İnne şâni-eke huve-l-ebter(u)
Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir.
Muhakkak ki sonu kesik olan, sana buğzedendir.
Kevser Suresi'nin bu ayeti, Peygamber'e (s.a.v.) düşmanlık edenlerin akıbetini bildirmekte ve 'ebter' kavramı üzerinden onların soyunun kesileceğini, hayırlarının kalmayacağını vurgulamaktadır. Ayet, şani' kelimesiyle düşmanlığın kaynağını, ebter kelimesiyle de bu düşmanlığın sonucunu dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şen' (شنأ) kelimesi, birine karşı duyulan kin ve nefret anlamındadır. Şâni' ise bu nefreti besleyen kişidir. Ayetteki 'şâni'eke' ifadesi, Hz. Peygamber'e karşı kin ve düşmanlık besleyen kişiyi özel olarak işaret eder ve bu düşmanlığın temelinde yatan nefreti vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şâni' kelimesi, 'buğzeden, düşmanlık eden' anlamında kullanılır. Ayetteki kullanımı, Hz. Peygamber'e karşı düşmanca tavır sergileyen ve ona buğzeden kişiyi ifade eder. Bu, sadece bir hoşnutsuzluk değil, aktif bir düşmanlık halidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'şen' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle 'nefret, düşmanlık' anlamında kullanıldığını belirtir. 'Şâni' kelimesi, bu nefreti somutlaştıran ve onu eyleme döken kişiyi ifade eder. Ayette, bu düşmanlığın hedefi Hz. Peygamber'dir ve bu düşmanlığın akıbeti 'el-ebter' olarak açıklanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ebter (أبتر), kuyruğu kesik hayvan anlamına gelir. Mecazi olarak ise, soyu kesilmiş, nesli tükenmiş veya hayrı kesilmiş kişi için kullanılır. Ayetteki 'el-ebter' ifadesi, Hz. Peygamber'e düşmanlık edenlerin soyunun kesileceği, hayırlarının ve anılarının devam etmeyeceği anlamını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Betr (بتر), bir şeyi kökünden kesmek demektir. Ebter ise, kuyruğu kesik olan veya hayrı kesilmiş, nesli tükenmiş kişidir. Ayette, Hz. Peygamber'e düşmanlık edenlerin 'ebter' olması, onların dünyada ve ahirette hayırlarının kesileceği, soylarının devam etmeyeceği ve anılarının silineceği anlamına gelir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ebter, 'kuyruğu kesik' anlamından türeyerek, 'nesli kesik, hayrı kesik, arkası gelmeyen' manalarına gelir. Ayetteki kullanımı, Hz. Peygamber'e düşmanlık edenlerin, kendilerinden sonra anılacak bir hayırlarının kalmayacağını, soylarının devam etmeyeceğini ve dolayısıyla unutulup gideceklerini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ebter' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, sadece biyolojik soyun kesilmesi değil, aynı zamanda kişinin hayırlarının, eserlerinin ve anılarının da kesilmesi anlamını içerdiğini belirtir. Kevser Suresi'nde bu kelime, Hz. Peygamber'e düşmanlık edenlerin, hem dünyevi hem de uhrevi anlamda bir yok oluşa mahkum olduklarını vurgular.
Namaz Sûreleri (Cilt 2)
Terzibaba - Necdet Ardıç
Burada Mübârek Geceler isimli kitâbımızın ilgili bölümlerini aktaralım:
Şimdi:
Belirli gecelerdeki belirli idrâk yaşantılarından sonra,
- yani kişinin evvela Regâibini idrâk etmesi,
- sonra Mevluduyla mânevi doğumunu yapması.
- Ondan sonra eline berat’ını alması.
- Ondan sonra Mi’raca yükselmesi,
- sonra Kadrini, kıymetini bilmesi.
- Ondan sonra da Ramazan bayramını yapması onun için büyük başarıdır.
Ramazan hayramına “şeker” bayramı denmektedir, aslında o yukarıda kısaca belirtilen özelliklerin yaşanma-sına sebeb olduğundan “şükür” bayramıdır.
Cenâb-ı Hak gerçekten “Hakîkat-i Muhammedi” üzere olan Muhammedilere neler bahşettiğinin şükranesini yapmış oluyoruz ve bunun neşesini yaşamış oluyoruz.
Ramazan bayramının birinci gününün sabahında bayram namazı vardır, bu namaz iki rek’at’tır ve her rekâtında dokuz tekbir vardır. İki rekât olması bu hakîkatlerin zâhir ve bâtın yaşanması. Tekbirlerin dokuz-dokuz, (9+9) on sekiz (18) olması on sekiz bin alemin seyrinin ifâdesi içindir. Kişi Ramazan bayramı ile birlikle bu alemleri seyretmiş olduğunu belirtmiş olmaktadır. Eğer bayram namazı farz olmuş olsaydı, bütün müslümanlardan bu “seyri sülük” (hakk’a yolculuk) istenmiş olacaktı. Vacip olması farz-ı kifaye gibidir. Bazı insânlar bu yolculuğu tamamladiklarında diğerlerinin yolculukları da onların şahsında izâfi olarak yapılmış kabul edilmekledir.
Nasıl ki bayramı bütün insânlar yaptığı halde, aslında gerçek bayramı yapan kimselerin ne kadar az olduğunu görmekteyiz. Diğer insânlar, gerçek bayramı yapan kimselere sûret ve şekil olarak benzediklerinden, bu benzeyiş yolundan bayramlarını da “bayrama benzer bayram” gibi yapmaktadırlar. İnsân-ı Kâmilin yaptığı bayram ile diğerlerinin yaptığı bayram arasında kıyas edilemeyecek farklar vardır, yaşayan bilir, bu halleri çok iyi düşünmemiz lâzım gelmektedir.
Aşıklardan birisi:
“Bayram ol gündür bana kim Göz göre didarını (yüzünü) Görmesem bir gün seni
0l kara gündür bana.” demiştir.
İşte Ramazan bayramına ulaşan kişi, seyrini
tamamlamış, Cemâl-i İlâhîyi müşâhede etmiş ve Cemâl tecellisi içerisinde hayatını sürdürür hale gelmiş olmaktadır.
Ramazan bayramı ile Kurb’an bayramı arasında ki fark, Ramazan bayramının, Cemâl tecellisi, Cemâli tecelli. Kurban hayramınin ise Celâl tecellisi, Celâli tecelli olmasıdır. Biri yumuşak; biri sert zuhurludur, kanlı bıçaklıdır.
Bir ömrün yaşantısı bir senedir, yani ilk bahar, yaz, sonbahar, kıştır, daha başka mevsim yoktur. Diğer seneler birbirinin aynıdır. Bu sebepten her sene bir “seyri sülûk” (Hakk’a yolculuk) hükmü gerçekleştirilmektedir. Senenin yedi ayı “ettur-u seb’a” “yedi mertebe nefis turu” Üç aylar “ef’al, esmâ, sıfat” mertebeleri. İki bayram arası ise Zât ve İnsân-ı Kâmil mertebelerinin karşılığı olan yaşam sürelerinin ifâdeleridir.
Her sene bunların tekrar ettirilmesi gaflete düşmemek içindir. Fakat ne yazıkki bu hakîkatlerden gafil olduğumuz halde ne yaptığımızı bilmeden taklidi bayramları tekrar-layıp durmaktayız.
Gerçekte ise: Hakîkati îtibariyle Ramazan bayramını idrâk ederek “Bakâ billah”a “Hakk’ta bâki olmak” eren bu kimsenin bu yaşantısını çevresinde bulunan tâliplerine de ulaştırması gerekmektedir.
“Bakâ billah”tan tekrar dünyâya mânen görevli olarak gönderilen kimse kabiliyetli olanları elinden tutup Hakk’a doğru yolculuğa çıkarır ve onların da kemâle ermelerine vesile olur.
Ramazan bayramında Cemâl tecellisi zuhur ediyorken, Kurban bayramında ise Celâl tecellisi zuhur etmektedir. Bu kapıdan geçmek için kişi nefsini kurb’an etmesi gerekmektedir. Bu oluşumu kişinin kendi kendine uygulaması mümkün değildir, daha evvelce bu yollardan geçmiş birinin rehberliğine ihtiyaç vardır ve Celâl tecellisi gerekmektedir.
Eğer İbrâhim (as)in oğlunu kesme hâdisesi olmasa idi hiç bir mürşit dervişinin “nefsi emmâresi”ni kötülükleri çok emreden, içindeki gücü ortadan kaldıramazdı.
İşte Cemâl tecellisi ile zuhura gelen “Cemâl-i İlâhî”nin ikrâmı için Celâl’e ihtiyaç vardır, çünkü “zül Celâli vel ikrâm” dır. Zât-i ikrâmı, Celâlinden zuhur etmektedir.
Nefsi emmârenin, levvâmenin, yumuşaklıkla ortadan kaldırılamıyacağı bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla nefsine karşı biraz şiddetin ve Celâlin gereği ortadadır. Bu lüzumun ifâdesi olarak Kurb’an bayramında sûret ve madde olarak bu kurb’an’lar kestirilmektedir.
İşte biz o hayvânın başını kesmekle kurb’an ettik zannediyoruz. Hayvan gitti ortadan; canını veren o, biz ne verdik? “para!” para verdik, para tekrar bulunur fakat can bulunmaz. Acaba o kadar kolay mı bu işler? İşte bu sûretle kesilen kurb’an’lar, mânâdan kesilen kurb’an’lar hükmüne girmektedir.
Bir fiilin zâhirde tahakkuku olacak ki oradan bâtınına intikal etsin. Nefsi emmârenin, levvâmenin kurb’an edilmesi; zâhirde olan bu işlerin bâtını ifâdesidir.
Nasıl ki İbrâhim (as)’a nefsinden, yani kendinden meydana gelen çocuğunun kesilmesi ifâdeli olarak bildiriliyorsa, bir dervişin de kendi varlığından meydana gelen duygularını, yani çocuklarının kesilmesi gerekiyor. İşte bu duygular bıçakla kesilemiyecegi için, İbrâhim (as) İsmail (as)’a bıçağı vurduğunda kesemeyişi ayrıca bu gerçeğe de binaendir. Aynı bıçak taşı ve gelen koç’u bir vuruşta kesmiştir.
Kişi nefis terbiyesi ile seyrini sürdürmeye devâm ettiğinde “emmâre”den, “levvâme”den, “mülhime”nin bir kısımı olumsuzluklarından kurtulursa, bundan böyle nefsini ilâh edinmesi mümkün değildir. Eğer kişi içindeki bu eksi güçlerden kurtulamazsa o zaman nefsi onun ilâhı olur, farkında bile olmaz.
Bu durumdan kurtulmanın yolu nefsi duyguları
kurb’an etmekten geçmektedir. Bu oluştuğu zaman onun Rabb’ı “Rabb’ul erbab” (Rabların Rabb’ı) olur. İşte kim Hak yolunda kendi nefsini kurb’an etmezse, o nefis ona ilâh olmaktadır.
Buluğ çağına doğru, kişinin birimselliği oluşmaya başladığı zaman, dünyâya meyil başlar. Benlik, mal toplama sevgisi, karşı cinse ilgi duyma, üstün olma isteği, ihtiraslar, bencillikler, artmaya başlar. İşte bunlar kişinin kendinden meydana geldikleri için düşüncede ve fiilde çocukları hükmündedir. Bunları oluşturan ana güce “nefsi emmâre” denmektedir. İşte dervişlik süresinin başlarında bu güçlerin kurb’an edilmesi gerekmekledir. Ancak insânda daha başka güçler de vardır. Onların faaliyete geçmesi de “veled-i kalb” “kalbin oğlu” ifâdesiyle yerini bulmaktadır.
Ramazan bayramının üç gün olması!
Birinci gün, ilmel yakıyn, ikinci gün, aynel yakıyn, Üçüncü gün ise Hakk’al yakıyn, olarak müşâhede edilmesinin ifâdesidir.
Kurb’an bayramının dört gün olması;
“Şeriat, Târikat, Hakîkat ve Mârifet” mertebelerinin gerçek yönleriyle müşâhede edilmesinin ifâdesidir.
- Regâib gecesi ifâdesiyle, seyr’ine başlayan derviş yani “mânevi yolcu”,
- Mevlüd gecesi ifâdesiyle gönül evladını faaliyete geçirir,
- daha sonra berâtını alır,
- daha sonra Mi’racını yapar,
- daha sonra kadri’ni yaşar,
- daha sonra da “şükür” Ramazan bayramını yapar.
Bu haller Cemâl tecellisidir.
Cemâl-i İlâhî tecellisi içerisinde gark olmuş kemâle
ermiş kişinin yavaş, yavaş öğrenip yaşadıklarının başka gönüllere da aktarması gerekecektir, çünkü bu bir mânevi görev devir teslimidir. Bu devri yapabilmesi için kendisinin “Celâl” tecellisine ihtiyacı vardır.
Karşı birime fayda sağlamak için bir ifâde gerekmektedir. Derviş ilk başlarda yalnız başına “nefs-i emmâre”sini yenemez. İşte daha evvelce bu sistem içinde eğitimini tamamlamış olan bir ehli kemâle ihtiyacı vardır ve bu eğitim karşı tarafa bir irâde ile aktarılır, bu da Celâl tecellisidir. Ancak bu yolda o kişi kendinde ki nefsi duyguları kese, kese, kurb’an ede ede, “Kurbiyyet”e yani Hakk’a yaklaşmağa başlar.
Kurb’an bayramı; bâtıni olarak bizlere bunları anlatır. Zahiri olarak ise fakir kimselerin et yemesine sebeb olur.
Kurb’an bayramı, her günü, bu oluşumları dört (4) mertebede kemâl üzere yaşanması için dört gündür yani “şeriat”in hakîkatini, “târikat”ın hakîkatini, “hakîkat”in hakîkatini ve “mârifet”in hakîkatini gerçek anlamda yaşamak içindir.
Hacı namzedi olan kişi, ihramda olduğu zaman süresi içersin de avlanamıyacağı daha evvelce Âyet-i kerîme ile belirtilmişti. Bunun sebebi, ihrama girme; hakîkatte, beşeriyetinden soyunmadır ve İlâhî varlığına bürünmedir.
İhram iki parçadır ve üzerinde dikiş yoktur, dikiş demek bir şeylerin birbirleriyle îrtibatlandırılmasıdır. Eğer beşeriyet ve nefsâniyet îrtibatı bir ömür boyu devâm ederse o kimse ne yazık ki gerçek kimliğini bulamaz.
İhram giymek için elbiselerinden soyunmak, kişinin beşeriyetinden soyunrnası, Hakkani varlığı ile kalmasıdır, dolayısıyla her şeye Rahman ismiyle, rahmet etmiş olması gerekmektedir. Bu sebebten herhangi bir şeyi öldürmesi de mümkün değildir.
İhramdan çıkma zamanı geldiğinde bu yasaklar kalkıyor, çünkü tekrar beşeriyetine dönmüş, hem beşeri, hemde İlâhî kimliği ile yaşamını sürdürmeyi devâm ettirmeğe başlamış oluyor.
Böylece irfâniyet yollarından geçerek Kurb’an bayramına ulaşan kimse “bakâ billah” “Allah da bâki olma” yaşamını sürdürmeye devâm edecektir.
Kurb’an bayramının birinci, ikinci, üçüncü gününde kurb’an kesilebiliyor, fakat dördüncü günü kesilemiyor.
Çünkü daha evvelce de belirtildiği gibi
- birinci gün şeriat,
- ikinci gün târikat,
- üçüncü gün hakîkat,
- dördüncü günde mârifet mertebelerinin ifâdelenilir.
Ayrı bir yönden bakıldığında,
- birinci gün Ef’âl mertebcsi,
- ikinci gün Esmâ mertehesi,
- üçüncü gün Sıfat mertebeyi,
- dördüncü gün ise Zât mertebesi, irâdesindedir.
Zât-ı mutlak mertebesinde her şey tam bir bütünlük içinde olup, farklılık ve zuhur olmadığından fiil de yoktur, bu sebebten dördüncü gün kurb’an kesilemez.
“Bakâ billah” “Allah’da bâki olma”, “seyr’i fillah” “Allah’da seyr”, “Mea Allah” “Allah ile birlikte seyir,” İşte bu seyrin sonu yoktur, bundan sonra da bayram yoktur. Kurb’an bayramı insân yaşamının ulaştığı en üst düzey, irfân mertebesidir. Bu olgu her sene tekrarlanmakladır. O sene içersinde kaç kişi bu irfân ve idrâke ulaşmışsa, gerçek bayramları ancak o kimseler kutlamaktadırlar diğer insânların fizik olarak onlara
benzemeleri, benzer bayram yapmalarına vesile olmaktadır ve bu yaşam ömürler boyu sürüp gitmektedir. Böylece mühim olan kişinin bu seyr’i idrâk edip, yaşantısını bu seyr üzere sürdürmesidir.
Kevser sûresinin zâhir ve bâtın mânâsını idrâk eden kimseler bu hakîkate ulaşmış kimselerdir.
Bilindiği gibi Hz. Rasullullah’ın mübârek evlatları küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Bunun üzerine bazı kimseler, “Muhammed (s.a.v) ebter oldu, soyu tükendi” demişlerdi. Bu hâdise üzerine “Kevser” sûresinin indirildiği tefsir kitâplarında açık olarak bildirilmiştir daha çok malûmat isteyenler ilgili bölümleri inceleyebilirler.
İbrâhim (as)in oğlunun kurb’an edilmemesi, Peygamberlik süresinin sona ermemiş olmasından, bu seyr’in zâhir ve bâtın devâm etmesi lâzım geldiğindendir.
Hz. Rasullah’ın oğullarının küçük yaşlarında ukba alemine alınması ise, Peygamberlik zincirinin sona ermiş, fakat bâtını velâyetin Hz. Peygamberin mânevi gönül evlatları tarafından kıyâmete kadar devâm ettirilmesi lâzım geldiğindendır.
Bu sırrı anlayacak durumda olmayan bazı kimseler Hz. Rasullulah’a “ebter” yani “çok beter oldu nesli tükendi, getirdiği din de sona erer” dediler.
İşte bu hâdise üzerine nâzil olmuş olan “Kevser” süresi bizlere çok şeyler anlatmaktadır.
İlk bakışta, nüzûl sebebinin nesil ile ilgili olduğu halde neden acaba “inna a’taynakel kevsere” (1)
“Biz sana Kevser-i verdik” diye başlıyor? olmasını ve devâmını çok iyi bir araştırma yaparak idrâk edip yaşamımıza intikal ettirmemiz gerekmektedir.