İlim
İlim, tasavvuf yolcusunun heybesindeki en kıymetli azıktır. Fakat bu ilim, kâğıt üzerinde biriken harflerden ibaret değildir. O, Zât’ın sıfatı, hakikatin kendisidir. Nasibimiz ise, o sonsuz ilim deryasından kendi kalb kabımızın alabileceği kadardır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde ilim, bilmekten öte “olmak” için öğrenilir. Bilgi, sâlikin elinde yolunu aydınlatan bir fener gibidir ama yolun kendisi olmaz. Yol, o bilgiyle atılan adımlarda, yaşanan hâllerde, aşılan mertebelerde gizlidir. Bu makalede ilmin lügat mânâsının ötesindeki derinlikleri, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde her şeyin nizamı ve bunun kulun kaderiyle birleşimi ele alınacaktır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Her kelimenin bir dış yüzü (lügat mânâsı), bir de iç yüzü (ıstılah mânâsı) vardır. Tasavvuf, kelimelerin ruhuna inme sanatıdır. Bizim dilimizde “kelime” dendiğinde, ağızdan çıkan ses değil, Hakk’ın ezelî hükmü, ilâhî takdiri ve kevnî emri anlaşılır. Bir şeyin varlığa çıkması, bir hükmün kesinleşmesi, bir hakikatin zuhûr etmesi, bir “kelime”nin tecellîsidir.
Bunun en güzel misallerinden biri, Hz. İsa’nın (a.s.) “kelimetullah” yani Allah’ın kelimesi olarak anılmasıdır. Bu, onun varlığının bizzat Hakk’ın “Kün!” (Ol!) emrinin, o ilâhî kelimenin somut bir tecellîsi olduğu manasına gelir. Babasız varlık sahasına çıkışı, o ezelî kelimenin ne denli güçlü bir tecellîsi olduğunu gösterir. Terzibaba Hazretleri’nin Zümer Sûresi tefekküründe işaret ettiği gibi, kelimenin bu ıstılah mânâsı, varoluşun temel işleyişini açıklar:
Nasıl ki Îsâ (a.s.) "kelimetullâh" (Nisâ 4/171) olarak anılır ve bu, onun Hakk'ın "Kün" emrinin tecellîsi olduğunu ifâde ederse, "kelimetul azâb" da azâbın o kul hakkında kesinleşmiş ilâhî takdîr olduğunu bildirir.
Bu izah, meselenin diğer kutbuna, “azap kelimesi”ne götürür. Rahmet ve saadet bir ilâhî kelimenin tecellîsi ise, şekâvet ve azap da bir başka ilâhî kelimenin, bir başka ezelî hükmün zuhûrudur. Bu, Hakk’ın bir kuluna keyfî olarak gazap etmesi demek değildir. Cenâb-ı Hakk, adil-i mutlaktır; O’nda zulmün zerresi bulunmaz. Bir kulun üzerine “azap kelimesi”nin hak olması, o kulun kendi hakikatinin bir neticesidir. Bu noktada, İbn Arabî Hazretleri’nin temel usûllerinden biri karşımıza çıkar: “İlim, ma’lûma tâbîdir.”
Genellikle sanılır ki, Hakk bir şeyi bildiği için o şey öyle olur. Bu bakış, Hakk’a bir nevi zorbalık atfetmek olur ki, O’nun şânından münezzehtir. Hakikat bunun tam tersidir. Terzibaba Hazretleri bu kaideyi şöyle açıklar:
Allâh Teâlâ hiç kimseye keyfî şekilde azab etmez. İbnü'l-Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'deki temel kâidelerinden biri olan " İlim, ma'lûma tâbîdir " burada devreye girer: Ya'nî Allâh'ın ilmi, ma'lûmu (bilinen şeyi) belirlemez; ma'lûm, kendi hakîkatiyle ne ise, ilm-i ilâhîde öyle yer alır. Allâh, her bir kulun ezelî hakîkatinin neyi talep ettiğini bilir ve isti'dâdına uygun olanı takdîr eder.
Cenâb-ı Hakk’ın ilmi, bir ayna gibidir. Ayna, karşısındaki sureti icat etmez; sadece suret ne ise onu olduğu gibi gösterir. Her varlığın, ilm-i ilâhîde ezelî bir hakikati, bir potansiyeli vardır. Buna tasavvufta [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite) (sabit hakikatler/aynlar) deriz. Bu, her bir zerrenin Zât’ın ilminde var olan değişmez özüdür. Bu öz, potansiyel olarak neyi talep ediyorsa, varlık âlemine çıktığında da o yönde fiiller sergiler. Hakk’ın ilmi de bu ezelî istidadı bilmekten ibarettir. O, kimin saadet tohumu, kimin şekâvet tohumu taşıdığını ezelde bilir ve takdiri de bu bilgiye göre şekillenir. Bu, kulun iradesini yok saymaz; tam aksine, kulun ezelî iradesinin ne olduğunu ortaya koyar.
Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinde bu adalet vurgusu daima öne çıkar. Ezelî takdir, kulun kendi hakikatinin bir yansımasıdır. Öyleyse azap, dışarıdan dayatılan bir ceza değil, içerideki karanlığın dışarıya yansımasıdır.
Dolayısıyla şekâvet de saâdet de Hakk'ın kula dayattığı keyfî bir yazgı değil, kulun kendi öz hakîkatinin kazâsıdır. Bu, zulüm değil ilâhî adâletin ta kendisidir.
Bu hakikati anlayan sâlik, başına gelen hiçbir hadisede Hakk’ı suçlamaz. Bilir ki her tecellî, ya kendi istidadının bir neticesi ya da Hakk’ın onu terbiye etmek için bir lütfudur. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen şu ifade, bu manayı perçinler:
Secde Sûresi 32/13'de buyrulur: " Ve lev şi'nâ le âteynâ kulle nefsin hudâhâ ve lâkin hakkal kavlu minnî le emleenne cehenneme minel cinneti ven nâsi ecmaîn " ( Dileseydik herkese hidâyetini verirdik; fakat Benden şu söz hak olmuştur: Cehennemi cinler ve insânlarla dolduracağım ). " Hakkal kavlu " ( söz hak oldu ) ifâdesi, incelediğimiz âyetteki " hakka aleyhi kelimetul azâb " ile aynı hakîkate işâret eder.
“Benden şu söz hak oldu” ifadesi, “Benim adaletimin ve ilmimin gereği olarak, kendi hakikatlerinden yüz çevirenlerin varacağı yerin orası olması kaçınılmaz bir hüküm haline geldi” demektir. Ateşin yakması nasıl kendi hakikatinin bir gereği ise, kendi a'yân-ı sâbitesinde karanlığı barındıranın varacağı yerin de orası olması ilâhî adaletin bir gereğidir.
İlim, bu nizamı anlamaktır. Bu ilme eren kişi, “Neden ben?” diye sormayı bırakır. Bilir ki her şey, olması gerektiği gibi, tam bir adalet ve hikmetle cereyan etmektedir. Bu bilgi, ona sarsılmaz bir teslimiyet ve rıza makamının kapılarını aralar. Artık onun için “kelime”, sadece bir sözcük değil, varoluşun her zerresine sinmiş olan ilâhî hükmün, ezelî takdirin ve sonsuz adaletin ta kendisidir.
Terzibaba'nın Nazarıyla İlim: Aslı ve Mertebesi
Terzibaba Hazretleri’nin irfan mektebinde ilim, varlığın başlangıcına, Zât-ı Mutlak’ın kendi sırrına uzanan bir yolculuktur. İlim, en yalın hâliyle bilmektir. Hakikat yolcusu, "Bilen gerçekte kimdir?" sualine muhatap olduğunda, ilmin mertebeleri önüne serilir. Terzibaba mektebinin usûlü, meseleyi daima kaynağından, aslından ele almaktır.
İlim’in Kaynağı: Zât’ın Kendi Kendine İlmi
Her şeyden evvel sadece O vardı. Ârifler bu hâle Amâ derler; Zât’ın Zât ile olduğu, hiçbir sıfatın, ismin ve tecellînin henüz zuhûr etmediği mutlak gayb. Bu mertebede "bilmek" fiilinden dahi bahsedilemez, çünkü bilinecek bir "gayrı" yoktur. Orası, Hüvviyet sırrının mutlak perdesinin arkasıdır.
Bu Amâ mertebesindeki Zât-ı Mutlak, Kendi Zât’ına âlimdir. Bu, bizim anladığımız mânâda bir âlim-ma'lûm ayrılığına dayanan bir ilim değildir. Zât’ın Kendini bilmesi, Zât’ın Kendisidir. Bu, ilmin en öz, en saf, en bâtınî hâlidir ve "İlm-i Ezelî" sırrı buradan başlar. Hakk, Kendi Zât’ını Kendi Zât’ıyla bilir.
Kudsî hadîste "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim (istedim) ve mahlûkatı halk ettim ki Beni bilsinler" buyrulur. "Bilinmekliği sevdim" ifadesi, bütün varlık âleminin zuhûr kapısını aralayan anahtardır. Bu "sevgi" ve "istek", o mutlak İlm-i Ezelî’de bir tenezzül başlatır. Zât, Kendinde gizli olan sonsuz kemâlâtı görmek ve göstermek murad etti. İlim, bu murad ile birlikte tafsilat sahasına inmeye başladı. O gizli hazine, açılmayı diledi.
İlm-i Ezelî’den Tecellî Sahasına: A’yân-ı Sâbite
Hakk’ın "bilinme" muradı, O’nun Ahadiyet (mutlak birlik) mertebesinden, Vâhidiyyet (içinde bütün çokluğu potansiyel olarak barındıran birlik) mertebesine tenezzül etmesiyle gerçekleşir. Vâhidiyyet mertebesi, ilmin ilk defa "bilen" ve "bilinen" olarak, ama yine de aynı Zât içinde, birbirinden ayrışmadan belirdiği yerdir.
Bu mertebe, Cenâb-ı Hakk'ın bütün Esmâ-i Hüsnâ'sının ve Sıfât-ı Sübhâniyye'sinin kendi hakikatleriyle mevcud olduğu bir ilim sahasıdır. Her bir isim, kendi hükmünü icra etmek ister.
Bu noktada, irfan yolunun en mühim sırlarından biri olan A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler/özler) karşımıza çıkar. Onlar, var edilecek olan her bir şeyin, Hakk’ın ezelî ilminde mevcut olan değişmez hakikatleridir. Henüz dış âlemde bir vücutları yoktur. Onlar, "ma'dûm"durlar, yani haricî varlığa sahip değillerdir. Ama Hakk'ın ilminde "mevcûd"durlar, yani bilinirler.
Bir mimarın zihninde tasarladığı eşsiz bir saray gibi, bizlerin ve bütün varlıkların hakikatleri de, ezelde Hakk’ın ilminde böylece sabittir. Terzibaba Hazretleri'nin mektebinde bu anlayış merkezîdir. Çünkü her birimizin "ayn-ı sâbite"si, yani ezelî hakikati, bizim istidadımızı, bu âlemdeki seyrimizin ana hatlarını belirler. Hakk, Kendi ilminde seni nasıl bildiyse, sen o bilginin dış âlemdeki zuhûrundan ibaretsin. Bu, bir zorlama değildir. Bilakis, senin o sabit hakikatin, lisan-ı hâl ile Hakk’tan kendi istidadına göre tecellî talep etmiştir. Hakk da cömertliğinden o talebi varlık sahasına çıkarmıştır. İlim, talepten önce gelir. Hakk, ne olacağını bildiği için öyle olmamıştır; bilakis, öyle olacağı için Hakk onu ezelde öyle bilmiştir. Bu, aklın sınırlarını zorlayan, ancak zevk ile idrak edilebilecek bir Tevhid muktezasıdır.
Bilgiden Varlığa: Nefes-i Rahmânî ve Kelimâtullah
Hakk’ın ilminde sabit olan o hakikatler, nasıl bizim duyularımızla algıladığımız bu âlemi meydana getirdi? Burada devreye Nefes-i Rahmânî (Rahmân'ın Nefesi) girer. Hakk'ın "Kün!" (Ol!) emriyle birlikte, o ilimdeki sabit hakikatler, Nefes-i Rahmânî denilen o muazzam tecellî dalgası üzerine giydirildi. Bu nefes, bütün âlemlerin kendisinden dokunduğu ilâhî "kumaş"tır.
A'yân-ı sâbite, harfler gibidir. Nefes-i Rahmânî ise, o harfleri seslendiren, onları birer "kelime" hâline getiren nefestir. Böylece her bir varlık, Hakk'ın bir "kelimesi" (kelimetullah) olarak zuhûr eder. Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. İsa için "kelimetuhu" (O'nun kelimesi) denmesi bu sırra işarettir. Aslında her birimiz Hakk'ın bitip tükenmeyen kelimelerinden birer kelimeyiz. Biz, O'nun ilmî hakikatlerinin, bu şehâdet âlemindeki sesleri ve sûretleriyiz.
Bu yüzden Terzibaba mektebinde ilim, varlıktan ayrı düşünülemez. Varlığın kendisi, ilmin somutlaşmış hâlidir. Âleme bakmak, Hakk'ın ilmini okumaktır. Ârif, kâinat kitabını okuyan kişidir. O, bir yaprağın düşüşünde, bir bebeğin gülüşünde hep o ezelî ilmin, o ilâhî kelimelerin zuhûrunu seyreder. İlim, artık kitaplarda aranan bir şey değil, her an yaşanan, müşahede edilen bir hâldir.
İki Türlü İlim: İlm-i Hakk ve İlm-i Halk
Sâlikin bu ilimle olan bağı iki kanatlıdır. Birinci kanat, İlm-i Hakk'tır. Bu, Hakk'tan kula akan, lütfedilen bilgidir. Biri, peygamberlere mahsus olan vahiy ilmidir. Diğeri ise velîlere ve sadık sâliklere nasip olan keşf ve ilham ilmidir. Bu, aklın ve duyuların ötesinde, doğrudan kalbe gelen bir bilgidir. Bu, "ilm-i ledün" denilen, tadarak (zevk) bilinen, hâl ilmidir.
İkinci kanat ise, İlm-i Halk'tır. Bu da bizim gayretimizle, aklımızı ve duyularımızı kullanarak elde ettiğimiz bilgidir. Kitaplar, dersler, tecrübeler, düşünce ve analiz bu ilimlerdir. Şeriatın hükümleri, fen bilimleri, sanat, hepsi bu kategoriye girer. Bu ilim, İlm-i Hakk'a giden yolda bir binek olması için gereklidir.
Terzibaba irfanında mürşid-i kâmil, bu iki ilmi şahsında birleştiren zattır. O, şeriatın (zâhirî ilmin) bir harfini dahi ihmal etmez, çünkü bilir ki kabuk olmadan öz muhafaza edilemez. Ama o, kabukta da kalmaz. Zâhirin perdesini aralayarak, her hükmün ardındaki bâtınî manayı müşahede eder.
Sâlikin görevi de zâhirî ilimle amel edip, bu amellerin samimiyetiyle kalbini saflaştırarak, bâtınî ilme, yani keşf ve ilhama ayna olmaya çalışmaktır. Akıl, insanı denizin sahiline kadar getirir. Ama denize dalıp incileri çıkarmak için aşka, teslimiyete ve kalbe inecek bir ilâhî nazara ihtiyaç vardır.
Terzibaba Hazretleri'nin bizlere çizdiği yolda ilim, Zât'ın Amâ'daki sırrından başlar, a'yân-ı sâbite olarak ilmî mertebede belirir, Nefes-i Rahmânî ile kelimelere bürünüp kâinat olarak zuhûr eder ve nihayetinde kâmil insanın kalbinde zâhir ve bâtın olarak birleşerek Cem makamında sükûn bulur. Bu, bilenin de, bilinenin de, bilginin kendisinin de aslında TEK olduğu hakikatine erme yolculuğudur.
Terzibaba Geleneğinde İlim'in Yaşanması
İlmin kitap satırlarından çıkıp cana nasıl dokunduğunu, bir hâl olup sâliki nasıl yoğurduğunu anlamak gerekir. Tasavvuf, bilmek değil, olmak yoludur. Bu yolda ilim, ezberlenen bir tariften ibaret kalırsa, sâlikin sırtında bir yüke dönüşür. Hakiki ilim ise sâliki yakan, pişiren ve olduran bir tecellîdir. O, bazen Celâl ile gelir, canı daraltır; bazen Cemâl ile gelir, gönlü genişletir. Sâlikin vazifesi, bu iki tecellînin de aynı kaynaktan geldiğini bilmek ve her ikisinde de edebi muhafaza etmektir. İlmin yaşanması, bu edebi kuşanmaktır.
Celâl ve Cemâl Tecellîlerinde Hakk'ı Görmek: Zıtların Birliği
Yolun başında olanlar, dünyayı iyi ve kötü, nimet ve musibet gibi ikilikler üzerinden okur. Sâlik, yolculuğunda ilerledikçe bu ikiliklerin ardındaki birliği görmeye başlar. Artık ona göre musibet yoktur, Celâl tecellîsi vardır; nimet yoktur, Cemâl tecellîsi vardır. Her ikisi de Hakk'ın birer yüzüdür.
Terzibaba Hazretleri'nin Zümer Sûresi tefsirinde işaret ettiği gibi, bu bakış seviyeleri arasındaki fark, menziller arasındaki fark gibidir:
cehennem ehli Celâl, cennet ehli Cemâl tecellîsindedir; ârif ise her iki tecellîde de O'nu görür.
Buradaki "cennet" ve "cehennem", sadece ahiretteki yurtlar değildir. Onlar, bu dünyada yaşanan hâllerin de adıdır. Gönlünde huzur olan kimse, bir nevi dünyevî bir cennetin, yani bir Cemâl tecellîsinin içindedir. Derdiyle bunalan kimse ise bir nevi dünyevî bir cehennemin, yani bir Celâl tecellîsinin ortasındadır.
Avam, Cemâl tecellîsinde Hakk'ı unutur. Celâl tecellîsine düştüğünde ise feryat eder. Sâlik ise Cemâl'de şükrü, Celâl'de sabrı öğrenir. Bilir ki ikisi de O'ndandır ve kendi ruhunun tekâmülü içindir.
Ârif ise bu ikiliğin de ötesine geçmiş, Tevhid sırrına ermiş kişidir. Onun için ne Celâl ne de Cemâl vardır; sadece Hakk'ın kendisi vardır. O, lütfun da kahrın da aynı Sevgili'den gelen birer mektup olduğunu bilir. Çiçeği de dikeni de aynı bahçıvanın yetiştirdiğini görmüştür. İşte bu, ilmin ayn-el yakîn mertebesine ulaşmasıdır. Ârif, zıtların birleştiği Cem makamında durur ve her yüzde O'nu müşahede eder.
Fitne Olarak İlim: Nîmetin ve Sıkıntının Sırrı
Cenâb-ı Hakk, kulunu hem yoklukla hem de varlıkla imtihan eder. Bu imtihanın Kur'ân'daki adı "fitne"dir. Terzibaba Hazretleri'nin de dikkat çektiği gibi, bu kelimenin aslı, altını ateşten geçirerek arındırma işlemidir.
" Bel hiye fitnetun ve lâkinne " ( Hayır, o bir imtihândır ): "Fitne" kelimesi, "altın ve gümüş gibi değerli madenleri, saflığını anlamak için ateşte eritmek" ma'nâsına gelen "fetn" kökünden türemiştir. Burada fitne, "imtihân, deneme ve sınama" ma'nâsındadır.
Sâlikin hayatındaki her hâl, bir arındırma potasıdır. Sıkıntı ve darlık, yani Celâl tecellîsi, bir ateştir. Bu ateş, kulun nefsindeki benlik, kibir gibi yabancı maddeleri yakar. Bu ateşin içinde kulun samimiyeti ortaya çıkar. Nefsinin bütün dayanakları elinden alındığında, geriye sadece Hakk'a olan teslimiyeti kalır mı, kalmaz mı? İmtihan budur.
Sıkıntı anında yapılan dua daha samimidir. Çünkü o anda araya nefis giremez. İnsan, acziyetini bütün çıplaklığıyla idrak eder ve Rabbine yönelir. Terzibaba Hazretleri bu noktayı şöyle aydınlatır:
" Summe izâ havvelnâhu ni'meten minnâ " ( Sonra ona tarafımızdan bir nîmet verdiğimizde ): Sıkıntı ânında yapılan duâ daha ihlâslıdır.
Ancak asıl çetin imtihan, o sıkıntıdan sonra gelen nimetle başlar. Kul, darlıktan genişliğe geçtiğinde ne yapacaktır? Cenâb-ı Hakk, Celâl ateşiyle arındırdığı kulunu, bu kez Cemâl suyuyla sular. Sâlikin ilmi, işte bu noktada devreye girer. Eğer ilmi hakikiyse, bilir ki bu nimet de bir imtihandır. Nimeti vereni hatırlar, şükrünü artırır ve nimeti Hakk yolunda kullanır. Ama eğer ilmi sadece lafta kalmışsa, nefsi hemen devreye girer ve "Bunu ben başardım" demeye başlar.
"Bu Bana İlmim Sayesinde Verildi": Mülkiyet İddiası ve Nankörlük
Seyr-i sülûktaki en büyük tehlikelerden biri, kulun kendisine lütfedilen bir nimeti, bir bilgiyi sahiplenmesidir. Kul, feraha erdiğinde, şeytan ve nefis fısıldar: "Bu bana ancak ilmim sayesinde verildi."
Bu söz, Kur'ân-ı Kerîm'de Kârûn'un helâkine sebep olan sözdür. Terzibaba Hazretleri, Zümer Sûresi'ndeki âyeti tefsir ederken bu tehlikeye dikkat çeker:
" Kâle innemâ ûtîtuhu alâ ilm " (" Bu bana ancak ilmim sayesinde verildi" der ): İlim, Cenâb-ı Hakk'ın yedi sıfâtından biridir; kuldaki ilim, bu sıfâtın o mahalldeki tecellîsinden ibârettir. Hiç kimsenin kendine âit müstakil bir varlığı da yoktur, ilmi de yoktur.
Sâlikin sahip olduğunu zannettiği "ilim", aslında Hakk'ın "el-Alîm" isminin, O'nun ezelî İlim Sıfatı'nın, o kulun kalbindeki bir yansımasıdır. Kul, bir ayna gibidir. Ayna, üzerine vuran ışığı yansıtır ama ışığın sahibi değildir. "Bu ilim benim" diyen kulun durumu da budur.
Bu iddia, sadece bir nankörlük değil, aynı zamanda gizli bir şirktir. Çünkü kul, Hakk'a ait olan bir sıfatı kendi nefsine mal ederek, nefsini bir nevi ilâhlaştırmış olur. Terzibaba Hazretleri bu zulmü şöyle ifade eder:
Kişi bu hakîkati unutup "Âlim" ismini ve "ilim" sıfâtını nefsine mâl ettiğinde, hem kendi nefsine hem de bu isim ve sıfâtlara zulmetmiş olur. Nîmeti verene de nankörlük etmiş olur. Bu nankörlüğün Kur'ânî misâli Kârûn'dur. O da aynı sözü beyanışti: " Kâle innemâ ûtîtuhû alâ ilmin indî " ( Dedi: "Bu bana ancak bende olan bilgi sayesinde verildi" ) (Kasas 28/78). Ve âkıbeti dehşet verici olmuştu: " Fe hasefnâ bihî ve bi dârihil ard " ( Onu da evini de yerin dibine geçirdik ) (Kasas 28/81).
Kârûn'un hazineleriyle birlikte yerin dibine geçirilmesi, her sâlik için geçerli olan kevnî bir yasadır. "Hazine" burada sadece mal mülk değil, manevî ilimler, keşifler, itibar da olabilir. Sâlik, bu manevî hazineleri nefsine mal ettiği anda, manen yerin dibine geçer.
Gerçek ilim sahibi, yani ârif, bilir ki "Sizde nîmet olarak her ne varsa hepsi Allâh'tandır" (Nahl, 16/53). Bu bilgiyle yaşar. İlim tecellî ettiğinde, "Veren Sen'sin yâ Rabbi" der. Böylece nimeti verene iade eder ve fitneden korunmuş olur.
Duânın Edebi ve A'yân-ı Sâbite'nin Sırrı
Sıkıntı anında yapılan duanın daha ihlaslı olduğundan bahsetmiştik. Duanın kabul olmasının ardındaki sır, tasavvufun en derin konularından birine, A'yân-ı Sâbite meselesine uzanır.
Terzibaba Hazretleri, duanın kabul şartını bu sırra bağlayarak açıklar:
Eğer istenen şey kulun a'yân-ı sâbitesindeki isti'dâdına uygunsa, Cenâb-ı Hakk kulunun duâsını kabûl eder; Zâtî bir yardımla sıkıntısını nîmete tahvîl eder (havvelnâhu).
A'yân-ı sâbite, bütün varlıkların Cenâb-ı Hakk'ın [İlâhî İlmi](/wiki/İlm-i İlâhî)'ndeki ezelî ve ebedî suretleridir. Hayatımız, o ezelî hakikatin, o istidadın zaman ve mekân aynasında açığa çıkmasından ibarettir. Kulun ettiği dua, eğer onun o ezelî programına, yani a'yân-ı sâbitesindeki istidadına uygunsa, o dua karşılık bulur. Çünkü kul, aslında zaten kendisi için takdir edilmiş olan bir şeyi istemektedir. Onun duası, o takdirin zuhûra gelmesi için bir vesile olur.
Bu, bir kadercilik değildir; varlığın derin işleyişini anlama ilmidir. Sâlikin ilmi arttıkça, kendi hakikatini tanımaya başlar. Artık Hakk'ın kendisi için takdir etmediği şeyleri istemekten haya eder. Duası, Hakk'ın iradesiyle uyumlu hale gelir.
Böyle bir dua, tam bir acziyet ve ihlasla yapıldığında, "Zâtî bir yardım" ile karşılık bulur. O anda sıkıntı (Celâl), bir anda nimete (Cemâl) dönüşür. Bu dönüşüme "havvelnâhu" (onu dönüştürdük) denir. Sâlik, kendi duası vesilesiyle Hakk'ın yaratış fiiline, O'nun Celâl'i Cemâl'e çeviren kudretine şahit olur. Bu şahitlik, onun imanını kemâle erdirir.
İlmin yaşanması demek; Celâl'de sabrı, Cemâl'de şükrü bilmek; her ikisinde de Fâil-i Mutlak olan Hakk'ı görmek; gelen nimeti nefse değil, sahibine iade etme edebini kuşanmak ve duanın, kendi ezelî hakikatimizle uyumlu hale gelmesinin sırrına ermektir.
Füsûsu'l-Hikem'de İlim
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, bir hikmet pınarıdır. Onun mektebinde ilim, sonradan öğrenilen bir malumat değil, varlığın kendisinden ayrılmaz, kurucu bir hakikattir. Hakk'ın kendini bilmesi, âlemlerin zuhûrunun sebebidir.
Şeyh-i Ekber, varlığın en temel hâline ['Amâ](/wiki/ama) der; bu, Zât'ın kendi kendindeliğinin bile söz konusu edilmediği bir gayb perdesidir. Bu [Zât](/wiki/vahdet-i-vucud)-ı Mutlak, kendi gizli hazinesinin bilinmesini murad ettiğinde, ilk tenezzül başlar. Bu ilk tenezzül, [Ahadiyet](/wiki/hazarat-i-hamse) mertebesidir. Burada Hakk, kendisinin "Ahad" yani mutlak Bir ve Tek olduğunu bilir.
İlmin bütün tafsilatıyla açığa çıktığı mertebe, Ahadiyet'ten bir sonraki tenezzül olan [Vâhidiyet](/wiki/hazarat-i-hamse) mertebesidir. Burası, ilmin ilk defa "ilim" olarak kendini gösterdiği yerdir. Terzibaba Hazretleri, Füsûs'un bu derin dersini şöyle sohbetine taşır:
İlmi manada zuhura çıktığı yerdir. İşte Vahidiyet mertebesinin diğer ismi Hakikat-i Muhammediyedir. Ahadiyette Zat-ı sırf orada bir bilinen şeyi inniyeti ve hüviyeti olarak zuhurdadır. Amaiyette hiçbir bilinç yoktur, amaiyetten ahadiyete bir tecelli olduğu zaman Ahad’lığı bilindi. Yani tekliği bilindi. Tekliğinin de kendine ait inniyeti ve hüviyeti, işte buradaki varlık Zat-ı Mutlak olan sırf Zat olarak bahsedilen yerdir. Onun bir tecellisi yani Vahadiyet mertebesinin Ahadiyyet mertebesiyle arasındaki fark, ancak taayyünsüzlük ile taayyünden ibarettir. Yani ahadiyet mertebesi la taayyün mertebesi vahidiyet mertebesi ise taayyün-ü evveldir. Yani ilmi manada programların yapıldığı ve belirginleştiği mertebedir.
[ilim-i ilahi](/wiki/ilim-i-ilahi) dediğimiz o sonsuz bilgi okyanusu, Vâhidiyet mertebesinde dalgalanmaya başlar. Ahadiyet, [taayyün](/wiki/taayyun) yani herhangi bir belirlenimin olmadığı lâ taayyün mertebesi iken, Vâhidiyet ilk belirlenim, yani taayyün-ü evvel'dir. Bu "belirlenim", Hakk'ın, Zât'ında potansiyel olarak bulunan bütün Esmâ-i Hüsnâ'sını tafsilatıyla bilmesidir. Âlemlerde zuhûr edecek bütün varlıkların hakikatleri, yani [a'yân-ı sâbite](/wiki/ayan-i-sabite)leri, bu mertebede "ilim" sûretinde mevcuttur. Bütün kâinatın "yazılımı" bu mertebede kodlanmıştır.
Bu yüzden Terzibaba Hazretleri, Vâhidiyet mertebesine [Hakikat-i Muhammediyye](/wiki/hakikat-i-muhammedi) adının da verildiğini hatırlatır. Çünkü bu mertebe, bütün varlığın hakikatlerini kendinde toplayan en küllî hakikattir. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) bâtınî hakikati, yaratılmışların ilki ve en mükemmelidir. Ferîdüddîn Attâr Hazretleri'nin "Ahad" ile "Ahmed" kelimesi arasındaki farkın sadece bir "mim" harfi olduğu beyti bu sırra işaret eder. O "mim" perdesini araladığında, Ahmed'in hakikatinin Ahad'dan gayrı olmadığını görürsün.
Bu ilmî mertebedeki hakikatler, [kelimât-ı ilâhiyye](/wiki/kelimat-i-ilahiyye), yani "ilâhî kelimeler" olarak dış âlemde belirir. Kur'ân-ı Kerîm'de "Rabbinin kelimeleri tükenmez" buyrulur. Bu kelimeler, ilm-i ilâhîde sabit olan her bir hakikatin, "Kün!" emriyle dış dünyada bir varlık olarak zuhûr etmesidir. Her bir varlık, Hakk'ın bir "kelimesi"dir.
Bu noktada Şeyh-i Ekber, Füsûs'ta Hz. Âdem (a.s.) ile Hz. Muhammed'in (s.a.v.) ilmi arasında mühim bir ayrım yapar. Hz. Âdem'e "bütün isimler (esmâ)" öğretilmiştir. Bu, onun Vâhidiyet mertebesindeki ilmî hakikatleri "bilme" potansiyeline sahip olmasıdır. Fakat Resûlullah Efendimiz, "Cevâmiu'l-kelim" yani "bütün kelimeleri kendinde toplayan" olarak, sadece isimleri değil, müsemmâları yani o isimlerin karşılığı olan hakikatlerin bizzat kendisini temsil eder. Onda ilim, potansiyel değil, fiilîdir; bilgi değil, varlığın kendisidir.
Terzibaba Hazretleri bu nüansı şöyle şerh eder:
) bildiği esma-ı ilahiyenin müsemmeyatıdır . Âdem (a.s.) kelime olarak bunları bilmesi ama Hz.Muhammed’de (s.a.v.) müsemmaları olarak yani bunların zuhurları olarak şekillenmiş, renklenmiş, cisimlenmiş olarak ortaya çıkmalarıdır. Vâkıâ kelimât-ı ilâhiyye şubeler, kollar i'tibâriyle sonsuzdur. Fakat o şubeler, kollar', üç asıldan teşa'ub eder. Bu üç aslın birincisi: ilm mertebesinde sabit olan hakikatlerdir ki, onların özelliği fâiliyyettir. İkincisi: Mertebe-i imkânda zahir olan onların yankılarıdır ki, hasâisı tesiri ile harekete geçendir . Bu alemde zuhura çıkmış olmalarıdır. İlim fail, imkanda bu varlıkların meydana çıkması da münfaildir, yani tesir alandır. Üçüncüsü: Cemî'-i kemâlâtı cami' olan hakâyık-ı insâniye hakikatleridir ki, mertebe-i imkânda zahir oldu .
Bu sohbet, ilmin ve varlığın üç temel direğini önümüze koyar. Bütün mahlûkat, bu üç asıldan dallanır:
-
Birinci Asıl: Fâiliyyet (Etkenlik). Bu, "ilim mertebesinde sabit olan hakikatler"dir. Yani a'yân-ı sâbitenin bulunduğu Vâhidiyet mertebesidir. Burası "fâil"dir, yani etkendir, kaynaktır.
-
İkinci Asıl: Münfaaliyet (Edilgenlik). Bu, "mertebe-i imkânda zahir olan onların yankılarıdır." Yani içinde yaşadığımız bu kevnî âlemdir. Bu âlemdeki her şey, birinci asıldaki ilmî hakikatlerin bir yansımasıdır. Bu yüzden bu mertebe "münfail"dir, yani edilgendir, tesir alandır.
-
Üçüncü Asıl: İnsânî Hakikat (Toplayıcılık). Bu, "cemî'-i kemâlâtı cami' olan hakâyık-ı insâniye"dir. Bu,
[İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil)sırrıdır. İnsan, bu iki aslın birleştiği yerdir. Bir yandan bedeniyle bu mümkinât âlemine aittir; bu yönüyle "münfail"dir. Ama diğer yandan kendisine üflenen ilâhî ruh ile birinci asla bağlıdır. Hakk'ın halifesi olması sırrıyla, ilâhî isimlerin tecellîlerine mazhar olur ve bu yönüyle âlemde bir "fâiliyyet" gösterir. İnsân-ı Kâmil, hem fâil hem münfail olan, hem Hakk'ı hem halkı kendinde toplayan bir berzah, bir köprüdür.
Füsûs'un öğrettiği ilim budur. O, varlığın kökenine inen, Hakk'ın Zât'ından başlayıp Vâhidiyet'te programlanan, kelimât-ı ilâhiyye olarak kâinatta zuhûr eden ve İnsân-ı Kâmil'de kemâle eren bir hakikattir. Bu ilmi anlayan sâlik, artık varlıklara eşya olarak bakmaz. Her yüzde bir Esmâ'nın tecellîsini, her olayda bir ilâhî hükmün icrasını müşahede etmeye başlar. Bu idrak, kişiyi "ben biliyorum" iddiasından, "bildiren O'dur" teslimiyetine ulaştırır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
İlim yolunda en çetin menzillerden biri, zıtların bir arada göründüğü yerlerdir. İbn Arabî Hazretleri’nin hikmetinden beslenen irfan, bu menzillerde rehberlik eder. Hakikatin kendisi, hem çok uzak hem şah damarından yakın olmasıyla, hem her şeyden münezzeh hem her şeyde hazır olmasıyla bir Cem makamı sırrını taşır. Bu sırra ermenin yolu, sâlikin kendisine bahşedilen sıfatları kendi malı zannetmesinden soyunmasından geçer.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendi Hazretleri, bu derin meseleyi şöyle açar:
Yani karşılıksız verilen bu değerlerin kıymetini bilememekteyiz. Bu değerler Hakk’ın değerleridir, Hakk’ın Zat’i sıfatları subuti sıfatlarıdır, “hayat” her birerlerimizde vardır, bu hayat kimin hayatı, benim diyoruz, ben yaşıyorum diyoruz, bu hayat benim diyoruz, bize bunu kim verdi, babamız mı, anamız mı verdi bu hayatı, Osmanlıdan mı kaldı bu hayat bize, yoksa cumhuriyetten mi kaldı bize, bu hayatı kimin verdiğini hiç düşündük mü? Sonra “İlim” her birerlerimizde az da olsa ilmimiz vardır, mesleklerimiz de olsa sanat da olsa o da bir ilimdir. Bir “İrade”miz var sabah kalkıyoruz, şunu yapacağım bunu yapacağım diyoruz, bir “kudret”imiz var, iradeyi yerine getirmek için “kelam” var konuşuyoruz, neden diğer mahlukatta yok bazı mahlukatta var. Sadece belirli seslerden ibarettir, bu kadar düzgün ve güzel bir konuşma sistemi yoktur, “semi”, “basar” var işte bunlar Hakk’ın sıfatları, zuhura çıkmış sıfatları ama müşterek kullanıyoruz, bu dünyada yaşadığımıza göre aldığımız hava Allah’ın havasıdır, yediğimiz gıdalar Allah’ın gıdasıdır, içtiğimiz su Allah’ın gıdasıdır, biz de bu durumda Allah’ın ortağı durumundayız, işte hayat, ilim, irade, kudret semi basar, kelam, tekvin gibi bir takım sıfatlar sabittir yani rabbın olarak sabittir, bizim vücudumuzda bunlar sabittir halbuki bu vücudun Hakk’ın vücud-u hakikisine muzaf olan bir vücud-u izafidir. Yani şu vücudumuz Hakk’ın vücud-u hakikisine yani Hakk’ın mutlak vücuduna kılıf olan bir izafi vücuttur senin vücudun sadece. Muhiddin-i Arabinin Mirat-ul İrfan kitabında “sen hiç yoksun, ne varlık iddiasında bulunuyorsun, sen zaten olmadın ki bu hayatta sen diye bir şey yok“ diyor.
“Karşılıksız verilen bu değerler” ifadesi, her şeyin temelinde lütuf olduğunu hatırlatır. “Benim” dediğimiz ne varsa, aslında bize ait değildir. Hayat, ilim, irade, kudret, işitme, görme, konuşma… Bunların hepsi Hakk’ın Subûtî Sıfatları’nın bizdeki tecellîleridir. Zâtî Sıfatlar Hakk’ın sadece Kendine mahsusken, Subûtî Sıfatlar, Zât’ın varlıklar dünyasına dönük yüzüdür.
“Bu hayat kimin hayatı?” sorusu, bütün yolculuğu içinde gizler. Nefs, “benim hayatım” der. Bu, ayrılık ve şirk makamının sesidir. Çünkü bu iddia, Hakk’ın mutlak Vücûd’u karşısında ikinci bir bağımsız vücûd iddiasıdır. Terzibaba Hazretleri’nin “Osmanlıdan mı kaldı bu hayat bize?” diye sorması, bu sahiplenme duygusunun temelsizliğini gösterir.
Bu noktada, tenzih-teşbih dengesi dediğimiz Muhammedî mîzan devreye girer. Tenzih, Hakk’ı yaratılmışlara benzemekten tenzih etmektir. “Leyse kemislihî şey’un” (O’nun benzeri hiçbir şey yoktur) ayeti, tenzihin temelidir. Teşbih ise, Hakk’ın sıfatlarının tecellîlerini yaratılmışlarda görmektir. “Ve hüve meakum eyne mâ kuntum” (Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir) ayeti, teşbihin kapısını aralar. Ârif, bu iki kanatla uçar.
Terzibaba Hazretleri’nin “müşterek kullanıyoruz” ve “Allah’ın ortağı durumundayız” ifadeleri, bu Cem makamının dilidir. Bu, zâhir ehlinin anladığı manada bir şirk koşmak değildir. Bu, kulun kendi hiçliğini idrak ederek, kendisinde görünen bütün kemâl sıfatlarının asıl sahibinin Hakk olduğunu bilmesi ve O’nun sıfatlarının tecellî ettiği bir ayna olma şerefine ermesidir.
“Vücud-u hakikisine muzaf olan bir vücud-u izafidir” ifadesi, bu meselenin temelini ortaya koyar. Varlığımız, izafî yani göreceli bir varlıktır. Varlığı, Hakk’ın Mutlak Varlığına nispetle anlam kazanır. Güneş karşısındaki gölge gibidir. Gölgenin kendi başına bir varlığı yoktur. Bizim varlığımız da, Hakk’ın Vücûd nurunun önündeki A'yân-ı Sâbite dediğimiz ezelî istidatlarımızın bir gölgesidir.
“Hakk’ın mutlak vücuduna kılıf olan bir izafi vücuttur senin vücudun sadece.” Kılıf, içindekini hem örter hem de onun şeklini gösterir. Bedenimiz ve varlık zannımız, Hakikî Vücûd’u örten bir perdedir. Ama aynı zamanda, Hakk’ın sıfatları yine bu kılıf üzerinden zuhûra çıkar. Sâlikin görevi, kılıfla övünmekten vazgeçip, içindeki Sultan’ı tanımaktır.
Nihayetinde sohbet, Şeyh-i Ekber’in ifadesiyle zirveye ulaşır: “sen hiç yoksun, ne varlık iddiasında bulunuyorsun, sen zaten olmadın ki bu hayatta sen diye bir şey yok.” Bu, Tevhid hakikatinin son sözüdür. Cem makamına giden yol, “ben” ve “benim” iddiasından vazgeçmekten geçer. Sâlik, nefsinde tecellî eden her bir sıfatın kaynağını Hakk’a iade ettikçe, üzerindeki emanet yükü hafifler. Bu, pasif bir teslimiyet değil, en yüksek dereceden bir farkındalıktır. Artık sâlik, kendi varlık sahnesinde yegâne Fâil’in Hakk olduğunu bilir. Kendisi ise bu ilâhî fiillerin zuhûr ettiği bir mahal olmanın edebi ve huzuru içindedir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle İlim
Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, ilmi yaşatır. Onun mektebinde ilim, zihinde biriken malumat değil, ruhu besleyen, hâli değiştiren, sâliki Hakk’a ulaştıran bir Burak’tır. O, ilmin ne olduğunu beyan etmekten çok, ne olmadığını göstererek hakikatine işaret eder. Onun dilinde ilim, iki büyük kola ayrılır: Biri kabuktur, diğeri öz. Biri bedenin ilmidir, diğeri canın. Biri insanı kendine köle eder, diğeri Rabbine kul. Terzibaba Hazretleri’nin “kelimenin ıstılah mânâsı” diyerek işaret ettiği derinlik, İbn Arabî’nin vücût mertebeleriyle açıkladığı İlm-i İlâhî, Hazret-i Mevlânâ’nın dilinde ete kemiğe bürünür.
Nakil İlminden Hal İlmine: Papağanın ve Nahiv Âliminin Hikmeti
Mesnevî-i Şerîf’te ilmin en keskin ayrımlarından biri, taklit ile tahkik arasında yapılır. Taklit ilmi, papağanın ilmidir. Papağan güzel konuşur ama ne söylediğini bilmez. Sadece kelimeleri ezberlemiştir. Manası kalbine inmemiştir. Bu ilim, bir kedi gördüğünde, yani bir imtihan karşısında sahibini korumaz. Papağan, kedi karşısında bildiği bütün güzel sözleri unutur, sadece feryat eder.
Bu bahsin en meşhur temsilcisi, bir gemiye binen nahiv âlimidir. Âlim, gemiciye sorar: “Sen nahiv ilmi bilir misin?” Gemici “Hayır” deyince, “Vah vah, ömrünün yarısı boşa gitmiş!” der. Bu, Akl-ı Cüz'î’nin, yani parçayı gören aklın kibridir. Fakat bir fırtına kopar. Bu defa gemici, o mağrur âlime sorar: “Yüzme bilir misin?” Âlim, “Hayır” diye cevap verince, gemici der ki: “Vah vah, şimdi ömrünün tamamı boşa gitti! Zira bu denizde nahiv değil, yüzme ilmi geçer.”
Hazret-i Mevlânâ bu hikâye ile bize der ki: Hayat denizi dalgalıdır. Seni bu denizde boğulmaktan kurtaracak olan, kitaplarda yazan kurallar değil, o denizin tabiatına uygun bir hâl ilmidir. O ilim, yüzme bilmektir. Yüzmek nedir? Tevekkül etmektir. Teslim olmaktır. Hakk’ın Celâl ve Cemâl tecellîleri dalgasında batıp çıkarken paniğe kapılmamaktır. Binlerce tasavvuf kitabını hatmetse bile, bir musibet anında isyana düşüyorsa, onun ilmi nahiv âliminin ilminden öteye geçememiştir. Hakiki ilim, insanı “ben bilirim” kibrinden kurtarıp, “bilen O’dur” teslimiyetine ulaştıran ilimdir.
Akl-ı Cüz'î ve Akl-ı Küllî: Bedendeki Misafirin İlim Sandığı Şey
Hazret-i Pîr, ilmin kaynağını da ikiye ayırır: Biri, beş duyuya dayanan parçacı akıl, yani Akl-ı Cüz’îdir. Diğeri ise kaynağını doğrudan Hakk’tan alan bütüncül akıl, yani Akl-ı Küllî’dir.
Akl-ı Cüz’î, bu dünya hayatını idame ettirmek için bir nimettir. Lakin bu aklın bir sınırı vardır. Sûreti görür, sîreti idrak edemez. Hazret-i Mevlânâ, bu aklı Firavun’un aklına benzetir. Akl-ı Cüz’î, sahibini sürekli “ben” demeye teşvik eder. İnsanı Hakk’tan uzaklaştıran her ilim, Akl-ı Cüz’înin ürünüdür ve aslında cehalettir.
Akl-ı Küllî ise peygamberlerin ve velîlerin aklıdır. O, kesrette Vahdet’i gören akıldır. Bu akıl, çalışarak elde edilmez; o, bir lütf-u ilâhîdir. Gönül saflaştıkça, Akl-ı Cüz’înin gürültüsü sustukça, Akl-ı Küllînin sesi duyulur hale gelir. Bu, ilm-i ledünnî’dir, yani Hakk’ın katından bahşedilen vehbî (bağışlanan) bir ilimdir. Hazret-i Mevlânâ der ki: “Aklını kurban et, O’nun dostluğunda. Zira Akl-ı Küllî varken Akl-ı Cüz’îye itibar etmek, güneş varken mum yakmaya benzer.”
Sâlikin yolculuğu, Akl-ı Cüz’înin saltanatından Akl-ı Küllînin hidayetine hicret etmektir. Bu hicret, bir teslimiyet ve aşk yolculuğudur. Akl-ı Cüz’î sürekli şüphe eder. Aşk ise “peki” der ve boyun eğer. Bu teslimiyet anında, hakikat güneşi olan Akl-ı Küllî doğar. Artık kişi kendi aklıyla değil, Hakk’ın ilmiyle bilir.
Sûretin İlminden Sîretin İrfanına: Çinli ve Rum Nakkaşlar
İlmin ne olduğu konusundaki en parlak temsillerden biri de Çinli ve Rum nakkaşların hikâyesidir. Hükümdar, onlara sarayda karşılıklı iki duvar verir ve araya bir perde çeker.
Çinli nakkaşlar, yüzlerce çeşit boya isterler ve duvarlarına eşsiz güzellikte, sayısız sûret işlerler. Onların yaptığı, kesret âleminin, yani çokluğun ve formların ilminin bir temsilidir. Bu, zâhirî ilimdir; bilgi biriktirmek, sûretleri en mükemmel şekilde resmetmektir.
Rum nakkaşlar ise hiçbir boya istemezler. Onların tek yaptığı, kendilerine verilen duvarı durmaksızın cilalamak, parlatmaktır. Onlar duvara bir şey eklemezler; aksine, duvardaki her türlü pürüzü, pası, kiri temizlerler. Onların yaptığı, kalbi masivadan arındırma ameliyesidir. Onların sanatı, eklemek değil, eksiltmektir.
Vakit gelip aradaki perde kaldırılınca, Çinli sanatkârların o bin bir emekle işlediği muhteşem resimler, bütün güzelliğiyle Rumların cilaladığı duvara yansır. Hatta Rumların duvarındaki yansıma, aslından daha parlak ve canlıdır.
Hazret-i Mevlânâ bu hikâye ile en büyük sırrı fısıldar: Hakiki ilim, Çinliler gibi dışarıdan bilgi toplayarak elde edilmez. Hakiki ilim, Rumlar gibi kalbi cilalayarak, onu her türlü kayıttan arındırarak elde edilir. Kalp, bir ayna gibi saf ve parlak hale geldiğinde, bütün kevnî hakikatler, bütün İlm-i İlâhî’nin tecellîleri, o aynada yansımaya başlar. Bu, vehbî ilimdir. Ârifin kalbi, Levh-i Mahfûz’un bir yansıması olur. O, artık kitaplardan okumaz; doğrudan kendi gönül aynasından okur.
Sâlikin vazifesi, zihnini daha fazla bilgiyle doldurmak değil, kalbini daha fazla saflaştırmaktır. En büyük ilim, ilim iddiasını terk edip, cilalanmış bir kalp ile Hakk’ın tecellîsine hazır beklemektir. O zaman ilim, öğrenilen bir şey değil, yaşanan bir hâl; bilmek ise olmak demektir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında İlim
İlim, tek başına bir ada değil, birbiriyle iç içe geçmiş hakikatler denizinde bir incidir. Bu denizde her bir kavram, diğerini aydınlatır.
İlim bilmektir; Hikmet ise bildiğini yerli yerine koymaktır. İlim bir şeyin ne olduğunu söyler, hikmet ise o şeyin varlık ağındaki yerini, gayesini ve Hakk'a bakan yüzünü gösterir. Ham ilim kibir verebilir; hikmetle yoğrulmuş ilim ise edebe ve hayrete götürür.
İrfan ve Marifet, ilmin tadılan, yaşanan hâlidir. İlim, denizin haritasına bakmaksa, irfan o denize girmek, marifet ise denizin bizzat kendisi olmaktır. İlim, "Hakk Birdir" bilgisidir. İrfan, bu birliğin tecellilerini kâinatta okumaya başlamaktır. Marifet ise bu birliğin içinde kendi yokluğunu idrak ederek erimektir. İlim akla, irfan ve marifet ise kalbe hitap eder.
İlm-i Ledün, Hakk tarafından doğrudan, vasıtasız kulun kalbine bırakılan bilgidir. Bu, kesbî (kazanılmış) ilimden ayrılır; vehbîdir, yani bir bağıştır. Hz. Musa'nın zâhirî ilmi, Hz. Hızır'ın bâtınî ilmi olan İlm-i Ledün karşısında nasıl soru sormak zorunda kaldıysa, aklın ilmi de kalbin bu doğrudan bilgisi karşısında duraksar.
Keşf, bu İlm-i Ledün'e ve irfana açılan kapının adıdır. Kelime manası "örtüyü kaldırmak" demektir. Sâlik, kalbini bir ayna gibi parlattığında, Cenâb-ı Hakk, onun kalbinden perdeleri kaldırır. Bu perde kalkınca eşyanın bâtını, yani iç yüzü görünür olur.
Bâtın, her şeyin iç yüzü, hakikatidir. Zâhir (dış yüz) ise onun kabuğu, suretidir. Tasavvuf yolculuğu, zâhirden bâtına doğru bir seferdir. Gerçek ilim, zâhiri inkâr etmeden, onun kabuğunu kırıp bâtındaki öze ulaşabilen ilimdir.
Fusûsu'l-Hikem, bu bâtın ilminin, irfanın ve hikmetin en yoğun şekilde şerh edildiği bir hazine sandığıdır. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin kalbine ilham olunan bu eser, ilmin sadece insanî bir çaba olmadığını, onun vücûdî mertebelerden nasıl süzülerek geldiğini anlatır. Fusûs, ilim, hikmet ve marifetin peygamberler mirası olduğunu talim eder.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Sen Terzibaba İrfan Mektebi Dijital Kütüphanesi'nin bu çalışmasında "İlim" bahsi, üç büyük pınardan beslenerek ele alınmıştır.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendi Hazretleri'nin sohbetlerinde ilim, sâlikin seyr-i sülûkunda yaşadığı bir hâldir. O, ilmi, semâdaki bir yıldız olmaktan çıkarıp yolcunun elindeki fener hâline getirir. Efendi Hazretleri'nin nazarında ilim, Celâl ve Cemâl tecellileri karşısında kulun duruşunu belirleyen bir mihenk taşıdır. Terzibaba geleneğinde ilim, yaşanmayacaksa, hâle dönüşmeyecekse bir yüktür. Asıl ilim, kulun kendi acziyetini ve Hakk'ın mutlak kudretini bilmesidir.
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri ise, Fusûsu'l-Hikem adlı eserinde ilmin kaynağına iner. O, ilmin ontolojik köklerini araştırır ve onun Zât-ı Mutlak'ın kendi kendini bilme arzusundan nasıl doğduğunu anlatır. İlim, Hakk'ın Amâ mertebesinden Ahadiyet'e, oradan da Vâhidiyet mertebesine tenezzül edişinin bir neticesidir. Bu mertebede, bütün varlığın hakikatleri olan "a'yân-ı sâbite" ilm-i ilâhîde sabitlenir. Fusûs, ilmi, kevnî bir süreç olarak ele alır; varoluşun kendisi, Hakk'ın kendi ilmini açmasından ibarettir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf'inde, ilmin bu yüksek hakikatlerini hikâyelerin diliyle gönüllere nakşeder. O, surette kalan "zâhirî ilim" ile insanı Hakk'a yaklaştıran "bâtınî ilim" arasındaki farkı keskin bir dille ortaya koyar. Mesnevî'de ilim, eğer aşk ile birleşmezse, bir papağanın ezberlediği sözlerden farksızdır. Hz. Mevlânâ'ya göre gerçek âlim, çok kitap deviren değil, bir gönüle girmeyi başarabilen, kendi hiçliğini idrak eden kişidir.
Değerlendirme
Bu üç büyük mürşidin rehberliğinde anlarız ki, ilim, çok katmanlı bir hakikattir. Yolculuk, zâhirî bilgiyle başlar. Fakat asıl mesele, bu bilginin sâlikin kalbinde bir dönüşüme yol açması, onu hikmete, irfana ve marifetullaha ulaştırmasıdır. Gerçek ilim, kişiyi "ben biliyorum" kibrinden alıp, "bilen ve bildiren ancak O'dur" teslimiyetine getiren ilimdir. İlim arttıkça, kulun kendi acziyetine dair bilgisi de artmalıdır; aksi takdirde o ilim, en büyük perde olur. Nihayetinde ilmin en yüce gayesi, bilenin ortadan kalkıp geriye sadece Bilinen’in kalmasıdır. Bu yolda sâlike düşen, okuduğu her satırın, kendi varlık kitabını anlamak için bir vesile olduğunu unutmamaktır.