İnne-lleżîne hakkat ‘aleyhim kelimetu rabbike lâ yu/minûn(e)
(96-97) Şüphesiz, haklarında Rabbinin sözü (hükmü) gerçekleşmiş olanlar, kendilerine bütün mucizeler gelse bile, elem dolu azabı görünceye kadar inanmazlar.
Doğrusu, aleyhlerinde Rabbinin hükmü kesinleşmiş olanlar imana gelmezler.
Yûnus Suresi 96. ayet, ilahi hükmün kesinleştiği ve azabı hak edenlerin imana gelmeyeceklerini vurgulamaktadır. Ayet, 'hakikat', 'kelime' ve 'iman' gibi temel kavramlar üzerinden, Allah'ın takdirinin ve insan iradesinin kesişim noktasını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hakk kelimesi, bir şeyin sabit ve değişmez olması, gerçeğin ta kendisi olması anlamlarına gelir. Ayetteki 'hakkat' ifadesi, Allah'ın azap vaadinin kesinleştiğini, geri dönülemez bir hüküm haline geldiğini belirtir. Bu, ilahi takdirin ve adaletin tecellisidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hakk kelimesi, 'vacib oldu, sabit oldu' anlamında kullanılır. Ayetteki 'hakkat aleyhim' ifadesi, azabın üzerlerine vacip olduğunu, yani kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşeceğini mecazi bir anlatımla ifade eder. Bu, Allah'ın sözünün kesinliğini ve değişmezliğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hakk kavramı, Kur'an'da mutlak gerçeklik, adalet ve doğru anlamlarında merkezi bir yere sahiptir. 'Hakkat' fiili, bu mutlak gerçekliğin bir hüküm olarak tecelli etmesini, yani Allah'ın vaadinin veya tehdidinin kesinleşmesini ifade eder. Bu bağlamda, azabın 'hak' olması, onun ilahi adaletle uyumlu ve kaçınılmaz olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kelime, 'söz' anlamına gelir. Kur'an'da Allah'ın kelimesi, O'nun iradesini, hükmünü, vaadini veya tehdidini ifade eder. Bu ayetteki 'kelimetü Rabbike', Allah'ın azapla ilgili kesinleşmiş hükmünü ve takdirini belirtir. Bu, sadece bir söz değil, aynı zamanda gerçekleşecek bir olgudur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kelime, bazen 'azap' veya 'helak' anlamında da kullanılır. Ayetteki 'kelimetü Rabbike' ifadesi, Allah'ın azap vaadinin veya helak hükmünün kesinleştiğini anlatır. Bu, Allah'ın kudretinin ve adaletinin bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kelime, Allah'a nispet edildiğinde, O'nun yaratma emrini, hükmünü veya takdirini ifade eder. Ayetteki 'kelimetü Rabbike', Allah'ın azapla ilgili ezelî takdirini ve bu takdirin artık kesinleştiğini belirtir. Bu, ilahi iradenin mutlaklığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rabb kelimesi, 'terbiye eden, sahip olan, efendi' anlamlarına gelir. Allah'a nispet edildiğinde, O'nun yaratma, rızık verme, yönetme ve hükmetme sıfatlarını kapsar. Ayetteki 'Rabbinin kelimesi' ifadesi, bu hükmün mutlak otorite sahibi olan Allah'tan geldiğini ve O'nun iradesinin bir tecellisi olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Rabb, her şeyi terbiye eden, kemale erdiren ve idare eden demektir. Ayetteki 'Rabbinin kelimesi', bu terbiye edici ve idare edici gücün bir hükmü olarak ortaya çıkar. Bu, Allah'ın sadece yaratıcı değil, aynı zamanda her şeyin nihai yöneticisi ve hükmedicisi olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman, 'tasdik etmek, güvenmek ve emniyet içinde olmak' anlamlarına gelir. Ayetteki 'lâ yü'minûn' ifadesi, Allah'ın azap hükmünün kesinleştiği kişilerin, kendilerine ne kadar delil gelirse gelsin, kalben tasdik etmeyeceklerini ve bu hükme karşı çıkacaklarını belirtir. Bu, onların hidayetten yüz çevirmelerinin bir sonucudur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman, Kur'an'da sadece zihinsel bir kabul değil, aynı zamanda kalbi bir teslimiyet ve Allah'a güvenme eylemidir. Ayetteki 'inanmazlar' ifadesi, bu kişilerin kalplerinin mühürlendiğini ve hakikati kabul etme yeteneklerini kaybettiklerini gösterir. Bu, onların kendi seçimlerinin bir neticesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İman kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'a, peygamberlere, kitaplara ve ahiret gününe inanmayı ifade eder. Ayetteki olumsuz kullanım, bu kişilerin, ilahi hükmün kesinleşmesiyle birlikte, artık bu temel inanç esaslarını kabul etme kabiliyetlerini yitirdiklerini ve bu durumun onların kaderi haline geldiğini vurgular.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Binâenaleyh böyle olan kimseler, elim azabı görmedikçe, ya'nî ba'de'l-mevt azâb-ı uhrevîyi tatmadıkça Allah'a ve peygambere îmân etmezler. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ buyurur. ﴿٩٦﴾ اِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لايُوءْمِنُونَ
﴿٩٧﴾ وَلَوْ جَاۤءَتْهُمْ كُلُّ اَيَةٍ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الاَلِيمَ
(Yûnus, 10/96-97). Böyle olunca Fir'avn dünyâda kable'lmevt îmân etmekle, azâb-ı uhrevîyi görmedikçe îmân etmeyen sınıftan çıktı. Elîm azabı görmeden îmân eden mü'min sınıfına dâhil oldu.
Fir'avn hakkındaki bu kelime o kadar açık bir şeydir ki, Kur'ân bu zahir olan şeyle vârid oldu. Yani zuhura çıktı bu kadar açık bir zuhura çıktı. Şu halde Fir'avn'ın şekâvet-i ebediyyesine, ebedi şekavetine hükm edenlerin bu hükümde ısrarları ve bu bâbda te'vîlâta kıyam etmeleri tevilat göstermeleri duyulmuş değildir. İşte Fir'avn hakkında Hz. Şeyh (r.a.) efendimizin hükm-i âlîleri bu kadar açıktır; ve ibâre-i Fusûs'ta tevakkufa delâlet edecek bir şey yoktur.[74]
فَلَوْلاَ كَانَتْ قَرْيَةٌ آمَنَتْ فَنَفَعَهَا إِيمَانُهَا إِلاَّ قَوْمَ يُونُسَ لَمَّآ آمَنُواْ كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الخِزْيِ فِي الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ {يونس/98}
“Felevlâ kânet karyetun âmenet fenefe’ahâ îmânuhâ illâ kavme yûnuse lemmâ âmenû keşefnâ anhum azâbe-lhizyi fî-lhayâti-ddunyâ vemetta’nâhum ilâ hîn(in)” Yûnus’un kavminden başka, keşke (azabı görmeden) iman edip, imanı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı olsaydı! (Yûnus’un kavmi) iman edince, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) rezillik azabını onlardan uzaklaştırmış ve onları belli bir zamana kadar yararlandırmıştık. (10/98)