Mertebe-i Muhammediyye
Mertebe-i Muhammediyye, varlık âleminin en latîf, en merkezî ve en kuşatıcı hakikatidir. Bu mertebe, kâinat ağacının özündeki çekirdek, o ağacın en kâmil meyvesidir. O, Hakk’ın kendi Zât’ını en bütüncül ve en parlak şekilde seyrettiği ayna, O’nun bütün isim ve sıfatlarının eksiksiz, dengede ve kemalde tecellî ettiği makamdır. Bu mertebe, sadece tarihsel bir şahsiyet olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a mahsus bir hâl değil, aynı zamanda her birimizin içinde potansiyel olarak taşıdığı, ulaşılması hedeflenen İnsân-ı Kâmil hakikatinin de zirvesidir. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu mertebenin idraki, sâlikin seyr-i sülûkunun hem başlangıcı hem de nihai gayesidir, zira bu mertebeyi anlamak varlığı, Hakk’ı ve kendimizi anlamaktır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
"Mertebe-i Muhammediyye", iki kelimenin bir araya gelmesinden oluşan bir terkip. "Mertebe"; derece, basamak, rütbe, makam demektir. Varlıkta her şeyin bir mertebesi vardır. Taşın mertebesi, bitkinin mertebesi, hayvanın mertebesi, insanın mertebesi… Hepsi Hakk’ın tecellîlerinin farklı basamaklarıdır. "Muhammediyye" ise, "Muhammed’e ait olan, Muhammedî" mânâsını taşır. En basit haliyle bu terkip, "Muhammed’e ait olan makam" demektir. Lâkin irfan yolunda burada kastedilen sadece beşerî bir makam değil, varlığın en temel, en aslî hakikatine işaret eden bir ıstılahtır.
Bu mertebenin ne olduğunu anlamak için, varlığın zuhûr ediş serüvenine, yani Hakk’ın "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (istedim) ve bilinmek için mahlûkatı halk ettim" mukaddes kelâmıyla işaret ettiği o büyük tecellîye bakmak gerekir.
Her şeyden evvel, hiçbir sıfatla kayıtlanamayan, hiçbir isimle isimlendirilemeyen, akılların ve idraklerin ötesinde olan mutlak gayb, Zât-ı Mutlak vardır. O, kendi kendine var olan, hiçbir şeye benzemeyen ve hiçbir şeyin O’na benzemediği Hüvviyet mertebesidir. Burası, mutlak tenzihin, yani her türlü tasavvurdan münezzeh oluşun hüküm sürdüğü yerdir. Bu mertebeye Amâ, yani kör boşluk, mutlak bilinmezlik diyen arifler de olmuştur.
Bu Zât-ı Mutlak, "bilinmeyi sevince", kendi üzerine tecellî etmiştir. Bu ilk tecellî, varlığın ilk belirlenişi (taayyün-i evvel), Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhûr ettiği yerdir. Bu mertebeye, mutlak birliği ve kendinden başka hiçbir şeyin olmadığı şuuru ifade eden Ahadiyyet denir. Burada henüz çokluktan, isimlerden, sıfatlardan eser yoktur. Sadece mutlak BİR vardır. Hakikat-i Muhammediyye, bu BİR’in kendi Zâtına olan ilminin, sevgisinin ve şuurunun ilk noktasıdır. O, Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ından ilk ayrışan, fakat asla O’ndan ayrı olmayan ilk nur, ilk akıl, ilk kalemdir. Bu yüzden Peygamber Efendimiz, "Allah’ın ilk halk ettiği şey benim nurumdur" buyurmuştur. Bu nur, kevnî varlığın tohumudur.
Ardından, bu Ahadiyyet mertebesindeki potansiyel, yani "gizli hazine", açılmaya başlar. Varlığın bütün imkânlarını, yani Hakk’ın bütün isim ve sıfatlarını potansiyel olarak içinde barındıran Vâhidiyyet mertebesi zuhûr eder. Burası, "bir"in içindeki çokluğun, yani ilâhî isimlerin birbirinden ayrışmaya başladığı makamdır. Her bir isim, kendi tecellîsini talep eder. Rahman ismi rahmetle, Kahhar ismi kahırla, Latîf ismi lütufla tecellî etmek ister. Hakikat-i Muhammediyye, bu Vâhidiyyet mertebesinde, bütün bu zıt ve farklı isimleri bir arada, tam bir denge ve ahenk içinde tutan birleştirici hakikattir. O, bütün isimlerin toplamı değil, bütün isimlerin üzerinde hüküm süren, onları bir Muhammedî mîzan ile dengeleyen İsm-i A’zam’ın hakikatidir.
Bu ilâhî mertebelerdeki Hakikat-i Muhammediyye, daha sonra Nefes-i Rahmânî denilen o büyük zuhûr ile dış âleme, yani şehadet âlemine doğru yayılır. Önce ilim mertebesinde sabit olan hakikatler, yani A'yân-ı Sâbite (varlıkların ilâhî ilimdeki asılları), bu Muhammedî nurun aracılığıyla dış dünyada somut varlıklar olarak belirir. Kâinattaki her zerre, o ilk Muhammedî nurdan bir pay alarak var olmuştur. Bu sebeple arifler, "Sen olmasaydın, sen olmasaydın, âlemleri halk etmezdim" hadîs-i kudsîsini bu mânâda anlarlar. Yani, ey Muhammedî hakikat, sen olmasaydın, ey Benim bütün isimlerimi ve sıfatlarımı en kâmil şekilde gösterecek olan ayna, bu varlık âlemini zuhûra getirmezdim.
Öyleyse Mertebe-i Muhammediyye, iki yönlü bir hakikattir:
- Vücûdî Yönü: O, Hakk’tan halka inişte (nüzûl) ilk taayyün, ilk belirlenimdir. Varlığın sebebi, aslı ve ruhudur. Kâinat, O’nun tafsilatı, yani açılmış ve detaylandırılmış hâlidir. O ise kâinatın icmâli, yani özetidir.
- İlmî ve Mânevî Yönü: O, halktan Hakk’a yükselişte (urûc) en son ve en kâmil mertebedir. İnsanın ulaşabileceği en yüce makam, kulluğun (
ubûdiyet) zirvesidir.
Bu mertebe, zıtların birliğinin, yani Cem makamının en kâmil tecellî yeridir. O hem Hakk hem halk, hem zâhir hem bâtın, hem evvel hem âhir isimlerinin birleştiği yerdir. Bir yüzüyle Hakk’a dönüktür, O’ndan alır; bu yönüyle O, mutlak bir abd (kul) ve fakr içindedir. Diğer yüzüyle halka dönüktür, Hakk’tan aldığını dağıtır; bu yönüyle O, halifedir, rahmettir, bütün varlığın dayanağıdır. Bu iki yönü birleştirebilen makam, "iki yayın birleştiği yer" (kâbe kavseyn) olarak da işaret edilen Muhammedî makamdır. Bu, tenzih (Hakk’ı her şeyden soyutlama) ile teşbihin (Hakk’ı her şeyde görme) kemalde birleştiği yerdir. Sadece tenzihte kalan aklı şaşkın, sadece teşbihte kalan ise şirkte kalır. Muhammedî yol, bu ikisini bir kılıcın iki keskin ağzı gibi dengede tutan sırat-ı müstakîmdir.
Hz. Muhammed Aleyhisselâm, bu ezelî ve ebedî hakikatin, şehadet âlemindeki en kâmil ve en mükemmel zuhûrudur. O’nun hayatı, ahlâkı, sözleri ve fiilleri, bu soyut hakikatin somut bir örneği, yaşanabilir bir modelidir. Bu yüzden sâlik için yol, O’na uymak, O’nun ahlâkıyla ahlaklanmak ve O’nun bâtınında temsil ettiği o küllî hakikati kendi cüz’î varlığında gerçekleştirmeye çalışmaktır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Mertebe-i Muhammediyye: Aslı ve Mertebesi
Mertebe-i Muhammediyye, varlığın sırrının düğümlendiği, hakikatlerin menbaı ve bütün peygamberân mertebelerinin kendisinden feyz aldığı bir makamdır. Bu mertebeyi konuşmak, aslında varlığı, insanı ve Hakk’ı konuşmaktır. Bu mertebe, bir tarihî şahsiyetin hayat hikâyesinden ibaret değil, kevnî bir hakikatin, ezelî bir nurun âlemlere tenezzülünün adıdır.
Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinde bu mertebe, bir ağacın kökü gibi tasvir edilir. Diğer bütün peygamberlerin mertebeleri o ağacın dalları, yaprakları, meyveleri gibidir. Hepsi o kökten beslenir, o köke işaret eder. Bu yüzden Mertebe-i Muhammediyye’yi anlamadan ne İsevî sırra, ne Musevî haşyete ne de İbrahimî teslimiyete tam mânâsıyla vâkıf olabiliriz. Zira o, hepsini kendinde cem eden, hepsinin hakikatini kuşatan “Ümmü’l-Merâtib”, yani mertebelerin anasıdır.
Hazret’in bize açtığı pencereden baktığımızda, İslâm’ın sadece zâhirî amellerden ibaret bir din olmadığını, derûnunda muazzam bir irfan sistemi taşıdığını görürüz. Bu sistemin zirvesi ve kemâli, Mertebe-i Muhammediyye’dir.
Oysa İslâm, “Mertebe-i Muhammediyye” ile kemâle ermiş ve bütün mükemmelliği ile hayat sahnesinde yerini almıştır. Ne yazık ki sadece madde mertebesinde tatbik edilmeye çalışılan İslâm dini dar bir çerçeve içerisinde sıkışıp kalmaktadır. İslâm’a ve Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimize yapacağımız en büyük güzellik ve yardım, o muazzam sistemi, kendine yaraşır en geniş şekilde anlamaya çalışarak, fiilî yaptırımların ötesinde, fikrî ve idraki genişleme ve gelişmeyi sağlayarak tatbik etmeye çalışmamız olacaktır.
Bu mertebeyi, dar kalıplara sıkışmış bir beşerî üstünlük olarak değil, Cenâb-ı Hakk’ın kendi güzelliğini ve kemâlini en mükemmel şekilde seyrettiği bir ayna, bütün varlık mertebelerini kuşatan bir hakikat olarak anlamak gerekir.
Bütün Mertebelerin Kaynağı ve Câmi'iyeti
Varlık mertebelerini bir silsile gibi düşünecek olursak, Mertebe-i Muhammediyye bu zincirin hem başı hem de sonudur. O, hem tohumun içindeki bütün ağacı taşıyan özdür, hem de ağacın en kâmil meyvesidir. Terzibaba Hazretleri, bu câmiiyeti (kuşatıcılığı) Fâtiha-i Şerîfe’nin bâtınî vechiyle de anlatır.
Biz kendi seyrânımıza gelelim. İhlâs Sûresi'nin altında, daha aşağıda Fâtiha Sûresi yazılıdır ki, bu sûre "seb'ul mesânî"dir. Yani "yedi ikili" anlamındadır. İlim ehli birçok tefsirini yapmıştır, araştıranlar bulabilirler. Ancak biz böyle bulduk ki; O'nun, yani Fâtiha-i Şerîfe'nin biri "Mertebe-i Ulûhiyyet" (İlâhî mertebe) hakikatlerini, diğeri ise "Mertebe-i Muhammediyyet" (Muhammedî mertebe) hakikatlerini anlatmaktadır.
Kur’ân’ın anası olan Fâtiha, iki ana hakikati birden barındırıyor: Bir yüzü, Zât-ı Mutlak’ın tenzîhî, ulaşılamaz Ulûhiyyet yönünü anlatıyor. Diğer yüzü ise, o Hakk-ı Mutlak'ın en kâmil tecellîsi, en parlak aynası olan Hakikat-i Muhammediyye’yi. Bu demektir ki, Hakk’a giden yol, O’nun en sevgili aynasından, yani Mertebe-i Muhammediyye’den geçer. Birini anlamadan diğerini anlamak mümkün değildir. Bu, tenzih ile teşbihin, yani Hakk’ı her şeyden soyutlama ile O’nu her şeyde görmenin Muhammedî mîzanda birleşmesidir.
Bu kuşatıcılık, bütün bir kevnî işleyişin de temelidir. Terzibaba Hazretleri, bu işleyişi Akl-ı Küll (Küllî Akıl) ve Nefs-i Kül (Küllî Nefs) kavramlarıyla izah eder.
Bu âlemlerin başlangıç oluşumları ve süre gelmeleri,”Akl-ı kül” ve “Nefs-i kül-“ün izdivacı yani birlikteliği ile mümkün olmaktadır. Akl-ı kül Hakikat-i İlâhiyye=fail=tesir eden (âmir.) Nefs-i kül ise Hakikat-iMuhammediyye=Mef’ul=yani tesir edilen (memur) gibidir. Akl-ı kül Ahadiyyet, Hakikat-i ilâhiyye Akl mertebesi etken, Nefs-i kül ise Vahidiyyet, Hakikat-i Muhammediyye mertebesidir.
Akl-ı Küll, Hakikat-i İlâhiyye’dir; tesir eden, emreden, fâil olan. O, mutlak Ahadiyyet mertebesidir. Ancak bu emrin, bu ilmin zuhûra çıkacağı bir mahal, bir ayna, bir “tesir edilen” gereklidir. İşte bu mahal, bu ayna, bu mef’ûl (edilgen) olan, Nefs-i Kül, yani Hakikat-i Muhammediyye’dir. O, Vahidiyyet mertebesidir; yani birliğin, isim ve sıfatlar olarak ilk açılımını yaptığı yerdir. Fâil olmadan mef’ûl, mef’ûl olmadan fâil anlamsızdır. Bu, Hakk’ın kendi kendine tecellîsinin, kendi isim ve sıfatlarını seyretmek için kendi nurundan bir ayna halk etmesinin hikâyesidir. İşte o ilk ve en parlak ayna, Hakikat-i Muhammediyye’dir. Bu yüzden denir ki, âlemler O’nun yüzü suyu hürmetine halk edilmiştir. Çünkü O olmasaydı, Akl-ı Küll’ün ilmi, bâtında gizli bir hazine olarak kalacaktı.
Seyr-i Sülûk'un Zirvesi ve Kapsamı
Mertebe-i Muhammediyye’nin bu kuşatıcılığı, sâlikin seyr-i sülûkunda, yani mânevî yolculuğunda da kendini gösterir. Her peygamberin mertebesi, sülûk yolunda bir menzile, bir hâle tekabül eder. Lâkin Mertebe-i Muhammediyye, bu menzillerin hepsini içine alan, en aşağıdan en yukarıya, en zâhirden en bâtına uzanan tam bir seyrin adıdır. Terzibaba Hazretleri, bu farkı Hz. İsa’nın mertebesiyle karşılaştırarak izah eder:
Bu hâl her ne kadar o mertebe de bir kemâl ise de, “mertebe-i Muhammediyye ” de değildir. Çünkü aşağıdaki alt mertebelerin yokluğu, yukarıdan da o kadarının azlığı demektir Seyr sahası, âlemi “misâl” ile “sıfat” mertebesi arasında olmuştur. Oysa ki;. “Mertebe-i Muhammediyye” nin seyr sahası ise “Hz. şehâdet” ten başlayan, “İnsân-ı Kâmil” mertebesin de biten beş hazret, “ hazârat-ı hamse” mertebeleri kap- samında dır.
“Aşağıdaki alt mertebelerin yokluğu, yukarıdan da o kadarının azlığı demektir.” İsevî mertebe, ruhanîliği ve sıfat tecellîlerinin gâlip olmasıyla bir kemâldir. Fakat Hz. İsa’nın beşerî babasının olmayışı, onun nefs mertebelerinin en alt basamaklarını yaşamamasına, seyrine “nefs-i mutmainne”den başlamasına sebep olmuştur. Bu, o mertebenin kemâlidir. Ancak Muhammediyye mertebesi, en aşağıdan, şehâdet âleminin en kesif noktasından, nefs-i emmârenin karanlığından başlar. Bütün nefsânî, beşerî, dünyevî hâlleri yaşar, onların içinden geçer, onları terbiye eder ve Hakk’a vasıl olur. Seyr sahası, en alttaki “Şehâdet Âlemi”nden başlayıp en üstteki “Zât Âlemi”ne kadar uzanan beş temel varlık katmanını, yani hazârat-ı hamse’yi (beş hazret) kuşatır. Bu, onu en kâmil, en toplayıcı mertebe yapar.
Bu yüzden Muhammediyye yolu, uzlete çekilip sadece ruhanî bir hayat yaşama yolu değildir. Halkın içinde Hakk ile olma, kesretin içinde vahdeti bulma, çarşının pazarın ortasında, aile hayatının içinde, beşerî ilişkilerin tamamında Hakk’ın tecellîlerini görme ve yaşama yoludur. Çünkü bu mertebenin seyr sahası, hayatın tamamıdır. En aşağıyı bilmeyen, en yukarıyı da tam olarak bilemez. Çamurun içinden geçip arınan, sadece temiz yerde durandan daha büyük bir kemâle erer. İşte İnsân-ı Kâmil, bu seyrin neticesidir. O, bütün mertebeleri kendi varlığında yaşamış, tatmış ve her birinin hakkını vermiştir.
Yetimliğin Sırrı ve Akl-ı Küll ile Terbiye
Mertebe-i Muhammediyye’nin bu eşsiz ve kuşatıcı yapısının bir diğer delili de, bu mertebenin sahibi olan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz’in “yetim” olarak dünyaya gelmesidir. Zâhirde bu bir mahrumiyet gibi görünse de, bâtında en büyük terbiyenin, en saf ilmin kapısını açan bir sırdır. Terzibaba'nın nazarıyla bu yetimlik, beşerî ve vasıtalı terbiyeden âzâde kılınıp, doğrudan doğruya Akl-ı Küll, yani İlâhî İlim tarafından eğitilmek demektir.
Daha sonra Mertebe-i Muhammediyye’nin yetimliği gelir. Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimiz dünyaya yetim olarak teşrif etmişlerdir. Çünkü onu akl-ı kül olan ilmi ilâhiyye eğitecektir. (40) yaşlarında Cebrâîl (a.s.) geldiğinde kendisine Akl-ı küll olan babasından o zaman-ı itibariyle bilgi getirmeye başladı bu süre (23) sene sürdü.
Diğer insanlar anne-babalarından, hocalardan, kitaplardan terbiye alırlar. Bunların hepsi birer vasıtadır ve her vasıta, kendi rengini hakikate bulaştırır. Fakat Mertebe-i Muhammediyye’nin sahibi, beşerî bir babanın terbiyesinden alınmış, doğrudan doğruya “baba” olan Akl-ı Küll’ün, yani Hakikat-i İlâhiyye’nin eğitimine verilmiştir. Cebrail (a.s.) bu eğitimde bir elçidir. Bilginin kaynağı, asıl “baba”, Akl-ı Küll’dür. Bu yüzden O’nun aldığı ilim, en saf, en arı, en vasıtasız ilimdir. Bu yüzden O’nun ahlâkı, Kur’ân ahlâkı, yani İlâhî ilmin ahlâkıdır.
Bu yetimlik sırrı, sâlik için de bir yol haritasıdır. Sâlik de bir mânâda yetim olmalıdır. Kendi aklından, fikrinden, alışkanlıklarından, toplumun ona öğrettiği zanlardan “yetim” kalmalı, kendini boşaltmalıdır ki, gönül kabına İlâhî ilim dolsun. Kendini babası bildiği nefsinden, hocası bildiği vehminden vazgeçmelidir ki, hakiki Mürşid’i olan Hakk, onu kendi ilmiyle terbiye etsin. Gönül Kâbe’sine girmek için önce “Muhammedü’l-emîn”, yani emin kişi olmak, her türlü şirkten, vehimden, hayalden emin olmak gerekir.
Emin belde mertebe-i Muhammediyye ve ondan kasıt Kâbe-i Şerif ve Mekke-i Mükerremedir. Kişi kendi gönül kâbesine girdiği anda orası emin belde olmaktadır çünkü her türlü nefsâniyetten, cinniyyetten, şeytaniyetten arındırılarak oraya girilebildiği için ondan sonra orası emin beldedir. Bu girişten önce giren kişinin de Muhammed’ül emîn yani emin kişi olması gerekmektedir.
Asalet ve Vekâlet: Diğer Mertebelerle İlişkisi
Mertebe-i Muhammediyye’nin diğer mertebelerin aslı ve kaynağı olduğu, Terzibaba Hazretleri tarafından “asalet” ve “vekâlet” kavramlarıyla daha da derinleştirilir. Buna göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz’in risâletinden önce gelen peygamberler, kendi devirlerinde, o ezelî Hakikat-i Muhammediyye’nin birer “vekili” gibiydiler.
İbrahimiyyet, Museviyyet, İseviyyet temsilcileri daha evvelce belirttiğimiz makamlarına kadar çıkma imkanları vardı. Çünkü onlar “Makamı Muhammediyye”nin kendi mertebelerindeki vekilleri idiler. Miladi 610 da “Makamı Muhammediyye” “ikra/oku” ayetiyle “Kelime-i Tevhid”in tamamını lafzen ve şuhuden okuyarak faaliyete geçtiğinden, asalet gerçekleşerek, vekillere yer ve makam kalmamıştır ancak “Mertebe-i Muhammediyye” yi tasdik ve kabul etmek suretiyle, Hakk’ın huzuruna yani “allah” lafız ve manasına ulaşmaları mümkün olabilecektir.
“İkra!” emriyle birlikte, o ezelî hakikatin “aslı” olan zat, bizzat âlem-i şehâdette zuhûr etmiştir. Asıl gelince, vekilin hükmü biter. Bu, önceki şeriatlerin yanlış olduğu anlamına gelmez. Bilakis, onların da hak olduğu, ancak belirli bir zaman ve mekân için geçerli olan vekâletler olduğu anlamına gelir. Asıl gelince, bütün vekâletler aslın içinde toplanır, ona bağlanır. Terzibaba Hazretleri, Feth Sûresi tefsirinde bu hakikati şöyle dile getirir:
Mertebe-i Muhammediyyet yer yüzünde zuhura çıktıktan sonra, diğer mertebelerin bütün bilgileri Mertebe-i Muhammediyyeye ganimet olarak kaldı. Mertebe-i Muhammed-î de, bu ganimetlerin faydalı ve geçerli olabilecek ve tatbik edilebilecek olanlarını kendi bünyesi içerisine alıp gerçek sahibi olan Haki,kat-i Muhammediyye ye iltihak eyledi. İşte bu yüzden kendinden evvelki bütün mertebeler nesih-kaldırıldı. O günden sonra tek Sırat-ı müstakîm ve sıratullah hakikat-i Muhammed-î sistemi içerisinde olan geçerli oldu.
Diğer mertebelerin bilgileri birer “ganimet” gibi toplanmış, asıl sahibi olan Hakikat-i Muhammediyye’ye ilhak edilmiştir. Bu, bir yok etme değil, bir tamamlama, bir kemâle erdirmedir. Nasıl ki nehirler denize dökülünce kendi isimlerini kaybedip denizin bir parçası olurlar, önceki mertebeler de Muhammediyye denizinde asıllarına rücû etmişlerdir. Artık Hakk’a giden tek bir “Sırat-ı müstakîm” (dosdoğru yol) vardır ve o yol, Mertebe-i Muhammediyye’nin yoludur. Zira o, Ahadiyyet’e açılan en geniş, en emin, en aydınlık caddedir.
Terzibaba Geleneğinde Mertebe-i Muhammediyye'in Yaşanması
Yüce Mertebe-i Muhammediyye hakikatinin, bir sâlikin hayatında nasıl yaşanacağına, nasıl bir hâl ve tecrübeye dönüşeceğine odaklanmak gerekir. Zira Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünde bilgi, yaşanmak içindir. Hakikat-i Muhammediyye, kütüphanelerde tozlanacak bir nazariye değil, kalpte ve âzâlarda can bulacak bir yaşantıdır. Bu yaşantının adı sülûktur; yani Hakk’a doğru, Hakikat-i Muhammediyye’ye doğru yapılan mukaddes yolculuktur.
Bu yolculuk, kuru bir bilgi birikimi veya birtakım şeklî ibadetlerin tekrarından ibaret değildir. Bu, bir dönüşüm yolculuğudur. Ham bakırın simyacının elinde altına dönüşmesi gibi, beşerî sıfatların, ilâhî ahlâka, yani Muhammedi ahlâka dönüşmesidir. Bu yolculuğun rehberi Mürşid-i Kâmil, azığı zikir, adabı edep, menzili ise [abdiyyet](/wiki/abdiyyet) (mutlak kulluk) makamında fenâ bularak Muhammedi verâsete ermektir.
Mürşid-i Kâmil: Muhammedi Hakikatin Yeryüzündeki Aynası
Sülûk yoluna kadem basan bir sâlikin ilk ve en mühim adımı, kendisine bu yolda rehberlik edecek bir Mürşid-i Kâmil bulmasıdır. Çünkü Mertebe-i Muhammediyye soyut bir fikir değildir; o, her devirde bir [İnsan-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil) suretinde tecellî ederek yaşayan ve yaşatan bir hakikattir. Mürşid-i Kâmil, Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v.) bâtınî ilminin ve manevî hâlinin vârisidir. O, Muhammedi Nur’un kendi zamanındaki taşıyıcısı ve yansıtıcısıdır.
Sâlik için mürşid, Hakikat-i Muhammediyye’nin yeryüzündeki somut, canlı ve konuşan delilidir. Sâlik, mürşidinin şahsında o yüce ahlâkın nasıl yaşandığını görür. Onun sabrında, merhametinde, tevazuunda, adaletinde, her bir fiil ve sözünde Muhammedi edebi seyreder. Bu seyir, [Muhabbet](/wiki/muhabbet) nazarıyla bakan müridin, mürşidinin ahlâkına mıknatıs gibi çekilmesini sağlar. Bu çekim, manevî bir alışveriştir ki, tasavvuf dilinde buna [feyz](/wiki/feyz) (manevî akış) denir. Feyz, mürşidin kalbinden müridin kabiliyetli kalbine akan Muhammedi bir nurdur.
Terzibaba mektebinde mürşid-mürid ilişkisi, bir öğretmen-öğrenci ilişkisinin çok ötesinde, bir ayna ilişkisidir. Mürşid, müride kendi hakikatini, yani özünde saklı olan Muhammedi cevheri gösteren bir aynadır. Mürid de mürşidine tam bir teslimiyetle yönelerek, onun aynasında gördüğü o kâmil surete benzemeye çalışır. Bu benzeme, bir taklit olarak başlar, lakin muhabbet ve hizmet ateşiyle pişerek tahkike, yani hakikatin bizzat kendisi olmaya doğru ilerler.
Muhammedi mertebeye ulaşmanın yolu, o mertebeye ulaşmış birinin elinden tutmaktan geçer. Zira o el, silsile yoluyla Resûlullah’ın eline uzanır. O ele tutunmak, aslında doğrudan doğruya Hakikat-i Muhammediyye’nin kendisinden feyz almaktır. Mürşid, aradaki vasıtadır, ama o olmadan vuslat mümkün değildir. O, sâlikin kalbini kendi kalbine bağlayarak, onu kendi manevî ikliminde pişirir ve Muhammedi ahlâk ile teçhiz eder.
Zikir: Kalbin Muhammedi Nisbete Ayarlanması
Mürşidini bulan sâlike verilen ilk ders ve en temel vazife zikirdir. Zikir, sadece Allah’ın isimlerini dil ile anmak değildir. Zikrin hakikati, kalbi masivadan, yani Hakk’tan gayrı her şeyden temizleyerek, o kalbi Hakk’ın tecellîsine hazır hâle getirmektir.
Âlemler, Hakk’ın isimlerinin tecellîsidir. Fakat bütün isimleri kendinde toplayan ism-i azamın mazharı, Hakikat-i Muhammediyye’dir. Sâlikin kalbi, dünyaya, nefsani arzulara ayarlı bir alıcı gibidir. Bu nisbetteyken, Muhammedi hakikatlerin feyzini alması mümkün değildir. Zikir, bu alıcının ayarını değiştiren manevî bir ameliyedir.
"Lâ ilâhe illallah" zikri, bir nefy ve ispat ameliyesidir. Sâlik, "Lâ ilâhe" derken kalbinden, aklından, hayalinden Hakk’tan gayrı ne varsa hepsini silip atar. Makam sevgisi, mal hırsı, enaniyet gibi putları kırar. Bütün bu sahte ilahları reddettikten sonra, "illallah" diyerek kalbin yönünü tek ve mutlak hakikat olan Hakk’a çevirir.
Bu zikir devam ettikçe, dil ile başlayan anma, kalbe iner ve kalp uyanır. Uyanan kalp, artık masivanın fısıltılarına değil, Hakk’ın ilhamlarına açık hâle gelir. Zikir ilerledikçe, sâlikin bütün varlığı bir zikir halkasına dönüşür. Gözünün gördüğü, kulağının işittiği her şey ona Hakk’ı hatırlatır. Bu hâl, Muhammedi bakışın başlangıcıdır. Çünkü Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), varlığa bu nazarla bakar, her şeyde Hakk’ın tecellîsini görür, her hadisede O’nun fiilini müşahede ederdi.
Terzibaba geleneğinde zikir, sâlikin nefs mertebelerindeki seyrine göre mürşid tarafından tertip edilir. Kelime-i Tevhid ile başlayan bu yolculuk, Esma zikirleri ile devam eder. Her bir ismin zikri, sâlikin ruhunda o ismin hakikatini açığa çıkarır, o ismin ahlâkını sâlikin üzerine giydirir. Bu, sâlikin Muhammedi ahlâk ile boyanmasıdır. Zikir sayesinde kalp pası silinir, ayna parlar ve o aynada Hakikat-i Muhammediyye’nin sırları görünmeye başlar.
Edep: İç Alemdeki Hakikatin Dışa Vuran Sureti
Tasavvuf, baştan sona edeptir. Terzibaba İrfan Mektebi’nde edebe verilen ehemmiyet, her şeyin üzerindedir. Çünkü edep, imanın ve tevhidin dışa vurmuş hâlidir ve bir insanın mânevî mertebesinin en şaşmaz göstergesidir.
Mertebe-i Muhammediyye, varlık mertebeleri içinde en kâmil, en mutedil, en dengeli mertebedir. O, [tenzih](/wiki/tenzih) (Hakk’ın yaratılmışlıktan aşkın olduğu inancı) ile [teşbih](/wiki/tesbih-temsil) (Hakk’ın yaratılmışlarda tecellî ettiği inancı) arasında kurulan mükemmel bir dengedir. Bu denge, [Muhammedî mîzan](/wiki/muhammedi-mizan) olarak da isimlendirilir ve en kâmil şekliyle Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v.) ahlâkında ve yaşantısında ortaya çıkmıştır.
Sâlikin yolculuğu, bu Muhammedî mîzanı kendi varlığında kurma yolculuğudur. Edep, bu mîzanın kurulduğunun en net alametidir. Edep, haddini bilmektir: Hakk’ın karşısında, mürşidin karşısında, ihvanın (yol kardeşlerinin) karşısında, hatta tüm mahlûkatın karşısında haddini bilmektir.
- Hakk’a karşı edep, O’nun her emrine kayıtsız şartsız itaat etmek, her hükmüne rıza göstermek ve O’ndan bir an bile gafil olmamaktır. Bu,
[usve-i hasene](/wiki/usve-i-hasene)(en güzel örnek) olan Peygamberimizin en belirgin vasfıdır. - Mürşide karşı edep, ona tam bir teslimiyet ve muhabbetle bağlanmak, hizmetinde kusur etmemek, onun sözünü Hakk’ın bir lütfu olarak bilmektir.
- İhvana karşı edep, onları kendinden üstün görmek, kusurlarını örtmek, onlara hizmet etmeyi bir şeref bilmektir. Bu, "Kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe..." diyen Muhammedi ruhun tecellîsidir.
- Mahlûkata karşı edep ise, her varlıkta Hakk’ın bir tecellîsini görerek onlara şefkat ve merhametle muamele etmektir. Bu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber’in (s.a.v.) ahlâkıdır.
Edep, sadece bir nezaket kuralı değil, tevhid inancının hayata yansımasıdır. Varlığın birliğini idrak eden bir arif, bir varlığı incitemez, bir kalbi kıramaz. Sâlikin edebi arttıkça, onun Muhammedi ahlâka yaklaştığı anlaşılır. Edebi terk eden ise, bu yolda bir adım dahi ilerleyemez.
Nefsin Mertebelerinde Seyr ü Sülûk: Firavunluktan Muhammedi Kullağa
Sülûkun en çetin kısmı, nefsin mertebelerindeki yolculuktur. Her insanın içinde potansiyel olarak bir Firavun, yani "Ben, sizin en yüce rabbinizim!" diyen bir enaniyet iddiası vardır. Aynı zamanda her insanın özünde, o benliği yok edip "Ancak Sana kulluk ederiz" diyecek bir Muhammedi cevher de saklıdır. Sülûk, bu Firavunluk potansiyelini yok edip, Muhammedi kulluk potansiyelini açığa çıkarma sanatıdır.
Yolculuk, insana sürekli kötülüğü emreden Nefs-i Emmare’den başlar. Sâlik, mürşidinin verdiği zikir ve riyazetlerle bu azgın nefse gem vurmaya çalışır. Zikir ve mücahede ile nefs, yaptığı kötülüklerden pişmanlık duymaya başladığı Nefs-i Levvame’ye yükselir. Nefs-i Mülhime’de sâlik, artık Hakk’tan ilhamlar almaya başlar, ancak gelen ilhamın Rahmânî mi, şeytanî mi olduğunu ayırt etmek için mürşidin ferasetine ihtiyaç duyar.
Nihayet kalp, zikrin nuruyla tamamen dolduğunda Nefs-i Mutmainne makamına ulaşır. "Ey Mutmain olmuş nefs! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!" hitabının sırrı burada tecellî eder. Artık kalp, tam bir huzura ermiştir. Yolculuk burada bitmez; Radiye, Mardiyye ve nihayet Nefs-i Kâmile mertebeleri vardır. Nefs-i Kâmile, Hakikat-i Muhammediyye’nin tam olarak tecellî ettiği, sâlikin iradesinin Hakk’ın iradesinde fâni olduğu makamdır. Artık sâlik, Hakk ile görür, Hakk ile işitir. Onun ahlâkı, Muhammedi ahlâk olur. Kendi benliği, kendi "firavunluğu" tamamen ortadan kalkmış, yerini mutlak bir [abdiyyet](/wiki/abdiyyet) (kulluk) ve hiçlik almıştır. Bu, Mertebe-i Muhammediyye’nin bir sâlikin varlığında yaşanmasının zirvesi ve "ölmeden önce ölmek" sırrına ermektir.
Füsûsu'l-Hikem'de Mertebe-i Muhammediyye
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, peygamberlerin kalbine indirilen yirmi yedi hikmetin şerhidir. Her bir peygamber, bir "kelime"dir; yani Hakk'ın bir isminin en kâmil mazharıdır. Bütün bu hikmetlerin özünü ve sırrını cem ettiği son bölüm, Kelime-i Muhammediyye'deki Hikmet-i Ferdiyye'dir.
Şeyh-i Ekber, eseri ilâhî bir tertip ile düzenlemiştir. Âdem fassı ile başlaması varlıksal zuhûratın başlangıcına, Muhammedî fass ile bitirmesi ise hakikatlerin ve kemâlâtın O'nda tamamlandığına işarettir. Diğer peygamberler büyük bir cümlenin kelimeleri gibiyse, Mertebe-i Muhammediyye o cümlenin hem başında gizli olan mana, hem de sonunda o manayı tamamlayan ve mühürleyen noktadır. Bu yüzden İbn Arabî, bu son ve en kapsamlı hikmete "Hikmet-i Ferdiyye" (teklik, eşsizlik, biriciklik hikmeti) adını verir.
Bu mertebe, diğer mertebeler gibi bir mertebe değil; bütün mertebeleri kendi içinde barındıran "küllî mertebe"dir. Diğer peygamberler Hakk'ın bir veya birkaç isminin tecellîsiyle öne çıkarken, Hz. Muhammed (s.a.v.), "Allah" isminin, yani bütün ilâhî isimleri kendinde toplayan İsm-i Câmi'nin tam mazharıdır. Diğer bütün hikmetler, bu küllî hikmetin tafsilatından ibarettir.
Bu makam, [Cem'ul-Cem](/wiki/cem makamı) (toplanmanın toplanması) oluşuyla da ayrılır. Bu makamda olan zât, hem "Hakk, Hakk'tır; halk, halktır" der, mertebeleri ayırır (fark), hem de "Vücûdda Hakk'tan başkası yoktur" der, tevhidi ilan eder (cem). Bu ikisini aynı anda, şaşırmadan, birini diğerine karıştırmadan yaşamak, Muhammedî mîzan'dır.
Füsûs'un son fassı, sadece Hz. Muhammed'in şahsına ait tarihî bir meseleyi değil, aynı zamanda İnsân-ı Kâmil'in prototipini anlatır. Her devirde yaşayan Muhammedî vârisler, yani velîler, O'nun bu mertebesinden kendi istidatları nispetinde pay alırlar. Bu mertebe, bir yönüyle Hakk'a, bir yönüyle halka dönük olan en büyük ayna, Berzah-ı Kübrâ'dır. Âlemlerin halk ediliş gayesi olan "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (istedim)" kudsî hadisinin tam tecellî ettiği mahal, bu mertebedir.
Şeyh-i Ekber'in anlatımıyla bu mertebenin bir diğer önemli yönü, onun "abdiyet" yani kulluk ile olan ayrılmaz bağıdır. Mertebe-i Muhammediyye, en yüce mertebe olmasına rağmen, en kâmil "kulluk" ile elde edilir. Cenâb-ı Hakk, Mi'rac mucizesini anlatırken "Kulunu gece yürüten..." (İsrâ, 1) buyurur. Peygamber Efendimiz'i en yüce makama yükseltirken O'nu "abd" (kul) sıfatıyla anması, bu sırra en büyük işarettir. Rubûbiyet (rablık) sırrı, ubûdiyet (kulluk) perdesi altında gizlidir. Kişi, kendi varlığından ne kadar fânî olursa, Hakk'ın varlığı onda o kadar bâkî olur. Mertebe-i Muhammediyye, bu kâmil fena ve kâmil beka halinin zirvesidir. O, "abdühû ve resûlühû" (O'nun kulu ve elçisi) sırrının en mükemmel birleşimidir.
Füsûs'un dilinde bu mertebe, aynı zamanda tenzih ile teşbihin mükemmel birliğidir. Sadece tenzihte kalmak, Hakk'ı âlemden uzaklaştırır. Sadece teşbihte kalmak ise, Hakk'ı yaratılmışlarla karıştırma tehlikesi doğurur. Mertebe-i Muhammediyye, bu iki kanadı bir denge içinde tutan Muhammedî mîzan'dır. Bu mertebenin sahibi, Hakk'ı hem "her şey ile" (mâiyet), hem "her şeyde" (fî'l-eşyâ), hem de "her şeyden ayrı ve münezzeh" (tenzih) olarak bilir ve yaşar.
Özetle, Şeyh-i Ekber'in Füsûsu'l-Hikem'de sunduğu çerçevede Mertebe-i Muhammediyye;
- Hikmetlerin Cem'i: Bütün peygamberlere verilen hikmetlerin özünü ve gayesini içinde barındıran küllî hikmettir.
- İsm-i Câmi'nin Mazharı: Hakk'ın bütün isimlerini toplayan "Allah" lafzının en kâmil tecellîgâhıdır.
- Kâmil Kulluk Makamı: En yüce mertebenin, en kâmil kullukla elde edildiği ve korunduğu makamdır.
- Tenzih ve Teşbihin Birliği: Hakk'ı hem aşkın (münezzeh) hem de içkin (her yerde hazır ve nâzır) olarak bilme ve yaşama halinin zirvesidir.
- İnsân-ı Kâmil'in Hakikati: Her devirdeki Muhammedî vârislerin ulaşmayı hedeflediği kâmil insan modelinin hakikatine işaret eder.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Mertebe-i Muhammediyye, hakikatte, birbirine zıt gibi görünen ne varsa hepsinin düğümünün çözüldüğü, birbiriyle kucaklaştığı Cem makamı’dır. Bu makamı anlamak, Füsûs’un öğrettiği en büyük sırlardan birini idrak etmektir. Bu bilme yolunda önümüze iki temel kapı açılır: Tenzih ve Teşbih.
Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı yaratılmış her şeyden soyutlamak, O’na bir benzer düşünmekten kaçınmaktır. Kur’ân-ı Kerîm’in “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 11) buyruğu, tenzihin temelidir. Bu bakış, şeriatın temel direğidir ve sâliki şirkten korur. Ancak sadece bu kapıda kalınırsa, Hakk, ulaşılmaz ve soyut bir Zât-ı Mutlak olarak kalır.
Teşbih ise, Hakk’ın tecellîlerini bütün âlemde görmek, O’nun isim ve sıfatlarının kâinattaki yansımalarını seyretmektir. “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” (Bakara, 115) ayeti bu kapının anahtarıdır. Bu nazarla bakan, her zerrede O’nun sanatını müşahede eder. Bu bakış, muhabbetin kaynağıdır. Ancak sadece bu kapıda kalınırsa, halk edilenle Hâlık'ı birbirine karıştırma tehlikesi doğar.
Şeyh-i Ekber, Füsûs’ta bize bu iki kanadın sırrını açar. Mertebe-i Muhammediyye, bu iki bakışın, bu iki kanadın tam bir denge içinde birleştiği zirvedir. Bu, tenzih-teşbih dengesi veya ariflerin dilinde Muhammedî mîzan dediğimiz şeydir.
Hz. Muhammed (s.a.v.), Hakk’ın en kâmil kulu (abd) olması hasebiyle tenzihin zirvesindedir. O, “Ben de ancak sizin gibi bir beşerim” derken, kendi kulluğunu ilan ederek, Zât-ı Mutlak ile aradaki kulluk farkını en net şekilde ortaya koymuştur.
Aynı zamanda O, Hakk’ın sevgilisi (Habîb) olması hasebiyle de teşbihin zirvesindedir. Hakk, O’nun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olmuştur. “Sana biat edenler ancak Allah’a biat etmişlerdir” (Fetih, 10) ve “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı” (Enfâl, 17) gibi ilâhî hitaplar, bu teşbih sırrının, yani Hakk’ın kulundaki kâmil zuhûrunun en açık delilleridir.
Mertebe-i Muhammediyye, bu iki hakikati aynı anda, birbiriyle karıştırmadan yaşama makamıdır. Bu, “Hakk’ı halkta, halkı da Hakk’ta görme” sanatıdır. Bu makamın sahibi, kâinata baktığında Hakk’ın tecellîlerini görür (teşbih), ama gördüğü hiçbir şeyin Hakk’ın Zâtı olmadığını bilir (tenzih). O, hem Zâhir’dir (halk içinde bir beşer olarak) hem Bâtın’dır (hakikati itibariyle Nûr-ı Muhammedî olarak). O, hem Evvel’dir (tüm hakikatlerin tohumu olarak) hem de Âhir’dir (risaleti tamamlayan Son Peygamber olarak).
Şeyh-i Ekber’in vurguladığı gibi, Hakk Teâlâ kendi Zât’ını el-Evvel ve el-Âhir gibi zıt isimlerle tanıtır. Bu zıt isimlerin hepsi birden, aynı anda, tek bir vücûd üzerinde tecellî edebilir. İşte o tecellînin en kâmil mazharı, İnsân-ı Kâmil olan Hz. Muhammed’dir (s.a.v.). O, bu zıtlıkların çatıştığı değil, birbirini tamamladığı bir barzakh (berzah) gibidir. O’nun varlığı, tenzihin getirdiği ayrılık (fark) ile teşbihin getirdiği birliğin (cem) birleştiği Cem’u’l-cem makamıdır.
Bu sır, sâlikin yolculuğuna da yansır. Kemâlât, ne sadece tenzih kalesinde kalmak ne de teşbih denizinde boğulmaktır. Kemâlât, Muhammedî bir şuurla, hem kul olduğunu unutmadan (tenzih), hem de her an Hakk’ın huzurunda ve O’nun tecellîleriyle kuşatılmış olduğunu bilerek (teşbih) yaşamaktır. Füsûsu’l-Hikem’in Muhammed Fassı’nda özetlenen hikmet budur: Zıtların çatışmadığı, bilakis birbirini aydınlattığı bir birlik şuuru. Bu, ancak Muhammedi ahlâk ile ahlâklanarak tadılabilecek bir hâldir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Mertebe-i Muhammediyye
Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikatleri bir aşk şerbeti yapar ve can dudağımıza uzatır. Onun dilinde Mertebe-i Muhammediyye, teknik bir tabir olmaktan çıkar; yürüyen, konuşan, seven ve sevilen bir canlı hakikat hâline bürünür. Hazret-i Pîr, hakikati tanımlamaz, hakikati yaşatır.
Neyin Feryadı: Kâmil İnsanın Sesi
Mesnevî’nin daha ilk kelimesi bir feryattır: “Dinle, bu ney neler anlatmada, ayrılıklardan nasıl şikâyet etmede…” Ney, kamışlıktan, yani asıl vatanından, Birlik (Vahdet) diyarından koparılmış, içi boşaltılmış, bağrına ateşle delikler açılmış ve şimdi bir Üfleyen’in nefesiyle inleyen bir sûrettir. Bu, tam da [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil)’in, yani Hakikat-i Muhammediyye’nin vârisi olan kâmil insanın hâlidir.
Ney, kendi varlığından, kendi benliğinden soyunmuştur. İçi bomboştur. O boşluk sebebiyledir ki, [Nefes-i Rahmânî](/wiki/nefes-i-rahmani)’nin, yani İlâhî nefesin taşıyıcısı olabilir. Mertebe-i Muhammediyye’nin sahibi olan zât da böyledir. O, “Ben sizin gibi bir beşerim” derken fâniliğini, kulluğunu ilan eder. Ama hemen ardından gelen vahiyle, “Ancak bana vahyolunur” diyerek o İlâhî nefesin kendisinden zuhûr ettiğini bildirir. O, [Tenzih](/wiki/tenzih) ile [Teşbih](/wiki/tesbih-temsil) arasında kurulmuş en mükemmel mîzandır.
Neyin bağrına açılan delikler, sâlikin yolda çektiği çileler, riyazetlerdir. Mertebe-i Muhammediyye de beşeriyetin en derin acılarını, en keskin imtihanlarını yaşayarak, onların içinden geçerek o beşeriyeti nurlandıran bir makamdır. O makamın sahibi hem bir yetim, hem bir tüccar, hem bir baba, hem de bir kuldur. Tüm bu deliklerden geçen aynı İlâhî nefes, farklı perdelerden de olsa, hep aynı Tevhid şarkısını söyler.
Hazret-i Mevlânâ, bize Mertebe-i Muhammediyye’yi “içi boşalmışlık ve İlâhî nefesle dolmuşluk” olarak anlatır. O, kendi varlığından fânî olup Hakk’ın varlığıyla bâkî olmaktır. Bu mertebenin sırrı, yoklukta gizlidir.
Padişah ve Cariye: Aşkın ve Hikmetin Birliği
Mesnevî’deki Padişah ve Cariye hikâyesi, bâtınında Mertebe-i Muhammediyye’nin işleyişini anlatır. Bir padişahın âşık olduğu cariye, Semerkantlı bir kuyumcuya gönül verdiği için hastalanır. Padişah, bir ilâhî tabibin yardımıyla bunu öğrenir. Hikmetle, önce cariyeyi kuyumcuya verir. Sonra tabip, kuyumcuya bir şerbet içirerek onu çirkinleştirir ve ölmesine sebep olur. Cariye, kuyumcudan soğuyunca tekrar padişahın aşkına döner ve şifa bulur.
- Padişah, akl-ı küll’ü, İlâhî iradeyi temsil eder.
- Cariye, henüz ham olan nefstir.
- Kuyumcu, dünyanın ziyneti, nefsin meyil ettiği fânî suretlerdir.
Nefis (cariye), asıl sahibi olan Hakk’ı (Padişah) bırakmış, fânî bir surete (kuyumcu) gönlünü kaptırdığı için hastadır. Padişah’ın hikmeti, onu zorla vazgeçirmek yerine, o aşkı yaşamasına izin verir. İşte bu, Muhammedî hikmettir. O, hâli olduğu gibi kabul eder ve o hâlin içinden bir dönüşüm yolu açar. Bu, [Cem makamı](/wiki/cem-makami)’nın şefkatidir.
Gelen İlâhî Tabip ise, Mertebe-i Muhammediyye’nin vârisi olan mürşid-i kâmildir. O, nefsi fânî suretlerden koparmanın yolunun, o suretlerin fâniliğini ona göstermek olduğunu bilir. Kuyumcunun ölümü, dünyevî aşkların geçiciliğinin ortaya çıkmasıdır. Nefis, sahte güzelliğin bir serap olduğunu anladığında, ondan yüz çevirir ve gerçek ve ebedî olan Aşk-ı İlâhî’ye döner.
Mertebe-i Muhammediyye, bu İlâhî Tabip’in makamıdır. O, hem celâl hem cemâl sahibidir. Hem şefkatle kucaklar hem de hikmetle ayırır. Yargılamaz, tedavi eder. Kovmaz, dönüştürür. Bu, en büyük günahkâra bile umut kapısını açık tutan Muhammedî rahmetin ta kendisidir.
Aslan ve Tavşan: Akl-ı Cüz’î ve Akl-ı Küllî
Mesnevî, Mertebe-i Muhammediyye’nin en üstün akıl ve hikmet mertebesi olduğunu da öğretir. Bir ormanı zulmüyle inleten bir aslan, hayvanlarla yaptığı anlaşma gereği her gün bir kurban alır. Sıra tavşana gelince, o bir hile düşünür. Aslanın yanına kasten geç giderek, yolda başka bir aslanın kendisini alıkoyduğunu ve ormanın kralının o olduğunu iddia ettiğini söyler.
Öfkeden gözü dönen aslan, tavşandan kendisini o diğer aslana götürmesini ister. Tavşan, onu bir kuyunun başına getirir. Aslan kuyuya eğilip baktığında, kendi aksini görür. Onu diğer aslan zannederek hiddetle kuyuya atlar ve boğulur. Böylece küçük bir tavşan, aklıyla koskoca bir ormanı kurtarır.
- Aslan, kontrolsüz nefs-i emmâreyi, kör kuvveti ve kibri temsil eder.
- Tavşan ise, cüz’î aklı vahyin ışığıyla birleştiren Akl-ı Muhammedî’yi temsil eder.
Mertebe-i Muhammediyye, bu tavşanın aklıdır. O, kaba kuvvetle değil, hikmetle galip gelir. Düşmanını yok etmek için onun kendi kibrini, kendi cehaletini kullanır. Aslanı öldüren, aslanın kuyudaki kendi yansımasına duyduğu öfkedir. Muhammedî yol da budur. O, şeytanla, nefsle, dünyayla kılıç kılıca bir savaşa girmez. Onların hilelerini anlar ve tuzaklarını kendi aleyhlerine çevirir.
Bu hikmet, [Hüvviyet](/wiki/huvviyet) sırrından bir pay almaktır. Tavşanın aklı, Küllî Akl’ın bir yansımasıdır, çünkü sadece kendini değil, bütün bir toplumu kurtarmıştır. Mertebe-i Muhammediyye’nin sahibi de böyledir. Onun getirdiği şeriat ve ahlâk, bütün bir kâinatı kurtuluşa, dengeye ve huzura çağıran bir hikmettir.
Hazret-i Mevlânâ’nın sırrı şudur: Mertebe-i Muhammediyye, uzak bir yıldız değildir. O, her birimizin içinde potansiyel olarak var olan, ney gibi içimizi boşalttığımızda, cariye gibi sahte sevgililerden yüz çevirdiğimizde ve tavşan gibi aklımızı hikmetle nurlandırdığımızda kendi hayatımızda tecellî edecek olan en yakın ve en gerçek hakikattir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Mertebe-i Muhammediyye
Bu mübarek kavramı, etrafındaki diğer hakikatlerin nuruyla aydınlatmak gerekir.
Hz. Muhammed (s.a.v.) ile olan bağı, bir parçanın bütünüyle olan bağıdır. Mertebe-i Muhammediyye, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hakikatinin ta kendisidir. O'nun varlığının, Cenâb-ı Hakk'ın ilminde ve katındaki yeridir.
Bu mertebe, aynı zamanda İnsan-ı Kamil için bir ufuktur. İnsan-ı Kâmil, bu mertebenin yeryüzündeki gölgesi, aynasıdır. Mertebe-i Muhammediyye bir güneştir; her bir kâmil velî ise o güneşin ışığını kendi kabı kadar yansıtan bir aydır.
Bu mertebenin nasıl zuhûr ettiğini Taayyün sırrı açıklar. Taayyün, Zât-ı Mutlak'ın, isim ve sıfatlarıyla kendini belli etmesidir. İrfan ehli der ki, ilk taayyün, yani Hakk'ın kendi Zât'ından ilk tecellîsi, Hakîkat-i Muhammediyye'dir. Mertebe-i Muhammediyye, bu ilk ve en kuşatıcı taayyünün makamıdır.
Bu makamın vücûdî sebebini ise Levlake hadîs-i kudsîsi fısıldar: "Sen olmasaydın, felekleri halk etmezdim." Bu, âlemlerin varlık sebebinin, bu kâmil mertebenin ortaya çıkması olduğunu anlatır.
Son olarak, Hakîkat-i Muhammediyye ile olan ince bağına değinelim. Hakîkat-i Muhammediyye, varlığın ezelî ilkesi, ilk tecellî olan o nurânî hakikattir. Mertebe-i Muhammediyye ise bu ezelî hakikatin, varlık sahasında ulaştığı en kâmil makam, en üstün rütbedir. Biri tohumun özündeki sır, diğeri ise o tohumdan çıkan ağacın en mükemmel meyvesidir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç büyük pınar, Mertebe-i Muhammediyye okyanusuna farklı kollardan dökülür.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve eserlerinde bu mertebe, arşın en yüce katından alınıp sâlikin kalbine indirilir. O, bu yüce hakikati, gündelik hayatın içinde yaşanabilir bir ahlâka, bir edebe dönüştürür. Terzibaba'nın dilinde Mertebe-i Muhammediyye, ulaşılmaz bir hayal değil, "Muhammedî ahlâk" ile her an kuşanılması gereken bir istikamettir. Onun üslubu, hikmet ile hizmeti, irfan ile edebi birleştirir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise Mertebe-i Muhammediyye, varlık binasının kilit taşıdır. Özellikle "Fass-ı Muhammedî"de, bu mertebenin bütün isimleri nasıl cem ettiği, zıtları nasıl birleştirdiği anlatılır. İbn Arabî için bu mertebe, en kâmil tecellîgâh, Hakk'ın hem Zâhir hem Bâtın, hem Evvel hem Âhir isimlerinin bir arada göründüğü yegâne aynadır. O, bu mertebenin vücûdî yapısını ve "Muhammedî mîzanı" ortaya koyar.
Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'i ise bu hakikati aşkın ve muhabbetin diliyle terennüm eder. Mevlânâ, bu mertebenin ilmî tahlillerinden çok, kalpte uyandırdığı coşkuya odaklanır. Onun için Hz. Muhammed (s.a.v.), kâinatın kalbi, ilâhî aşkın en kâmil mazharıdır. İbn Arabî akla, Mevlânâ kalbe konuşur; Terzibaba ise hem akla hem kalbe konuşarak o yolu nasıl yürüyeceğimizi gösterir.
Değerlendirme
Mertebe-i Muhammediyye, yalnızca tarihî bir şahsiyetin ulaştığı bir makamdan ibaret değildir; o, her an var olan, yaşayan ve âlemleri ayakta tutan ezelî bir hakikattir. O, Hakk'ın kendi Zât'ını en kâmil şekilde seyrettiği bir ayna ve insan denen varlığın ulaşabileceği en son kemâl ufkudur. Bu mertebeyi anlamaya çalışmak, aslında Tevhid'in en derin sırrını, yani Hakk ile halk arasındaki ilişkinin en kâmil noktasını anlamaya çalışmaktır. Bu mertebe, abdiyetin (kulluğun) zirvesinde rubûbiyet (rablık) sırlarının nasıl tecellî ettiğinin en büyük delilidir. Bu ilim, zihinde bir yük değil, kalpte bir ışık, yolda bir azık olmalıdır. Niyetimiz, bu mertebenin ahlâkıyla ahlaklanarak o yüce Peygamber'in (s.a.v.) vârislerinden olabilmektir. Cenâb-ı Hakk, bizleri bu mertebenin irfanından, sevgisinden ve şefaatinden mahrum eylemesin.