Velcânne ḣaleknâhu min kablu min nâri-ssemûm(i)
Cinleri de daha önce dumansız ateşten yaratmıştık.
Cinleri de daha önce insan vücudunun gözeneklerinden geçebilen güçlü bir ateşten yarattık.
Bu ayet, cinlerin yaratılış maddesini ve zamanını ele almaktadır. 'Cânn' kelimesi cinlerin özel bir türünü veya genelini ifade ederken, 'halaknâhu' yaratma eylemini, 'nâr' ve 'semûm' ise cinlerin yaratıldığı maddeyi ve niteliğini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cânn (الجانّ), cinlerin babası veya cinlerin genel adı olarak kullanılır. Aslı 'örtmek, gizlemek' anlamındaki 'cenn' kökünden gelir, çünkü cinler gözlerden gizlidir. Ayetteki kullanımı, cinlerin yaratılışının başlangıcındaki varlığına işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cânn (الجانّ), burada 'cin' anlamındadır. Kur'an'da bazen tekil bazen çoğul anlamda kullanılır. Bu ayette, cinlerin yaratılışının başlangıcındaki varlığına atıfta bulunur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Cânn (الجانّ) Kur'an'da 'cin' kavramıyla yakından ilişkilidir. Genellikle insanlardan farklı, görünmez varlıkları ifade eder. Bu ayette, cinlerin yaratılışının kökenini ve mahiyetini açıklamak için kullanılmıştır, onların ateşten yaratıldığına vurgu yapar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halk (الخلق), bir şeyi takdir etmek ve onu yoktan var etmek veya bir şeyden başka bir şey meydana getirmektir. Ayetteki 'halaknâhu' (onu yarattık) ifadesi, Allah'ın cinleri belirli bir maddeden, yani dumansız ateşten yaratma kudretini ve eylemini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Halk (الخلق), bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde meydana getirmektir. Bu ayetteki 'halaknâhu' fiili, cinlerin Allah tarafından, daha önce var olmayan bir formda, özel bir yaratılışla var edildiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Halk (الخلق) kelimesi Kur'an'da genellikle Allah'ın yaratma fiilini ifade eder. Bu fiil, bir şeyi yoktan var etme veya mevcut bir maddeden yeni bir şey oluşturma anlamlarını taşır. Ayetteki kullanımı, cinlerin yaratılışının ilahi bir eylem olduğunu ve onların 'nâr-ı semûm'dan var edildiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Nâr (النار), bilinen ateştir. Cinlerin bu maddeden yaratılması, onların doğasına ilişkin önemli bir bilgidir. Ayetteki 'nâr' kelimesi, cinlerin yaratılışının temel maddesini açıkça belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nâr (النار), ışık ve ısı kaynağı olan ateştir. Kur'an'da hem dünyevi ateşi hem de ahiret azabını ifade eder. Bu ayetteki 'nâr' kelimesi, cinlerin yaratıldığı fiziksel maddeyi tanımlar ve onların 'semûm' niteliğiyle birlikte ele alınır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Nâr (النار), yakıcı ve aydınlatıcı bir maddedir. Cinlerin 'nâr'dan yaratılması, onların insanlardan farklı bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Ayetteki kullanımı, cinlerin yaratılışının temel unsurunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Semûm (السموم), zehirli ve yakıcı rüzgardır. Burada 'nâr-ı semûm' ifadesi, dumansız ve yakıcı bir ateşi veya zehirli bir ateşi ifade eder. Cinlerin bu tür bir ateşten yaratılması, onların doğasındaki incelik ve yakıcılığa işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Semûm (السموم), dumansız ateştir. Geceleri esen sıcak rüzgara da denir. Ayetteki 'nâr-ı semûm' ifadesi, cinlerin yaratıldığı ateşin özel bir niteliğini, yani dumanının olmamasını ve yakıcılığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Semûm (السموم), zehirli ve yakıcı rüzgar veya dumansız ateştir. 'Semm' kökünden gelir ki bu da 'zehir' anlamına gelir. Ayetteki 'nâr-ı semûm' ifadesi, cinlerin yaratıldığı ateşin sadece yakıcı değil, aynı zamanda nüfuz edici ve belki de zehirleyici bir özelliğe sahip olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semûm (السموم), şiddetli sıcaklığı olan rüzgar veya dumansız ateştir. Bu ayetteki 'nâr-ı semûm' terkibi, cinlerin yaratıldığı ateşin, dumanı olmayan, saf ve yakıcı bir enerji olduğunu ifade eder. Bu, onların görünmezlik ve hızlı hareket etme gibi özellikleriyle ilişkilendirilebilir.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu âyeti kerîme de Zâti’dir. Cenâb-ı Hakk bir önceki âyet-i kerîmede insânı topraktan halk ettiğini bildirmişti. Burada ise cânn veya cin kavmini, “nâris semûm” yâni dumansız ve son derece yüksek ısılı (bazı müfessirlere göre zehirli) ateşten halk ettiğini bildirmektedir. Ayrıca, cinleri insândan evvel halk ettiğini de beyân etmektedir. " T.O.C.C." Mesnevî-i Şerîf A.A.K Şerhi Cilt 9 Sayfa 610’dan, cinlerin ve insânların var oluş aşamalarına dâir bir bölümü ilgisi dolayısıyla buraya aktaralım.
Ma’lûmdur ki, manzûme-i şemsiyyemizin (güneş sistemimizin) esâsı fezâda azîm bir şehâb-ı muzî (parlak göktaşı) idi. Bu şehâb-ı muzî devr-i şedîd ile (şiddetli dönüşle) buhâr-ı nârî (ateşli buhar) hâline geldi. Ondan yine buhâr-ı nârî hâlinde olarak seyyâreler (gezegenler) fırlayıp, her birisi bu ayrıldığı kütle tarafında ve mahreklerinde (yörüngelerinde) dönmeğe başladı. Arzımız dahi (yeryüzümüz de) o kütle-i gâzîden (gazlı kütleden) ayrılanlardan biridir.
Bu hakîkate (gerçeğe) sûre-i Enbiyâ'da vâki’ (gerçekleşen) أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ (Enbiyâ, 21/30) ya’ni “Münkirler akıllarının gözleriyle görmezler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik idi. Biz onları ayırdık ve her şeyin hayâtını sudan yaptık, inanmıyorlar mı?” âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur. Âyet-i kerîmenin ma'nâsına nazaran, arzın buhâr-ı nârî hâlinde bulunduğu zamanlar, hilkat-i Âdem'den evvel cânn kavmi yaradılmış ve onların rûhları buhâr-ı nârî hâlinde sûret-i mahsûsada (özel surette) tekevvün eden (oluşan) cisimlerine taalluk etmiş (bağlanmış) idi.
İblîs dünyanın bu hâlindeki ervâhın reîsi ve Hakk'a ibâdette o devrin medâr-ı iftihârı olan bir mahlûk idi; ve arz kışır bağlamamış (yer kabuk bağlamamış) olduğu cihetle bu devirde cism-i Âdem'in mütekevvin olmasına (Âdem'in cisminin oluşmasına) tab’an (doğal olarak) imkân yok idi ve İblîs’in bu devrede ismi Azâzil idi. Vaktâki (ne zaman ki) arz kışır bağladı ve hayâtiyetleri havâ-yı hârdan (sıcak havadan) müteşekkil olan cânn kavmi ya’ni “cin”, Âdem'in çamurdan halkını gördüler ve melâike ya'ni kuvâ-yı unsuriyye ile berâber Âdem'e secde etmeğe, ya'ni itâat etmeğe me'mûr oldular. İblîs bu itâattan ve secdeden ibâ etti (kaçındı) ve cenâb-ı Hakk'a karşı: “Beni ateşten ve onu topraktan yarattın, ben ondan hayırlıyım dedi!”
Okuduğumuz son iki âyette insânların ve cinlerin fizik yapıları hakkında bilgiler verilmiş, ikisinin de ef’âl yâni anâsır âleminin malzemesinden halk edildiği îzâh edilmiştir. Aşağıda, 31-33’üncü âyetlerde, cinlerden olan İblîs bu fizik yapıları kıyâs ederek kendisinin Âdem’den üstün (hayırlı) olduğunu iddia edecek ve Âdem’e secde etmeyi reddedecektir.
Yeri gelmişken, tasavvufta “anâsır-ı erbaa” (dört ana unsur) olarak ifâde edilen toprak, su, hava ve ateşin karşılıklarına da kısaca değinelim:
İnsânın ana malzemesi “toprak”tır. Tasavvuftaki karşılığı “hikmet”tir, esmâ karşılığı “Hakîm”dir. Ana malzememiz toprak olmakla birlikte bedenimizde dört unsurun tamamı vardır. Su “hayât” ve “ilim”dir, esmâ karşılıkları “Hayy” ve “Alîm” dir. Ateş “azamet”tir, “Azîm” esmâsının zuhûrudur. Hava “kudret”tir, “Kâdir” esmâsının zuhûrudur.
Âyet 28
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ
~ ~ ~
Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî hâlikun beşeren min salsâlin min hamein mesnûn.
O vakti hatırla ki Rabbin meleklere, “Muhakkak ki ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir beşer halk edeceğim” demişti.