâkin haritaya bakıp durmak, hazineye ulaştırmaz. O haritayı eline alıp yola düşmek, o yolun edebiyle yürümek icap eder. Bu bölümde, o haritanın sâlikin hayatında nasıl bir yolculuğa dönüştüğü, Havâmîm sırrının ilimden hâle nasıl taşındığı ele alınacaktır. Zira irfan mektebinde aslolan bilmek değil, olmaktır.
Havâmîm, Kur'ân-ı Kerîm'in sadece lafzında kalmış yedi kilitli sandık değildir. Onlar, kâinatın ve insanın varlık katmanlarına yerleştirilmiş yedi tecellî kapısıdır. Bu kapıların anahtarı da mürşid-i kâmilin elindedir. Sâlik, o kapıdan geçmeye niyet edendir. Bu niyet, sülûk dediğimiz o mübarek yolculuğun ta kendisidir ve bu yolculuk, Hâ-Mîm'in sâlikin kendi varlığında okunması, yaşanmasıdır.
Hâ-Mîm'in Sırrına Talip Olmak: Sülûkun Başlangıcı ve Edebi
Her yolculuk bir niyetle başlar. Tasavvuf yoluna giren bir sâlikin ilk adımı, kendi acziyetini ve perdeli oluşunu idrak etmesidir. Bu perde içinde kıvranan ruh, bir noktada kendi hapishanesinin farkına varır ve bir arayış başlar. Bu arayış, hakikate duyulan fıtrî bir özlemdir. Bu özlem, sâlikin ilk "Hâ"sıdır. "Hâ", Hayy olanın, ezelî ve ebedî hayat kaynağının her zerrededeki mevcudiyetidir.
Bu yolda karşısına ilk çıkacak olan, "Mîm"dir. "Mîm", Muhammedî edeptir, şeriattır, bir mürşidin terbiyesidir. Sâlik, o Ezelî Hayat'a ("Hâ") ulaşmak ister ama yolu bilmez. "Mîm", o yolu gösteren kılavuzdur. Mürşid-i kâmil, yaşayan "Mîm"dir. Sâlik, mürşidin elini tuttuğunda, aslında kendi içindeki "Hâ"nın, dışarıdaki "Mîm" ile buluşmasına ilk adımı atmış olur.
Bu yüzden, Havâmîm sırrına talip olmak, her şeyden evvel bir edep talimidir. Sâlik, mürşidin sohbet halkasına oturduğunda, aslında bir "Hâ-Mîm" halkasına dahil olur. O halkanın merkezi, mürşidin kalbinden feyezan eden Nefes-i Rahmânî'dir; bu "Hâ"dır. Halkanın çevresi ise, o feyzi alıp kendi kabına doldurmaya çalışan müridlerin teslimiyeti ve edebiyle örülüdür; bu da "Mîm"dir. Teslim olmadan, kendi aklını ve nefsini mürşidin terbiyesine emanet etmeden o halkadan feyiz alınmaz.
Terzibaba mektebinde bu sûreleri yaşamak, o sûrelerin işaret ettiği hakikati kendi nefsinde tecrübe etmektir. Fussilet'i okurken, kendi azalarının Hakk'ın şahidi olduğunu zevk etmektir. Duhân'ı okurken, yakîn nuruyla şüphe dumanının nasıl dağıldığını görmektir. Bu idrak, akılla değil, hâl ile olur. Hâlin anahtarı ise, "Mîm"e, yani Muhammedî edebe ve mürşidin talimine sımsıkı sarılmaktır. Sâlik anlar ki, "Hâ" olan o sonsuz hakikat denizine, ancak "Mîm" gemisine binerek açılabilir.
Zikir ve Sohbette Hâ-Mîm Tecellîsi: İki Kanatla Uçmak
Sülûk yolculuğu, sâlikin iki kanatla uçtuğu bir seferdir: Zikir ve sohbet. Bu iki kanat, Hâ-Mîm sırrının sâlikin hayatında en bariz şekilde tecellî ettiği iki sahadır. Biri içe dönük, diğeri dışa dönüktür.
Zikir, bilhassa "Allah" veya "Hu" lafzıyla yapılan zikir, doğrudan doğruya "Hâ" kapısını çalmaktır. "Hâ", harflerin en gizemlisidir. O, Zât'ın Hüvviyetine, O'nun hiçbir sıfatla kayıtlanmamış mutlaklığına bir işarettir. Sâlik zikre oturduğunda, dış dünyadan elini eteğini çeker ve kalbinin atışlarıyla "Hâ" demeye başlar. Bu, "ben yokum, Sen varsın" demenin en derin hâlidir. Sâlik, her "Hâ" deyişte, kendi izâfî varlığını o mutlak varlık denizine bir damla gibi bırakır. Bu, tenzih kanadıdır. Zikir, sâlikin "Hâ" deryasında fâni olma talimidir.
Fakat sâlik, hayatını bir mağarada zikirle geçiremez. İnsanlar arasına karışmak, hizmet etmek zorundadır. Burada "Mîm" kanadı devreye girer. "Mîm", zikirde ulaşılan o soyut hakikatin, en güzel formda, en kâmil şekilde zuhur ettiği yerdir. O form, Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v) ahlâkıdır. Sohbet, bu "Mîm"in talim edildiği yerdir. Mürşidin sohbeti, sâlike nasıl oturacağını, nasıl konuşacağını, nasıl hizmet edeceğini öğretir. Bunların hepsi, o zikirde hissedilen soyut "Hâ" hakikatinin, somut hayata dökülmüş hâlidir. Bu da teşbih kanadıdır.
İşte Muhammedî mîzan budur. Ne sadece "Hâ"da kaybolup halktan kopmak, ne de sadece "Mîm"in şeklinde kalıp "Hâ"nın ruhunu unutmak. Terzibaba mektebinin sâliki bilir ki, kâmil insan, "Hâ"nın derinliğinde demirlemiş, "Mîm"in güzelliğiyle yelken açmış bir gemi gibidir. Zikri, onu Hakk'a yaklaştırır; sohbet ve hizmeti, onu halka yaklaştırır. Ama o bilir ki, Hakk ile halk aslında bir'dir. Bu ikisini birleştirebildiği an, sâlik "Hâ-Mîm" sırrını yaşamaya başlar. İçi "Hû" der, dışı Muhammedî ahlâkı yansıtır. Bu, zıtların birliği dediğimiz Cem makamı'nın sülûk hayatındaki ilk meyvesidir.
Mürşid-i Kâmil: Yaşayan Hâ-Mîm
Havâmîm sırrının sülûk yolundaki en somut ve vazgeçilmez tecellîsi, mürşid-i kâmilin şahsında zuhur eder. Eğer Havâmîm, "hakikati itibariyle Hakk, zuhuru itibariyle halk olan Muhammed" sırrının anahtarı ise, mürşid-i kâmil de o anahtarı elinde tutan zâttır. O, kendi zamanının yaşayan "Hâ-Mîm"idir.
Mürşidin "Hâ" yönü, onun bâtınıdır, sırrıdır. Bu yönüyle o, Hakk'a bağlıdır. Kalbi, daima Zât tecellîsinin meclisindedir. Bu yönü mürid tarafından görülmez, ölçülemez. Bu, onun velâyetinin sırrıdır. Onu diğer insanlardan ayıran, kalbinin doğrudan doğruya Hayy ve Kayyûm olanla irtibatıdır.
Mürşidin "Mîm" yönü ise, onun zâhiridir, talimidir, irşadıdır. Bu yönüyle o, İnsân-ı Kâmil olan Hz. Muhammed'in (s.a.v) ahlâkının, ilminin ve edebinin vârisidir. Oturuşu, kalkışı, konuşması, tebessümü, hatta gazabı bile bu Muhammedî mirasa tam bir uygunluk içindedir. Onun ağzından dökülen her kelime, "Hâ" kaynağından gelen mânânın, "Mîm" kalıbına dökülmüş hâlidir.
Mürid-mürşid ilişkisi, bu "Hâ-Mîm" dinamiği üzerine kuruludur. Mürid, mürşidini sevdikçe ona benzemeye başlar. Bu benzeme, bir taklit olarak başlar, ama zamanla tahkike, yani o hâlin müridin kendi malı olmasına dönüşür.
Bu süreçte mürşid, sâlikin yedi katlı nefs semasındaki yolculuğunda ona rehberlik eder. Havâmîm'in yedi sûresi, bu yedi katmanın birer sembolü gibidir. Mürşid, sâlikin hangi mertebede olduğunu bilir ve ona o mertebeye uygun ilacı, yani o mertebenin "Hâ-Mîm" tecellîsini sunar. Sâlikin görevi, mürşidin tasarrufunun ardındaki hikmeti sorgulamak değil, o tasarrufa tam bir teslimiyetle boyun eğmektir. Çünkü bilir ki mürşit, onun göremediği "Hâ" hakikatini gören ve onu en güzel "Mîm" suretine ulaştırmak için çabalayan yegâne doktordur.
Nefsin Mertebelerinde Hâ-Mîm'i Yaşamak: Cem Makamına Yolculuk
Sülûk, sâlikin nefsini tanıması ve onu tezkiye ederek Rabbini bilmesi yolculuğudur. Bu yolculuk, nefsin en aşağı mertebesi olan Nefs-i Emmâre'den, en üst mertebesi olan Nefs-i Kâmile'ye doğru yedi basamaklı bir miraçtır. Havâmîm sırrı, bu yolculuğun her basamağında farklı bir şekilde tecrübe edilir.
Nefs-i Emmâre (Kötülüğü emreden nefs) basamağındaki sâlik için "Hâ-Mîm" bir dış kanundur. "Hâ" (Hakk), ona yasaklar koyan, onu hesaba çekecek olan bir güçtür. "Mîm" (Muhammedî şeriat) ise, o gücün emirlerini tebliğ eden, uyması zorunlu kurallar bütünüdür. Bu mertebede sevgi değil, korku hâkimdir.
Nefs-i Levvâme (Kendini kınayan nefs) mertebesine yükselen sâlik, içsel bir çatışma yaşar. Bir yanı "Hâ"nın nuruna çekilirken, diğer yanı hala Emmâre'nin alışkanlıklarına meyleder. Bu mertebede "Hâ-Mîm", bir vicdan muhasebesi hâlini alır. Sâlik, "Mîm"in, yani Peygamber ahlâkının ne kadar yüce, kendi hâlinin ise ne kadar aşağıda olduğunu görür ve bundan hicap duyar.
Nefs-i Mülheme (İlham alan nefs) basamağında, sâlikin kalbine ilhamlar gelmeye başlar. "Hâ" artık sadece korkulan bir güç değil, aynı zamanda sevilmeye ve özlenmeye başlanan bir Sevgili'dir. "Mîm", o Sevgili'ye ulaşmanın en güzel yolu olarak görülür.
Bu yolculuk devam ettikçe, Nefs-i Mutmainne (Huzura ermiş nefs) kapısına varılır. Burada sâlik, imanında ve yolunda tam bir kararlılığa ulaşmıştır. "Hâ" ve "Mîm" artık onun için çatışan iki kutup değil, birbirini tamamlayan iki hakikattir. Kalbi "Hâ" ile (Hakk ile) mutmain olmuş, azaları "Mîm" ile (Muhammedî edeple) süslenmiştir.
Daha üst mertebelerde (Nefs-i Râdiye, Mardiyye, Kâmile), bu birlik daha da derinleşir. Sâlik, varlığının hakikatinin o "Hâ" kaynağından geldiğini ve en kâmil zuhurunun "Mîm" suretinde olduğunu zevk eder. Bu, Tevhid muktezası'dır; yani Bir'liğin gereğidir. O anlar ki, "hakikati itibariyle Hakk, zuhuru itibariyle halk" olan sadece Peygamber değil, bu yolda kâmil olan her insandır. Kâinatın kendisi, baştan sona bir "Hâ-Mîm" senfonisi hâline gelir. Yol, yolcuda son bulur. Arayan, aradığının ta kendisi olduğunu anlar.
Füsûsu'l-Hikem'de Havâmîm Sûreleri
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin eseri Füsûsu’l-Hikem’de, “İşte Havâmîm Sûreleri’nin yedi sırrı şunlardır” diye bir bölüm bulunmaz. O, sırrı ifşâ etmez, sırra giden yolun anahtarlarını, yani küllî kaideleri verir. Vazifemiz de o anahtarları alıp, Havâmîm Sûreleri’nin kapısını onun gösterdiği edeple çalmaktır.
Şeyh-i Ekber’in nazarında Kur’ân-ı Kerîm, kâinatın kendisidir. Âyetler, kevnî hakikatlerin kelimelere bürünmüş hâlidir. Bu yüzden Kur’ân’ın başındaki hurûf-ı mukattaa, ona göre Cenâb-ı Hakk’ın âlemleri nasıl bir nizamla var ettiğinin şifreleridir. Onlar, varlığın yapıtaşları, ilâhî isimlerin harf suretindeki tecellîleridir. Her bir harf, bir ismin, bir sıfatın, bir mertebenin perdesini aralar. Bu ilme, ariflerin dilinde [ilm-i hurûf](/wiki/ilm-i-huruf) (harflerin ilmi) denir. Havâmîm Sûreleri’nin sırrına da bu kapıdan girilir.
“Hâ-Mîm” (حم). İki harf. Şeyh-i Ekber’in hikmet dünyasında bu iki harf, iki büyük hakikatin işaretidir.
“Hâ” (ه) harfi, Arap dilinin en derininden, göğsün merkezinden bir “nefes” ile çıkar. O, [Hüvviyet](/wiki/huvviyet) makamına işarettir. “Hû”, yani “O”. Kimsenin tam olarak idrak edemeyeceği, isimlerin ve sıfatların ötesindeki mutlak [Zât](/wiki/vahdet-i-vucud). Her türlü kayıttan, sınırdan ve şekilden münezzeh olan o yüce [Ahadiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse) (mutlak birlik) mertebesi. “Hâ” harfi, bu erişilmez, gayb olan Zât’ın bir rumuzudur. O, aynı zamanda Hakk’ın “Hayy” ismine, yani ezelî ve ebedî olan Hayat sıfatına da bir kapı açar. “Hâ”, tenzihin, yani Hakk’ı her türlü yaratılmışlık özelliğinden soyutlamanın zirvesidir.
“Mîm” (م) harfi ise, dudakların birleşmesiyle, yani en dış organla telaffuz edilir. O, zuhûrun, görünürlüğün, taayyünün harfidir. Şeyh-i Ekber ve bütün irfan ehli için “Mîm” denilince akla tek bir hakikat gelir: [Hakikat-i Muhammediyye](/wiki/hakikat-i-muhammedi). Yani, bütün halkın kendisinden zuhûr ettiği ilk ve en kâmil tecellî. Cenâb-ı Hakk, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim” buyurduğunda, o bilinme arzusunun ilk aynası, ilk tecellîgâhı işte bu hakikattir. “Mîm”, Ahmed ismindeki “mîm”dir. “Mîm”, Âdem’in hakikati, [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil)’in sırrıdır. Kâinat, o “Mîm”in açılımından ibarettir. “Mîm”, teşbihin, yani Hakk’ı yaratılmışlarda görmenin, tecellîsini müşahede etmenin kapısıdır.
Bu iki harfin bir araya gelişi, Hâ-Mîm, tenzih ile teşbihin bir araya gelmesidir. Bu, Zât ile sıfatın, bâtın ile zâhirin buluşmasıdır. “Hâ” ile işaret edilen o mutlak, sır olan [Zât-ı Mutlak](/wiki/zat-i-mutlak), “Mîm” ile işaret edilen Hakikat-i Muhammediyye suretinde kendini âlemlere tanıtmıştır. “Hâ-Mîm”, Hakk’ın kendi Zâtî gaybından, kendi bilinme sevgisiyle, en kâmil mazharı olan İnsân-ı Kâmil perdesinden âlemlere tenezzül edişinin hikâyesidir. Bu, Füsûs’un temel dokusunu oluşturan o büyük hikâyedir: Mutlak Bir’in, kesret (çokluk) âleminde nasıl göründüğünün hikâyesi.
Dolayısıyla Şeyh-i Ekber’in gözüyle Havâmîm Sûreleri’ni okumak, kâinatın yaratılış sırrını, [Tevhid](/wiki/tevhid) hakikatini tefekkür etmektir. “Hâ”, o mutlak Birlik’tir. “Mîm”, o Birlik’in kendini seyrettiği en parlak ayna, yani Muhammedî hakikattir. Aradaki süreç ise, [Nefes-i Rahmânî](/wiki/nefes-i-rahmani) dediğimiz o ilâhî sevgi nefesiyle, [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite)’nin (varlıkların ilâhî ilimdeki ezelî hakikatleri) dış dünyada zuhûra gelmesidir. “Hâ-Mîm”, bu bütün sürecin en özlü ifadesi, varoluşun formülüdür.
Yedi adet Havâmîm Sûresi'nin varlığı da Füsûs'un küllî kaideleriyle anlaşılabilir. Şeyh-i Ekber’in sisteminde yedi sayısı tesadüfî değildir. Kâinatın temel yapısında bu sayı tekrar tekrar karşımıza çıkar: Yedi gök, haftanın yedi günü ve varlığı ayakta tutan yedi temel ilâhî isim (Ümmehâtü’l-Esmâ): Hayy (Diri), Alîm (Bilen), Kadîr (Güçlü), Murîd (İrade eden), Semî’ (İşiten), Basîr (Gören) ve Mütekellim (Konuşan).
Her bir Havâmîm Sûresi, bu yedi temel tecellî mertebesinden birine işaret ediyor olabilir. Her bir “Hâ-Mîm”, aynı “Hâ-Mîm” değildir. Her biri, o mutlak “Hâ” hakikatinin, “Mîm” aynasından yedi farklı renkte, yedi farklı mertebede yansımasıdır. Tıpkı Füsûs'un her bir peygamberin getirdiği hikmetin, aynı Tek Hakikat’in farklı bir yüzü olduğunu anlatması gibi, yedi Havâmîm Sûresi de, aynı “Hâ-Mîm” hakikatinin, yani “Zât’ın Muhammedî hakikat ile zuhûru”nun yedi farklı hikmet mertebesidir.
Füsûsu’l-Hikem, bir olanın çok görünmesi (kesrette vahdet) ve çok olanın aslında Bir olması (vahdette kesret) hakikatini anlatır. Havâmîm Sûreleri de Kur’ân’ın dilinde bu hakikatin en veciz ifadelerinden biridir. “Hâ” ile tenzih zirvesine çıkar, O’nu hiçbir şeye benzetemeyeceğimizi anlarız. “Mîm” ile teşbih zeminine iner, O’nsuz da hiçbir şeyin olmadığını idrak ederiz. Bu iki hakikati aynı anda, birbiriyle çelişir görmeden tek bir [Cem makamı](/wiki/cem-makami)nda birleştirebilmek ise Muhammedî meşrebin, o kâmil dengenin sırrıdır.
Şeyh-i Ekber bize şunu fısıldar: “Hâ-Mîm”i sadece dilinle okuma. Bütün varlığınla oku. Kendi varlığının da bir “Hâ-Mîm” olduğunu idrak et. Senin de bir bâtının, bir sırrın var; tıpkı “Hâ” gibi. Ve bir zâhirin, bir suretin var; tıpkı “Mîm” gibi. Yolculuğun, kendi “Hâ” sırrından, kendi “Mîm” suretine doğru bir tenezzül ve bu surette o sırrı yeniden bulma, yani “urûc” etme yolculuğudur.
Füsûs’un tamamı, “Hâ-Mîm”in ne anlama geldiğinin en derin, en katmanlı şerhidir. Çünkü Füsûs, Vahdet-i Vücûd’un manifestosudur. “Hâ-Mîm” ise, bu manifestonun Kur’ân’daki mührüdür: Mutlak Gayb olanın, en kâmil mazharı aracılığıyla âşikâr olmasının ilâhî imzasıdır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Füsûs mektebinin en derin derslerinden biri olan zıtların birliği hakikatine, bu Hâ-Mîm penceresinden bakılabilir. Şeyh-i Ekber’in bütün hikmeti, zıt gibi görünenlerin aslında aynı hakikatin iki farklı yüzü olduğunu idrak etmek üzerine kuruludur.
Hakikat yolunda, Cenâb-ı Hakk kendisini zıtları ile birlikte izhâr eder. O, hem Evvel’dir hem Âhir, hem Zâhir’dir hem Bâtın. Bir isminin tecellîsi diğer isminin tecellîsiyle birlikte zuhûr eder. Güzellik (Cemâl), heybet (Celâl) ile; lütuf, kahır ile birlikte manasını bulur. Bu noktada İbn Arabî hazretleri bize iki mühim kavram hediye eder: Tenzih ve teşbih.
Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü yaratılmışlık sıfatından, şekilden, mekândan münezzeh bilmektir. Kur’ân-ı Kerîm’in “Leyse ke-mislihî şey’un” yani “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 42/11) buyruğu, tenzih makamının zirvesidir. Bu, “Hâ” harfinin sırrıdır. Zât’ın Hüvviyet gaybı, mutlak aşkınlığıdır. Eğer sâlik sadece bu gözle bakarsa, Hakk’ı âlemlerden o kadar uzaklaştırır ki, sonunda âlemi O’nsuz zannetme tehlikesine düşer.
Teşbih ise, aynı âyetin devamında gelen “ve hüve’s-semî’ul-basîr” yani “O, işitendir, görendir” sırrıyla açığa çıkar. Bu ise, Hakk’ın bütün âlemlerde kendi isim ve sıfatlarıyla tecellî ettiğini, her zerrede O’nun bir ayetinin parladığını görmektir. “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi (yüzü) oradadır” (Bakara, 2/115) ayeti, teşbihin mührüdür. Bu, “Mîm” harfinin sırrıdır. Zât’ın, kendi güzelliğini görmek için Muhammedî aynada ve dolayısıyla bütün kâinat aynalarında tecellî etmesidir. Eğer sâlik sadece bu gözle bakarsa, mazharları (tecellî yerlerini) Zât ile karıştırma tehlikesine düşer.
Şeyh-i Ekber’in ve bütün kâmil mürşidlerin yolu, bu iki bakışı birleştiren Muhammedî mîzan yoludur. Bu, Hakk’ı hem âlemlerden sonsuz derecede münezzeh (tenzih) hem de âlemlerin tam da içinde, onlarla kâim (teşbih) olarak aynı anda idrak etmektir. Bu makama Cem makamı denir; zıtların birleştiği yerdir.
Havâmîm sûrelerinin başındaki “Hâ-Mîm” harfleri, bu Cem makamının Kur’ânî formülüdür. Onu okuyan arif, bir anda hem tenzihin sonsuzluğuna hem de teşbihin somutluğuna davet edilir.
“Hâ” derken, sâlikin kalbi bir ürpertiyle dolar. Zât’ın ululuğu karşısında kendi hiçliğini anlar. Bu, bir “yok oluş” anıdır. Fakat hemen ardından gelen “Mîm” harfi, o sâliki yokluk denizinde boğulmaktan kurtarır. O’nu, Zât’ın en güzel, en kâmil tecellîsi olan Muhammed (s.a.v.) hakikatiyle buluşturur. “Mîm,” o mutlak ve soyut olanın, nasıl somut, sevilen, rahmet olan bir “insan” formunda zuhûr ettiğini hatırlatır. Bu, bir “var oluş” anıdır; Hakk’ın tecellîsiyle var olma şuurudur.
“Hâ-Mîm,” sâlikin kalbinde bir salınım başlatır. Kalp, Bâtın olan “Hâ” ile Zâhir olan “Mîm” arasında gidip gelir. Bir süre sonra sâlik anlar ki, en Bâtın olan Hakk, en Zâhir olan Muhammed’dir. En Zâhir olan Muhammed’in hakikati de en Bâtın olan Hakk’tan başkası değildir. Tenzihin zirvesi ile teşbihin zirvesi, İnsân-ı Kâmil olan Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) şahsında birleşmiştir. O, hem abd (kul) olmasıyla tenzihi, hem de Hakk’ın aynası olmasıyla teşbihi en kâmil şekilde yaşayan ve gösterendir.
Füsûs’un hikmeti burada devreye girer. Hakk, bilinmekliği sevdiği için âlemi halk etmiştir. Bu bilinişin en kâmil noktası, İnsân-ı Kâmil’dir. İnsân-ı Kâmil, Hakk’ın hem Zât’ını tenzih eden hem de O’nun bütün isim ve sıfatlarını üzerinde gösteren bir ayna, bir berzahtır.
Havâmîm sûreleri, bu İnsân-ı Kâmil’in, bu Muhammedî hakikatin Kur’ân’daki yedi kapısıdır. Her bir “Hâ-Mîm,” bu zıtların birliği hakikatini farklı bir mertebeden anlatır. Sâlikin yolculuğu da budur: Önce şeriat kapısında Hakk’ı ayrı, kendini ayrı bilir (tenzih). Sonra tarikat yolunda her şeyde O’nun tecellîsini görmeye başlar (teşbih). Yolun sonu olan hakikat mertebesinde ise ne Hakk halktan ayrıdır ne de halk Hak’tan. Bu makamın sahibi, hem “Hâ”nın tenzihini hem de “Mîm”in teşbihini aynı anda yaşar. Hem “O’nun gibi hiçbir şey yoktur” der, hem de “Nereye dönsen O’nun yüzü oradadır” diye şehadet eder.
Füsûs’un ışığında Havâmîm’in sırrı, akılla çözülecek bir bilmece değil, kalple yaşanacak bir hâldir. Bu, sâlikin kalbinin, Hakk’ın Celâl ve Cemâl tecellîlerinin, tenzih ve teşbih bakışlarının birleştiği ve tek bir hakikatte eridiği bir “Mecma’ul-Bahreyn” yani “iki denizin birleştiği yer” olmasına yapılan bir davettir. Bu davetin şifresi, yedi defa tekrar edilen o mübarek kelimedir: Hâ-Mîm.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Havâmîm Sûreleri
Aşkın Sultânı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri, hakikati bir cerrah gibi neşterle açmaz; bir bahçıvan gibi gönül toprağına eker, aşk suyuyla sular. Bu yüzden Mesnevî-i Şerîf'te "Havâmîm budur" diye açıkça yazılmış satırlar bulunmaz. Lâkin o okyanusun her damlası, o sır ile doludur. Mevlânâ, Havâmîm'in mânâsını, yani Hakikat-i Muhammedî'nin sırrını, Zât'ın tenezzül edip kâinât suretinde görünmesi ve bu görünüşün zirvesinin İnsan-ı Kâmil olması hakikatini, kıssaların ve sembollerin diliyle söyler. Onun dilinde Hâ-Mîm, bir formül değil, yaşanan bir hâldir; bir kelime değil, âşığın gözyaşı, neyin feryadıdır.
Ney'in Feryadı: Hâ'nın Hasreti, Mîm'in Şikâyeti
Mesnevî-i Şerîf'in ilk beyti "Dinle neyden, nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor" bu sırrın kapısını aralar. Bu ney, kamışlıktan, yani asıl vatanından koparılmış bir kamış parçasıdır. Bu temsil, Hâ-Mîm sırrının en dokunaklı ifadesidir.
Kamışlık, bütün kamışların bir arada olduğu birlik yurdudur. Burası, Ahadiyet (mutlak birlik) mertebesinin, henüz isimlerin ve sıfatların zuhûr etmediği, her şeyin Zât'ın ilminde bir ve beraber olduğu A'yân-ı Sâbite âleminin bir işaretidir. Bu, Hâ'nın, yani mutlak Hakikat'in, perdesiz ve suretsiz hâlinin bir temsilidir.
Sonra usta gelir, o kamışlıktan bir kamışı keser, ayırır, içini oyar, delikler deler. Artık o, bir "ney" olmuştur. Bir isim, bir suret kazanmıştır. İşte bu, "Mîm"dir. Hakikat-i Muhammedî'nin, o mutlak birlik olan Hâ'dan zuhûr edip "Muhammed" ismiyle, bir beşer suretiyle âlemlere rahmet olarak belirmesidir.
Neyin feryadı, bu ayrılığın şikâyetidir; kamışlıktaki o mutlak birliğe duyulan hasrettir. Lâkin bu feryat, sadece bir ayrılık acısı değildir. Ney, kendi kendine ses çıkaramaz. Ustanın nefesi ona değmedikçe, o bir kuru kamış parçasından ibarettir. O feryat, hem neyin ayrılık acısıdır, hem de ustanın nefesinin, yani muradının sesidir.
Bu, Hâ-Mîm'in birliğidir. Neyin sesi (Mîm'in feryadı), ustanın nefesinden (Hâ'nın tecellîsinden) ayrı değildir. Ses, suret âlemine aittir. Nefes ise suretsizdir, sesin aslıdır. Cenâb-ı Hakk'ın Nefes-i Rahmânî'si ile varlık âlemini zuhûra getirmesi gibi, usta da nefesiyle neyden nağmeler zuhûra getirir. Duyduğumuz nağme, Mîm'dir; o nağmenin ardındaki nefes ise Hâ'dır. Bu ikisinin birliğinden "aşk" doğar. Neyin feryadı, Hâ'nın Mîm'deki tecellîsinin, Mîm'in de Hâ'ya olan iştiyakının sesidir.
Padişah ve Câriye Kıssası: Tecellînin Tenezzülü
Mesnevî'deki meşhur Padişah ve Câriye kıssası, Hâ-Mîm sırrının bir başka yüzünü, yani Zât'ın sıfatlar âlemine tenezzül edişindeki muhabbet ve hikmeti anlatır.
Hikâyede bir padişah, avlanırken gördüğü güzel bir câriyeye âşık olur, ancak câriye saraya gelir gelmez hastalanır. Padişahın kudreti, bu basit hastalık karşısında aciz kalır. Buradaki Padişah, her şeye kâdir olan Zât'ı, yani Hâ mertebesinin bir işaretidir. Câriye ise, yaratılmış olanı, suretler âlemini temsil eder. Padişahın câriyeye olan aşkı, Hakk'ın mahlûkatına olan muhabbetidir.
Padişah, hekimlerden ümidi kesince, yalınayak mescide koşar ve gözyaşları içinde Hakk'a yalvarır. Mutlak kudret sahibi padişahın aczini itiraf etmesi, Zât'ın tenezzülüdür. Bu, Hâ'nın Mîm suretine bürünmesindeki sırrın bir temsilidir. Hakk, âlemleri halk ederken kendi Hüvviyet'inden sıfatlar ve fiiller mertebesine tenezzül eder. Bu tenezzül bir eksiklik değil, muhabbetin ve rahmetin bir gereğidir.
Duası kabul olan padişah, kendisine gönderilecek ilâhî bir hekimin müjdesini alır. Bu hekim, câriyenin asıl derdini, yani Semerkantlı bir kuyumcuya olan eski aşkını anlar. Hekimin tedavisiyle câriyenin gönlü kuyumcudan soğur ve iyileşir.
Bu ilâhî hekim, İnsân-ı Kâmil'in, yani Hakikat-i Muhammedî'nin bir temsilidir. O, hem Padişah'ın (Hakk'ın) sırrını bilir, hem de câriyenin (mahlûkun) derdini anlar. O, Hâ ile Mîm arasında bir köprüdür. Onun ilacı, sâlikin gönlünü Hakk'tan gayrı her şeyden (mâsivâdan) soğutan manevî bir reçetedir. Câriyenin kalbinin kuyumcuya bağlanması, nefsin fânî olan suretlere takılıp kalmasıdır. İlâhî hekimin (Mürşid-i Kâmil'in) yaptığı, bu fânî bağları zayıflatmaktır ki, gönül asıl sevgilisine (Hakk'a) dönebilsin. Bu kıssada Hâ-Mîm sırrı, Zât'ın (Padişah) mahlûkatına (câriye) olan sevgisiyle tenezzül etmesi ve bu vuslatın ancak bir aracı olan İnsân-ı Kâmil vasıtasıyla mümkün olabileceği şeklinde tecellî eder.
Aslan Postuna Bürünmüş Eşek: Suret ve Mânâ
Hazret-i Mevlânâ, hakikat ile suret arasındaki ilişkiyi, yani Hâ ile Mîm'in farkını ve birliğini anlatmak için sık sık hayvan temsillerine başvurur. Bunlardan biri de, üzerine bir aslan postu geçirilerek tarlalara salınan eşeğin hikâyesidir.
Diğer hayvanlar, bu aslan postunu görünce korkup kaçışırlar, çünkü onlar surete bakarlar. Post, aslanın suretidir, Mîm'in bir temsilidir. Lâkin postun altında gizlenen bir eşek vardır. Bir gün, o eşek, uzaktan başka eşeklerin anırmasını duyunca dayanamaz ve kendisi de anırmaya başlar. O anda bütün sır ortaya çıkar.
Bu kıssa, Mîm'in, yani suretin, hakikatin örtüsü ve tecellîgâhı olduğunu öğretir. Vücûd mertebeleri itibariyle her suret, Hakk'ın bir isminin tecellîsidir. Ancak her suret, hakikatin tamamını yansıtmaz. Havâmîm sırrında ise durum bunun tam tersidir. Hâ (Hakikat), Mîm (Muhammed) suretine bürünmüştür. Dışarıdan bakınca bir beşer, bir kul görünür. Zâhir ehli, sadece bu surete takılıp kalırsa, "Bu da bizim gibi bir insan değil mi?" der ve hakikati göremez. Beşeriyet perdesine takılıp Nübüvvet nurunu, hatta onun ardındaki Vahdaniyet sırrını inkâr ederler.
Ancak ârif olan, o Mîm suretinin ardındaki Hâ'yı sezer. O beşeriyet postunun altında, "Ben Ahmed'im, hem de mîmsiz olan Ahad'ım" diyen hakikatin sesini duyar. O, aslan postuna bürünmüş bir Aslanlar Aslanı'dır. Beşeriyet suretine bürünmesi, mahlûkatın O'na yaklaşabilmesi, O'ndan ders alabilmesi içindir. Bu, rahmetin bir gereğidir.
Mevlânâ bu kıssayla der ki: "Surete aldanma, sese kulak ver." Sâlikin görevi de budur: Kâinâttaki her suretin, her Mîm'in ardındaki Hâ'yı aramak. Kendi beşeriyet suretinin ardındaki ilâhî nefesi bulmak. Gerçek sâlik, o Mîm suretini (kulluğunu, aczini) öyle bir idrâk eder ki, o suret, Hâ'nın (Hakk'ın) tecellî edeceği tertemiz bir ayna hâline gelir. Artık ondan çıkan söz, onun sözü değil; Hakk'ın kelâmı olur. İşte bu, Hâ-Mîm sırrının yaşanmasıdır.
Mesnevî, baştan sona Hâ-Mîm sırrının, yani Mutlak Hakikat'in en kâmil suret olan İnsân-ı Kâmil'de zuhûr edişinin ve bu zuhûrun aşk, hasret ve hikmetle nasıl iç içe geçtiğinin bir şerhidir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Havâmîm Sûreleri
Havâmîm sûrelerini anlamak, bir ağacın dallarını ve köklerini birlikte görmek gibidir. Bu yedi sûre, İrfan Mektebimizin temelini teşkil eden nice hakikate açılan kapılardır. Bu kapıların en büyüğü, şüphesiz Hakîkat-i Muhammediyye kapısıdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde Havâmîm, doğrudan doğruya "Hakk olan Muhammed"in, yani Zâtî hakikatiyle Hakk, beşerî zuhûruyla halk olan o Eşsiz Varlık’ın Kur'ân'daki mührü olarak anlaşılır. Hâ ve Mîm harfleri, bu sırrın anahtarlarıdır. Bu yüzden Havâmîm sûrelerini konuşmak, aslında her şeyin kendisinden zuhûra geldiği o Nûr-ı Evvel'i konuşmaktır.
Bu nişanı okuyabilmek, harfin ötesindeki mânâyı seyredebilmek ise Hikmet gerektirir. Hikmet, ilmin kalbe inip irfana dönüşmesi, kişinin baktığı her şeyde fâili değil, Fâil-i Mutlak'ı görmesidir. Havâmîm sûrelerinin başındaki harfler, hikmet nazarıyla bakamayan için birer kapalı kutudur. Lakin hikmet nazarı, o harflerin birer kabuk olduğunu, içlerinde bir âlemin sırrını taşıdığını bilir. Bu yedi sûre, sâlikin hikmetini derinleştiren, ona Zât’ın tenezzülünü, sıfatların tecellîsini ve isimlerin zuhûrunu harfler üzerinden okutan birer derstir.
Bu derinlikli okuma usûlünün en muazzam örneklerinden biri, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eseridir. Füsûs, her bir peygamberin getirdiği kelimede saklı olan ilâhî hikmetin yüzüğünü (fass) ortaya koyar. Havâmîm sûrelerinin Terzibaba Mektebi'ndeki yorumlanış biçimi ile Füsûs'un usûlü arasında derin bir ruh kardeşliği vardır. Füsûs, peygamberler üzerinden tek bir İlâhî Hikmet'in farklı vechelerini gösterirken, Havâmîm tefsiri de yedi farklı sûre üzerinden tek bir Hakîkat-i Muhammediyye'nin yedi farklı mertebedeki tecellîsini gözler önüne serer. Her bir Hâ-Mîm, Muhammedî hikmetin bir fass'ı gibidir. Dolayısıyla Füsûs'u anlamak, Havâmîm'in sırlarına vakıf olmak için gerekli olan o hikemî bakışı insana kazandırır. Bu üç kavram, birbirini açan bir sacayağı gibidir: Hakîkat-i Muhammediyye hedeftir, Hikmet o hedefe götüren yoldur, Füsûs ise o yolun en belirgin işaret taşlarından biridir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Sen Terzibaba İrfan Mektebi Dijital Kütüphanesi’nin raflarında Havâmîm sûreleri, sohbetlerin kalbidir, zikrin sırrıdır, irfanın temelidir. Bu kütüphanenin temelini oluşturan Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetleri ve eserleri incelendiğinde, Havâmîm'in bir harf yığını değil, yaşayan bir hakikat olduğu görülür. Terzibaba Hazretleri, doğrudan doğruya kalbe doğan mânâdan haber verir. Onun için "Hâ-Mîm", bir şifredir ve bu şifrenin çözümü "Hakk olan Muhammed"dir. Sohbetlerinde bu yedi sûrenin her birinin, Hakîkat-i Muhammediyye'nin farklı bir tecellî mertebesine, Zât'ın tenezzülündeki bir mertebeye işaret ettiğini anlatır. Mü'min sûresindeki Hâ-Mîm ile Fussilet'teki, Şûrâ'daki veya Duhân'daki bir değildir. Kısacası, Terzibaba külliyatında Havâmîm, kuru bir bilgi değil, seyr-i sülûkun her basamağında sâlikin önüne çıkan ve aşıldıkça kişiyi aslına yaklaştıran birer irfan kapısıdır.
Bu kapıların anahtarını bize veren ve usûlünü öğreten en büyük mürşidlerden biri, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'dir. Onun Füsûsu'l-Hikem'i, kütüphanemizin en kıymetli hazinelerindendir. Füsûs'ta doğrudan "Havâmîm Sûreleri" başlıklı bir bahis bulunmaz, çünkü Şeyh-i Ekber'in yöntemi, hakikatin ruhuna nüfuz etmektir. Füsûs'un tamamı, Kur'ân'ın ve Vücûd'un bâtınî bir okumasıdır. İbn Arabî'nin tenzih ve teşbih dengesi, Zât ve sıfatlar, A'yân-ı Sâbite ve hâricî vücûd arasındaki ilişkiye dair yaptığı açıklamalar, Havâmîm'in sırrını anlamak için elzem olan düşünce zeminini hazırlar. "Hâ" harfinin Hüvviyet'e, "Mîm" harfinin Muhammed'e işaret etmesi gibi yorumlar, İbn Arabî'nin kurduğu bu büyük hikemî yapının içinde anlam kazanır. Füsûs, bize Hâ-Mîm'in nasıl okunacağına dair gözlüğü verir. Füsûs'un Muhammed fass'ı başta olmak üzere, eser boyunca işlenen İnsân-ı Kâmil bahsi, Havâmîm'in merkezindeki Hakîkat-i Muhammediyye'nin ne olduğunu anlamak için en temel kaynaktır.
Kütüphanemizin bir diğer köşesinde ise gönüllerin sultanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i durur. Mesnevî, aklın bittiği yerde aşkın diliyle konuşur. Mevlânâ, hakikati bir hikâyenin içine gizler, bir ney'in feryadına yükler. Mesnevî'de Havâmîm sûrelerinin sırrına dair doğrudan bir şerh aramak, okyanusta bir şişe su aramaya benzer. Lakin Mesnevî'nin her beyti, o sırrın etrafında döner. Hurûf-ı mukattaanın gizemi, Mesnevî'nin dilinde, Âşık'ın Mâşuk'un ismini tam olarak telaffuz edemeyişinin, O'nun güzelliği karşısında dilinin tutulmasının bir ifadesidir. Mevlânâ için önemli olan harfin şekli değil, o harfi okuyan kalbin iştiyakıdır. Terzibaba'nın irfanî keşfini, Füsûs'un hikemî temelini, Mesnevî'nin aşk ateşiyle pişirip gönle indirmek gerekir. Bu üç büyük kaynak, Havâmîm sırrını anlamada sâlikin üç kanadı gibidir: Biri irfan, biri hikmet, biri de aşktır.
Değerlendirme
Havâmîm sûreleri üzerine yapılan bu seyahat, Kur'ân-ı Kerîm'in sadece okunan bir metin değil, aynı zamanda her bir harfiyle kâinatın ve insanın sırlarını fısıldayan yaşayan bir Varlık olduğunu hatırlatır. Bu yedi sûrenin başındaki "Hâ-Mîm" harfleri, varlığın özüne, yani Hakîkat-i Muhammediyye'ye açılan yedi ayrı kapının anahtarıdır. Bu hakikatin idraki, Terzibaba İrfan Mektebi'nin temel öğretisini oluşturur; harften mânâya, suretten sîrete geçişin en kâmil örneğidir.
Bu sırrı çözme yolunda Şeyh-i Ekber'in hikemî usûlü bir pusula, Mevlânâ'nın aşk dolu dili ise bir azık vazifesi görür. Nihayetinde anlaşılıyor ki Havâmîm, Zât-ı Mutlak'ın kendi Zâtî hakikati olan Muhammedî Nûr ile âlemlere tenezzül edişinin ve bu tenezzül esnasında kendini hem izhar edip hem de perdelemesinin Kur'ân'daki en veciz ifadesidir. Bu sırlara âşinâ olmak isteyen sâlikin vazifesi, bu sûreleri sadece diliyle değil, kalbi ve ruhuyla okuyarak o yedi kapıdan içeri girmeye gayret etmektir. Zira her bir Hâ-Mîm, okuyanı kendi hakikatine çağıran ilâhî bir davettir.