İçeriğe atla

Hâl ile Makâm aynı Fass'ta nasıl bir mekanizmayla buluşur?

Çaprazlama5 görüntülenme4 kaynak
Kısa cevap

Tasavvufta hâl ve makâm, sâlikin manevî yolculuğunda farklı ancak birbirini tamamlayan iki temel kavramdır. Hâl, Hakk'tan gelen geçici bir lütuf ve inkişâf iken, makâm sâlikin mücâhedesiyle elde ettiği, yerleşmiş ve istikrarlı bir manevî mertebedir. Bu ikisi, Kelime-i Şuaybiyye Fassı'nda kâmil insanın zâtına ait hâllerinin genişliği ve mutlak makâmda bulunması sebebiyle, tecellî sûretinin olduğu hâl üzere kendisinde zuhûr etmesiyle buluşur¹. Bu buluşma, sâlikin nefs mertebelerini aşarak hâllerin makâmlara dönüşmesi ve nihayetinde kâmil bir idrâke ulaşmasıyla gerçekleşen bir "işleyiş"dır²·³. Makâm sahibi, hâl sahibinden daha yüksek kabul edilir ve "ebu'l-vakt" olarak nitelendirilir⁴.

Detaylı cevap

Tasavvufta hâl, sâlikin kalbine ilâhî bir lütuf olarak gelen, geçici bir nûr veya keyfiyettir; sâlikin gayretine bağlı olmayıp vehbî olarak vârid olur. Makâm ise sâlikin mücâhedesi ve riyâzatı ile kazanılan, yerleşmiş ve sâbit bir hâldir. Hâl, "şimşek gibi parıltı" (bârika) şeklinde zuhûr edebilirken, makâm sâlikin amel ve tahkîk ile elde ettiği istikrarlı bir mevkidir (K2-T4; K1-162). Kelime-i Şuaybiyye Fassı, bu iki kavramın kâmil insanda nasıl birleştiğini açıklar. Kâmil insanın zâtına ait hâllerinin genişliği ve mutlak makâmda bulunması, ilâhî tecellînin olduğu hâl üzere kendisinde ortaya çıkmasını sağlar¹. Bu durum, sâlikin nefs mertebelerini (Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdıye, Mardiyye, Sâfiye/Kâmile) aşmasıyla hâllerin makâmlara dönüşme sürecini ifade eder. Örneğin, tevbe, inâbe ve mücâhede Levvâme mertebesinde zuhûr ederken, mârifet, kerâmet ve keşf Mülhime'den itibaren yaşanır.

Hâlin başlaması (zuhûr) ve yerleşmesi (rusûh) iki ayrı süreçtir. Zuhûr, ânî bir cezbe veya inkişâf şeklinde olabilirken, yerleşmesi tertîb, terbiye ve tekrarla mümkündür. Cüneyd Bağdâdî'nin "Hâl, gelir-geçer; makam, yerleşmiş hâldir" sözü bu farkı netleştirir. Makâm sahibi, dinleyenlerin istidatlarını ve çevresinin hâl ve şartlarını gözeterek söz söylerken, hâl sahibi bunlarla ilgilenmez⁴. Bu sebeple makâm sahibine "ebu'l-vakt" (vaktin babası), hâl sahibine ise "ibnü'l-vakt" (vaktin oğlu) denir ve makâm sahibi hâl sahibinden daha üstün kabul edilir⁴. Bu dönüşüm ve birleşim, insanın manevî "işleyiş"sının³ işleyişiyle, bedensel varlıktan latif varlığa geçiş ve madde âleminden mana âlemine bakış açısının değişimiyle de ilişkilidir². Makâmlar, sâlikin kalbinin tahavvülüyle açılan esmâî mertebelerdir; sâlik tövbe makâmında iken Hakk'ın "et-Tevvâb" isminin, rızâ makâmında iken "er-Razî" isminin tezâhürü olur.

Kaynaklar

Cevap metnindeki ¹ ² ³ numaraları aşağıdaki kaynaklara karşılıktır — her biri kitabın tam sayfasına götürür.

  1. 1Kelime-i Şuaybiyye · s.63zâtiyyesinin vüs’ati ve makām-ı ıtlâkta bulunması hasebiyle, o tecellî sûretinin mikdârı ve şekil ve hey’eti, olduğu hâl üzere, o kâmilde zâhir olur; zâtına aitOku
  2. 2İnsân-ı Kâmil (Cilt 4) · s.39Yani bedenimizle baktığımız için burasını bedensel, maddi varlık olarak görüyoruz ama bu beden bizden alındıktan sonra aynı varlığa latif varlık olarak bakıyoruOku
  3. 3Sohbet Arası Sohbetler (23) · s.92İnsan ne muhteşem üretici bir mekanizma. “Elhamdülillahi rabbil âlemin” dediğimiz zaman daha da incelerek mânaya dönüşerek Rûh olarak, bakın Ruh. O yediğimiz laOku
  4. 4Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 1 · s.197Sûfî, ya makâm sâhibi olur ya hâl sâhibi olur. Makâm sâhibi, dinleyenlerin istidatlarını ve çevresinin hâl ve şartlarını gözeterek söz söyler. Hâl sâhibi ise söOku
Bu cevap yardımcı oldu mu?

İlgili sorular

Bu cevap, adı geçen eserlerden derlenmiş yapay zekâ destekli bir özettir; dinî hüküm veya fetva değildir. İlim için kaynaklara başvurarak doğrulamanız tavsiye edilir.