Ölüm
Ölüm, bir son değil, bir başlangıç; bir bitiş değil, bir uyanış olarak gören bir yolun konusudur. Efendimiz (s.a.v), “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” buyurarak en büyük sırrın kapısını aralamıştır. Bu dünya hayatı, o uyanış anına hazırlıktan ibarettir. Kimi bu uykuyu rüyalarla, hayallerle oyalanarak geçirir; kimi de daha bu bedendeyken uyanmanın, yani “ölmeden evvel ölme” sırrına ermenin derdine düşer. Tasavvuf yolu, bu iradî uyanışın, bu büyük dirilişin tâlimidir. Terzibaba İrfan Mektebi’nde ölüm, korkulacak bir son olarak değil, vuslata açılan bir kapı, hakikate uyanılan bir seher vakti olarak anlaşılır ve anlatılır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Ölüm, Arapça kökenli mevt (الموت) kelimesiyle ifade edilir. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de “Her nefs ölümü tadıcıdır” (Âl-i İmrân, 185) buyurarak, bu hakikatin istisnasız bütün canlılar için geçerli bir kanun olduğunu bildirir. Zâhirde bu, bedenin toprağa dönüşü, dünya hayatının sona ermesidir. İrfan ehli için ise ölüm, perdenin kalkması, misalin bitip aslın başlamasıdır. “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” hadis-i şerifi bu konudaki en büyük anahtardır.
Bu uyku, varlık algımızın kendisiyle ilgilidir. Hakk’ın Vücûdu’ndan başka bir varlık vehmetmek, kendi cüz’î varlığımızı mutlak sanmak, bu kevnî âlemin gölgelerini, hayallerini gerçek kabul etmektir. Bu, uykunun tâ kendisidir.
Ayetin tefsirini söylerken, ‘Beni taşlardınız yahut bana kafir derdiniz.’, demiştir. Bu alemlerden başka alemler de var ayetinin karşılığında. Yine aynı zatın, yıldızları kastederek ‘Orada da benim gibi İbni Abbaslar var’, dediği rivayet edilir. Sen uykudasın, bu gördüklerin de hayâl. Ne görüyorsan misalden ibaret! ‘İnsanlar uykudadur, öldükleri zaman uyanacaklardır.’ hadisini burada hatırlatıyor. Bizim uykuda olmamız şu şekilde oluyor: Hakk’ın varlığından başka varlıklar gördüğümüzde kendi varlığımızı gerçekten idrak edemediğimizden uyku hükmünde bir hayat yaşıyoruz. İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanacaklardır hadisinde belirtilen fiziksel ölüm değil. Fiziksel ölümle de öldüğümüz zaman eğer dünyada hayal ile yaşıyorsak, ahirette hayatımız hayal ile devam edecektir. Hayal ve rüya içinde bir yaşam olarak devam edecektir. Eğer buradan ölmeden evvel ölünüz hükmünü tahakkuk ettirirsek, kendi beşeri kişiliğimiz ortadan kalkar da gerçek hakkani varlığımız zuhura gelirse işte o zaman hayalden kurtulmuş oluruz. Şimdi hayalden kısaca bahsedelim. Hayal, yoku var olarak gösterir. Varı da yok olarak gösterir. Hakk’ın varlığını yok gösterir, kendi yokluğunu da var gösterir.
Dünya hayatı, bir misal âlemidir. Gördüğümüz her şey, asıl hakikatlerin birer gölgesi, birer temsilidir. Eğer bu gölgelere takılıp kalırsak, bedensel ölümle uyanamayız; sadece rüyanın bir başka safhasına geçeriz. Orada da yine hayallerle, vehimlerle oyalanır dururuz. Asıl uyanış, “ölmeden evvel ölünüz” sırrına ermekle, yani iradî ölümle mümkündür. Bu, sâlikin kendi nefsânî varlığını, enaniyetini Hakk’ın varlığında yok etmesi, fânî kılmasıdır. Bu fânîlik gerçekleştiğinde, o “yok” olan beşerî kişilik gider, yerine Hakk’ın tecellîsi olan “hakkanî varlık” zuhûr eder. O zaman hayal biter, hakikat başlar. Hayal, yoku var, Vâr’ı yok gösteren bir perdedir. Nefsini var sanırsın, Hakk’ı göremezsin. Ölmeden ölünce, nefsinin yokluğunu anlarsın da Vâr olanın sadece Hakk olduğunu müşahede edersin. Gerçek uyanış budur.
Bu irfani meseleler, bir gönül dergâhında, bir kardeşin derdine derman olma niyetiyle doğmuştur.
Muhterem okuyucularım her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu ve devamı olan (30) kitap, uzun senelerden beri yapmaya çalıştığımız konulu sohbetlerimiz aralarında, verdiğimiz çay molalarında, ayrıca herhangi bir yerde sorulan sorular üzerine ve daha bir çok vesile ile her hangi bir seyir takib etmeden, bu konuşmaların kayda alınmış seslerinin sonradan yazıya dönüştürülmesi yoluyla oluşmuştur. Gerçekten oldukça uzun bir çalışma süresinden sonra kayda alınan bu kitapların oluşumu adeta bir ekip çalışması ile meydana gelmiştir. Kardeş ve evlâtlarımızdan hangisinin işleri ve durumu uygun ise kendilerine verdiğim ses kayıtlarını bilgisayarda dinleyerek kayda almışlardı. Bende bunları tarih sıraları itibari ile (30) bölüme bölüp bu kadar kitap meydana gelmiş oldu.
Bu bilgi kuru bir bilgi değildir. Yaşanmış, tadılmış, paylaşılmış bir haldir. Bir kardeşimizin ses kaydını yazıya dökerken gösterdiği hizmet, bir diğerinin onu düzenlerken akıttığı gönül nuru, bu sohbetlerin bereketini artırmıştır. Bazen aynı konuların farklı kitaplarda tekrarlandığı görülebilir.
Aslında bunlar tekrar değil eğitim gereği başkalarına da aktarılması gereken bilgilerdir. Ancak aynı mevzu değişik zamanlarda değişik mertebeleri itibari ile yine de aynı sohbet değildir, her sohbetin kendine ait özelliği olduğundan, yine onların hepsi ayrı sohbetlerdir.
Her sohbet, dinleyenin hâline, soranın ihtiyacına göre şekillenir. Aynı tohum, farklı topraklarda farklı fidanlar verir. Hakikat tektir ama tecellîsi sonsuzdur. Bu yüzden her tekrar, aslında yeni bir açılımdır; hakikatin bir başka yüzünün zuhûrudur.
Nitekim ölüm konusu da, bir kardeşimizin yaşadığı bir acı üzerine, bir taleple gündeme gelmiş ve “Ölüm Hakkında Kıyam’et” isimli eserin doğmasına vesile olmuştur.
ÖN SÖZ Muhterem okuyucularım, bu kitabın oluşması bir taleb üzerine gerçekleşmiştir. Kardeşlerimizden birinin çok sevdiği annesi geçirdiği bir hastalık yüzünden Rabb’ı na kavuşunca, çok üzülen kardeşimiz müsait bir zamanda (Ölüm hakkında) da bir sohbet yapılmasını istemişti. Bu talep karşısında bende kendisiyle bu konuları konuşmuş teselli ve gayretini arttırıcı tavsiyelerde bulunmuştum daha sonra bu mevzuu daha ciddiye alarak bazı araştırmalar yapmıştım işte bu araştırmalar neticesinde bir malzeme birikimi oldu bende bunları sistemli bir şekilde sohbet mevzuu yaparak daha başkalarınında faydalanmasını temin etmek için bilindiği gibi o sohbetleride kayda almıştım.
İrfan mektebinin usûlü budur. İlim, hayatın içinden doğar. Bir annenin vefatı, bir evladın gözyaşı, bir hakikat sohbetine, yüzlerce, binlerce insana ulaşacak bir kitaba vesile olur. O kitapta neler konuşulduğuna bakalım:
İÇİNDEKİLER:………………………………………………….(1) ÖN SÖZ:…………………………………………………………..(2) Ölüm hakkında, Kıyam’et:……………………...............(3) Şimdi ölüm hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bazı Âyet-i Kerîme’leri inceleyelim:…………………..(15) Ölüm ile ilgili bâzı Hadîs-i Şerîf’ler:…………………..(43) Ölüm Ne Güzelsin:………………………………………….(54) Berzah:………………………………………………………….(56) Ölüm Esnasında Kişiye Müstehab Olan Durumlar..(63) Lisân-ı Hâlin Belirttiği Hikâyelerle Ölüm Meleğinin Mülâkatı Anında Çekilen Hasret:………………………(66) Hz. Peygamberin (s.a.v) ve Hulefâ-i Râşidîn’in Vefatları...
Konu, Kur’ân ayetleri ve Hadis-i Şerifler ile temellendirilir. Sonra “Ölüm Ne Güzelsin” başlığıyla irfanî bakış açısı sunulur. Berzah hayatı, ölüm anı, hatta Peygamberimiz ve halifelerinin vefatı gibi somut örneklerle mesele her yönüyle ele alınır. Bu, hakikati hem en yüksek hikemî mertebesiyle hem de sâlikin yaşayacağı hâllerle, somut örneklerle sunma gayretidir.
Bu eserlerin isimleri bile tesadüfî değildir. Onlar da bâtın âleminden bir işaretle, bir ilhamla zuhûra gelir. Tıpkı kırk iki sene sonra tamamlanan “İnci Tezgâhı” gibi.
İsminin ne olmasının uygun olabileceğini sorduğum “Gönül Kuşu” (İnci Tezgâhı) olsun dedi, ben de ‘öyle olsun’ diyerek ismini “İnci Tezgâhı” olarak belirledim. Daha sonra kitabın içindeki yazıları okumaya başlarken hayret ile gördüğüm şey, ilk yazı mevzuunun “inci çıkarılması” hakkında olması idi. Aslında bu isim kitaba niyetlenildiği ve başlandığında o ilk günlerde verilmiş imiş, bu ismi vermekle biz de sadece, bunu zuhura getirmişiz. Kitabın isminin, bâtın âleminden daha o zamandan bu isimle başlatıldığı ve anıldığı hayretle görülmektedir.
Ölüm hakikati de böyledir. Zâhirde gördüğümüz son, aslında bâtında çoktan kararı verilmiş bir başlangıçtır. “Öldü” dediğimiz, sadece bedenin kabuk değiştirmesidir. Aslolan, o kabuğun içindeki mânânın, yani ruhun, geldiği Asl’a, Sahib’ine dönmesidir. Bu dönüşe hazırlıklı olan için ölüm, bir bayramdır. Hazırlıksız olan için ise uykudan bir kâbusa uyanmaktır. Vazifemiz, daha bu dünyadayken uyanmak, hayali hakikatten ayırmak ve o büyük güne, o “Şeb-i Arûs”a, yani Düğün Gecesi’ne bir gelin hazırlığıyla hazırlanmaktır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Ölüm: Aslı ve Mertebesi
Ölüm sırrını anlamak için, o kapının ardındaki evin nasıl kurulduğunu bilmek gerekir. Ölüm, bir yok oluş değil, bir hâl değişikliği, bir perdenin kalkmasıdır. Perdenin ardını görebilmek içinse, önce varlığın nasıl bir tezgâhta dokunduğunu irfan nazarıyla seyretmek icap eder. Bizler, bir Asl'ın fer'i, yani dalıyız. Kökümüzü bilmeden, toprağa dönüşümüzün mânâsını idrak edemeyiz.
Ölümü anlamak, varlığı anlamaktır. Varlığı anlamak ise, Zât-ı Mutlak'ın "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim (muhabbet ettim) ve halkı zuhûra getirdim" kudsi hadisinde beyan buyurulan o büyük muhabbetin sırrına ermektir. Bu muhabbet, varlık âlemini bir sevgiyle, bir aşkla meydana çıkarmıştır. Öyleyse ölüm, bu aşk tecellîsinin son durağı değil, sadece bir menzilidir. O, âşığın Mâşuk'una rücû etme, geri dönme vaktidir. Varlık tezgâhının nasıl kurulduğuna, insanın bu âlemde nasıl bir suret giydiğine ve ölümle o sureti nasıl çıkardığına Terzibaba Hazretleri'nin irfan penceresinden bakalım.
Varlığın Zuhûru: İki Denizden Çıkan İnci ve Mercan
Her şey, bir olan Hakk'ın kendi Zât'ından yine kendi Zât'ına olan tecellîsiyle başlar. Bu ilk tecellî, bir kutuplaşma, bir ikilik olarak zuhûr eder ki âlemler meydana gelebilsin. Bu, seven ile sevilenin, bilen ile bilinenin, fâil ile münfailin (etken ile edilgenin) ayrışmasıdır. Bu ilk ikiliğe tasavvuf büyükleri nice isimler vermişlerdir: Kalem ve Levh, Arş ve Kürsî, Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll. Terzibaba Hazretleri bu hakikati, Rahmân Sûresi'ndeki "iki denizin birleşmesi" (merec'el-bahreyn) âyetinin bâtınî mânâsıyla açıklar:
” ------------------- O ikisinden, ruh ve nur, o ikisinden de atom çıkar. O ikisinden, Akl-ı küll, nefs-i kül olan âlemler çıkar. O ikisinden, Zahir ve batın ilm-i ilâhiye çıkar. O ikisinden, Eşlerden inci olan kızları, mercan olan oğulları çıkar. O ikisinden, O iki gözden, Hakk ehlinde aşk ile, inci gibi yaşlar, mercan gibi ruhaniyetine yayılan marifetullah çıkar. O ikisinden, O iki gözden gaflet ehline hüzün göz yaşları ve nefsaniyetine yayılan hayal mercanları çıkar. Ulûhiyyet âleminden zuhura gelen, âlemlerin kaynak incisi olan, Hakikat-i Muhammedî, O’nun da zuhuru olan Muhammed (s.a.v.)in sözleri onun incileri, bizlere aktardığı kur’an da mercanlarıdır. Onlar çıkar.
Varlığın temeli "ruh ve nur" denilen iki esasa dayanır. Biri fâil (etken), diğeri kâbil (kabul eden). Tıpkı baba ve anne gibi. Bütün âlemler, bütün zıtlıklar—zâhir ve bâtın, ilim ve mârifet, hüzün ve aşk—hep bu iki denizin birleşiminden doğar. En büyük inci, varlığın sebebi olan Hakikat-i Muhammedî'dir; o, Akl-ı Küll'dür. Ondan yansıyan her şey, bütün peygamberlerin getirdiği ilimler, Kur'ân-ı Kerîm'in kendisi, o denizin mercanlarıdır.
Demek ki varlık, bir kutuplaşma ile başlar. Tek olan Hüvviyet, kendi isim ve sıfatlarını görmek için kendine bir ayna olan âlemleri halk eder. Bu, Hadîs-i Şerif'te de işaret edilen "büyük beyaz bir inci"nin, Hakk'ın celâl ve heybet nazarıyla eriyip bir yanda su (Cemâl, edilgenlik), bir yanda ateş (Celâl, etkenlik) olmasına benzer. Bütün kevnî yapı, bu iki temelden yükselir. Ölüm ise, bu ikiliğin tekrar birliğe dönme yolculuğudur. İnci ve mercanın çıktığı denize geri dönmesidir.
Şehâdet ve Gayb Perdesi: Dört Unsurdan Halk Edilen İnsan
Bizler, bu dünyaya gözümüzü açtığımızda, kendimizi bir beden içinde buluruz. Beş duyumuzla algıladığımız bu âleme "şehadet âlemi" deriz. Duyularımızın ötesinde kalan, göremediğimiz, işitemediğimiz âleme ise "gayb âlemi" der, ahiret diye isimlendiririz. Bu ikisi gerçekten ayrı iki yer midir? Yoksa aralarındaki tek fark, bizim bakışımızdaki perdeden mi ibarettir? Terzibaba Hazretleri, bu konuda zihinlerdeki düğümü şöyle çözer:
Ama gerçekte ise ne ayrı yerde bir ayrı şahadet alemi var, ne de bir ayrı yerde gayb alemi diye bir alem var. ‘Alimül gaybı veşşahadeh’ derken ‘Şehadet ve gayb alemi, ikisi aynı şeydir.” İşte biz meseleleri beden kaydı ile baktığımızda beş duyu ile algıladığımız aleme şehadet alemi, madde alemi diyoruz. Halbuki gayb alemi de bunun içerisinde. İşte bize yabancı kaldığı için gayb alemi hükmünü alıyor. Ama bizde bir ikinci görüş ve idrak sahası olsa bu alem de öbür alem gibi olur. Çünkü başka yerde değil. Ahiret denilen, gayb denilen, öldükten sonra gidilecek bir yer değil.
Ahiret, gidilecek bir coğrafya değil, girilecek bir idrak hâlidir. Bizi bu idrakten alıkoyan ise "beden kaydı"dır. Beş duyumuz birer pencere gibidir; bize sadece şehâdet âlemini gösterirler. Ölüm anında bu pencereler kapanınca, ruhun kendi gözü olan basiret açılır ve o zamana kadar "gayb" dediğimiz hakikatler ayan beyan ortaya çıkar. "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" hadis-i şerifinin sırrı budur. Uyanış, mekân değiştirmek değil, şuur değiştirmektir.
Bizi bu şehâdet âlemine bağlayan "beden kaydı" ise, anasır-ı erbaa denilen dört unsurun, yani ateş, hava, su ve toprağın bir terkibidir. Bu dört unsur, tabiatları itibariyle birbirine zıttır. Ateş yukarı çıkmak, toprak aşağı inmek ister. Su ıslatır, ateş kurutur. Ama İlâhî kudret, bu zıtları bir "itidal," yani denge üzere birleştirerek insan denen mucizevî varlığı meydana getirmiştir.
Fakat bu zıdlıklar öyle bir terkip haline gelmiş ki en mükemmel varlık ondan meydana gelmiş. Demek ki itidalini bilirse elinde ne malzeme olursa olsun, ondan bir malzeme yapmak mümkün oluyor. ... Nasıl ki ölüm hadisesi geldiği zaman havası havaya, suyu suya, toprağı toprağa, ateşi ateşe gidiyor, herkes hakkını alıyor.
Ölüm, bu terkibin dağılmasıdır. İlâhî bir emirle bir araya gelen unsurlar, yine İlâhî bir iradeyle ayrışır ve her biri kendi aslına döner. Bu, bedenin ölümüdür. Beden toprağa, içindeki su buhara, harareti havaya karışır. Bu, bir yok oluş değil, terkibin çözülüşüdür. Bu dört unsurun birleşimiyle önce madenler (cemat), sonra bitkiler (nebat), sonra da hayvanlar halk edilmiştir. İnsan bedeni de hayvânî mertebede yer alır. Ancak insanı diğerlerinden ayıran, bu bedenin içine konulan İlâhî bir sır, bir ruhtur. Ölüm, bedenin unsurlara, ruhun ise Rabb'ine döndüğü andır.
A'yân-ı Sâbite ve İnsan Fiili: Kaderin Sırrı ve İlâhî İrade
Kader meselesi en ince meselelerden biridir. İnsan kendi fiilini kendi mi yaratır, yoksa her şey önceden belirlenmiş bir programa mı tâbidir? Terzibaba Hazretleri, bu konuyu İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'de ortaya koyduğu A'yân-ı Sâbite öğretisiyle aydınlatır.
A'yân-ı sâbite, "sabit hakikatler" demektir. Bütün varlıkların ve her birimizin, bu şehâdet âleminde zuhûr etmeden evvel, Hakk'ın ilminde mevcut olan değişmez hakikatleridir. Onlar, bizim potansiyellerimiz, istidatlarımız, programımızın özüdür. Füsûs şârihlerinin dediği gibi, "A’yân-ı sâbite mec’ul değildir," yani onlar sonradan "yapılmış" veya "yaratılmış" değildir. Onlar, Zât-ı İlâhî'nin ilmindeki sonsuz imkânlardır. Hakk, bu âlemde tecellî ederken, bu sabit hakikatlerin istidadı neyi gerektiriyorsa, onlara sadece haricî bir vücûd, bir görünüş verir.
Bu hakikati bilmeyen kişi, gafletle şöyle bir yanılgıya düşer:
Birisi de diyor ki kul kendi fiilini icat eder diyor. Kul fiilinin halikıdır yani Allah onun üzerinde hiçbir tasarrufta bulunmaz, kul kendi fiilini kendi yapar diyor. Sabah kalkınca elini ayağını yıkıyor geliyor gidiyor, işine gidiyor, zannediyor ki bu fiillerin hepsini kendi üretiyor, başka bir program tarafından değil, kontrolunda kendi yapıyor zannediyor, o da o kanaatte ona da bir şey denmez.
Bu, fiilin yaratılışını (halk) kendine mal etme yanılgısıdır. Oysa kul, fiilin yaratıcısı (hâlık) değil, onu kesbeden, yani iradesini o yöne çevirerek açığa çıkmasına vesile olandır. Bir bahçıvanın tohumu toprağa atması, sulaması gibi... Bahçıvan tohumun içindeki elma ağacı olma istidadını ve o ağacı topraktan bitiren kudreti yaratan değildir. O sadece bir vesiledir. Fiillerimiz de böyledir. Hakk, bizim a'yân-ı sâbitemizde neyi bilmişse ve biz cüz'î irademizle neye yönelmişsek, onu halk eder. Çiçeği övdüğümüzde, aslında çiçeğin güzelliğinin ardındaki Sanatkâr'ı, o çiçeği o istidatla var eden programı övmemiz gerekir.
Cennetlik ve cehennemliklerin durumu da yine a'yân-ı sâbite ve Hakk'ın isimlerinin tecellîsiyle ilgilidir. Her birimiz, Hakk'ın bir veya birkaç isminin mazharıyız, tecellî yeriyiz.
Denmek sureti ile dünyada Celâlî isimlerin kullanıcıları cehennem ehlini, cemalî isimlerin kullanıcıları ise cennetler ehlini oluşturacaklardır. İşte bütün buların hakikatlerini bilen ve bunlardan dahi olmayıp, onların da üstünde bulunan, A’raf ehli, bulundukları ilm-i ilâhiye tepesinden, bütün bunları A’raf-Âriflik hakikatinden, müşahede ile seyredeceklerdir.
Hakk'ın Celâl (kahır, heybet, azamet) isimlerinin tecellîsine mazhar olanlar, tabiatları gereği o isimlerin gerektirdiği fiilleri işlerler. Cemâl (lütuf, güzellik, rahmet) isimlerinin tecellîsine mazhar olanlar da kendi istidatlarına uygun fiiller sergilerler. Ölümle birlikte herkes, kendi hakikatinin gerektirdiği yurda varır. Fakat bir de A'raf ehli vardır. Onlar, "Ârifler"dir. Bu iki tecellînin de aynı kaynaktan geldiğini, Celâl'in de Cemâl'in de Hakk'a ait olduğunu müşahede ederler. Onlar için cennet arzusu da, cehennem korkusu da aşılmıştır. Onlar, bu büyük oyunun seyircileridir ve onların zevki, seyrettikleri her sahnede Fâil-i Mutlak olan Hakk'ı görmektir.
Ölüm, bu kader perdesinin de tam olarak aralandığı andır. Kişi, dünyada iken "ben yaptım, ben ettim" dediği her fiilin, aslında kendi sabit hakikatinin bir yansıması ve Hakk'ın o hakikate verdiği vücûd olduğunu apaçık görür. Orada artık ne bir bahane ne de bir itiraz kalır. Herkes, kendi hakikatinin ne olduğunu anlar ve teslim olur. Bu yüzden irfan ehli, "Ölmeden evvel ölünüz" buyruğuna uymaya çalışır. Yani, bu bedensel ve nefsanî kayıtlardan daha bu dünyadayken sıyrılarak, hakikatini müşahede etmeye ve bu büyük teslimiyete daha hayattayken varmaya gayret eder.
Terzibaba Geleneğinde Ölüm'in Yaşanması
Ölüm hakkında konuşmak, aslında hayat hakkında, hem de en hakiki hayat hakkında konuşmaktır. Önceki sohbetlerde ölümün bir yok oluş değil, bir uyanış, bir âlemden diğerine intikal olduğu beyan edildi. Bu hakikatin sâlikin, yani Hakk yolcusunun hayatında nasıl bir karşılık bulduğuna, bu yolda nasıl yaşandığına, nasıl bir hâle dönüştüğüne bakalım. Zira tasavvuf, kuru bir bilgi yığını değil, bizzat tadılan, yaşanan bir hâl ilmidir. Ölüm de bu yolun en mühim menzillerinden, en tesirli derslerinden biridir.
Bu yolda maksat, bedenin ölümünü beklemek değil, "Ölmeden evvel ölünüz" sırrına mazhar olmaktır. Bu ise, sâlikin kendi vehmî varlığından, nefsanî sıfatlarından fânî olması, Hakk'ın varlığında yeniden hayat bulmasıdır. Bu manevi ölümün, bu büyük dirilişin yolculuktaki pratik karşılıklarını, usûl ve erkânını, zikrin ve muhabbetin bu yoldaki yerini Terzibaba Hazretleri'nin sohbet pınarından içerek anlamaya çalışalım.
Nefs Perdesini Aralamak: İrfaniyetle Bakış
Bu yolun yolcusu için ilk ve en mühim mesele, hakikatlere hangi gözle baktığıdır. Eğer kişi, dünyaya ve olaylara kendi Nefs aynasından, yani kendi zanları, vehimleri ve alışkanlıklarının penceresinden bakıyorsa, gördüğü şey hakikatin kendisi değil, nefsânî arzularının boyadığı bir suretten ibaret kalır. Ölüm gibi yüce bir hakikat dahi, nefsin elinde sadece bir korku, bir son, bir bilinmezlik olarak algılanır. Terzibaba Hazretleri, bu tehlikeye karşı bizleri her daim uyarır ve irfaniyetle bakmanın lüzumunu hatırlatır:
Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır. Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.
Daha ilk adımda "soyunmak" fiiliyle karşılaşıyoruz. Bu, nefsanî elbiselerden, zan ve hayal örtülerinden arınmaktır. Bu arınma olmadan, irfan mektebinin kapısından içeri girilemez. Hakikat, çıplak bir şekilde dururken, biz onu kendi giydirdiğimiz elbiselerle görmeye çalışırız. Mürşidimiz, bu hakikatleri anlamanın yolunun, nefsin aradan çekilmesiyle mümkün olacağını şöyle ifade eder:
Cenâb-ı Hakk (c.c) zihin açıklığı, gönül genişliği, irfâniyyet ufku versin. Bize bildirmek istediği mevzûların hakîkatinin ne şekilde yaşanmasını murât ediyorsa o bilinci bizlere versin, yoksa nefsimizin anlayışı ile eğer bunlara bakarsak, bu hakîkatleri anlamamız mümkün değildir. Çünkü nefsimizin ilk işi bu hakîkatlere perde olmaktır. Nefsimizin dışında olarak irfâniyet ile bu konulara bakabilirsek hakîkatlerini anlayabilmemiz mümkün olabilecektir. Bunun dışında sâdece şeriat yönüyle ve zâhiri bir anlayışla bu hakîkatlere bakmamız cevizin kabuğuyla meşgûl olmaktan öteye gitmeyecektir.
Sülûkun ilk adımı, nefsin bir perde olduğunu idrak etmektir. Ölüm, bu perdenin yırtıldığı anın adıdır. Lakin arifler, o anı beklemezler. Onlar, irfaniyetle, yani Hakk'ın nuruyla bakarak o perdeyi daha bu dünyadayken aralamanın, hatta kaldırmanın derdine düşerler. "Zahiri bir anlayışla bakmak", ceviz metaforunda olduğu gibi, sadece kabukla oyalanmaktır. Kabuk (şeriat) lazımdır, özü muhafaza eder; ama maksat kabuğu yemek değil, içindeki öze, yani hakikate ulaşmaktır. Sâlikin yolculuğu, kabuktan öze, suretten mânâya, nefsanî bakıştan irfânî görüşe doğru bir hicrettir. Bu hicretin en büyük adımı ise, "ölmeden evvel ölmek" sırrıyla, nefs perdesini kendi iradesiyle yırtmaktır.
Sathi Anlayıştan Derinliğe: Tarladaki Hazine
Yolcu, nefsin bir perde olduğunu anladıktan sonra, gayretini artırmalıdır. Zira bu yol, tembellik ve avarelik yolu değildir. Hakikatler, birer hazine gibi derinde saklıdır. Onlara ulaşmak için toprağı derince kazmak, yani tefekkürü, zikri ve hizmeti derinleştirmek gerekir. Pek çok insan, dinin ve tasavvufun yüzeyinde gezinir, lafızlarla meşgul olur da mânâya inemez. Büyüklerimizden birisi çok tahsil ehli için şöyle demiştir: “Satırlar üstünde gezinen böcek ne bulur kitapta idrak edecek”. Gözlerimizi böcekler gibi dolaştırırsak, bunda sadece lafzi bir meşguliyet buluruz. Elbette bu da güzel bir şeydir, ama biz insanız ve yaptığımız işlerin güzelin güzeli olması lazımdır.
İnsan olmak, Halifetullah olmak, potansiyelini en güzel şekilde kullanmayı gerektirir. Sadece satırların üzerinde gezinmek, toprağın yüzeyini tırmıklamak gibidir. Terzibaba Hazretleri, bu sathi gayreti şöyle resmeder: "Ama biraz küreği daha çok toprağın altına batırıp ta oradaki kökleri daha derinden daldırıpta daha verimli hale getirmek daha güzel olmaz mı hep toprağın 2 cm üstünden kazıyıvermişiz, ve de bahçeyi kazdık demişiz."
Bu durum, ölüm döşeğindeki babanın çocuklarına anlattığı meşhur hikâyeye benzer. Baba, haylaz çocuklarına tarlaya bir hazine gömdüğünü söyler ve yerini belirtmeden vefat eder. Çocuklar, hazineyi bulma umuduyla tarlanın her karışını, en derin noktasına kadar kazarlar. Hazineyi bulamazlar ama tarla o kadar güzel sürülmüştür ki, ektiklerinde o zamana kadar görülmemiş bir verim alırlar. O an anlarlar ki, asıl hazine toprağın kendisinde, yani emek ve gayretin içindedir.
O zaman anlıyorlar ki hazine toprakta varmış ama çalışmaya bağlıymış bunu anlıyorlar. İşte bu kağıt olarak gördüğümüz bakın şu kağıt olarak gördüğümüz madde olarak kağıt ama manası olarak bu “Ruh” tur. Şu kağıttaki kelimelerin hepsi “Ruh” tur. Mürekkebi tabi mahluk, kağıdı da mahluk, yani mahluk mürekkebi ile kağıdı mahluk, ama manası haliktir.
Sâlikin yolculuğu da böyledir. Mürşid, ona "Hakk hazinesi sendedir, onu bul!" der. Sâlik, bu hazineyi bulmak için zikirle, riyazetle, tefekkürle kendi vücûd tarlasını, gönül toprağını kazmaya başlar. Belki aradığı gibi somut bir "şey" bulamaz ama bu kazma işlemi esnasında nefsi terbiye olur, ahlâkı güzelleşir, kalbi saflaşır. Sonunda anlar ki, aradığı hazine, arama eyleminin ta kendisinde gizliymiş. Ölüm hakikatini anlamak da böyledir. Kitapları okumak, cenazelere katılmak yüzeydeki kazıdır. Ama ölümü kendi nefsinde tatmak, "ölmeden evvel ölmek" için küreği derine batırmak, tarladaki asıl hazineye, yani Beka Billah'a ulaşmanın yoludur.
Vuslatın Anahtarı: Kelime-i Tevhid ile Fena Yolculuğu
Sâlik bu deruni kazı işini hangi aletle yapar? Bu tarlayı hangi kürekle sürer? Bu yolun en temel ve en güçlü aleti, zikirdir. Zikirlerin şahı ise Kelime-i Tevhid'dir: "Lâ ilâhe illâllah". Bu mübarek kelime, sadece bir söz tekrarı değil, sâliki adım adım manevi ölüme, yani Fenâfillah makamına taşıyan bir binektir. Terzibaba Hazretleri, Kelime-i Tevhid'in bu işlevini şöyle açıklar:
Kelime-i Tevhidin getireceği mertebe tabi bu hemen zikir halkalarında meydana gelecek şey değildir. bunlar hep yardımcı şeylerdir. Ama bunun aslı kelime-i Tevhidin aslı kişiyi fenafillah’a getirmesidir.
Bu kelime iki kısımdan oluşur: "Lâ ilâhe" (hiçbir ilah yoktur) ve "illâllah" (ancak Allah vardır). Birinci kısım nefy, yani inkâr ve yok etmedir. İkinci kısım ise ispat, yani var etme ve doğrulamadır. Sâlik "Lâ ilâhe" derken, kendi vehmî varlığı da dâhil olmak üzere, Hakk'ın dışında var sandığı her şeyi yok eder, siler. "İllâllah" derken de sadece ve sadece Hakk'ın mutlak varlığını ispat ve ikrar eder. Bu zikir, bir nevi cerrahi bir operasyondur. Kalpteki mâsivâ, yani Allah'tan gayrı ne varsa hepsini temizler.
Ancak burada çok ince bir sır vardır. Terzibaba Hazretleri, bu yok etme eyleminin kime yönelik olduğunu şöyle aydınlatır:
Bir bakıma bu da yanlış iş yoku yok etmeye çalışmak zaten ahmaklıktan başka bir şey değildir. “la ilahe” zaten yok yok olan şeyi yok etmeye nasıl çalışırsın. Ama biz onu var etmişiz, yok etmeye çalıştığımız şey meydandaki değil, alemdeki değil bizim kendimizdeki idrakimizi yok etmeye çalışıyoruz. Buradan kaldıramazsan dışarıdan hiç kaldıramazsın zaten.
"Ölmeden evvel ölmek" sırrının tatbikatı budur. Sâlik, âlemi yok etmeye çalışmaz, zira âlem zaten Hakk'ın tecellisidir. Sâlikin yok etmeye çalıştığı şey, âlemi ve kendini Hakk'tan ayrı ve müstakil bir varlık olarak gören kendi yanılgısıdır, kendi nefsânî idrakidir. "Lâ ilâhe" kılıcı, dışarıdaki putlara değil, içimizdeki "benlik" putuna vurulur. Bu benlik putu kırıldığında, yani sâlik kendi nefsini yok bildiğinde, Fenâfillah gerçekleşir. Bu, iradî ölümdür. Bu ölümle ölen kişi, artık Hakk ile görür, Hakk ile işitir. Bedeni ölmeden evvel ruhu uyanmıştır. Zikrin dilden boğaza, oradan da kalbe inmesi, bu sürecin bedendeki yansımasıdır; zikir, lafız olmaktan çıkıp bir hâl olmaya başlar.
Yolda Olmak: Sırat-ı Müstakim ve Sıratullah
Bu manevi ölüm ve diriliş yolculuğu, belirli mertebelerden geçerek tamamlanır. Kur'ân-ı Kerîm'de bize dua etmemiz emredilen "dosdoğru yol" yani Sırat-ı Müstakim, bu yolculuğun başlangıcı ve temelidir. Ancak yolculuk orada bitmez. Arifler, Sırat-ı Müstakim ile Sıratullah arasında bir ayrım yaparlar. Terzibaba Hazretleri bu ince farkı bir benzetmeyle açıklar:
Bir tanesi “Sırat-ı mustakıym” Allah’a giden yolun başına getiriyor seni yani Allah’a giden uçak pistine getiriyor seni Sırat-ı Mustakıym seni Allah’ götürmez, ama Allah’a giden yola o seni ulaştırır. Başka yol yoktur. Hava alanına o yol götürüyor. O hava alanından başka yerden Allah’a gitmek mümkün değildir.
Sırat-ı Müstakim, şeriatın emir ve yasaklarına uymak, ahlâkı güzelleştirmektir. Bu, sâliki havaalanına, yani tarikata, Hakk'a yapılacak olan manevi yolculuğun başlangıç noktasına getirir. Bu yol olmadan havaalanına ulaşmak imkânsızdır. Ancak havaalanına gelmek, uçmak demek değildir. Asıl yolculuk, yani Sıratullah (Allah'a giden yol), o pistten havalanmakla başlar. Bu havalanış, İsevî bir yükseliştir; sâlikin yerçekiminden, yani kesret ve madde âleminin kayıtlarından kurtulup vahdet semasına yükselmesidir.
Bu yolculuk, yani tarikat, yolun sonuna kadar devam eder. Kişi Hakikat veya Marifet mertebesine ulaşsa bile, o hâlâ bir "yol ehli"dir. Yolculuk, Bakabillah makamında, yani Hakk ile Bâkî olma hâlinde bir durağa erer. Ama orada da bitmez. Kâmil insan, bu sefer başkalarını da o yola davet etmek, o havaalanına getirmek için tekrar halkın arasına döner. Yolculuk, bir "gitmek" ve "gelmek" devinimidir. Bu yolculuğun yakıtı ise muhabbettir.
tarikattaki yaşam yani o süredeki yaşam muhabbetin arttırılması devresidir. Yani muhabbet oluşturma devresidir. İşte efendim Peygamberimizi daha çok ön plana çıkararak şeyh efendileri daha çok ön plana çıkararak şeyh muhabbeti içerisinde Peygamber muhabbeti onun içerisinde de Allah muhabbeti...
Şeriat mertebesinde korku ve ümit ağır basarken, tarikat mertebesinde muhabbet ateşi alevlenir. Sâlik, mürşidinin şahsında tecellî eden Peygamberî ahlâka ve nura âşık olur. Bu muhabbet, onu kendi nefsinden vazgeçmeye, yani iradî ölüme razı eder. Aşk, maşukta yok olmaktır. Sâlikin mürşidinde fânî olması, onu Peygamber'de fânî olmaya, oradan da Allah'ta fânî olmaya (Fenâfillah) götürür. Bu, sevgiyle yaşanan bir ölümdür.
Vahdetin Zevki: Cem-ül Cem Makamında Devranın Sırrı
Sâlik, Fenâfillah ile nefsanî varlığından öldükten ve Bakabillah ile Hakk'ın varlığında dirildikten sonra, artık varlığa Cem makamı gözüyle bakar. Bu makamda tenzih (Hakk'ın yaratılmışlardan ayrı ve münezzeh olduğu) ile teşbih (Hakk'ın yaratılmışlarda tecellî ettiği) birleşir. Bu, zıtların birliğinin yaşandığı bir müşahede hâlidir. Bu hâlin en güzel ve en canlı yaşandığı anlardan biri de Uşşâkî geleneğinde icra edilen devran zikirleridir. Özellikle Cem-ül Cem (toplulukların topluluğu) mertebesindeki devran, bu sırların bir tatbikatıdır.
Sonra Cem-ül Cem toplulukların topluluğu mertebesinde o müşahede de “Vahid”, Samed”, Ahad”, “Samed” “Allah” esma-ı Şerifleri ile devran edilir. “Kavs-i imkan” mertebeleri sebebi ile kavs-ı vucud ayna olduğunu göstermek için...
Bu devranda zâkirler, bir halka oluşturur. Bu halka, kâinatın bir minyatürüdür. Ortada duran Mürşid, kâinatın kalbi, mihveri, kutbudur. Zâkirlerin dairesel hareketi, gezegenlerin kendi mihverleri etrafında ve bir merkez etrafında dönüşünü andırır. Bu dönüş, Necm Sûresi'ndeki "iki yay aralığı kadar, yahut daha da yakın oldu" (Necm, 53/9) âyetine bir işarettir. Terzibaba Hazretleri'nin izahıyla, bu iki yaydan biri Kavs-ı Vücûd (Zorunlu Varlık yayı, yani Hakk'ın Zât âlemi), diğeri ise Kavs-ı İmkan (Mümkün Varlık yayı, yani tecellîler âlemi)'dir. Devran, bu iki yayın birleştiği, yani Hakk ile halkın, Zât ile sıfatların, bâtın ile zâhirin vuslat bulduğu anın sembolik bir ifadesidir.
zakirin her birinin zuhuruna diğerinin sadrı, gönlü mukabil karşılıklı olarak, dervişlerin gönülleri o vahidiyet sırrına ayna olarak bir birlerini muhabbetle cereyan eder karşılıklı onlar da zuhura gelir.
Devran esnasında her bir dervişin kalbi, diğerine bir ayna olur. Birinin kalbinde tecellî eden nur, diğerinin kalbine yansır. Böylece tek bir vücûd, tek bir kalp gibi olurlar. Bu, kesrette vahdeti yaşamaktır. Herkes kendi benliğinden ölmüş, ortak bir "Biz" şuurunda dirilmiştir. Bu, ölümün en tatlı, en zevkli hâlidir. Bireysel ölüm korkusu, yerini vahdetin ve muhabbetin coşkusuna bırakır. Bu, sâlikin seyr-i sülûkunda ulaştığı, ölümü bir bayram gibi karşıladığı makamın fiilî bir göstergesidir.
İhsanın Karşılığı: Marifetullah Gerdanlığı
Bu uzun ve meşakkatli, bir o kadar da zevkli yolculuğun sonunda sâliki ne bekler? Bu gayretlerin, bu manevi ölümlerin ve dirilişlerin mükâfatı nedir? Mürşidimiz, bu müjdeyi "İnci Tezgâhı" adını verdiği eserinin girişinde ifade eder:
Bu zuhuratın mânâsı açık olarak görüldüğü gibi (bal) ifadesi ile belirtilen marifetullah bilgileridir. Bu bilgiler ise ehil olan ve hak eden kimselere inci gerdanlıklar halinde hazırlanarak dağıtılır.
Yolculuğun meyvesi, "bal" ile sembolize edilen Marifetullah, yani Hakk'ı bilme, tanıma ilmidir. Bu bilgi, kitaplardan okunan kuru bir malumat değil, doğrudan Zât-ı Mutlak'tan kalbe akan, zevk edilen bir irfandır. Bu irfan, "inci gerdanlıklar" gibi işlenmiş, süslenmiş, en latif şekilde, ancak "ehil olan ve hak eden kimselere" bir lütuf olarak sunulur. Bu, herkese açık bir sofra değildir. Tarlayı sürmeyen, küreği derine batırmayan, nefsinden ölme cesaretini göstermeyen bu inci gerdanlıklara talip olamaz.
Bu lütfun arkasındaki ilâhî yasa ise Rahmân Sûresi'nde belirtilmiştir: "İyiliğin mükâfatı, iyilikten başka mıdır?" (Rahmân, 55/60). Terzibaba Hazretleri, buradaki "iyilik" olarak çevrilen "ihsan" kelimesinin derinliğine işaret eder. İhsan, Efendimiz'in (s.a.v) tarif ettiği gibi, "Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmendir." Sâlikin bütün yolculuğu, bu ihsan makamına ulaşma gayretidir. Nefsinden ölerek, Hakk'ı müşahede etme hâline erme çabasıdır. Bu çabanın, bu "ihsan"ın karşılığı, yine "ihsan"ın kendisidir. Yani, Hakk'ı görüyormuş gibi olma gayretinin ödülü, bizzat Hakk'ı müşahede etmek, Marifetullah balından tatmaktır.
Sonuç olarak, Terzibaba geleneğinde ölüm, korkulan bir son değil, sülûkun her aşamasında yaşanan, tadılan ve aşılan bir merhaledir. Nefs perdesini irfaniyetle aralamak bir ölümdür. Sathi anlayışı bırakıp deruni mânâlara dalmak için gayret etmek bir ölümdür. Kelime-i Tevhid ile benlik putunu kırmak en büyük ölümdür. Ve bütün bu ölümlerin sonunda, Cem makamının zevkinde, Marifetullah'ın nurunda ebedî bir diriliş vardır. Cenâb-ı Hakk, bizleri de bedenen ölmeden evvel nefsinden ölen, O'nunla dirilen ve bu inci gerdanlıkları takmaya hak kazanan bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.
Füsûsu'l-Hikem'de Ölüm
Şimdi irfan yolunun ulu sultanlarından, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin bize armağan ettiği eşsiz hazineye, Füsûsu'l-Hikem'e kulak verelim. Füsûs bir ölüm kitabı, bir yas risalesi değildir. O baştan sona Vücûd'un, yani varlığın birliğinin ve bu birliğin en kâmil aynası olan İnsân-ı Kâmil'in sırlarını fısıldar. Bu yüzden ölüm, Şeyh-i Ekber'in nazarında bir son, bir yok oluş değil; Vücûd'un sırrına ermek için geçilmesi gereken bir kapı, bir hâl değişikliği, bir tahavvüldür.
Şeyh-i Ekber için konuşulacak tek bir mesele vardır: Vücûd-ı Vâhid, yani Tek olan Varlık. Âlemler, bütün bu gördüğümüz ve görmediğimiz her şey, O Vücûd'un tecellîlerinden, yani görünüşe çıkmasından ibarettir. Bizler, O'nun isimlerinin ve sıfatlarının birer aynasıyız. Vücûd bir iken ve yokluk diye bir şey aslında hiç var olmamışken, "ölüm" bir yok oluş olamaz. Ölüm, varlığın yokluğa gitmesi değil, bir tecellî biçiminden bir başka tecellî biçimine bürünmesidir. Bedene bağlı, kayıtlı ve sınırlı bir hayattan; bedensiz, kayıtsız ve ruhânî bir hayata intikaldir. Tıpkı suyun donup buz olması, sonra eriyip tekrar su olması, sonra da buharlaşıp göğe yükselmesi gibi. Her hâlinde de "su" olma hakikatini yitirmez, sadece görünüşü ve hâli değişir. Ölüm, bizim için bu en büyük hâl değişikliğidir.
Füsûsu'l-Hikem'de her bir peygamberin şahsında bir hikmetin ("fass") anlatıldığını görürüz. Ölüm, bu hikmetlerin içinde doğrudan bir başlık olarak değil, her bir hikmetin dokusuna sinmiş bir sır olarak kendini gösterir.
"Âdem Fassı"ndaki "Hikmet-i Nefesiyye"de Hazret, varlığın zuhûrunu Cenâb-ı Hakk'ın Nefes-i Rahmânî'si, yani Rahmânî Nefes'i ile açıklar. Hakk, kendi isimlerinin güzelliklerini görmek istedi de, bu muhabbetle bir "nefes" verdi. Bu nefes, bütün âlemleri ve varlıkları kelimeler gibi ortaya çıkardı. Sen, ben, o... hepimiz o Rahmânî Nefes'in birer kelimesiyiz. Öyleyse ölüm, bu kelimenin şehâdet âlemindeki sesinin kesilip, gayb âleminde yeniden duyulmasıdır. Nefesin alındığı kaynağa geri dönmesidir. Bu bir bitiş değil, cümlenin tamamlanmasıdır.
"İdris Fassı"ndaki "Hikmet-i Kudsiyye fî Kelimet-i İdrîsiyye"ye nazar edelim. Kur'ân-ı Kerîm, İdris Aleyhisselâm için "Biz onu pek yüce bir mekâna yükselttik" (Meryem, 19/57) buyurur. Şeyh-i Ekber, bu yükselişi sadece mekânsal bir yükseliş olarak görmez. Bu, ten elbisesinden ve nefsânî kayıtlardan sıyrılıp ruhânî bir mertebeye, bir "ulviyyet"e ermektir. Bu, sâlikin aradığı "ihtiyarî ölüm"dür, yani "ölmeden evvel ölünüz" sırrına mazhar olmaktır. Bedendeyken bedenin esaretinden kurtulmaktır. Fiziksel ölüm ise, bu yükselişin herkes için mecburi olarak yaşanacağı andır. İdris Peygamber, ölümü bir son değil, bir "yükseliş" olarak tecrübe etmenin en güzel misalidir. Demek ki ölüm, aşağı düşüş değil, aslına doğru bir yücelmedir.
"Nuh Fassı"ndaki "Hikmet-i Subbûhiyye" bize tenzih ve teşbih dengesini öğretir. Tenzih, Hakk'ı her türlü eksiklikten, yaratılmışlığa benzemekten uzak tutmaktır. Teşbih ise O'nun her şeyde, her zerrede tecellî ettiğini görmektir. Nuh Aleyhisselâm'ın kavmi, teşbihte aşırıya gidip putlara taparak Hakk'ı sadece o maddelerde sınırlayınca, tenzih tokadını Tufan ile yediler. Tufan, o kavim için bir "ölüm" idi. Bu ölüm, onları yanlış inançlarından ve şirklerinden "temizleyen" bir rahmetti. Bizim için de ölüm, böyle bir arınmadır. Beden zindanında, "ben" zannıyla, varlığı kendimizden ibaret sayarak yaşadığımız şirk-i hafîden (gizli şirkten) bizi temizleyen ilâhî bir tufandır. Ölümle birlikte "ben" sandığımız her şey sular altında kalır ve geriye sadece Vücûd-ı Mutlak'ın gemisinde kurtuluşa eren hakikatimiz kalır.
Şeyh-i Ekber'in sisteminde ölümün en can alıcı şekilde işlendiği yerlerden biri de, ezelî hakikatlerimiz olan A'yân-ı Sâbite bahsidir. A'yân-ı Sâbite, bizim ve bütün varlıkların Cenâb-ı Hakk'ın ilminde, henüz dış âlemde zuhûr etmemiş ezelî ve değişmez hakikatlerimizdir. Onlar, Hakk'ın ilminde "vardır" ama dış dünyada "mevcut" değildirler. Varlık kokusu almamışlardır. Cenâb-ı Hakk, Nefes-i Rahmânî ile tecellî edince, her bir "ayn-ı sâbite", kendi istidadı ne ise ona göre bu şehâdet âleminde bir surete bürünür. Senin benim bu bedenimiz, huyumuz, karakterimiz... hepsi o ezelî hakikatimizin bu âlemdeki gölgesidir.
Öyleyse ölüm, bu gölgenin ortadan kalkmasıdır. Beden toprağa, ruh ise geldiği yere döner. Ama bizim hakikatimiz olan "ayn-ı sâbite"miz yok olmaz. O, ezelde ne ise, ebedde de odur. O, Hakk'ın ilmindedir ve Hakk'ın ilmi ezelî ve ebedîdir. Demek ki ölüm, bizim için bir yok oluş değil; dış âlemdeki gölge varlığımızın silinip, ilm-i ilâhîdeki aslî hakikatimize rücû etmemizdir. Bu dünyada "ben varım" diyen vehmimizin ölümü, hakikatte "ben" diye bir şey olmadığını, sadece Hakk'ın var olduğunu idrak etme anıdır. "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" hadis-i şerifinin sırrı burada yatar. Uyanış, gölgenin asıl olmadığını fark etmektir.
Bu uyanışın gerçekleştiği âleme ise Şeyh-i Ekber Berzah âlemi veya Hayal âlemi der. Bu "hayal" kelimesi "yok, gerçek değil" gibi anlaşılmamalıdır. Aksine, orası öyle bir âlemdir ki, suretler bu dünyadaki gibi kesif ve katı değildir, ama ruh gibi lâtif ve soyut da değildir. Tıpkı rüyada gördüklerimiz gibi. Rüyada gördüğün bir yılan seni korkutur, terletir. O yılan madde değildir ama onun "etkisi" gerçektir. Berzah âlemi, amellerimizin ve inançlarımızın böyle "gerçek" suretlere büründüğü yerdir. Bu dünyada yapılan bir zulüm, orada seni sokan bir akrep suretine bürünebilir. Burada kılınan bir namaz, orada sana yoldaş olan nûrânî bir dosta dönüşebilir. Ölüm, bu mânâda, iç dünyamızın bir sinema perdesi gibi dışımıza yansıdığı, hakikatimizle yüzleştiğimiz bir "uyanma" anıdır.
"Musa Fassı"ndaki "Hikmet-i A'liyye"ye baktığımızda, Musa Aleyhisselâm'ın Tûr Dağı'ndaki "Yâ Rabbi, bana kendini göster!" niyazını hatırlarız. Cevap "Len terânî" - "Beni asla göremezsin" idi. Bu "sen"lik perdesiyle göremezsin demektir. Ne zaman ki Hakk, dağa tecellî etti, dağ paramparça oldu ve Musa bayılıp düştü. O dağ, bizim enaniyetimiz, benlik dağımızdır. O dağ paramparça olmadan, o benlik "ölmeden", Hakk'ın tecellîsine ayna olmak mümkün değildir. Fiziksel ölüm, bu benlik dağının en mecburi ve en kesin şekilde yıkılışıdır. O an, "sen" kalmazsın, "len terânî" sırrı ortadan kalkar ve müşahede başlar. Sâlikin seyr-u sülûkta yapmaya çalıştığı, ölümü beklemeden bu dağı kendi iradesiyle, zikirle, riyâzatla parça parça etmektir.
Nihayetinde "Muhammed Fassı"ndaki "Hikmet-i Ferdiyye" ile Füsûs zirveye ulaşır. Bu fass, bütün hikmetleri kendinde toplayan en kâmil hikmettir. Muhammedî meşrepte olan arif için ölüm, bir "düğün gecesi"dir (şeb-i arûs). Çünkü o, zaten "ölmeden evvel ölmüş", benlik dağını yıkmış, varlığının Hakk'ın varlığında fenâ bulduğunu daha bu dünyadayken idrak etmiştir. Onun için ölüm, sadece son perdenin kapanması, bedensel bağın tamamen kopması ve sevgilinin vuslatına, yani O'na kavuşmaya engel olan son örtünün de kalkmasıdır. Artık ayna ile Görünen bir olmuştur. O, bu âlemde Hakk'ın halifesiydi; ölümle birlikte Hakk'ın Zât'ında bâkî olur.
Şeyh-i Ekber'in hikmet okyanusunda ölüm, korkulacak bir son, bir hiçlik çukuru değildir. Bilakis;
- Bir tahavvüldür; hâlden hâle geçiştir.
- Bir uyanıştır; gaflet uykusundan hakikate göz açmaktır.
- Bir yükseliştir; tenin ağırlığından ruhun hafifliğine urûc etmektir.
- Bir arınmadır; benlik kirinden ve şirk pasından temizlenmektir.
- Bir yüzleşmedir; amellerin ve niyetlerin hakikatiyle karşılaşmaktır.
- Ve arifler için bir vuslattır; sevenin Sevgili'ye, damlanın okyanusa kavuşmasıdır.
Bu yüzden tasavvuf yolcusu ölümden korkmaz. O, her an "ihtiyarî ölüm" ile nefsini öldürmeye, her nefeste ölümü tefekkür ederek uyanık kalmaya çalışır. Bilir ki, bu bedende bir misafirdir ve yolculuğun sonunda asıl vatanına dönecektir. Ölüm, o vatanın kapısıdır. Kapıdan korkulmaz, kapı içeri girmek içindir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet deryasında ölüm, en büyük zıtlık gibi görünen hayat ile adem’in (yokluğun) nasıl tek bir hakikatin iki yüzü olduğunu en çıplak hâliyle gösteren ilâhî bir aynadır.
Füsûsu’l-Hikem’in bize öğrettiği en temel usûl, Hakk’a “iki gözle” bakmaktır. Tek gözle bakan şaşı olur. Bir gözümüz tenzih gözüdür; o gözle baktığımızda Cenâb-ı Hakk’ın hiçbir şeye benzemediğini, âlemlerden münezzeh, her türlü kayıt ve sıfattan âri olduğunu idrak ederiz. O, “Leyse ke mislihî şey’un” ayetinin sırrıdır; Zât’ı itibariyle hiçbir tecellîye, hiçbir sûrete sığmaz. Bu bakış, O’nun mutlak aşkınlığını, yüceliğini bize bildirir.
Diğer gözümüz ise teşbih gözüdür. O gözle baktığımızda ise “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” ayetinin tecellîsine şahit oluruz. Kâinattaki her zerrede O’nun isimlerinin ve sıfatlarının parıltısını, O’nun Vücûd’unun (varlığının) zuhûrunu seyrederiz. Bu bakış, O’nun bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu, varlığın O’ndan gayrı olmadığını fısıldar.
Sıradan akıl, bu iki bakışı birleştiremez. Bir şeye hem “O değildir” hem de “O’ndan başkası değildir” demekte zorlanır. Bu yüzden ya ifrat edip teşbihte boğulur, her şeyi Hakk sanır ya da tefrite düşüp tenzihte kurur, Hakk’ı âlemden tamamen kopuk, ulaşılmaz bir yere koyar.
Hakikat yolcusunun, yani sâlikin görevi, bu iki bakışı kalbinde birleştirmektir. Bu birleşme makamına Cem makamı denir. Bu, zıtların savaşının bittiği, barışın ve teslimiyetin başladığı yerdir. Tıpkı gündüz ile gecenin ufuk çizgisinde birbirine erimesi gibi, tenzih ile teşbih de kâmil insanın kalbinde Muhammedî bir mîzanda dengelenir.
Hayat ve ölüm, âlemde şahit olduğumuz en büyük zıtlıktır. Halkın nazarında ölüm, hayatın sonu, bir hiçliğe düşüştür. Bu, sadece teşbih gözüyle bakan, yani sadece bu dünya hayatının varlığına kendini kaptırmış kişinin bakışıdır. O, bu bedenin ve bu âlemin ötesini göremediği için ölümü bir felaket, bir yok oluş olarak algılar. Öte yandan, sadece tenzih gözüyle bakan bir zâhid de bu dünya hayatını bütünüyle bir hiçlik, bir zindan sayabilir. Bu bakış da eksiktir, çünkü bu hayatın Hakk’ın isimlerinin tecellî ettiği muazzam bir sahne olduğunu gözden kaçırır.
Şeyh-i Ekber’in irfan mektebinde yetişen ârif ise bilir ki, hayat ve ölüm, Hakk’ın iki isminin, el-Hayy ve el-Mümît’in bu âlemdeki zuhûrundan ibarettir. Bu iki isim, bir makasın iki ağzı gibidir; biri olmadan diğerinin bir hükmü kalmaz. Hayat verilen bir şey ölüme adaydır, ölüm de ancak hayata sahip olana gelir. Onlar birbirine düşman değil, birbirini var eden, birbirini tanımlayan ilâhî tecellîlerdir.
Füsûsu’l-Hikem’in ruhu bize şunu fısıldar: Varlıkta zıtlık yoktur, sadece mertebe farkı ve tecellî çeşitliliği vardır. Soğuk, sıcaklığın yokluğu değil, sıcaklığın asgari düzeydeki bir tecellîsidir. Karanlık, ışığın yokluğu değil, ışığın perdelenmiş hâlidir. Aynı şekilde ölüm de hayatın mutlak yokluğu değil, hayatın başka bir mertebede, başka bir sûrette devamıdır.
Ârifin kalbi, bu hakikatin tecellî ettiği bir ayna gibidir. O, bilir ki bu bedensel hayata “hayat” adını veren de Hakk’tır, bu bedenden ayrılışa “ölüm” adını veren de Hakk’tır. İkisi de O’nun hükmüdür, O’nun fiilidir. Korkulan veya arzulanan şey “ölüm” veya “hayat” değil, bu fiillerin ardındaki Fâil’den, yani Hakk’tan gafil olmaktır.
Bu yüzden “Ölmeden evvel ölünüz” sırrı, bu zıtlıkları henüz bu dünyadayken kendi nefsinde birleştirmektir. Sâlik, seyr-i sülûku esnasında kendi iradî varlığından, nefsanî arzularından, “ben” dediği o vehimden vazgeçerek bir nevi “ölür”. Bu, iradî ölümdür. Kendi benliğini Hakk’ın varlığında yok ettiğinde (fenâ), Hakk’ın varlığı ile yeni bir hayata başlar (bekâ).
Bu manevî ölümü tadan için artık biyolojik ölüm korkutucu bir canavar değil, bir vuslat kapısıdır. O, zaten “ben” dediği şeyi çoktan kurban etmiştir. Geriye kalan bedenin toprağa dönmesi, sadece emanetin sahibine teslim edilmesidir. O, hayatında Hakk ile yaşadığı için, ölüm anında da Hakk ile olur. Onun için ölüm, perdenin kalkması, rüyanın bitip hakikate uyanmaktır. Zira o, zıt gibi görünen hayat ve ölümün tek bir Vücûd denizinin dalgaları olduğunu daha bu âlemdeyken seyretmiştir.
Şeyh-i Ekber’in işaret ettiği üzere, Hakk, kendini hem Celâl hem de Cemâl sıfatlarıyla gösterir. Celâl, O’nun kahredici, ulaşılamaz, azametli yönüdür; tenzihe bakar. Cemâl ise O’nun lütfedici, sevecen, yakın yönüdür; teşbihe bakar. Hayat, Cemâl’in bir tecellîsi gibi görünürken, ölüm Celâl’in bir tecellîsi gibi algılanır. Fakat ârif bilir ki, her Celâl’in içinde bir Cemâl, her Cemâl’in içinde bir Celâl gizlidir. Ölümün kahredici yüzünün ardında, mü’min için vuslatın ve ebedî hayatın Cemâl’i saklıdır. Hayatın o tatlı yüzünün ardında ise her an imtihanın ve ayrılığın Celâl’i pusuda bekler.
İşte kalp, bu iki tecellînin de seyrangâhı olmalıdır. Kâmil insanın kalbi o kadar genişler ki, Hakk’ın hem Celâl’ine hem Cemâl’ine aynı anda mahal olur. O, hayata “Allah” der, ölüme de “Allah” der. Varlığa da yokluğa da aynı teslimiyetle bakar. Çünkü bilir ki, her ikisi de O’ndan gelir ve O’nadır. Bu, zıtların birliğinin, yani Tevhid’in en zirve idrakidir. Ölüm, bu idrakin bedensel kayıtlardan tamamen kurtularak yaşanacağı en son ve en kesin andır. O an geldiğinde, ârif için korku değil, sadece “Lâ mevcûde illâ Hû” (O’ndan başka varlık yoktur) hakikatinin mutlak ve şeksiz tecrübesi kalır. Hayat ve ölüm, O’nun Vahdet denizinde eriyip kaybolur.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Ölüm
Sohbetimizin dümenini bir hikmet deryasına, Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine doğru kıralım. Eğer İbn Arabî Hazretleri hakikatin iskeletini ve damarlarını en ince teferruatına kadar çizen bir hekim-i ilâhî ise, Hazret-i Pîr de o hakikati en dokunaklı, en tesirli macunlar ve şerbetler ile kalbe içiren bir tabîb-i rûhânîdir. O, ölümü bir tarifler silsilesiyle anlatmaz; onu bir hikâyenin içine gizler, bir misalin kanadına bindirir, bir ney'in feryadında dinletir. Mesnevî'yi okuyan, ölümü öğrenmez; ölümün hakikatini sezmeye, onunla dost olmaya başlar. Onun dili, aklın dili değil, aşkın dilidir. Aşk ise ölümden korkmaz, bilakis ölümü vuslatın kapısı bilir.
Hazret-i Pîr'in nazarında ölüm, bir son değil, bir doğuştur. Bir bitiş değil, hakiki varlığa uyanıştır. Bu dünya hayatı, bir rüya âlemidir. Asıl uyanış, bedenin gözü kapandığında ruhun gözünün açılmasıyladır. Bu yüzden onun lügatinde ölüm kelimesinin karşısında "korku, son, yokluk" yazmaz; "vuslat, diriliş, özgürlük, düğün gecesi" yazar. O, bize ölümü sevmeyi değil, ölümün ne olduğunu anlamayı ve anladığımızda zaten onu seveceğimizi öğretir. Tıpkı bir ananın, rahmindeki cenine dışarıdaki dünyayı anlatması gibi... Cenin için doğum bir ölümdür; o daracık ve karanlık dünyasının sonudur. Ama dışarıdaki aydınlık, geniş ve nimet dolu dünya için ise bir başlangıçtır. Mevlânâ, bize o rahimdeki cenin olduğumuzu ve ölüm dediğimiz şeyin aslında hakiki âleme doğum olduğunu fısıldar.
Ölüm: Kafesten Kurtulan Kuş, Düğümden Çözülen İp
Hazret-i Pîr, insanın bu dünyadaki hâlini en güzel temsil ile anlatır: Ten bir kafes, ruh ise o kafesin içindeki bir kuştur. Bu kuşun vatanı bu kafes değildir. Onun vatanı, padişahın sarayı, yani geldiği yer olan [Âlem-i Emr](/wiki/alem-i-emr)dir; emr âlemidir. Kuş, kafesin içinde ne kadar güzel beslense, kafesi ne kadar altınla yaldızlansa da, kalbinin derinliklerinde her zaman gökyüzünü, hürriyeti, aslî vatanını özler. İnsanın bu dünyadaki bitmeyen hüznü, dinmeyen arayışı, bu ruh kuşunun vatan hasretindendir.
Ey ten kafesine hapsolmuş can kuşu! Bil ki bu kafesin kapısı bir gün açılacak. Bu anı bir felaket mi sanırsın? Asıl felaket, kafesi o kadar sevmektir ki, kapı açıldığında uçmayı unutmuş olmaktır. Unutma, sen bu kafesten ibaret değilsin. Senin kanatların var, senin bir gökyüzün var.
Bu temsil, ölümün hakikatini bütün çıplaklığıyla önümüze serer. Ölüm, ruh kuşunu ten kafesinden azat eden ilâhî bir lütuftur. Bedenin hastalanması, yaşlanması, zayıf düşmesi, aslında kafesin parmaklıklarının zayıflaması, kapının gıcırdamaya başlamasıdır. Ârif olan, bu gıcırtıyı duyduğunda telaşa kapılmaz, aksine bir sevinç duyar. Çünkü bilir ki vuslat yakındır. Uçma vakti gelmektedir.
Korku, kafesi "ben" zannetmekten doğar. Kişi, bütün kimliğini, varlığını bu bedene, bu surete bağlamışsa, elbette bedenin yıkılışını kendi yok oluşu olarak görür. Ama irfan yolunun sâliki, daha bu dünyadayken ruhunun bir kuş olduğunu, aslının bu tenden ve bu dünyadan olmadığını zikriyle, fikriyle, riyâzatıyla idrak etmeye çalışır. Bu idrak başladığında, ölüm bir düşman olmaktan çıkar, vuslata götüren bir Burak hâline gelir.
Mevlânâ bir başka misalinde de hayatı karmaşık bir düğüme, ölümü ise o düğümü çözen ele benzetir. Bu dünyadaki bağlarımız, arzularımız, korkularımız, sevgilerimiz, nefretlerimiz... Hepsi iç içe geçmiş, karmakarışık birer iptir. Öyle ki, bir zaman sonra hangisi nereden başlıyor, nerede bitiyor bilemez oluruz. Ölüm meleği (as) geldiğinde, elindeki kılıçla bu düğümü kesip atmaz; O, bir sanatkâr gibi her bir ipi kendi yerinden, usulca çözer. Bizi bu dünyevî bağların karmaşasından kurtarır ve ruhumuzu serbest bırakır. Korkulan, düğümün kendisi değil, düğüme olan bağlılığımızdır.
"Ölmeden Evvel Ölünüz": İhtiyarî Ölümün Sırrı
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) "Ölmeden evvel ölünüz" hadîs-i şerîfi, tasavvuf yolunun temel direklerinden biridir. Hazret-i Mevlânâ, bu sırrı Mesnevî'nin dört bir yanına serpmiştir. Bu, [Mevt-i İhtiyarî](/wiki/mevt-i-ihtiyari) yani iradeyle seçilen ölümdür. Elbette bu, bedeni ortadan kaldırmak değildir. Bu, bedenin içinde saltanat kurmuş olan firavunu, yani [nefs](/wiki/nefs)-i emmâreyi öldürmektir. Arzuları, şehvetleri, kibri, hasedi, benlik davasını daha bu dünyadayken yok etmektir.
Hazret-i Pîr, bu hâli anlatmak için bize tencerede kaynayan nohutun hikâyesini anlatır.
Tencerenin içinde kaynayan nohut tanesi feryat eder: "Ey hatun! Beni neden böyle ateşin üzerine koydun, neden kaynar sularla haşlıyorsun? Madem beni satın aldın, neden bu işkenceyi yapıyorsun?" Tencereyi karıştıran ev sahibesi ise kepçesiyle nohuta vurarak cevap verir: "Dur bakalım! Ben seni lezzetli bir aş, güzel bir gıda yapayım da padişahın sofrasına layık olasın diye kaynatıyorum. Bu çektiğin zahmetler seni yok etmek için değil, sana yeni bir hayat, bambaşka bir lezzet ve kıymet vermek içindir. Eğer bu ateşe, bu kaynamaya sabredersen, cansız bir nohut olmaktan çıkar, insan bedeninde can olursun."
Sâlikin çilesi, riyâzatı, zikri, hizmeti... Hepsi bu kaynayan tenceredir. [Nefs](/wiki/nefs), o ham nohut gibi feryat eder: "Bu zikir niye, bu açlık niye, bu hizmet niye?" Mürşid ise o evin sahibesi gibi sâlike der ki: "Sabret! Bu kaynama, senin hamlığını, çiğliğini alacak. Seni benliğinden, nebatî varlığından öldürecek ki, Hakk'ın varlığıyla dirilesin. Seni beşeriyet nohutluğundan çıkarıp, insaniyet aşı yapacak."
Bu, ölmeden evvel ölmektir. Bu ölümü tadan için, Azrail'in getireceği [Mevt-i Iztırarî](/wiki/mevt-i-iztirari) (zorunlu ölüm), artık bir korku unsuru değildir. Çünkü o zaten ölmesi gerekeni öldürmüş, dirilmesi gerekenle dirilmiştir. Tencerede pişen nohut, artık ateşten korkar mı? Aksine, ateş ona lezzet veren dostu olmuştur. İhtiyarî ölümü başaran için de bedenin ölümü, dostun dosta kavuşmasından başka bir şey değildir. O, ölümü bir kere, ama en zorunu, kendi iradesiyle tatmıştır. Geriye kalan, sadece bir perdenin kalkmasıdır.
Şeb-i Arûs: Vuslat Gecesi Olarak Ölüm
Bütün bu anlatılanların zirvesi, ölümün en latîf, en âşıkâne yorumu [Şeb-i Arûs](/wiki/seb-i-arus)tur. Yani "Düğün Gecesi". Bu tabir, Hazret-i Mevlânâ'nın kendi vefat gecesi için kullanılmasından dolayı onunla özdeşleşmiştir. Bir insan, nasıl olur da kendi ölüm gününü bir "düğün gecesi" olarak görebilir ve bunu etrafındakilere vasiyet edebilir?
Bu, ancak ve ancak aşk ile mümkündür.
Eğer Hakk, mutlak Sevgili ise; ve bu dünya, Sevgili ile aramızda duran bir perde, bir ayrılık diyarı ise; o hâlde ölüm, bu perdenin kalktığı, ayrılığın bittiği ve âşığın Mâşuk'una vasıl olduğu an değil midir? Düğün gecesi, sevenlerin bütün engelleri aşıp bir araya geldiği gece değil midir? Bu yüzden ârif için ölüm, bir matem günü değil, bir bayram günüdür. Bir düğün gecesidir.
Hazret-i Pîr'e atfedilen bir sözde şöyle denir: "Benim ölümümden sonra tabutum yürürken, 'Elveda, elveda!' diye feryat etmeyin. Benim için bu bir ayrılık değil, bir vuslattır. Beni mezara koyduklarında 'Gitti, kayboldu' demeyin. Mezar bir perde değil midir? Perdenin arkasında ise ebedî bir vuslat vardır. Batmayı gördün, doğmayı da seyret. Güneş ve ay batınca onlara bir ziyan gelir mi? Sana da bir tohumun toprağa düşmesi gibi görünen bu ölüm, aslında yeniden ve daha taze bir şekilde yeşermenin başlangıcıdır."
Bu sözler, ölümün nasıl bir bakış açısı dönüşümüyle yeniden anlamlandırıldığını gösterir. Korku, cehaletten ve ayrılık bilincinden doğar. İnsan bilmediğinden ve kendinden ayrı gördüğünden korkar. Mevlânâ ise bize ölümün bizden ayrı bir şey olmadığını, onun varlığımızın bir parçası, tekâmülümüzün bir basamağı ve en nihayetinde aslî vatanımıza dönüş biletimiz olduğunu öğretir.
Toprağa atılan buğday tanesi, eğer toprağın altında ölmeyi, çürümeyi, kendi "buğdaylık" kimliğinden vazgeçmeyi kabul etmezse, tek bir buğday olarak kalır ve sonunda yok olur. Ama o, bu ölümü kabul ederse, toprağın karanlığında kendi benliğinden ölür ve bahar geldiğinde bir değil, yüzlerce başak olarak, yemyeşil bir hayat olarak yeniden doğar.
Hazret-i Pîr bize sorar: Bir buğday tanesi için bile geçerli olan bu kanun, Eşref-i Mahlûkat olan insan için neden geçerli olmasın? Bizim ölüm dediğimiz toprağa giriş, aslında ebedî bir baharın başaklarını vermek için değil midir? Şeb-i Arûs sırrı buradadır. O gece, "ben" tohumunun Hakk toprağında tamamen yok olup, O'nunla BİR olma gecesidir. Bu, bir âşık için düğünden, bayramdan başka ne olabilir ki?
Mevlânâ'nın diliyle ölüm, bir sonun trajedisi değil, sonsuz bir başlangıcın müjdesidir. O, korku duvarlarını yıkan bir âşıktır. Bize de kendi ölümümüzle, o en büyük hakikatle aşkla, şevkle ve bir düğün coşkusuyla yüzleşebilmenin yolunu gösterir. Yeter ki biz, tencerede kaynamaya, kafesten uçmaya ve toprağın altında ölüp yeniden dirilmeye razı olalım.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Ölüm
Bir hakikati anlamak, onun komşularını tanımaktan geçer. Ölüm dediğimiz o büyük kapının etrafındaki her bir kavram, o kapının bir kilidini açan anahtar gibidir. Onları tek tek değil, birbiriyle konuşan, birbirini aydınlatan bir bütünlük içinde görmeliyiz.
Ölüm, her şeyden evvel, bir geçiştir. Bu geçişin ilk durağı Berzah'tır. Berzah, bu dünya ile ötesi arasındaki ince perde, bir bekleme âlemidir. Ölüm, bedenin toprağa, ruhun ise Berzah'a intikalidir. Bu sebeple, ölüm denilince akla gelen ilk durak Kabir olur. Lâkin kabir, sadece bir toprak çukuru değildir; o, Berzah âleminin kişiye özel kapısı, âhiret yolculuğunun ilk menzilidir. Kişinin ameli ve hâli ne ise, kabri ona göre ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukur olarak tecellî eder.
Bu yolculuğun nihai durağı ise Ahiret’tir. Ölüm, Ahiret hayatının başlangıcıdır. Bu dünyadaki imtihanın neticesinin görüleceği, her şeyin hakikatiyle ortaya çıkacağı ebediyet yurdudur. Ölüm, fânî olandan bâkî olana geçişin adıdır ve Ahiret, o bâkîliğin kendisidir.
Bu kaçınılmaz sona hazırlık ise Tasavvuf ile olur. Tasavvuf, "Ölmeden evvel ölünüz" sırrına erme ilmidir. Bize, bedenin ölümünden önce, iradî olarak nefsânî arzulardan, benlik davasından, Hakk’tan gayrı her şeyden ölmeyi öğretir. Bu, İhtiyari Ölüm’dür. Bu ölümü tadan sâlik için bedenin ölümü, bir korku değil, bir vuslat, bir "düğün gecesi" olur.
İhtiyarî ölümün gayesi Fena makamına ulaşmaktır. Fena, kulun kendi vehmî varlığının, Zât-ı Mutlak'ın Vücûdu karşısında yok olduğunu idrak etmesidir. Kendi sıfatlarını Hakk'ın sıfatlarında, kendi varlığını Hakk'ın varlığında eritmesidir. İnsan nefsinden fânî olunca, Hakk ile bâkî olur. Gerçek hayat budur. Ölüm, bu fânî olma hâlinin bedensel perdesinin de kalkmasıdır.
Bütün bu incelikleri kavramak, ölümün bir yok oluş değil, bir uyanış ve diriliş olduğunu anlamak ise ancak Hikmet ile mümkündür. Hikmet, eşyanın ardındaki hakikati görme nurudur. Bu nur ile bakan göz, ölümde bir son değil, ebedî bir başlangıç; bir ayrılık değil, aslına rücû etme görür. Hikmet, korkuyu sevgiye, endişeyi ümide çeviren ilâhî bir bakıştır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanede, ölüm hakikati üç büyük pınardan içilmiştir. Her biri, aynı deryaya akan fakat farklı yataklardan gelen üç büyük nehir gibidir.
Birincisi ve temelimiz, mürşidimiz Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetleridir. Onun eserleri, bu konunun yaşayan nefesidir. Terzibaba Hazretleri, en derin vücûdî meseleleri, en girift hakikatleri, bir babanın evladına anlattığı samimiyetle ve açıklıkla sunar. Onun dilinde ölüm, korkulacak bir son değil, varlığın zuhûr edişindeki bir mertebedir. Ruh-nur ikiliğinden, Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll’den başlayarak insanın dört unsurdan nasıl bir itidal üzere halk edildiğini anlatır. Şehâdet âlemi ile gayb âlemi arasındaki perdenin yalnızca bizim bedensel kayıtlarımızdan ibaret olduğunu gösterir. Onun sohbetleri, sâliki elinden tutar ve ölümün bir "uyanış" olduğu hakikatini ilmel-yakîn seviyesinden alıp aynel-yakîn ve hakkal-yakîn idrakine taşır. Kelime-i Tevhid zikrinin kişiyi nasıl adım adım Fena makamına ulaştırdığını, İhtiyarî Ölüm'ü nasıl yaşanılır kıldığını bizzat tatbik ederek öğretir.
İkinci pınarımız, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’idir. Eğer Terzibaba’nın sohbetleri yolun kendisi ise, Füsûs o yolun haritası, o yolun hikemî temelidir. İbn Arabî, ölüm meselesini vücût mertebeleri ve ilâhî isimlerin tecellîleri bağlamında ele alır. Ölümün, bir varlığın yok olması değil, Hakk’ın bir isminin tecellîsinin yerini başka bir isminin tecellîsine bırakması olduğunu izah eder. Özellikle A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler) bahsinde, varlıkların ilâhî ilimdeki değişmez hakikatlerini anlatarak, dış âlemdeki ölüm ve hayatın bu sabit hakikatlerin farklı zuhûrlarından ibaret olduğunu gösterir. Onun tenzih ve teşbihi birleştiren Muhammedî mîzânı, ölümün hem bir ayrılık (tenzih) hem de bir vuslat (teşbih) olduğunu aynı anda idrak etmemizi sağlar. Füsûs, ölümün kevnî dokudaki yerini, Zât’ın tecellîlerindeki işleyişini akla ve kalbe nakşeder.
Üçüncü ve kalbimize en çok dokunan pınar ise, Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî-i Şerîf’idir. Terzibaba’nın irfanını ve İbn Arabî’nin hikmetini aşkın diliyle terennüm eden odur. Mesnevî, ölümün soğuk ve teorik bir mesele olmaktan çıkıp, âşığın mâşukuna kavuştuğu bir "şeb-i arûs", bir düğün gecesi olduğunu anlatır. Hazret-i Pîr, hikâyelerle, misallerle, coşkun bir dille ölüm korkusunun aslında benliğe ve dünyaya olan bağlılıktan kaynaklandığını gösterir. "Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil" buyurur. Ölüm, onun dilinde bir ayrılık değil, cüz’ün Küll’e, damlanın okyanusa dönmesidir. Mesnevî, aklın durduğu yerde kalbin kanatlarıyla uçmayı, ölümün yüzündeki peçeyi kaldırıp ardındaki Dost’un cemâlini görmeyi öğretir.
Bu üç kaynak, biri hâl, biri ilim, biri de aşk olarak, sâliki ölüm hakikati karşısında kâmil bir duruşa hazırlamak için kütüphanemizin temel direkleridir.
Değerlendirme
Ölüm üzerine yapılan bu uzun sohbetin kalbinde birkaç temel öğreti parlamaktadır. Evvelâ, ölüm bir son değil, "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" hadîs-i şerîfinde müjdelendiği üzere, dünya hayatı denilen rüyadan hakikate uyanıştır. Bu uyanışın mahiyeti, kişinin dünyadaki hâline, yani uykusunda gördüğü rüyanın türüne bağlıdır.
İkinci olarak, ölümden duyulan korku, ölümün kendisinden değil, bizim fânî olan bedene ve gelip geçici olan benliğimize (nefs) sıkı sıkıya sarılmamızdan kaynaklanır. Tasavvuf yolu, "ölmeden evvel ölünüz" sırrıyla, yani İhtiyarî Ölüm ile bu bağları daha yaşarken çözmeyi öğretir. Bağlarından kurtulan ruh için bedenin ölümü, hapisten kurtulup özgürlüğe kanat çırpmaktan başka bir şey değildir.
Bu sohbetten alınacak en büyük hisse şudur: Hayatın her anını, o büyük uyanışa bir hazırlık olarak yaşamak gerekir. Ölüm bir düşman gibi uzakta değil, her an yanında olan bir dost, aslına dönmek için bir davetçi olarak bilinmelidir. Zira hayatı Hakk için yaşayanın ölümü de Hakk’a vuslattan ibaret olur.