Ve-iż kâle rabbuke lilmelâ-iketi innî ḣâlikun beşeran min salsâlin min hame-in mesnûn(in)
(28-29) Hani Rabbin meleklere, "Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin" demişti.
Ey Peygamber! Rabbinin meleklere şöyle dediğini hatırla: "Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş kokuşmuş çamurdan bir insan yaratacağım."
Hicr Suresi'nin 28. ayeti, Allah'ın insanı yaratma sürecini ve meleklere verdiği emri konu edinmektedir. Ayet, insanın yaratıldığı maddenin niteliğini ve bu yaratılışın ilahi kudretle olan ilişkisini vurgulayan temel kavramlar içermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Rab' kelimesinin aslen terbiye etmek, bir şeyi tedricen kemale erdirmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'Rabbin' ifadesi, Allah'ın insanı yaratma ve onu belirli bir olgunluğa ulaştırma kudretini ve iradesini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Rab' kelimesinin lügatte malik, seyyid, müdebbir, mürebbi ve mutasarrıf anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın meleklere emir veren, yaratma kudretine sahip olan ve her şeyin idaresini elinde tutan yüce varlık olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'halk' kelimesinin takdir etmek ve icat etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'hâlikun' ifadesi, Allah'ın insanı belirli bir ölçü ve takdirle, önceden bir örneği olmaksızın yaratacağını beyan eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'halk' kavramının Kur'an'da 'yoktan var etme' ve 'bir şeyi belirli bir biçime sokma' anlamlarını taşıdığını vurgular. Ayetteki 'hâlikun' kelimesi, Allah'ın insanı 'sal-sal' ve 'hame-in mesnun'dan, yani belirli bir maddeden, ancak kendi iradesi ve kudretiyle şekillendirerek yaratacağını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'beşer' kelimesinin dış görünüşü, derisi belirgin olan insanı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'beşeren' kelimesi, Allah'ın yaratacağı varlığın fiziki bir forma sahip, görülebilir bir insan olacağını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'beşer' kelimesinin insanın dış yüzeyini, derisini ifade ettiğini ve bu yönüyle diğer canlılardan ayrıldığını açıklar. Ayetteki kullanımı, yaratılacak varlığın maddi bir bedene sahip, insan türüne ait bir canlı olacağını belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'salsâl' kelimesinin kuru çamur, pişmiş çamur veya kuruduğunda ses çıkaran çamur anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'min salsâlin' ifadesi, insanın yaratıldığı maddenin, şekil verildikten sonra kurumuş ve sertleşmiş bir balçık olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'salsâl' kelimesinin 'salsale' fiilinden türediğini ve kuru çamurun çıkardığı sese işaret ettiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, insanın yaratıldığı maddenin, şekil verilebilir, ancak kuruduğunda ses çıkaracak kadar sertleşen bir balçık olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hame'' kelimesinin siyah ve kokuşmuş çamur anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'min hame-in' ifadesi, insanın yaratılışının başlangıç maddesinin, zamanla değişime uğramış, siyahlaşmış ve belki de kokuşmuş bir balçık olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hame'' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'siyah, kokuşmuş çamur' olarak geçtiğini ve insanın yaratılışındaki ilk maddeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, insanın yaratılışının basit ve sıradan bir maddeden başladığını, ancak ilahi kudretle yüceltildiğini ima eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mesnûn' kelimesinin 'sanne' fiilinden türediğini ve 'şekil verilmiş, biçimlendirilmiş' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'hame-in mesnûnin' ifadesi, siyah balçığın, insan şekline uygun olarak işlenmiş ve biçimlendirilmiş bir hale getirildiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mesnûn' kelimesinin 'sünnet' kelimesiyle aynı kökten geldiğini ve 'geçirilmiş, işlenmiş, belirli bir yoldan geçirilmiş' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, balçığın belirli bir süreçten geçirilerek, insan yaratılışı için uygun bir forma sokulduğunu vurgular.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu âyetten 48’inci âyete kadar, Rahmâniyyet mertebesi, Rubûbiyyet mertebesinde sahnelenen bir oluşumu bizlere târif edecektir. O sahnede kimi zaman İblîs, kimi zaman Rabb, kimi zaman da Rahmân konuşacaktır. " T.O.C.C."
Hicr sûresi 28-48 âyetlerinin kısa özeti
Hicr sûresi 28-43 âyetlerinde, Allâh Teâlâ’nın çamurdan bir insân halk edeceğini meleklere bildirmesi, Âdem’e rûhundan üflemesi ve meleklere ona secde etmelerini emretmesi anlatılır. Bütün melekler secde ederken, İblîs secde etmekten kaçınmıştır. İblîs’e neden secde etmediğini sorduğunda, İblîs “Ben ateşten halk edildim, o ise çamurdan halk edildi” diyerek bir kıyâs yapmış ve üstünlük taslamıştır. Bunun üzerine İblîs cennetten kovulmuş ve lânetlenmiştir. Ancak, mühlet isteyince kendisine kıyâmete kadar süre verilmiştir. İblîs de bu süre içinde insânları doğru yoldan saptıracağına dâir yemin etmiş, fakat Allâh Teâlâ, ihlâslı kulları üzerinde İblîs’in bir hâkimiyeti olamayacağını, geriye kalanlardan ona uyanların cehennemle cezalandırılacağını bildirmiştir.
Bu bahsedilen hâdiseler, Kur’ân-ı Kerîm’de yedi farklı sûrede farklı yönleriyle anlatılmaktadır: Bakara 2/30-39, Â’ râf 7/11-25, Hicr 15/28-43, İsrâ 17/61-65, Kehf 18/50, Tâhâ 20/115-123, Sâd 38/71-85. Hicr sûresinde dikkat çeken, aynı konuyu bildiren diğer sûrelere göre Âdem (a.s.)’ın yaşantısının pek fazla ön planda olmaması, hâdiselerin daha çok İblîs ile ilgili yönlerinin anlatılmasıdır. " T.O.C.C."
Âdem’in toprağının arzdan alınması
Rivâyete göre, Cenâb-ı Hakk Hz. Âdem’i (a.s.) halk etmeyi irâde edince, yeryüzünden bir avuç toprak getirmesi için Cebrâil (a.s.)’ı görevlendirdi. Hz. Cebrâil yeryüzüne, “Senden bir avuç toprak alıp Allâh’a (c.c.) götüreceğim, Allâh da o topraktan bir halk yaratacak ve o halkı sende iskân ettirecek.” dedi. Bunun üzerine yeryüzü, “Ben o halkın Allâh’a karşı âsi mi veya itâatkâr mı olacağını bilmiyorum, şâyet âsi olacaksa, Allâh aşkına benden toprak alma,” dedi. Bunun üzerine, Cebrâil (a.s.) toprak almadan döndü.
Sonra Mikaîl’i görevlendirdi, o da aynı gerekçe ile toprağı almadan döndü. Bunun üzerine Allâh (c.c.) Azraîl’i görevlendirdi. Yeryüzü diğer meleklere dediğini ona da tekrar etti. Fakat Azraîl de buna mukâbil: “Ben de Allâh’ın emrini yerine getirmemekten Allâh’a sığınırım” dedi ve renkleri değişik tondaki toprağı alıp geldi. Âdem’in nesli de bu sebepten ötürü değişik renklerden meydana geldi. Yeryüzünün derinliklerinden yukarı çıkarken de elindeki toprak ıslandı ve yapışkan bir çamur hâline geldi. " T.O.C.C."
“O vakti hatırla ki”
Şimdi de âyet-i kerîmenin dikkat çeken diğer yönlerinden “O vakti hatırla ki” ifâdesini ele alalım. Bu konunun da îzâhı-nı Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması isimli ki-tâbının 203 ve 204’üncü sayfalarından özetleyerek buraya aktaralım.
“Vakt”, “zaman” demektir; enfüsî yönden, idrâk ve şuurlanma zamanıdır. “Hatırlamak”, âyetlerde bahsedilen hâdiselerin ve oyuncuların hepsinin bize âit özellikler olduğunu idrâk etmek ve kendi iç bünyesinde yaşamaktır. “O vakti hatırla ki” sözü, kişinin beşerî benlik ve gafletten kurtularak öz benliğine dönmesi için bir çağrıdır. Bu yapılmadığı müddetçe, kişi fikren ve rûhen gerçek Âdem olamaz, belki Âdem sûretinde bir Âdem namzeti olarak kalır. (18) bin âlemden süzülerek gelip yeryüzünde meydana çıkan insân görüntüsündeki varlığın ilk adı “hayvan-ı nâtık” “konuşan hayvan”dır. Bunun “nefs-i nâtıka”ya “konuşan nefs”e ve oradan da “Kur’ân-ı nâtık”a “konuşan Kur’ân”a dönüşebilmesi için bu âyetlerin hakîkatlerine nüfûz etmek lâzımdır. " İz- -T-B- "
Âyette geçen dört varlık, kimlik, ma’nâ
Âyette dört varlıktan söz edilmektedir: Rabb, melekler, çamurdan şekillendirilmiş balçık ve beşer. Bunların hepsinin bizlerde de karşılıkları vardır.
“Rabbuke” “Senin Rabbin”: Her varlığın kendine mahsûs olan özel ilâhî terbiye edicisi yâni “Rabb-ı Hass”ı vardır. Hakk Teâlâ’nın sonsuz isimlerinden (esmâ-i ilâhiyye’den) her bir varlıkta husûsi olarak tecellî eden bir isimdir. Kişiyi a’yân-ı sâbite’sinin hükmü ile yönetir.
“Melâiketi” “Melekler”: Melekler enfüsî ve afakî olarak iki türlüdür. Enfüsî olanlar, kişinin bünyesinde bulunan fizikî ve mânevî kuvvetler ve melekelerdir. Fizikî melekeler yediği gıdalardan, mânevî melekler ise yapılan ibâdet ve zikirlerden hâsıl olur. Melekler ef’âl mertebesi itibâriyle sadece birer kuvvet hükmündeyken, Rubûbiyyet mertebesinde birer kimlik alarak okuduğumuz âyetlerde olduğu gibi sahneye çıkarlar.
“Salsâlin min hamein mesnûn” “Çamurdan şekillendirilmiş balçık”: Toprak ağırlıklı, beden mülküdür.
“Beşer” “Beşer”: Hakîkat-i ilâhiyye’yi idrâk edecek ve ona mahall olacak bir gönlün (Sultân-gücün) ef’âl mertebesi itibariyle oluşumudur.
Özetle, Rabb-ı Hass, Zât tecellîsine mahall olacak bir varlık halk edeceğini, o mülkte faal olan kuvvetlere (meleklere) haber vermektedir. Bu haberin evvelâ meleklere verilmesinin sebebi meleklerin âlemlerde faâl ve müessirdir olmalıdır. Daha evvel ifâde edildiği gibi, ef’âl-i ilâhiyye melâike-i kîram ile zâhir olur.
Not: Bu bölümün yazımında Terzi Baba’nın 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması isimli kitâbının 204-206’ıncı sayfalarındaki bilgilerden yararlanılmıştır. Daha geniş îzâhat oradan alınabilir. " T.O.C.C."
Âyet 29
فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ
~ ~ ~
Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fekaû lehu sâcidîn.
“Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin”.