İnne şâni-eke huve-l-ebter(u)
Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir.
Muhakkak ki sonu kesik olan, sana buğzedendir.
Kevser Suresi'nin bu ayeti, Peygamber'e (s.a.v.) düşmanlık edenlerin akıbetini bildirmekte ve 'ebter' kavramı üzerinden onların soyunun kesileceğini, hayırlarının kalmayacağını vurgulamaktadır. Ayet, şani' kelimesiyle düşmanlığın kaynağını, ebter kelimesiyle de bu düşmanlığın sonucunu dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şen' (شنأ) kelimesi, birine karşı duyulan kin ve nefret anlamındadır. Şâni' ise bu nefreti besleyen kişidir. Ayetteki 'şâni'eke' ifadesi, Hz. Peygamber'e karşı kin ve düşmanlık besleyen kişiyi özel olarak işaret eder ve bu düşmanlığın temelinde yatan nefreti vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şâni' kelimesi, 'buğzeden, düşmanlık eden' anlamında kullanılır. Ayetteki kullanımı, Hz. Peygamber'e karşı düşmanca tavır sergileyen ve ona buğzeden kişiyi ifade eder. Bu, sadece bir hoşnutsuzluk değil, aktif bir düşmanlık halidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'şen' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle 'nefret, düşmanlık' anlamında kullanıldığını belirtir. 'Şâni' kelimesi, bu nefreti somutlaştıran ve onu eyleme döken kişiyi ifade eder. Ayette, bu düşmanlığın hedefi Hz. Peygamber'dir ve bu düşmanlığın akıbeti 'el-ebter' olarak açıklanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ebter (أبتر), kuyruğu kesik hayvan anlamına gelir. Mecazi olarak ise, soyu kesilmiş, nesli tükenmiş veya hayrı kesilmiş kişi için kullanılır. Ayetteki 'el-ebter' ifadesi, Hz. Peygamber'e düşmanlık edenlerin soyunun kesileceği, hayırlarının ve anılarının devam etmeyeceği anlamını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Betr (بتر), bir şeyi kökünden kesmek demektir. Ebter ise, kuyruğu kesik olan veya hayrı kesilmiş, nesli tükenmiş kişidir. Ayette, Hz. Peygamber'e düşmanlık edenlerin 'ebter' olması, onların dünyada ve ahirette hayırlarının kesileceği, soylarının devam etmeyeceği ve anılarının silineceği anlamına gelir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ebter, 'kuyruğu kesik' anlamından türeyerek, 'nesli kesik, hayrı kesik, arkası gelmeyen' manalarına gelir. Ayetteki kullanımı, Hz. Peygamber'e düşmanlık edenlerin, kendilerinden sonra anılacak bir hayırlarının kalmayacağını, soylarının devam etmeyeceğini ve dolayısıyla unutulup gideceklerini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ebter' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, sadece biyolojik soyun kesilmesi değil, aynı zamanda kişinin hayırlarının, eserlerinin ve anılarının da kesilmesi anlamını içerdiğini belirtir. Kevser Suresi'nde bu kelime, Hz. Peygamber'e düşmanlık edenlerin, hem dünyevi hem de uhrevi anlamda bir yok oluşa mahkum olduklarını vurgular.
Namaz Sûreleri (Cilt 2)
Terzibaba - Necdet Ardıç
(108-3) İnne şânieke huvel ebter.
“Muhakkak ki sana (nesli kesik diye) buğzeden, o kendisi ebterdir” (soyu kesiktir).
Burada Mübârek Geceler isimli kitâbımızın ilgili bölümlerini aktaralım:
Şimdi:
Belirli gecelerdeki belirli idrâk yaşantılarından sonra,
- yani kişinin evvela Regâibini idrâk etmesi,
- sonra Mevluduyla mânevi doğumunu yapması.
- Ondan sonra eline berat’ını alması.
- Ondan sonra Mi’raca yükselmesi,
- sonra Kadrini, kıymetini bilmesi.
- Ondan sonra da Ramazan bayramını yapması onun için büyük başarıdır.
Ramazan hayramına “şeker” bayramı denmektedir, aslında o yukarıda kısaca belirtilen özelliklerin yaşanma-sına sebeb olduğundan “şükür” bayramıdır.
Cenâb-ı Hak gerçekten “Hakîkat-i Muhammedi” üzere olan Muhammedilere neler bahşettiğinin şükranesini yapmış oluyoruz ve bunun neşesini yaşamış oluyoruz.
Ramazan bayramının birinci gününün sabahında bayram namazı vardır, bu namaz iki rek’at’tır ve her rekâtında dokuz tekbir vardır. İki rekât olması bu hakîkatlerin zâhir ve bâtın yaşanması. Tekbirlerin dokuz-dokuz, (9+9) on sekiz (18) olması on sekiz bin alemin seyrinin ifâdesi içindir. Kişi Ramazan bayramı ile birlikle bu alemleri seyretmiş olduğunu belirtmiş olmaktadır. Eğer bayram namazı farz olmuş olsaydı, bütün müslümanlardan bu “seyri sülük” (hakk’a yolculuk) istenmiş olacaktı. Vacip olması farz-ı kifaye gibidir. Bazı insânlar bu yolculuğu tamamladiklarında diğerlerinin yolculukları da onların şahsında izâfi olarak yapılmış kabul edilmekledir.
Nasıl ki bayramı bütün insânlar yaptığı halde, aslında gerçek bayramı yapan kimselerin ne kadar az olduğunu görmekteyiz. Diğer insânlar, gerçek bayramı yapan kimselere sûret ve şekil olarak benzediklerinden, bu benzeyiş yolundan bayramlarını da “bayrama benzer bayram” gibi yapmaktadırlar. İnsân-ı Kâmilin yaptığı bayram ile diğerlerinin yaptığı bayram arasında kıyas edilemeyecek farklar vardır, yaşayan bilir, bu halleri çok iyi düşünmemiz lâzım gelmektedir.
Aşıklardan birisi:
“Bayram ol gündür bana kim Göz göre didarını (yüzünü) Görmesem bir gün seni
0l kara gündür bana.” demiştir.
İşte Ramazan bayramına ulaşan kişi, seyrini
tamamlamış, Cemâl-i İlâhîyi müşâhede etmiş ve Cemâl tecellisi içerisinde hayatını sürdürür hale gelmiş olmaktadır.
Ramazan bayramı ile Kurb’an bayramı arasında ki fark, Ramazan bayramının, Cemâl tecellisi, Cemâli tecelli. Kurban hayramınin ise Celâl tecellisi, Celâli tecelli olmasıdır. Biri yumuşak; biri sert zuhurludur, kanlı bıçaklıdır.
Bir ömrün yaşantısı bir senedir, yani ilk bahar, yaz, sonbahar, kıştır, daha başka mevsim yoktur. Diğer seneler birbirinin aynıdır. Bu sebepten her sene bir “seyri sülûk” (Hakk’a yolculuk) hükmü gerçekleştirilmektedir. Senenin yedi ayı “ettur-u seb’a” “yedi mertebe nefis turu” Üç aylar “ef’al, esmâ, sıfat” mertebeleri. İki bayram arası ise Zât ve İnsân-ı Kâmil mertebelerinin karşılığı olan yaşam sürelerinin ifâdeleridir.
Her sene bunların tekrar ettirilmesi gaflete düşmemek içindir. Fakat ne yazıkki bu hakîkatlerden gafil olduğumuz halde ne yaptığımızı bilmeden taklidi bayramları tekrar-layıp durmaktayız.
Gerçekte ise: Hakîkati îtibariyle Ramazan bayramını idrâk ederek “Bakâ billah”a “Hakk’ta bâki olmak” eren bu kimsenin bu yaşantısını çevresinde bulunan tâliplerine de ulaştırması gerekmektedir.
“Bakâ billah”tan tekrar dünyâya mânen görevli olarak gönderilen kimse kabiliyetli olanları elinden tutup Hakk’a doğru yolculuğa çıkarır ve onların da kemâle ermelerine vesile olur.
Ramazan bayramında Cemâl tecellisi zuhur ediyorken, Kurban bayramında ise Celâl tecellisi zuhur etmektedir. Bu kapıdan geçmek için kişi nefsini kurb’an etmesi gerekmektedir. Bu oluşumu kişinin kendi kendine uygulaması mümkün değildir, daha evvelce bu yollardan geçmiş birinin rehberliğine ihtiyaç vardır ve Celâl tecellisi gerekmektedir.
Eğer İbrâhim (as)in oğlunu kesme hâdisesi olmasa idi hiç bir mürşit dervişinin “nefsi emmâresi”ni kötülükleri çok emreden, içindeki gücü ortadan kaldıramazdı.
İşte Cemâl tecellisi ile zuhura gelen “Cemâl-i İlâhî”nin ikrâmı için Celâl’e ihtiyaç vardır, çünkü “zül Celâli vel ikrâm” dır. Zât-i ikrâmı, Celâlinden zuhur etmektedir.
Nefsi emmârenin, levvâmenin, yumuşaklıkla ortadan kaldırılamıyacağı bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla nefsine karşı biraz şiddetin ve Celâlin gereği ortadadır. Bu lüzumun ifâdesi olarak Kurb’an bayramında sûret ve madde olarak bu kurb’an’lar kestirilmektedir.
İşte biz o hayvânın başını kesmekle kurb’an ettik zannediyoruz. Hayvan gitti ortadan; canını veren o, biz ne verdik? “para!” para verdik, para tekrar bulunur fakat can bulunmaz. Acaba o kadar kolay mı bu işler? İşte bu sûretle kesilen kurb’an’lar, mânâdan kesilen kurb’an’lar hükmüne girmektedir.
Bir fiilin zâhirde tahakkuku olacak ki oradan bâtınına intikal etsin. Nefsi emmârenin, levvâmenin kurb’an edilmesi; zâhirde olan bu işlerin bâtını ifâdesidir.
Nasıl ki İbrâhim (as)’a nefsinden, yani kendinden meydana gelen çocuğunun kesilmesi ifâdeli olarak bildiriliyorsa, bir dervişin de kendi varlığından meydana gelen duygularını, yani çocuklarının kesilmesi gerekiyor. İşte bu duygular bıçakla kesilemiyecegi için, İbrâhim (as) İsmail (as)’a bıçağı vurduğunda kesemeyişi ayrıca bu gerçeğe de binaendir. Aynı bıçak taşı ve gelen koç’u bir vuruşta kesmiştir.
Kişi nefis terbiyesi ile seyrini sürdürmeye devâm ettiğinde “emmâre”den, “levvâme”den, “mülhime”nin bir kısımı olumsuzluklarından kurtulursa, bundan böyle nefsini ilâh edinmesi mümkün değildir. Eğer kişi içindeki bu eksi güçlerden kurtulamazsa o zaman nefsi onun ilâhı olur, farkında bile olmaz.
Bu durumdan kurtulmanın yolu nefsi duyguları
kurb’an etmekten geçmektedir. Bu oluştuğu zaman onun Rabb’ı “Rabb’ul erbab” (Rabların Rabb’ı) olur. İşte kim Hak yolunda kendi nefsini kurb’an etmezse, o nefis ona ilâh olmaktadır.
Buluğ çağına doğru, kişinin birimselliği oluşmaya başladığı zaman, dünyâya meyil başlar. Benlik, mal toplama sevgisi, karşı cinse ilgi duyma, üstün olma isteği, ihtiraslar, bencillikler, artmaya başlar. İşte bunlar kişinin kendinden meydana geldikleri için düşüncede ve fiilde çocukları hükmündedir. Bunları oluşturan ana güce “nefsi emmâre” denmektedir. İşte dervişlik süresinin başlarında bu güçlerin kurb’an edilmesi gerekmekledir. Ancak insânda daha başka güçler de vardır. Onların faaliyete geçmesi de “veled-i kalb” “kalbin oğlu” ifâdesiyle yerini bulmaktadır.
Ramazan bayramının üç gün olması!
Birinci gün, ilmel yakıyn, ikinci gün, aynel yakıyn, Üçüncü gün ise Hakk’al yakıyn, olarak müşâhede edilmesinin ifâdesidir.
Kurb’an bayramının dört gün olması;
“Şeriat, Târikat, Hakîkat ve Mârifet” mertebelerinin gerçek yönleriyle müşâhede edilmesinin ifâdesidir.
- Regâib gecesi ifâdesiyle, seyr’ine başlayan derviş yani “mânevi yolcu”,
- Mevlüd gecesi ifâdesiyle gönül evladını faaliyete geçirir,
- daha sonra berâtını alır,
- daha sonra Mi’racını yapar,
- daha sonra kadri’ni yaşar,
- daha sonra da “şükür” Ramazan bayramını yapar.
Bu haller Cemâl tecellisidir.
Cemâl-i İlâhî tecellisi içerisinde gark olmuş kemâle
ermiş kişinin yavaş, yavaş öğrenip yaşadıklarının başka gönüllere da aktarması gerekecektir, çünkü bu bir mânevi görev devir teslimidir. Bu devri yapabilmesi için kendisinin “Celâl” tecellisine ihtiyacı vardır.
Karşı birime fayda sağlamak için bir ifâde gerekmektedir. Derviş ilk başlarda yalnız başına “nefs-i emmâre”sini yenemez. İşte daha evvelce bu sistem içinde eğitimini tamamlamış olan bir ehli kemâle ihtiyacı vardır ve bu eğitim karşı tarafa bir irâde ile aktarılır, bu da Celâl tecellisidir. Ancak bu yolda o kişi kendinde ki nefsi duyguları kese, kese, kurb’an ede ede, “Kurbiyyet”e yani Hakk’a yaklaşmağa başlar.
Kurb’an bayramı; bâtıni olarak bizlere bunları anlatır. Zahiri olarak ise fakir kimselerin et yemesine sebeb olur.
Kurb’an bayramı, her günü, bu oluşumları dört (4) mertebede kemâl üzere yaşanması için dört gündür yani “şeriat”in hakîkatini, “târikat”ın hakîkatini, “hakîkat”in hakîkatini ve “mârifet”in hakîkatini gerçek anlamda yaşamak içindir.
Hacı namzedi olan kişi, ihramda olduğu zaman süresi içersin de avlanamıyacağı daha evvelce Âyet-i kerîme ile belirtilmişti. Bunun sebebi, ihrama girme; hakîkatte, beşeriyetinden soyunmadır ve İlâhî varlığına bürünmedir.
İhram iki parçadır ve üzerinde dikiş yoktur, dikiş demek bir şeylerin birbirleriyle îrtibatlandırılmasıdır. Eğer beşeriyet ve nefsâniyet îrtibatı bir ömür boyu devâm ederse o kimse ne yazık ki gerçek kimliğini bulamaz.
İhram giymek için elbiselerinden soyunmak, kişinin beşeriyetinden soyunrnası, Hakkani varlığı ile kalmasıdır, dolayısıyla her şeye Rahman ismiyle, rahmet etmiş olması gerekmektedir. Bu sebebten herhangi bir şeyi öldürmesi de mümkün değildir.
İhramdan çıkma zamanı geldiğinde bu yasaklar kalkıyor, çünkü tekrar beşeriyetine dönmüş, hem beşeri, hemde İlâhî kimliği ile yaşamını sürdürmeyi devâm ettirmeğe başlamış oluyor.
Böylece irfâniyet yollarından geçerek Kurb’an bayramına ulaşan kimse “bakâ billah” “Allah da bâki olma” yaşamını sürdürmeye devâm edecektir.
Kurb’an bayramının birinci, ikinci, üçüncü gününde kurb’an kesilebiliyor, fakat dördüncü günü kesilemiyor.
Çünkü daha evvelce de belirtildiği gibi
- birinci gün şeriat,
- ikinci gün târikat,
- üçüncü gün hakîkat,
- dördüncü günde mârifet mertebelerinin ifâdelenilir.
Ayrı bir yönden bakıldığında,
- birinci gün Ef’âl mertebcsi,
- ikinci gün Esmâ mertehesi,
- üçüncü gün Sıfat mertebeyi,
- dördüncü gün ise Zât mertebesi, irâdesindedir.
Zât-ı mutlak mertebesinde her şey tam bir bütünlük içinde olup, farklılık ve zuhur olmadığından fiil de yoktur, bu sebebten dördüncü gün kurb’an kesilemez.
“Bakâ billah” “Allah’da bâki olma”, “seyr’i fillah” “Allah’da seyr”, “Mea Allah” “Allah ile birlikte seyir,” İşte bu seyrin sonu yoktur, bundan sonra da bayram yoktur. Kurb’an bayramı insân yaşamının ulaştığı en üst düzey, irfân mertebesidir. Bu olgu her sene tekrarlanmakladır. O sene içersinde kaç kişi bu irfân ve idrâke ulaşmışsa, gerçek bayramları ancak o kimseler kutlamaktadırlar diğer insânların fizik olarak onlara
benzemeleri, benzer bayram yapmalarına vesile olmaktadır ve bu yaşam ömürler boyu sürüp gitmektedir. Böylece mühim olan kişinin bu seyr’i idrâk edip, yaşantısını bu seyr üzere sürdürmesidir.
Kevser sûresinin zâhir ve bâtın mânâsını idrâk eden kimseler bu hakîkate ulaşmış kimselerdir.
Bilindiği gibi Hz. Rasullullah’ın mübârek evlatları küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Bunun üzerine bazı kimseler, “Muhammed (s.a.v) ebter oldu, soyu tükendi” demişlerdi. Bu hâdise üzerine “Kevser” sûresinin indirildiği tefsir kitâplarında açık olarak bildirilmiştir daha çok malûmat isteyenler ilgili bölümleri inceleyebilirler.
İbrâhim (as)in oğlunun kurb’an edilmemesi, Peygamberlik süresinin sona ermemiş olmasından, bu seyr’in zâhir ve bâtın devâm etmesi lâzım geldiğindendir.
Hz. Rasullah’ın oğullarının küçük yaşlarında ukba alemine alınması ise, Peygamberlik zincirinin sona ermiş, fakat bâtını velâyetin Hz. Peygamberin mânevi gönül evlatları tarafından kıyâmete kadar devâm ettirilmesi lâzım geldiğindendır.
Bu sırrı anlayacak durumda olmayan bazı kimseler Hz. Rasullulah’a “ebter” yani “çok beter oldu nesli tükendi, getirdiği din de sona erer” dediler.
İşte bu hâdise üzerine nâzil olmuş olan “Kevser” süresi bizlere çok şeyler anlatmaktadır.
İlk bakışta, nüzûl sebebinin nesil ile ilgili olduğu halde neden acaba “inna a’taynakel kevsere” (1)
“Biz sana Kevser-i verdik” diye başlıyor? olmasını ve devâmını çok iyi bir araştırma yaparak idrâk edip yaşamımıza intikal ettirmemiz gerekmektedir.
Bakın buradaki hitabın zât ve sıfat mertebesinden olduğunu görmekteyiz, zât-ı mutlak, sıfatları îtibariyle lütûfta bulunmaktadır, bu insân oğluna yapılan lülufların en üst merlebelerindendir; “Zât-i tecelli”dir.
Acaba gerçek anlamda nesil hâdisesiyle ilgili olarak verilen “Kevser” nedir?
Bunu daha iyi anlamamız için önce harfleri îtibariyle incelememiz gerekmektedir.
“Kevser” ( ) kelimesi “kef”(), “Kelamı İlâhî” veya “kün/ol” hükmündedir.
“vav” () ,“vâridat-ı İlâhî” İlâhî lütûf ve ihsan, “se” (), senâ/övgü veya “sevb” elbise/giyilecek şey “se” nin üç noktası; “ilmel yakıyn, aynel yakıyn, hakkel yakıyn” mertebeleridir.
“rı” (), “rahmeti ilâhî” İlâhî rahmettir.
Bu oluşmuşlar Kevser lafzının içinde mevcûttur ve kime ki Kevser verilmiştir, bu hakîkatleri idrâk eden o olmuştur.
Kelamı ilâhînin lütfedilişi, Varidat-ı İlâhînin ihsanı ile övülmesi, muhabbet elbisesinin giydirilmesi, Rahmet-i İlâhîhin tecellisi ile gark olup, “Kevser”in hakîkatine ulaşan kimselere ne mutlu.
Dini kitâplanmızın ilgili bölümlerinde Kevser’den iki türlü bahsetmişlerdir:
Birinde kevser bir havuzdur, mahşerde müslümanlar oradan birer bardak içecekler ve susuzluk çekmeyeceklerdir.
İkincide ise Kevser Cennette bir nehirdir demişlerdir, ki ikisi de doğrudur, yani hem mahşerde hemde cennette zuhur yeri vardır. Bu zâhir yönü îtibariyledir.
Birde bâtıni yönü vardır ki: Biz bunu da incelemeye çalışalım.
Batîni yönden baktığımızda da “Kevser”in gerçekten kişide meydana gelen hem bir “Havuz” ve hemde bir “nehir” olduğunu görmekteyiz.
Kişi belirli çalışmalarıyla zaman içersinde kendinde vahdet bilgilerinden meydana gelen bir ilim havuzu oluşturmaktadır. Onun bir bardağından içenin ebediyen beşeriyet susuzluğuna düşmeyeceği tabiidir. Çünkü vahdet ilmini idrâk etmiş olarak o Kevserden içmiş olan kimsenin başka bir şeye, beşeriyet bilgilerine ihtiyacı kalmayacağı açıktır. Bu yönüyle baktığımızda Kevser’in bir havuz olduğunu görmekteyiz.
Kevser’e nehir yönü hükmüyle baktığımızda ise, işte burasının bâtın-ı îtibariyle, nesille ilgili olduğunu görmekteyiz.
(Fetih Sûresi 48/10 âyette)
“innelleziyne yübayi’uneke innema yübayiun-allahe yedullahi fevka eydihim”
“Ey Muhammed sana el vererek mânevi alış veriş yapanlar ancak Allah ile alış veriş yapmışlardır. Allahın eli onların ellerinin üstündedir.” Şekliyle belirtilen Âyeti kerîmedeki ifâde bu mânâyı çok güzel açıklamaktadır.
Talip ile matlubun Hakk yolunda birlikte yürümeleri için el ele vererek ahidleşmeleri esnasında! Onlar ki bir birleri ile gönülden alış veriş yaparlar, zannederler ki onlar kendileriyle alış veriş yapıyorlar. Halbuki onlar Allah ile alış veriş yapmakladırlar. “Onların elleri üzerinde Allah’ın eli vardır,” hakîkatini çok iyi değerlendirmemiz gerekmek-tedir.
Yukarıda belirtilen âyetin tefsirlerde iniş sebebi geniş olarak izâh edilmiştir, dileyenler araştırabilirler, yeri olmadığı için onları buraya alamıyoruz. Bizi batîni yönde ilgilendiren ifâdesini anlamaya ve anlamaya çalışıyoruz.
Bu âyette “biat” yani (el ele tutuşup ahidleşmek) Rasullullah’a Hudeybiye’de vaki olan biattir ki “Bey’atür Rıdvan” nâmıyla belirtilen biattir, ashabdan 1400 kişi biat etmiştir.
Ey.... Hakk muhabbetlisi can!
Şu mevzuu daha iyi anlayabilmek için gönlünün derinliklerine dalarak orayı genişletmeye bak, bak ki yeni mânâları anlamaya mahâl hazırlamış olasın. Böylece idrâkin genişlemiş ihata gücün artımış olur. İyi bil ki ne varsa, sen de vardır. Sende, bulamadığın, bilemediğin şeyi dışarıda da bulamazsın, artık hayâlden kurtul.
O gün ve daha sonraki günlerde Risaletpenah Hz Rasulüllah aleyhisselatu vesselam Efendimizin elini tutan kimseler değişik mânevi mertebelerde olduklarından, o alış verişten her birerleri ayrı ayrı feyiz aldılar. Hz. Rasulullah’ın elini tutan kimselere akan “muhabbetullah”, “mârifetullah”, “muhabbet-i Rasullullah”, değişik oranlarda ve değişik şiddetlerde olmuştur. Bazılarında sadece kendi bünyelerinde kalmıştır, bazılarında bır nesil, yani sadece kendinden sonrasına aklarabilmişlerdir, bazıları iki nesil bazıları üç dört nesil, daha az bir kısmı ise daha fazla nesle bu alış verişi, muhabbet akışını, iletebilmişlerdir.
Sahabenin de büyüklerinden olan “dört halife” “Hulefa-i Raşidin” den gelen akış en çok nesillere ulaşan akıştır. Bunlardan bilhassa bizi ilgilendiren “Hz. Ali (radiyallahu anh ve kerremallahu veche) Efendimizden gelen akışın bu günlere ulaştığını ve inşeallahu Teala kıyâmete kadar devâm edeceğini de biliyoruz.
“Hulefa-i Raşidin”in diğerleri için söz söylememiz yersiz olur çünkü ayrı konudur. Allah c.c hepsinden razı olsun ve hepsinin feyzinden bizleri de faydalandırsın.
İşte yukarıda belirtilmeye çalışılan oluşum üzerine Efendimizi görenlere ona tâbi olanlara “ashab” “sahabe” “sahabeler” dendi. Onları görenlere “tâbiin” “Tâbiin”i görenlere “tebei tâbiin” dendi, çünkü onlar güçleri nisbetlerinde aldıklarını kendilerinden sonra gelenlere aklardılar.
El ele, diz dize, göz göze, îfa edilen bu zincirleme oluşum, bâtın olarak bakıldığında “zâhiri Kevser” ırmağıdır. Efendimizde başlayıp Kıyâmete kadar elden ele sürecektir.
Hz Resulüllah Efendimizin kendisi “Kevser gölü” kaynağıdır. O kaynaktan akıtılalarak yola çıkarılanda “kevser ırmağı”dır.
Batını ise Efendimizin gönlünden çıkıp diğer gönüllere akarak, seyr etmesi ırmak oluşturmasıdır. Bu ırmak geçtiği yerlere ve içenlere ebedi hayat bahşetmekledir.
İlk başlarda kaynağından geniş bir nehir şeklinde akmaya başlayan Kevser ırmağı daha sonraları incelenerek yoluna devâm eder hale gelmiştir.
“Kevser ırmağı”nın getirdiği özellikler ile kendi beşeri varlıklarından yıkanıp temizlenen gönüllerde ve ellerde Hak’tan başka bir şey kalmadığından onların elleri üzerinde Allah’ın c.c eli vardır onun için.
(Feth Sûresi 48/10)
“yedullahi fevka eydihim“
“Allahın eli onların ellerinin üstündedir,” buyruldu Kur’an ve hadislerin muhtelif yerlerinde Allah’ın c.c insânlarla birlikte olduğu belirtilirken, nasıl bir anlayış ise, zaman ve mekândan “tenzih” edilerek o, kendisi var ettiği halde bu alemlerin dışına atılmaktadır. İnsânlığın bu anlayış içersinde Rablarına ulaşmaları mümkün değildir. İnsânoğlu artık hayâlinde var ettiği “Rabb-ı has”ına değil, Kur’an ve Hadislerde bahs edilen gerçek anlamda “Rabb’ül erbab”a yönelmelerinin vakti çoktan gelmiş ve geçmek-tedir.
Bugün ve gelecekte el tutan, yani el alan kimseler geriye doğru baktığında, bu el tutuşun bir zincirleme halinde Hz. Resullullah’a, oradan da Hz. Allah’a c.c kadar ulaştığını görmekteyiz.
İşte gerçek anlamda kaynağından el alan kimse ile de o zincir bir halka daha ilave edilmiş ve Kevser ırmağı yatağında daha ilerilere doğru yoluna devâm etmeye koyulmuştur, hem zâhiren ve hem de bâtınen gerçek yol ve yolculukta budur, gönülden gönüle akan mâneviyat da budur. Bu hali yaşayanlar Hz. Rasululah’ın gönül evlatla-rıdır. Kıyâmete kadar da nesilleri devâm edecektir.
İlk bakışla “Kevser” kelimesinin nesille ne ilgisi olabileceğini düşünüp bir bağlantı kuramaz isek de, az geride olan izâhları inceledikten sonra bu hakîkati en bariz bir şekilde anlatan kelimenin “Kevser” sözcüğü olduğunu görmekleyiz.
Eğer Hz. Rasulüllah’ın zâhiren bir erkek evladı yaşamış olsaydı onun en az kendi değerinde, hatta ondan daha üstün olması gerekecekti. Böyle bir şey de söz konusu olamıyacağından onun için erkek evlatları kendinden sonraya kalmamış ve Peygamberlik zinciri de sona ermiştir.
Hz. Ali Efendimiz ve Hz. Fatıma validemiz tarafından gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin soyundan “seyid”lerimiz ve “şerif”lerimiz zâhiren, gönül evlatları da bâtınen Hz. Rasulüllah’ın kıyâmete kadar sürecek mübârek nesilleridir. Bunların dışındakiler gerçek anlamlarıyla mübârek ümmetleridirler.
O’na “ebter” oldu, yani nesil tükendi diyenlerin çok kısa bir süre sonra nesillerinin tükendiğini görmekleyiz. Gerçek budur ki, Hz. Rasulüllah’ın nesilleri bâtında ve zâhirde velilik merlebelerini de bünyelerinde yaşatarak yollarına devâm etmektedirler. Allah c.c feyizlerinden cümlelerimizi yararlandırsın.
O halde ey, Kevser Sûresini okumaya başlayan
muhabbetli insân! Bu halleri idrâk ettiysen “fe salli” “kalk hemen namaz kıl”, kimin için?
“li Rabbike” “Rabbin için.” Eğer biraz dikkat edersek kılınacak namazın Rabb için olduğu, nefs için olmadığını hemen anlarız.
Ey insân kendini aldatmadan biraz düşünüver, gerçekten yapmış olduğun ibadetler sırf Rabb’ın için mi?
Yoksa ileride nefs’ine menfaat sağlamak için midir?....
İşte burada kılınacak namaz, “Mi’rac namazı”dır, sıradan beşeriyetinden meydana gelen namaz değildir..
(Kevser Sûresi 108/2 âyetinde)
“fesalli lirabbike“
“öyleyse Rabbin için namaz kıl“
eğer bu hâdiseyi idrâk etti isen namazın, “Mir’ac namazı” olmuştur.
“Salat” “Namaz” isimli kitâbımızda kısaca bahsetmiştik. Hz. Rasullullah Mir’ac’ta bir perde gördü, onu açmak istediğinde; Cebrail “dur! Rabb’ın namazda” dedi; Bu hakîkati idrâk ettiğin zaman anlarsın ki sen Rububiyet namazını kılmaktasın; Beşeriyet değil. Rabb’ının namazını kılmaktasın, dolayısıyla “Rabb’ın sen de namazda olur.” Böylece “Rabb’ın için namaz kıl” ifâdesi gerçek anlamda yerini bulmuş olur.
“Venhar” “ve Kurb’an kes” Ey insân! bu hakîkatleri gerçekten idrâk etti isen, bir de “Rabb’ın için kurb’an kes.” Zahiren, koç kurb’an-ı kes, bâtınen ise Kevser ırmağını akıtacağın gönüllerde ki nefsâni duyguların tümünü kes, onları kurb’an et denmektedir. Bu oldukça zor bir iştir fakat, “zülcelali vel İkram” yani, “Celâl ve ikrâm sahibi” demektir. İkramı,
“Celâl”inden geçmektedir. Gönül aleminde olan yaşantılar oldukça zor ve sabır isteyen oluşumlardır. Bu seyr-i gerçekten tamamlamış kimseler diğer insânlara sadece dış görünüş ile benzerler; iç bünyeleri tamamen farklıdırlar.
“Kâmil insân” içinde ve dışında yani “afaki ve enfüsi” daimi Rabbı ile olandır, “noksan insân” ise daima nefsiyle olandır. İki insân sadece dış görüntüleriyle birbirlerine benzerler, iç dünyâları ise çok... çok farklıdır. Gerçek bayramı hakiki anlamıyla ancak kâmil insânlar yasarlar, diğer insânlar da sadece onlara benzediklerinden, benzer bayramlar yaparlar.
Biz ne yaptık ki bayramı hak ettik?....
(Kevser Sûresi 108/3 âyetinde)
“inne şanieke hüvel ebterü”
“Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.” İşte, haşa, ona “ebter” diyenlerin kendileri ebter oldu, adları sanları kesildi gitti. Zahiren böyle olduğu gibi, bizler bâtınen içimizdeki nefs-i emmârelik özelliklerimizi ortadan kaldırdığımızda, onun bizleri olumsuz yönlere çekecek düşünce ve duygu nesilleri kalmaz kesilir. Yapmamız gereken de budur.
Cenâb-ı Hak cümlemizi böyle Kurb’an bayramlarını idrâk eyleyen kimselerden eylesin. (Amin)
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
(108-2) Fe salli li rabbike venhar.
(108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.”
قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ
(6/162) Kul inne salâtî ve nusukî ve mahyaye ve memâtî Lillâhi rabbil âlemin.
Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.”
Yukarıda bahsi geçen iki ayet-i kerîmeyi ele alıp incelersek önümüze çok büyük bir irfaniyyet yolu açılacaktır. Çünkü bu ayet-i kerîmelerin birbirleriyle mertebe bağlantıları vardır.
(108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” Hükmü, Allahtan kuluna, “Rabb-ın için namaz kıl ve kurb’an kes.” Yani bu çalışmaları senin için değil, varlığında bulunan, “Rububiyyet-Esma” hakikatlerinin ortaya çıkması için tatbik eyle emri ile ifade edilmektedir.
O halde bu husus amri bir hüküm olduğundan bundan gaflete düşmek mümkün değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi bünyemize konmuş olan (2-31) Esma-i İlâhiye yi nefsi ma’nâ da ve onun hükmünde kullandığımzda ve onları nefsileştirdiğimizde çok büyük bir mes’uliyet ve hüküm-lülük altına girmiş ve onlara haksızlık etmiş oluruz. Bunun vebalini kaldırmak-taşımak, mümkün değildir.
İşte bu mes’uliyetten, Allah’ın yardımı ile kurtulmanın yolu, (108-2) “Rabb’in için namaz kıl ve kurb’an kes.” İfadesi ile bizlere gösterilmektedir. Beşerileştirmiş olduğu-muz rububiyyet hükümlerini kendi asıl-asaletlerine döndürmek için, onlar için, irfaniyyet ile namaz kıl, yani tevazuda bulunarak secde et. Ve nefsini kurb’an et, ki onlar böylece nefsinin elinden kurtulmuş hürriyetlerine bu sayede kavuşmuş olsunlar. Yani bu devrelerde namazların, ve nefis kurbanın, onlar için olsun. Çünkü sen de ancak bu sayede nefsinde Tahir-temizlenmiş ve merzi olmuş
olursun. Ve kendinde Esma-i ilâhiyyenin varlığını anladığın dan sende onlar ile birlikte varolmuş olduğunu anlar sende sana ait hiçbir şeyin olmadığını anlarsın. Bu hal ise gerçek bir “fenâfillâh”tır.
Diğer ayet-i kerîmeye gelince oradaki ifade ise.
(6/162) Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Görüldüğü gibi buradaki faaliyetin de Allah için olduğu bildirilmektedir. Ve risalet mertebesinden Uluhiyet mertebesine, Uluhiyet mertebesinin “De ki: amir hükmü ile bildirilmektedir. Yani burada da yapılan “salâtî ve nusukî” Salât kurb’an ve diğer bütün ibadetlerimde ayrıca “yaşamam da, ölümüm” de gene benim için değil İlâhi hakikatlerin meydana çıkması yönünden “âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Yani benim için değildir, çünkü bu mertebe de ben diye bir şey de kalmamıştır. Konuşan risalet mertebsi, Uluhiyet mertebesine kendi fakrını ilân edip, kendinin hakta baki “bakabillâh” halinin zuhuru olarak hayatına devam etmiş olmaktdır.
Diye anlaşılması gerekmektedir. İşte her iki halde de “fenâfillâh” ve “bakabillâh” hallerinde kulun kendisinde beşeri nefsi ma’nasında bir varlığı kalmadığı, ancak Hakkani varlığı ile var olmuş olduğundan, bütün bunların kendidisi için değil Rabb-ı, daha sonraki mertebede “âlemlerin Rabbi Allah için” Yani bütün bu hakikatlerin, Hakk’ın hakikatinin ortaya çıkması için, yapıyorum demektir.
(95-Terzi Baba 19/53-) Ten küçük bir bölüm aktaralım.
Terzi Baba Necdet ARDIÇ 19/53 şifresi ile görüldüğü gibi 18,000 âlemi “Vahdetinde Kesret”, “Kesretinde
Vahdet” zahirinde ve batınında “Cem’ül Cem’ül Cem’ül Cem” olarak seyr eden “İnsân-ı Kâmil”dir. Verilen Kevser ile Rabb’ül erbab için kılınan namaz hükmüyle evlatlarının Nefsi Emmare ve Nefsi Levvamelerini kestirerek, “Esfeli Safilin” olan “Hazreti- Şehadet” den yani “Mescid-i Aksa” dan, hakikatleri olan “Ayn” larına “Mirac” ettirtmede ve Cenâb-ı Rabb’ül Âleminin Zatı’na döndürmektedir… (Mu… Ca…)
Ayrıca gene bu sure hakkında şahsım için yazılmış bir çalışmayıda ilâve etmeyi, faydalı olur düşüncesi ile, uygun buldum. Cenâb-ı Hakk faydalandırsın İnşeallah.
KEVSER NEHAR.
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ 1} فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ 2} إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ 3}
“inna a’taynakel kevsere” (1)
“fesalli lirabbike venhar” (2)
“inne şanieke hüvel ebterü” (3) inna/kesin biz kevseri sana a’ta/ita/ihsan ettik, sunduk, lutfettik (1) artık/hemen senin rabbin için/diye salle/salat, namaz kıl ve enhar/nehar/nahr et, kurban kes/boğazla (2) inne/kesin sana şen/kin, buğz, adavet eden “hüve” ebter/soyu kesik (3)
“Ey Muhammedi doğrusu sana Kevser’i verdik öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurb’an kes. Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin
tutan kimsedir.”
…………………………..Rağbet edilip, doğum olup, nefsinden berat alınıp, miraca çıkılıp, kadir ve kıymet bilindikten sonra Ramazan sonun da şükür bayramı yapılır. Cemal-i Tecelliler içinde gark olmuş salik Ramazan sonunda şükür bayramı yapar. Sene sonunda kurban bayramında Celal tecellisi ile Mürşid’inin yardımı ile Nefsi emaresini keser ve başkalarının da Nefsi Emmare ve Levvame’sini kestirecek duruma gelir. (Bu oluşumlar bir sene içinde oluşacak hadiseler değil, 15-20 sene zarfında özverili çalışmalar sonucunda kabiliyetli saliklerin ulaşacağı hallerdir) Kısa ve özet bilgiden sonra yukarıda geçen Kevser ve kaynaklarını incelemeye çalışalım…
(كوثر) “Kevser” kelimesi () “kef”, → “Kelamı İlahi” veya “kün/ol” hükmündedir.
() “vav”, → “varidat-ı İlahi” İlahi lütuf ve ihsan, () “se” → sena/övgü veya “sevb” elbise/giyilecek şey “se” nin üç noktası;
→ “ilmel yakıyn, aynel yakıyn, hakkel yakıyn” mertebeleridir.
() “rı” → “rahmeti ilahi” İlahi rahmettir.
Bu oluşmuşlar Kevser lafzının içinde mevcuttur ve kime ki Kevser verilmiştir, bu hakikatleri idrak eden o olmuştur.
Kelamı ilahinin lütfedilişi,
Varidat-ı İlahinin insan-ı ile övülmesi, muhabbet elbisesinin giydirilmesi, Rahmet-i İlahihin lecellisi ile gark olup, “Kevser”in hakikatine ulaşan kimselere ne mutlu.
Dini kitaplanmızın ilgili bölümlerinde Kevser’den iki türlü bahsetmişlerdir:
Birinde kevser bir havuzdur, mahşerde müslümanlar oradan birer bardak içecekler ve susuzluk çekmeyeceklerdir.
İkincide ise Kevser Cennette bir nehirdir demişlerdir, ki ikisi de doğrudur, yani hem mahşerde hemde cennette zuhur yeri varılır. Bu zahir yönü itibariyledir.
Birde batıni yönü vardır ki: Biz bunu da incelemeye çalışalım.
Batini yönden baktığımızda da “Kevser”in gerçekten kişide meydana gelen hem bir “Havuz” ve hemde bir “nehir” olduğunu görmekteyiz.