Kâle innî ‘abdu(A)llâhi âtâniye-lkitâbe vece'alenî nebiyyâ(n)
Bebek şöyle konuştu: "Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Bana kitabı (İncil'i) verdi ve beni bir peygamber yaptı."
(Allah'ın bir mucizesi olarak İsa şöyle) dedi: "Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitab verdi ve beni bir peygamber yaptı."
Meryem Suresi'nin 30. ayeti, Hz. İsa'nın beşikte iken konuşarak kendisini tanıtmasını ve Allah tarafından kendisine verilen görevleri beyan etmesini konu alır. Ayet, 'abd', 'kitab' ve 'nebiyy' gibi temel kavramlar üzerinden İsa'nın ilahi statüsünü ve peygamberlik misyonunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'abd' kelimesinin aslen boyun eğme, zelil olma ve itaat etme anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'abdullah' ifadesi, Hz. İsa'nın ilahlık iddialarını reddederek kendisinin sadece Allah'ın kulu olduğunu, O'na tam bir teslimiyetle bağlı bulunduğunu ve O'nun emirlerine boyun eğdiğini vurgular. Bu, onun beşerî yönünü ve Allah'a olan kulluk vazifesini açıkça ortaya koyar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'abd' kelimesinin hem hür hem de köle için kullanılabileceğini, ancak Kur'an'da genellikle Allah'a nispet edildiğinde 'kulluk' ve 'itaat' anlamını taşıdığını ifade eder. Hz. İsa'nın bu ayette 'abdullah' demesi, onun Allah'ın yaratılmışı olduğunu, O'nun iradesine tabi olduğunu ve O'nun emirlerini yerine getiren bir elçi olduğunu beyan etmesidir. Bu ifade, onun ilahi bir varlık değil, Allah'ın seçkin bir kulu olduğunu netleştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'abd' kavramının Kur'an'daki temel anlamının 'Allah'a tam bir teslimiyetle boyun eğen varlık' olduğunu belirtir. Hz. İsa'nın 'abdullah' demesi, onun Allah'ın mutlak egemenliğini kabul ettiğini ve kendisinin bu egemenlik altında bir kul olduğunu ilan ettiğini gösterir. Bu ifade, Hristiyanlık'taki İsa'nın ilahlığı inancına karşı Kur'an'ın getirdiği temel bir düzeltmedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kitab' kelimesinin 'yazmak' kökünden geldiğini ve yazılı metin anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'âtânî el-kitâb' ifadesi, Allah'ın Hz. İsa'ya henüz beşikteyken dahi ilahi bir vahiy, yani İncil'i vereceğini veya bu vahyin kendisine verileceğinin vaadini ifade eder. Bu, onun peygamberlik misyonunun temelini oluşturur ve ilahi bir kaynaktan bilgi alacağını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kitab' kelimesinin Kur'an'da bazen 'hüküm' veya 'farz kılınan şey' anlamında da kullanılabileceğini belirtir. Bu ayetteki 'kitab' ifadesi, Hz. İsa'ya verilecek olan İncil'i ifade etmekle birlikte, aynı zamanda bu kitabın içerdiği ilahi hükümleri ve şeriatı da kapsar. Yani, ona sadece bir metin değil, aynı zamanda bir yaşam rehberi ve kanunlar bütünü verilmiştir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kitab' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'yazılı vahiy', 'ilahi kanun' ve 'peygamberlere indirilen kutsal metin' anlamlarında kullanıldığını vurgular. Hz. İsa'nın 'bana kitap verdi' demesi, onun Allah tarafından seçilmiş bir elçi olduğunu ve insanlara tebliğ edeceği ilahi mesajın kaynağının bu kitap olduğunu açıkça belirtir. Bu, onun peygamberlik yetkisinin ve mesajının ilahi kökenini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nebî' kelimesinin 'nebe'' (haber) kökünden geldiğini ve 'haber veren' veya 'kendisine haber verilen' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ce'alenî nebiyyen' ifadesi, Allah'ın Hz. İsa'yı insanlara ilahi mesajı ulaştırmak üzere seçtiğini ve ona peygamberlik görevi verdiğini ifade eder. Bu, onun beşikteyken dahi ilahi bir görevle donatıldığını ve sıradan bir çocuk olmadığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'nebî' kelimesinin, Allah'tan vahiy alan ve bu vahyi insanlara tebliğ eden kişi olduğunu açıklar. Hz. İsa'nın bu ayette kendisini 'nebî' olarak tanıtması, onun Allah ile insanlar arasında bir aracı olduğunu, ilahi emirleri ve yasakları insanlara iletmekle görevli olduğunu vurgular. Bu, onun peygamberlik misyonunun temelini oluşturur ve ilahi bir atama olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nebî' kavramının Kur'an'da 'Allah'ın sözünü insanlara ileten elçi' anlamında kullanıldığını belirtir. Hz. İsa'nın 'beni peygamber yaptı' demesi, onun Allah tarafından özel bir görevle donatıldığını, ilahi iradeyi temsil ettiğini ve insanlara doğru yolu göstermekle yükümlü olduğunu ifade eder. Bu, onun sadece bir 'abd' (kul) olmakla kalmayıp, aynı zamanda ilahi bir 'risalet' (elçilik) görevi taşıdığını gösterir.
Meryem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(30) (Kâle innî abdullâhi, âtâniyel kitâbe ve cealenî nebîyyen.)
(Bebek) şöyle dedi: “Muhakkak ki ben, Allah'ın kuluyum. Bana kitâp verdi ve beni nebî kıldı.” Cenâb-ı Hakk (c.c.) Îsâ (a.s.) dan daha o günden Îsevîyyet mertebesinin özü olan hakîkâti dile getirmektedir. Bebek olan Îsâ (a.s.) ın “abdullâhi yâni Allah’ın kuluyum” demesi bu hakîkâtin kuluyum demektir. Îsâ (a.s.) ın bu halinin oluşmasında kendisinin bir müdahalesi olmadığı için bu hâdise de mutlak kader hükmüne girmektedir.
“Abd” , “beşik” ve “İncil” konusu hakkında “Onüç ve Hakîkâti İlâhîyye” isimli kitâbımızın ilgili bölümünü aktaralım:
“Abd” sayı değerleri (70+2+4 =76) tı’dır toplarsak, (7+6=13) tür. Demekki abdîyyet mertebesinin de kaynağı (13) tür, bütün bu mertebelere hayret etmemek mümkün değildir. O halde yapılan bütün ibâdetler, (13) ten (13) e dir. (13) olan “abd” den (13) olan ilâhi hakîkâtedir. “Abd” yâni “kul” evvelâ bâtınında olan (13) ile beşeri abdîyyet anlayışı içerisinde kendine ayrı bir varlık vererek zâhiren ibâdetine devam eder. Daha sonraki eğitimleri ile kendinde, özünde var olan Hakîkât-i ilâhîyyeyi ortaya çıkarır ki; (13) ün (13) ile bâtınen buluşmasıdır. Bu şekilde yapılan ibâdetin ismi “ubudet” tir. İbadet kulluk mertebesinin ifâdesi. Ubudet ise Ulûhîyyet mertebesinin ifâdesidir. Kişinin yapmış olduğu hareket ve şekiller aynı, anlayış ve mânâlar farklıdır. Benlik ile yapılan kulluğun ismi ibâdet, benliğinden sıyrılarak yapılan kulluğun ismi ifâdesi ise ubudettir. İbadet kulun fiili ubudet ise Hakk’ın fiilidir.
İşte belirtilen bu şekilde ibâdet eden ibâdet ehline kitâb verilmektedir. Bu kitâb ayrı bir İncil veya Kûr’ân şeklinde değil, onların içerinde mevcût olan hakîkâtleri anlama kaabiliyeti açılmaktadır. Ve o kişiye nebîlik te verilecek ki o kitâbı aktarabilsin yâni kişi öğrendiklerini yavaş yavaş çevresinde olup taleb edenlere bildirmektedir.
Burada dikkat çeken husus (Îsâ) (a.s.) mın (beşik) te iken konuşmasıdır. (mehd) “beşik” sayısal değeri (40+5+4+=49) dur toplarsak, (4+9=13) tür ki, çok açıktır. Daha beşikte iken bile hem zâhir, hem bâtın (Îsâ) (a.s.) mı (13) sarmıştır. Bunun dışına da çıkması mümkün değildir. Beşik çocukların sığınağı güven duyduğu ve içinde büyüdükleri özel mekânlarıdır ve her insân için de geçerli
dir.Doğan her insân, ailesinin sosyal düzeyine göre bir beşik içinde çocukluk günlerini geçirir. İstisnasız her millet ve dinden olan çocuklar bu beşiklerin, (mehd)in içinde yâni (13) ün muhafazası içinde büyürler, ne müthiş bir sistem, bilinse de, bilinmese de, her kes daha küçüklükten bu (13) beşiğinin içine girmiş olmaktadırlar ve hâl dilleri ile bu hakîkât-i anlatmaktadırlar.
Gerçek İncil “Îsâ” (a.s.)ın kendisidir. Çünkü ALLAH’ın kelimesi ve Îsevîyyet mertebesinin (10) zuhur yeridir. İncil ismiyle kayıtlı bir kitâp gelmemiştir. Bu yüzden böyle bir kayıt bulunamamıştır, çünkü yoktur. Elde bulunan ve “İncil” ismi verilen dört yazılımın gerçek isimleri ise (hadis-i Îsâ) lar’dır. Ve yazarlarının isimleriyle yazarlarına göre vardırlar.
“İncil” (Matta)ya göre:
“İncil” (Markos)a göre:
“İncil” (Lûka)ya göre:
“İncil” (Yuhanna)ya göre:
Bu yazılımlar, yazarlarının anlayışları üzere ürettikleri (hadis-i Îsâ)lar’ dır. ALLAH’ın kitâbı ise (ALLAH’a göre) olur. “Kullara göre” olmaz. Bugün elde bulunan gerçek “İncil” “Kûr’ân-ı Keriym”min içinde bulunan ve ora da muhafaza edilen “Îsâ”(a.s.) hayatını ve Îsevîyyet mertebesini anlatan Kûr’ân-ın Âyetleridir. Günümüzden yaklaşık üç bin sene evvel gelmiş olan Tevrat’a ait olduğu bildirilen yazılımlar olduğu halde, ondan yaklaşık bin sene sonra geldiği söylenen gerçek “İncil”den acaba ortada niye bir vesîka yoktur.?