Fe-iżâ sevveytuhu venefaḣtu fîhi min rûhî feka'û lehu sâcidîn(e)
(28-29) Hani Rabbin meleklere, "Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin" demişti.
Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın."
Bu ayet, insanın yaratılış sürecini ve Allah'ın ona ruh üflemesiyle kazandığı değeri vurgulamaktadır. 'Tesviye', 'nefh' ve 'secde' kavramları, yaratılışın aşamalarını ve insanın ilahi bir nefesle yüceltilmesini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tesviye' fiilinin bir şeyi düzgün, dengeli ve eksiksiz hale getirmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'sevveytuhu' ifadesi, Allah'ın insanı fiziksel olarak mükemmel bir biçimde yaratıp tamamlamasını ifade eder, yani yaratılışın son aşamasına getirilmesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tesviye'nin bir şeyi düzeltmek ve tamamlamak anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, insan bedeninin yaratılışının tamamlanması ve ona belirli bir formun verilmesi kastedilir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tesviye'nin bir şeyi düzgün ve eksiksiz kılmak olduğunu, bu ayette ise insan bedeninin yaratılışının tamamlanarak ona uygun bir şekil verilmesini ifade ettiğini belirtir. Bu, ruhun üflenmesinden önceki fiziksel mükemmelliği vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nefh' kelimesinin bir şeye üflemek olduğunu ve bu ayette Allah'ın kudretiyle insana ruh vermesini ifade ettiğini açıklar. Bu, insanın cansız bir bedenden canlı bir varlığa dönüşmesini sağlayan ilahi bir eylemdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nefh'in bir şeyi havayla doldurmak veya ona ruh üflemek olduğunu belirtir. Ayetteki 'nefahtu fîhi min rûhî' ifadesi, Allah'ın kendi ruhundan insana üflemesiyle ona hayat ve bilinç vermesini, böylece onu diğer yaratıklardan üstün kılmasını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nefh' kavramının Kur'an'da genellikle ilahi bir eylem olarak kullanıldığını ve özellikle insanın yaratılışında ruhun üflenmesiyle ona hayat ve ilahi bir öz kazandırılmasını ifade ettiğini belirtir. Bu, insanın Allah ile özel bir bağı olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'ruh' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını, ancak 'rûhî' ifadesinin Allah'a nispet edildiğinde O'nun kudretinden ve emrinden gelen özel bir yaratılış olduğunu belirtir. Bu, insanın ilahi bir öz taşıdığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ruh'un Allah'ın emriyle var olan, hayat veren bir cevher olduğunu açıklar. Ayetteki 'min rûhî' ifadesi, ruhun Allah'a ait olduğunu ve O'nun kudretiyle insana verildiğini, bu sayede insanın diğer varlıklardan ayrıldığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ruh' kelimesinin Kur'an'da genellikle ilahi bir güç, hayat veren bir öz veya vahiy anlamında kullanıldığını belirtir. 'Rûhî' ifadesi, Allah'ın insana kendi zatından bir lütuf olarak hayat ve bilinç bahşettiğini, bu durumun insanı yücelttiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'vaka' fiilinin düşmek, yere serilmek anlamında kullanıldığını ve bu ayette 'secdeye kapanmak' anlamında mecazi olarak kullanıldığını belirtir. Bu, meleklere verilen emrin kesinliğini ve aciliyetini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'vaka' fiilinin 'secde' anlamında kullanılabileceğini ve bu ayette 'secdeye kapanın' emrini ifade ettiğini açıklar. Bu, Allah'ın emrine mutlak itaati ve insanın yaratılışındaki özel konumu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'secde'nin boyun eğmek, tevazu göstermek ve Allah'a ibadet etmek için alnı yere koymak olduğunu belirtir. Ayetteki 'sâcidîn' ifadesi, meleklerin Allah'ın emrine uyarak insana saygı ve itaatle yere kapanmalarını ifade eder, bu da insanın yaratılışındaki üstünlüğünü gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'secde'nin lügatte eğilmek, şer'an ise alnı yere koymak suretiyle Allah'a tazim ve ibadet etmek olduğunu açıklar. Bu ayetteki secde, Allah'ın emriyle insana gösterilen bir tazim ve onun yaratılışındaki ilahi hikmeti vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'secde'nin Kur'an'da sadece Allah'a yapılan bir ibadet eylemi olmakla kalmayıp, aynı zamanda bir varlığın diğerine karşı mutlak teslimiyetini ve saygısını ifade ettiğini belirtir. Meleklerin insana secde etmesi, insanın ilahi bir nefesle yüceltildiğini ve Allah katındaki özel konumunu sembolize eder.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bir önceki âyetin devâmı olan bu âyette, Rabb meleklere hitap etmektedir. “Âdem’i tesviye edip (şekillendirip, düzenleyip) ona rûhumdan üfledikten sonra ona secde edin,” buyuruyor.
Burada iki husûs hemen dikkate çekmektedir:
Birincisi, Âdem’e Rubûbiyyet mertebesi ile Hakk’ın rûhu üflenmektedir. Bu rûha Rûh-u Sultânî denir (aşağıda îzâh edilecektir). Bu üfleme, Âdem’in ve onun neslinden gelen insânların yalnızca etten-kemikten, toprak bedenden var edilmiş cismânî varlıklar olmayıp, ilâhî ve Zâtî hakîkatlerin mazhârı varlıklar olduğunu açık olarak ortaya koymaktadır.
İkincisi, meleklere “hemen secde edin” denilmemekte, “onu tesviye edip ruhûmdan üfledikten sonra secde edin” denmektedir. “Tesviye etmek”ten kasıt daha evvel cennette iki melek olarak yaşayan Âdem ve Havvâ’nın toprak bedene yerleştirilmesidir. Onlar daha evvel melekî bir yaşam sürerken, mânen Cemâlî esmâlar ile yaşıyor ve ancak onları biliyordu. Ancak, epeyce ağır olan toprak bedene girdikten sonra biraz zorlanmaya başladılar, böylece Celâlî esmâları da tecrübe edip öğrendiler. Netîcede, Cemâl ve Celâl esmâlarını iç bünyelerinde cem’ edip kemâlli bir bâtınî sûrete kavuştular. Rabb’in rûhundan üflemesi ancak bundan sonra oldu. İşte ancak o zaman Âdem secde edilmeye lâyık bir ilâhî bâtınî sûrete (hakîkate) kavuşmuş oldu. " T.O.C.C."
Rûh mertebeleri
Bu âyeti daha iyi anlayabilmek için, rûh mertebelerinin özet olarak da olsa bilinmesi faydalı olacaktır. Bu konudaki bilgileri Terzi Baba’nın 11-Vahy ve Cebrâil isimli kitâbının 223-273’üncü sayfalarından özetleyerek buraya aktaralım.
Kişiye üflenen ilk rûh, anne ve babanın nutfelerinin ana rahminde birleşmesinden sonra üflenen “Rûh-u Hayvânî” dir. Bu rûh, kişiye cismâniyeti cihetinden hayât verir ve onun nefhi ile kişinin tesviye yâni fizikî oluşum süreci başlar. Birinci ayda cemâdat (madeniyyet) mertebesi, ikinci ayda nebâtat mertebesi, üçüncü ayda hayvânat mertebesi yaşanır ve bu süreç 120’inci güne kadar devam eder.
Hadîs-i şerîflerde bildirildiğine göre, 120’inci günde Hakk tarafından bir melek gelir ve kişiye ikinci bir rûh üfler, ki bu Ulûhiyyet’in mahlûka yönelik rûhu olan “Rûh-u Sultânî”dir. Bu rûh, mahlûka dönük rûhların en kemâllisidir. “Ve nefahtu fîhi min rûhî” “Ruhûmdan üfledim” denilen saha burasıdır. Burada rûhtan murâd kişinin hakîkati, ilâhî programı, a’yân-ı sâbitesi’dir. Bu rûhla birlikte kişi insânlık mertebesinin başlangıcına ulaşır. Akıl, şuur, fikir ve kimlik bu rûh ile oluşur.
Bu ne büyük lütûftur ki; âlemlere üflenen rûh nefes-i rahmânî ile Rahmâniyyet mertebesinden, insâna üflenen rûh ise Zât mertebesindendir.
Kişinin dünyâya gelip belirli bir kemâle eriştikten sonra kendisine üflenen Rûh-u Sultânî’yi çalışmak sûretiyle faaliyete geçirmesi îcâb eder. Böyle olmazsa kendisine yüklenmiş olan Âdemî ma’nâ hayâl ve vehîm cennetinde kalır ve kişi taşıdığı gizli hazîneden bîhaber olur. Böylece, bir beşer olduğu zannıyla, “hayvân-ı nâtık” olarak, nefs-i emmâresinin hükmü altında ömrünü geçirir ve Âdem’liğine intikâl edemeden eli boş bir şekilde bu âlemden göçer gider. “Ya bedenini ten eyledi gitti ya tenini rûh eyledi gitti” sözü bu hakîkati beyân etmektedir.
Âdem’in bâtını Zât’ın zuhûru, sûreti ise mahlûkiyyetinin zuhûrudur. Bâtını üstün geldiğinde Hakk’ın Zâtının tecellî mahalli, zâhiri üstün geldiğinde ise nefs-i emmârenin zuhûr mahalli olur.
Eğer kişi, bir mürşîd-i kâmilin gözetimi ve himmetiyle kendindeki Rûh-u Sultânî’yi faaliyete geçirir ve güzel bir seyr-ü sülûk ile eğitim ve yol alırsa, bu rûh onu önce Âdemiyyet’ ine ve daha sonra da Mûseviyyet mertebesine kadar ulaştırır. Ancak, Rûh-u Sultânî mahlûka dönük olup kendisinde kudsiyyet bulunmadığından, onunla daha ileri gidilmez.
Sâlikin fenâ-fillâh’a yâni Îsevîyyet (sıfat) mertebesine yükselebilmesi için üçüncü bir rûha, Rûh’ül Kuds’e ihtiyacı vardır. “Ve eyyednâhu bi rûhil kudus” “Onu Rûh’ül Kuds ile destekledik” (Bakara 2/87) hakîkatini yaşaması gerekir. Rûh’ül Kuds’ü kişiye ancak Cebrâil vasfında olan daha evvel bu mertebeleri idrâk etmiş ve yaşamış bir insân-ı kâmil nefh edebilir. Bu zât, sâlikin mânevî ve rûhânî babası mesâbesindedir.
Bunun da üzerinde dördüncü bir rûh vardır, ki bu rûh Zât mertebesi itibariyle Rûh’ül A’zam’dır. Bu rûh, Hz. Resûlullâh’a (s.a.v.) vâsıtasız olarak Hakk tarafından nefh olunmuştur. “Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ” “(Ey Resûlüm) işte sana böyle emrimizden bir rûh vahy ettik” (Şûrâ 42/52) âyet-i kerîmesi bu hakîkati ifâde eder. Daha evvel hiç bir nebîye ihsân buyurulmamış olan bu rûha ancak hakîkî Muhammedî’ler olan Efendimiz’in (s.a.v.) mânevî vârisleri ulaşabilir. Sâlik, fenâ-fillâh mertebesine ulaşıp mutlak yokluğunu idrâk ettiğinde, Cenâb-ı Hakk ona Kur’ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîfler, hadîs-i kudsiler ve ehlullâh vâsıtasıyla Rûh’ül A’zam’dan nefh eder.
Bu rûhun bütün mertebeleri ihâta eden ve onlara ilmi yönden hayât veren tecellîsi, Zât olan Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ ân’da mevcûd olan Zâtî âyetleri Cenâb-ı Hakk bizâtihi Rûh’ül A’zam mertebesinden, sıfâtî, esmâî ve ef’âlî âyetleri ise Rûh’ül Kuds mertebesinden Cebrâil (a.s.) vâsıtasıya nefh ve vahy etmiştir.
Rûh mertebeleriyle ilgili bahsi tamamlamadan, önemli bir husûsu vurgulamak îcâb eder. Rûhlar derken, ayrı ayrı rûhlardan değil, tek rûhun kendi içindeki mertebelerden söz ediyoruz. Eğer bu mertebeler olmasaydı, âlem-i şehâdet zuhûra gelmezdi. Zâtî ilâhî rûh, nûr ve madde mertebesiyle zuhûrdadır, bunlardan “nûr” ve “rûh”unu tekrar geri, yâni kendisine çektiğinde âlemlerden eser kalmayacaktır: “Sırâtıllâhillezî lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard, e lâ ilâllâhi tesîrul umûr” “Göklerde ve yerde olan her şey Allâh’ındır. Bilin ki bütün işler sonunda Allâh’a dönecektir.” (Şûrâ 42/53) " İz- -T-B- "
Rûhumdan üfledim ne demektir?
Âyet-i kerîmede geçen ““ruhûmdan üfledim” ifâdesi kinâ-yedir. Maddî anlamda üfleme fiili içeriden dışarıya doğru olur. Ancak, Allâh Teâlâ’nın dışında bir mahall olmadığına göre bu türden bir üfleme söz konusu olamaz. Buradaki üfleme cüzz’de küll’ün tecellî etmesi ma’nâsındadır. Rûh Hakk’ın gayrı olmadığından, cüzz de küll’den ayrı olmaz. Olan şey, küll’ün cüzz’e izâfî olarak, zuhûr yönüyle bir kimlik ve şahsiyet vermesidir. Böylece, zuhûr cihetiyle küll ve cüzz ayrı, hakîkat ciheti ile ise aynıdır. Bu hakîkat tüm mevcûdat için geçerli olmakla birlikte, insânın husûsiyeti cüz’iyyetini idrâk edebilmesidir. Bu idrâk gerçekleştiğinde, yâni kişi seyr-ü sülûkun fenâ-fillâh ve bakâ-billâh hükümlerini ortaya getirdiğinde, zâhiren de bâtınen de Hakk’tan başka bir şey olmadığını anlamış olur. " T.O.C.C."
Hakk’tan başkasına secde edilir mi?
Bazı müfessirler âyette geçen “secde edin” ifâdesini “Allâh ‘tan başkasına secde edilmez” anlayışıyla te’vîl etmeye çalışırlar ve secde etmekle kastedilenin “saygı göstermek” ya da “üstünlüğünü kabul etmek” olduğunu söylerler. Oysa, Âdem’ de mevcûd olan Zatî zuhûrda her bir ismin ve sıfatın toplu olarak mevcûd olması sebebiyle Âdem’e secde, Hakk’a secdedir. Bunu idrâk ve müşâhede eden ehlullâhtan birisi şöyle söylemiştir:
Seni bu hüsn-ü vech ile görenler, Korktular “Allâh” demeye döndüler “insân” dediler.
Âyet 30
فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ
~ ~ ~
Fe secedel melâiketu kulluhum ecmaûn.
Bunun üzerine bütün melekler saygı ile eğildiler.
Âyet 31
اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰٓى اَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ
~ ~ ~
İllâ iblîs, ebâ en yekûne meas sâcidîn.
Ancak İblis, saygı ile eğilenlerle beraber olmaktan kaçındı.
Âyet 32
قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ
~ ~ ~
Kâle yâ iblîsu mâ leke ellâ tekûne meas sâcidîn.
Allâh, “Ey İblis! Saygı ile eğilenlerle beraber olmamandaki maksadın ne?” dedi.
Âyet 33
قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ
~ ~ ~
Kâle lem ekun li escude li beşerin halaktehu min salsâlin min hamein mesnûn.
İblis dedi ki: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insân için saygı ile eğilemem.”