Velekad ḣaleknâ-l-insâne min salsâlin min hame-in mesnûn(in)
Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan yarattık.
Andolsun ki biz insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.
Hicr Suresi'nin 26. ayeti, insanın yaratılış maddesini 'salsâl' ve 'hamein mesnûn' olarak açıklayarak, bu maddelerin nitelikleri üzerinden insanın kökenine dair derin bir anlam sunmaktadır. Ayet, insanın başlangıcını ve maddî yapısını vurgulayarak, yaratılışın mucizevi yönüne işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin asıl anlamının 'takdir etmek' (ölçü ve düzen vermek) olduğunu belirtir. Daha sonra bu takdire uygun olarak bir şeyi icat etme, yani yoktan var etme anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'halaknâ' ifadesi, Allah'ın insanı belirli bir ölçü ve düzene göre, özel bir yaratılışla var ettiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'halk' kelimesinin 'bir şeyi örneksiz olarak icat etmek' veya 'bir şeyi takdir edip ona göre şekil vermek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın insanı daha önce benzeri olmayan bir şekilde, belirli bir plan ve ölçü dahilinde yarattığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'halk' kavramının genellikle Allah'ın mutlak yaratma gücünü ifade ettiğini ve O'nun her şeyi yoktan var etme kudretini vurguladığını belirtir. İnsanın yaratılışı bağlamında, bu kelime insanın Allah'ın kudretinin bir eseri olduğunu ve O'na bağımlılığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'insan' kelimesinin 'ünsiyet' (yakınlık, alışkanlık) kökünden geldiğini ve insanın diğer varlıklara göre daha sosyal ve uyumlu bir yapıda olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, yaratılışın özel bir varlık olan insana yönelik olduğunu ve onun bu sosyal ve idrak sahibi yönüne işaret ettiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'insan' kelimesinin 'unutkanlık' (nisyân) kökünden de türeyebileceğini ve insanın bu yönüne işaret ettiğini belirtir. Ancak ayetteki bağlamda, insanın yaratılışının özel bir varlık olarak ele alındığı ve onun akıl sahibi, sorumlu bir canlı olduğu vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'insan' kavramının hem biyolojik hem de metafiziksel boyutlarıyla ele alındığını, onun Allah'ın halifesi olma potansiyeline sahip, ancak aynı zamanda zayıf ve unutkan bir varlık olduğunu belirtir. Bu ayette, insanın yaratılışının maddî kökeni üzerinden onun varoluşsal konumuna dikkat çekilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'salsâl' kelimesini 'kuruduğunda ses çıkaran çamur' olarak açıklar. Bu, henüz pişirilmemiş ancak kurumuş ve sertleşmiş bir balçık türüdür. Ayetteki kullanımı, insanın yaratıldığı maddenin kuru ve şekil verilebilir bir niteliğe sahip olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'salsâl' kelimesinin 'kuruduğunda ses çıkaran, pişirilmemiş çömlek gibi' olduğunu belirtir. Bu ifade, maddenin işlenebilir ve şekil verilebilir bir yapıda olduğunu vurgular. Ayette, insanın yaratılışının bu tür bir maddeden başladığına işaret edilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'salsâl' kelimesinin 'kuruduğunda ses çıkaran, çömlek gibi olan çamur' olduğunu ifade eder. Bu, maddenin yoğunluğunu ve sertliğini belirtir. Ayetteki bağlamda, insanın yaratılışının basit bir çamurdan değil, belirli bir kıvama gelmiş, işlenebilir bir maddeden olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hame'' kelimesini 'siyah, değişmiş çamur' olarak açıklar. Bu, zamanla rengi değişmiş ve belirli bir kıvama gelmiş balçığı ifade eder. Ayetteki kullanımı, insanın yaratıldığı maddenin sadece kuru değil, aynı zamanda belirli bir olgunluğa erişmiş, işlenebilir bir nitelikte olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hame'' kelimesinin 'siyah, kokuşmuş çamur' olduğunu belirtir. Bu, maddenin organik bir yapıya sahip olduğunu ve zamanla değişime uğradığını gösterir. Ayette, insanın yaratılışının bu tür bir 'işlenebilir kara topraktan' başladığına işaret edilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hame'' kelimesini 'siyah, değişmiş, kokuşmuş çamur' olarak tanımlar. Bu, maddenin hem rengini hem de niteliğini belirtir. Ayetteki bağlamda, insanın yaratılışının basit bir topraktan değil, belirli bir süreçten geçmiş, işlenebilir ve şekil verilebilir bir maddeden olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mesnûn' kelimesini 'şekil verilmiş, düzeltilmiş' olarak açıklar. Bu, çamurun işlenerek belirli bir forma sokulduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, insanın yaratıldığı 'hame''nin sadece bir çamur yığını değil, aynı zamanda işlenmiş ve şekil verilmeye hazır bir madde olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'senn' kökünün 'bir şeyi keskinleştirmek, düzeltmek, şekil vermek' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Mesnûn' ise 'şekil verilmiş, kalıba dökülmüş' demektir. Ayetteki bağlamda, 'hame''nin insan yaratılışı için özel olarak hazırlanmış, işlenmiş bir madde olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mesnûn' kelimesinin 'şekil verilmiş, kalıba dökülmüş' anlamında kullanıldığını ve bu ifadenin 'hame''nin insan suretine uygun olarak işlendiğini gösterdiğini belirtir. Bu, yaratılışın rastgele değil, belirli bir amaç ve düzen içinde gerçekleştiğini ifade eder.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu âyeti kerîme de Zâti’dir. “Biz yaptık”, “insânı biz halk ettik”, buyuruyor. Burada bahsedilen insânın fizikî (bedensel) oluşumudur.
İnsânın hilkatinin dört aşaması vardır, bu âyette üçüncü aşamadan bahsedilmektedir. Âyetin îzâhına geçmeden evvel, Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsanları Araştırması isimli kitâ-bının 153-279’uncu sayfalarında anlatılan bu aşamaları özet olarak inceleyelim.
İnsânın hilkâtinin birinci aşaması, Kur’ân-ı Kerîm’de İnsân Sûresi’nin 76/1 âyetinde bildirilmiştir:
“Hel eta alel insâni hinun mined dehri lem yekun şey’en mezkura” “Anılmaya değer bir şey değilken, insânın üzerinden bir zaman gelip geçmedi mi?”
“Zât-ı mutlak” gizli hazînede “bilinmez” iken, bilinmekliğini arzu etti ve şuurlu bir zuhûrun yâni insânın ilmî programını yaptı. Ezelde ilk programı yapılan “Hakîkat-i Muhammedî”dir. Bu hakîkatin bizim âlemimizde nokta zuhûr mahalli “Hazret-i Muhammed”dir. Onun da ilk zuhûr ismi “Âdem”, lâkabı, “Halîfe”dir. Bu yüzden Hazret-i Muhammed (s.a.v.) “Biz son gelen ilkleriz” diye bildirmişlerdir.
Allâh Teâlâ hazretleri, insân denilen zuhûrun programını yaptıktan sonra onun hayâtını sürdürebilmesi için ihtiyaçlarını giderecek bir âlemi de zuhûra getirdi. Bütün mertebeleri ile bu âlemler vücûd buldu; fakat henüz insân zuhûra gelmediğinden bu âlemlerin varlığını idrâk ve şuur edecek bir mahall yoktu. Hâl böyle olunca bu âlemlerin varlığı veya yokluğu müsâvi idi.
Nihâyet vakit geldi, “Halîfe insân”ın zuhûru için şartlar oluştu, insânın hilkatinin ikinci aşamasına geçildi, insânı halk etme görevi “Rahmân”a verildi ve O da insân denilen varlığın latîf bâtınî düzenlemesini yaptı.
Rahmâniyyet sıfât ve rûh mertebesidir. Bu mertebede insân ve diğer varlıklar (daha varlık sahnesine çıkmamış olarak) kendi ilmî ve birimsel varlıklarını bulmaktadırlar.
Bu ikinci aşama, Rahman Sûresi’nin 55/1-4 âyetlerinde târif edilir: “Er-Rahmân. Allemel Kur’ân. Halâkal insân. Allemehul beyân.” “Rahmân. (Zât-ı İlâhî olan) Kur’ân’ı tâlim etti (öğrendi). (Almış olduğu bu eğitimle) İnsânı halk etti. Ona beyânı (maksadını anlatmayı) öğretti.” Burada, “insânı halk etti” ifâdesinin ne ma’nâya geldiğini doğru anlamak çok mühîmdir. Tefsîrlerde bu ifâde genellikle “yarattı” şeklinde geçer. “Yaratma” kelimesi şerîat ve tarîkat mertebelerinde geçerliyse de, hakîkat ve mârifet mertebelerinde geçersizdir. “Yaratma”, yaratan ve yaratılan olarak iki ayrı varlık gerektirir, oysa tevhîd’de ikiliğe yer yoktur, “illa Allâh”tır yâni “sadece Allâh vardır”.
“Halk etmek”ten murâd, Cenâb-ı Hakk’ın bireysel varlıklar sûretinde âlemlerde zuhûr ve tecellîsidir. Böylece Hakk “bâtın”, “halk” (yâni halk edilen varlıklar, mahlûkât) ise “zâhir” olur.
Cenâb-ı Hakk âlemlerde esmâ ve sıfâtlarıyla zuhûr eder. “Halîfe insân”da ise Zâtıyla zuhûr eder. İnsânda Zât tecellîsi olduğundan “ne var âlemde o var Âdem’de” denmiştir. Yine bir hadîs-i kudsî’de “Halaka Âdeme alâ sûretihî” “Allâh, Âdem’i kendi sûretinde halk etti” buyrulmuştur.
İşte bu sebeple, yâni ilâhî hakîkatleri en geniş sûrette zuhûra getirmesi nedeniyle, Tîn Sûresi 95/4 âyetinde şöyle buyrulur: “Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm” “Andolsun ki biz insânı en güzel biçimde halk ettik.” Âriflerden biri bu hakîkatleri şu beyt ile ifâde etmiştir:
Sen ona korkma de Kur’ân-ı nâtık Gönül Ka’besi’ne gir ol mutâbık Devreyle ol Kâ’be’nin etrâfını Devrederler bir gün gelir şems-i zâtını İnsânın hilkatinin üçüncü aşaması, insânın zûhura gelişinin başlangıcı, Bakara Sûresi 2/30 âyetinde târif edilir: “Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh” “Hani Rabbin meleklere, ‘Muhakkak ki ben arzda bir halîfe ceâl edeceğim’ demişti.” Bu aşamada insân, Melekût âleminde, yâni Rubûbiyyet-esmâ mertebesinde, hareket edebilir, latîf bir melek olarak halk edildi. Burası insânın ilk mahlûkiyyet yâni zuhûr mertebesidir.
Bu üçüncü aşama, bir başka yönüyle, Hicr Sûresi 15/28 ve Sâd Sûresi 38/81 âyetlerinde “hâlikun beşeren” “bir beşer halk edeceğim” şeklinde târif edilir. “Halîfe ceâl etmek” ifâdesiyle Âdem’in ilmî ve ruhânî programı, “beşer halk etmek” ifâdesiyle de bu programın faaliyet sahasına gelişi belirtilmektedir.
“Beşer” kelimesi, insân varlığının ef’âl yâni madde âlemindeki hâlini, cismânî ve nefsânî yönünü târif eder. “Halîfe” ise “ardından gelen” anlamındadır ve insân varlığının sıfât mertebesindeki bâtınî ve rûhânî hâlini ifâde eder.
Beşer lügatte “müjdelenmiş” ma’nâsına gelir. Bu müjde, Hakk’ın varlığının o varlıkta mevcûd olmasıdır. “Yere göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” ve “Allâh Âdem’i kendi sûreti üzere halk etti” hadîs-i kudsîleri bu hakîkati işâret etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu hakîkati destekleyen âyetler vardır. Örneğin: “ve nefahtu fîhi min rûhî” “ve ona rûhumdan üfledim” (Hicr 15/29, Sâd 38/72); “ve lekad kerremnâ benî âdeme” “ve andolsun ki Âdemoğlunu kerem sâhibi kıldık” (İsrâ 17/70).
“Halk etmek”, ilm-i ilâhîde sâbit olan a’yân-ı sâbitenin hâricî vücûdda zuhûr ettirilmesidir. “Ceâl etmek” ise hâricî vücûdda zuhûr eden bir şeyin başka bir hâle tahvîl veya tebdîl edilmesidir. Yeryüzüne beşer olarak gelen varlık halîfe namzetidir, ancak bu makâma yâni Âdem’lik hakîkatine ve Hakîkat-i İnsâniyye’sine ancak çalışması ve gayreti netîcesinde, mânevî bir tekâmül ile tâyin olur.
İnsân beşeriyyeti yönüyle mahlûk’tur yâni halk edilmiştir. Ancak, rûhâniyyeti itibâri ile hâlıktır, halk edilmemiştir. Bu sebeple, halîfe kelimesinden sonra halk etme ifâdesi değil ceâl etme (kılma) ifâdesi kullanılmıştır. Ceâl etmek, halîfe programının, arzda yâni yeryüzünde ve toprak olan insân bedeninde Rabb tarafından yüklenerek faaliyete geçişini ifâde eder.
Halîfelik zuhûru ile faaliyete başlayan Zâtî tecellî, son Resûl Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle ermiştir ve vârisleri ile bu kemâlât kıyâmete kadar devam edecektir.
İnsânın hilkatinin dördüncü ve son aşaması, Bakara Sûresi 2/36 âyetinde târif edilir: “ihbitû ba’dukum li ba’din aduvv” “Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz!”
“Âdem” ile “Havvâ”, Cenâb-ı Hakk’ın “şu ağaca yaklaşmayın” emrine uymadı, şeytân onları şaşırtıp ayaklarını letâfet ve rûhâniyyetten, kesâfet ve beşeriyyete doğru kaydırdı. Böylece, ma’nâ âleminden ef’âl yâni madde âlemine inin emri vâkî oldu.
Bu sahnede görünen üç karakterden; Âdem, Hakîkat-i İlâhiyye; Havvâ, Hakîkat-i Nefsiyye; ve Şeytân, Hakîkat-i Vehîm ve Hayâliyye’dir. Bunlar her ne kadar üç ayrı ve birbirine zıt varlık gibi görünüyor olsalar da bâtınen aynı varlıktaki üç ayrı mertebedirler.
Buraya kadar insânın Zât mertebesinden ef’âl âlemine doğru seyrini, inişini târif ettik; bu inişin bir de çıkışı (mi’râc) vardır, ki indirilenin kendisini tanıyarak aslî makâmına ulaşmasıdır. " İz- -T-B- "
Şimdi, tekrar âyet-i kerîmeye dönelim:
Âyette, insân bedeninin ana malzemesinin “salsâlin min hamein mesnûn” olduğu belirtiliyor. Aynı ifâde, sûrenin 28 ve 33’üncü âyetlerinde de geçmektedir.
“Salsâl”, lügatte kurumuş, pişirilmiş, dokunulduğında ses çıkarıp çınlayan çamur, balçık veya kil anlamına gelir. “Hame’”, kara, kokuşmuş, yoğun kıvamlı balçık veya çamur anlamındadır. “Mesnûn”, değişmiş, şekil verilmiş, biçimlendirilmiş veya eskitilerek kıvama gelmiş anlamındadır. Bu kelimelerden, insân vücûdunun “toprak” kaynaklı olduğu anlaşılmaktadır.
İnsân bedeninin oluşumuna ve bu oluşumun farklı aşa-malarına dâir Kur’ân-ı Kerîm’de muhtelif âyetler vardır, bunlara da meâl olarak kısaca bakalım:
“İnsânı nutfeden (damla, öz, sperm, zigot) halk etti” (Nahl 16/4)
“Andolsun ki Biz insânı çamurdan süzülmüş bir özden (sülâle-i tîn) halkettik. Sonra onu nutfe kıldık ve sağlam bir karargâha (ana rahmine) yerleştirdik. Sonra o nutfeden alakayı (rahme tutunan bir kan pıhtısı, embiryo) halk ettik. Sonra o alakadan mudga (bir çiğnem et parçası) halk ettik. Sonra mudgadan kemikleri halk ettik, sonra kemiklere et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir biçimde halk ettik…” (Mü’minûn 23/12-14)
“… İnsanı halk etmeye çamurdan (tîn) başladı. Sonra onun neslini basit bir sudan (mâin mehîn) kıldı. Sonra onu düzenledi ve ona Rûhundan üfledi...” (Secde 32/7-9)
“… Şüphesiz biz kendilerini yapışkan bir çamurdan (tînin lâzib) halk ettik.” (Saffât 37/11)
“… İnsânı pişmiş kuru çamurdan (salsâlin kel fehhâr) halk etti.” (Rahman 55/14)
“… Şüphesiz biz insânı karışık bir nutfeden halk ettik.” (İnsân 76/2)
“İnsânı alâktan halk etti.” (Alâk 96/2) Bu âyetlerden anlaşılan, insânın beşerî oluşumu yâni cismânî yapısı itibâriyle hayvanlardan farklı olmayıp unsurlardan müteşekkil olduğudur. Ancak, 29’uncu âyette göreceğimiz gibi Cenâb-ı Hakk ona rûhundan üflemiş, böylece insân bâtınen ve mânen ilâhî bir sûrete kavuşmuştur. Öyleyse, kim ki beşeriyeti ve nefsânî arzuları yönünde bir hayât sürerse süflî ve düşük bir varlığa dönüşür. Ve her kim rûhaniyetine uygun bir hayât sürerse yüce bir varlık olur. " T.O.C.C."
وَالْجَٓانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ
~ ~ ~
Vel cânne halaknâhu min kablu min nâris semûm.
Cinleri de daha önce dumansız ateşten halk etmiştik.