Leyse-lbirra en tuvellû vucûhekum kibele-lmeşriki velmaġribi velâkinne-lbirra men âmene bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri velmelâ-iketi velkitâbi ve-nnebiyyîne veâte-lmâle ‘alâ hubbihi żevi-lkurbâ velyetâmâ velmesâkîne vebne-ssebîli ve-ssâ-ilîne vefî-rrikâbi veekâme-ssalâte veâtâ ezzekâte velmûfûne bi'ahdihim iżâ ‘âhedû(s) ve-ssâbirîne fi-lbe/sâ-i ve-ddarrâ-i vehîne-lbe/s(i)(k) ulâ-ike-lleżîne sadekû(i)(s) veulâ-ike humu-lmuttekûn(e)
İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah'a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.
Yüzlerinizi bazan doğu, bazan batı tarafına çevirmeniz erginlik değildir. Fakat eren o kimselerdir ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekatı verirler. Bir de andlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır.
Bakara 177. ayet, gerçek iyiliğin (birr) sadece dışsal ritüellerle sınırlı olmadığını, aksine imanı, infakı, ibadetleri, ahde vefayı ve sabrı içeren kapsamlı bir ahlaki ve dini yaşam biçimi olduğunu vurgular. Ayet, bu kavramları birbiriyle ilişkilendirerek müminlerin niteliklerini tanımlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'birr' kelimesinin geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. Allah'a nispet edildiğinde 'lütuf ve ihsan', kuldan sadır olduğunda ise 'itaat ve iyilik' anlamına gelir. Bu ayette ise 'birr', Allah'a itaat ve O'nun rızasını kazanmaya yönelik kapsamlı bir iyilik ve takva halini ifade eder, sadece yönelme gibi zahiri bir eylemle sınırlı değildir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'birr' kelimesinin Kur'an'da 'hayır' ve 'itaat' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayette 'leyse'l-birra' ifadesiyle, iyiliğin sadece kıbleye yönelmek gibi şeklî bir eylemden ibaret olmadığını, aksine daha derin ve kapsamlı bir anlam taşıdığını mecazi bir dille ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'birr' kavramının Kur'an'da sadece 'iyilik' değil, aynı zamanda 'doğruluk', 'dürüstlük' ve 'takva' gibi geniş bir ahlaki ve dini anlam taşıdığını vurgular. Bu ayette 'birr', müminin Allah'a karşı sorumluluklarını yerine getirmesi ve topluma karşı görevlerini ifa etmesiyle ortaya çıkan bütüncül bir erdemi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'iman' kelimesinin kök anlamının 'emniyet' ve 'güven' olduğunu belirtir. Dini terim olarak ise 'kalben tasdik etmek ve dil ile ikrar etmek' anlamına gelir. Ayetteki 'men âmene billahi' ifadesi, Allah'a ve diğer iman esaslarına tam bir güven ve tasdikle inanmayı, bu inancın da diğer salih amellerin temeli olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, imanın 'tasdik-i kalbî' (kalple tasdik) olduğunu ve bunun 'ikrar-ı lisanî' (dille ikrar) ile tamamlandığını ifade eder. Bu ayetteki iman, sadece bir kabul değil, aynı zamanda Allah'ın emirlerine teslimiyet ve O'nun vaatlerine güveni içeren aktif bir inanç halidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'iman' kavramının sadece soyut bir inanç olmadığını, aynı zamanda 'güven', 'sadakat' ve 'teslimiyet' gibi anlamları da içerdiğini belirtir. Bu ayette iman, müminin hayatının temelini oluşturan ve onu diğer salih amellere yönlendiren merkezi bir kavramdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'îtâ'' fiilinin 'vermek' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle 'infak' ve 'sadaka' bağlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'âtâ'l-mâle alâ hubbihî' ifadesi, malı severek ve gönül hoşnutluğuyla vermenin önemini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'îtâ'' kelimesinin 'vermek, ulaştırmak' anlamlarına geldiğini ve Kur'an'da genellikle Allah'ın emriyle yapılan bağışları ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, malın ihtiyaç sahiplerine Allah sevgisiyle verilmesi, bu eylemin sadece maddi bir yardım değil, aynı zamanda manevi bir ibadet olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'îtâ'' fiilinin Kur'an'da 'vermek, bağışlamak, ihsan etmek' anlamlarında kullanıldığını ve genellikle bir karşılık beklemeksizin yapılan cömertliği ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, malın Allah sevgisiyle ve belirli gruplara verilmesi, bu eylemin 'birr'in önemli bir parçası olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ikame' fiilinin 'bir şeyi hakkıyla yerine getirmek, devamlı kılmak' anlamına geldiğini belirtir. Namaz için kullanıldığında, sadece kılmak değil, aynı zamanda şartlarına riayet ederek, huşu içinde ve düzenli bir şekilde eda etmeyi ifade eder. Ayetteki 'ekâme's-salâte' ifadesi, namazın müminin hayatında merkezi bir yer tuttuğunu ve özenle yerine getirilmesi gerektiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ikame' fiilinin 'bir şeyi dosdoğru yapmak, eksiksiz yerine getirmek' anlamını taşıdığını belirtir. Namazın ikamesi, onun rükünlerini, şartlarını ve adabını gözeterek, tam bir teslimiyetle eda edilmesini ifade eder. Bu, sadece bir hareketler bütünü değil, aynı zamanda kalbin de hazır bulunduğu bir ibadet halidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vefa' kelimesinin 'bir şeyi tam ve eksiksiz yerine getirmek' anlamına geldiğini belirtir. 'Ahde vefa', verilen sözü tutmak, anlaşmaya sadık kalmak demektir. Ayetteki 'el-mûfûne bi ahdihim' ifadesi, müminlerin karakteristik özelliklerinden birinin, sözlerine ve taahhütlerine bağlılık olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'vefa'nın 'sözü yerine getirmek, ahdi bozmamak' olduğunu ifade eder. Bu ayette, müminlerin sadece Allah'a karşı değil, insanlar arası ilişkilerde de güvenilir ve sözüne sadık olmaları gerektiği belirtilir, bu da 'birr'in sosyal boyutunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sabır' kelimesinin 'nefsi, akıl ve şeriatın gerektirdiği şey üzerinde tutmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'fî'l-be'sâi ve'd-darrâi ve hîne'l-be's' ifadeleri, sabrın özellikle yoksulluk, hastalık ve savaş gibi zorlu durumlarda gösterilmesi gereken bir erdem olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, sabrın 'nefsi hoşlanmadığı şeylere karşı tutmak' olduğunu ifade eder. Bu ayette sabır, müminin hayatın çeşitli zorlukları karşısında gösterdiği direnci, metaneti ve Allah'a olan güvenini simgeler, bu da onu 'birr' sahibi kılar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'sabır' kavramının sadece pasif bir dayanma değil, aynı zamanda aktif bir direnç ve azim anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette sabır, müminin zor zamanlarda bile inancından ve ahlaki değerlerinden taviz vermeden sebat etme gücünü ifade eder.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَـئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
(2/177) Leysel birra en tüvellu vücuheküm kıbelel meşrikı vel mağribi ve lakinnel birra men amene Billahi vel yevmil ahıri vel Melaiketi vel Kitabi ven Nebîyyiyn* ve atelmale alâ hubbihı zevil kurba vel yetama vel mesakiyne vebnes sebiyli ves sailiyne ve fiyrrikab* ve ekamesSalate ve atezZekate vel mufune Bi ahdihim iza ahedu* vas Sabiriyne fiyl be'sai ved darrai ve hıynel be's* ülaikelleziyne sadeku* ve ülaike hümül müttekun;
* İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere imân
edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.
Birr, İyilik yapmak sadece şöyle yapmak değildir, yüzlerinizi doğuya veya batıya çevirmek ebrar mertebesine ulaşmak yani Birr değildir, yeterli değildir, Birr’e ulaşmak Allah’a imân etmek, ahirete imân etmek, meleklere imân etmek, kitaba imân etmek, peygamberlere imân etmek, malından vermektir ama sevdiğin maldan vermektir, yakın akrabana, yetimlere, miskinlere, yolda kalanlara, dilencilere, ve kölelere bunlara yardım etmen gereklidir, namazını dosdoğru kılmaktır, zekâtını vermektir, ahd ettiğin zaman ahdini ifa etmektir, zorda ve sıkıntıda sabretmektir.
İşte bunlar tasdik etmişlerdir ve doğru kimselerdir, işte bunlar ittika sahipleridir, önceki Âyette belirtilen hallere düşmemek için daha dünyada iken bu hallere yapışmak lâzım geldiğini Âyeti Kerîm’e belirtiyor, yani Birr olmak için sadece yüzünüzü Kâbeye veya Mescidil Aksa’ya dönmeniz yeterli değildir deniyor, bu gerekli ama bunun arkasından da sayılanların yapılması gerekiyor.
Meleklere bir genel olarak imân vardır, bir de meleklerin hakikatini idrak edip bütün âlemde zuhura gelmiş olan hadiselerin herbirinin her an bir melek tarafından var edildiğini hayata çıkarıldığını ve bu meleklerin de Allah’ın gücünden kuvvetinden başka bir şey olmadığını düşünerek, bütün bu âlemin İlâh-î varlığın gücüyle ortada olduğunu ortaya geldiğini böylece anlamak vardır. Melek diye belirtilen şeylerin kendi başlarına ayrı birer varlıklar değil, Allah’ın Esmâ-ül Hüsna’sının zuhura getirdiği kuvvetlerden başka bir şey olmadığını çok kolay anlayabiliriz, melek kuvvet demek zaten, onun için bir
yağmur tanesini dahi onun vekil olan esmâsı alır yere indirir, yani Allah’ın gücüyle o olur, düşünün şimdi, Allah’ın o kadar çok melekleri var ki insân aklıyla ne saymak ne de hesap etmek mümkün değildir, nerede ne meydana gelecekse anında onun meleğini hâlkediyor orada ve o melek, o güç onu zuhura getiriyor, kimin kafasında ne kadar bir anlayış programı varsa o meleği o şekilde hâlkediyor, yani kendi meleğini kişi kendisi hâlkediyor, ama Allah’ın melekleri Allah’a göre hâlkediliyor.
Kitaplara imân, bu genel kitaplar olduğu gibi herbirerlerimize gelen ilim kitaplarıdır da.
Yakın akraba ne demek, herbirerlerimiz birbirimizin yakın akrabalarıyız ve ayrıca Allah’ın akrabalarıyız, ehlullah Allah ehli demektir, Allah sohbetinin olduğu yerde onun Beyti vardır, yani Allah’ın evinde Allah’ın sohbetini yapmaktayız, Allah ehliyiz, yani ehlullah hükmünde, işte Allah’a yakınlığımız gönülden, içten, ne kadarsa kurbiyetimiz o kadardır, uzakta olanlara değil de bunlara ver deniyor, kurbiyette olanlara Hakk’a kûrb’ân olanlara, kûrb’ân bilindiği gibi aynı zamanda yakınlık demektir.
Ve yetimlere, yetim babasız olan demek, yani İseviyet mertebesinde olanlara da ver, çünkü sen Muhammediyyet mertebesindesin deniyor.
Miskinlere ver, miskin sâkin olan, sükûnette olan demektir, yani kendisine ait hiçbir varlığı olmayan kimse, fakir belirli bazı şeyleri olan, ama zor hayat yaşayandır, miskin ise zâhirde kendine ait hiçbir şeyi olmayan, bâtındada nefsaniyeti olmayan demektir, işte ona kendinin hakikatini vermek lâzım, İlâh-î hakikati ona vermek lâzımdır.
Ve yolda kalanlara da yardımcı olmak, bunlar talebeler de olabiliyorlar, zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de Hakk yolunda olan kimseler demektir, yani mânevi yol ehli olanlara da yardım edin, ki esas yardımda bu oluyor, zâhiri yapılan yardım ancak dünyadki ihtiyacını gidermek için olan bir yardımdır, ama bâtıni yol ehline yapılan yardım ebedidir.
Dilencilere, onlarda, zâhir olarak bildiğimiz fakirler olup dilenenlerdir, birde Hakk’ın gani kapısında fakr ile dilenenler yani İlâh-î ilme talip olanlardır, İlâh-î ilmi dileyenlerdir. Bu avami mânâ da dilenmek değilde murat etmek mânâsınadır.
Ve kölelere, gerçi zamanımızda zâhiri kölelik fiilen kalkmış gibi ama aslında bu kölelik günümüzde çok daha ağır bir şekilde sürdürülüyor, şimdi maddenin kölesiyiz, kimse bizi tutup bir yerlere götürüp suçsuz yere, hapse atmıyor ama madde öyle bir boğazımıza sarılmış ki bizi kendi istikametine doğru alabildiğine koşturarak götürüyor, işte bu tür nefis kölelerine, onlara kendi hakikatini anlatmakta onları hürriyete kavuşturmaktır, fakat para vermek sûretiyle değil, kendisini kendisine tanıtmak sûretiyle, nefsinin köleliğinden kurtarmak sûretiyledir.
İşte bunları yapması lâzımdır ve namazını dosdoğru kılması lâzımdır, yani namazın hakikatini tamamıyla yerine getirmektir, şeriat mertebesinde kulluk hükmü içerisinde namazını en güzel şekilde, tarikat mertebesinde muhabbetin en güzel şekliyle, hakikat mertebesinde kendini tanıyarak en güzel şekilde, marifet mertebesinde Allah’ını tanıyarak en güzel şekilde ikâme etmesi lâzımdır, ikâme demek bu, kaim olma, hangi mertebede ise o mertebenin hakkıyla orada kaim olma ve ahlâkıyla orada kaim olmadır. Câmi’de herkes namazını bir başka türlü kılar, bir başka türlü düşünce içerisinde bir başka yapıda kılar fakat namazın aslı değişmiyor, tabii kişi fiilini değiştirse de namazın aslı değişmiyor.
Zekâtını vermesi lâzımdır, maddi zekâtını verdiği gibi bâtıni zekâtını vermesi lâzımdır, yani ilmin zekâtını vermesi lâzımdır.
Ahd ettiği zaman ahdini yerine getirmesi, yani bir şeye söz verdi ise ister yazılı olsun ister olmasın sözünü yerine getirmesi gereklidir.
Zorda ve darda kaldığı zaman sabretmesi, hemen
feryat figân etmemesi, ümitsizliğe düşmemesi lâzımdır. İşte bu kimseler tasdik etmişlerdir, doğru kimselerdir, hakikat olan kimselerdir, işte bunlar ittika sahibidirler.
Yukarıdan beri sayılan özellikler kimde varsa bunlar ebrar zümresindendir, yüzünüzü sadece doğuya veya batıya çevirmeniz ebrar değil bu yukarıdan beri sayılan hasletler kimin üzerindeyse onlar ebrar’dandır, ebrar tarikat mertebesinin kemâlatıdır, tenzih mertebesinin kemâlatıdır.