İçeriğe atla
Enbiyâ 91Cüz 17 · Sayfa 330

Enbiyâ Sûresi 91. Âyet

الأنبياء

Sohbete sor

Velletî ahsanet fercehâ fenefaḣnâ fîhâ min rûhinâ vece'alnâhâ vebnehâ âyeten lil'âlemîn(e)

Irzını korumuş olan kadını da (Meryem'i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da alemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık.

Enbiyâ Sûresi

“Velletî ahsanet fercehâ fenefahnâ fîhâ min rûhinâ vece’alnâhâ vebnehâ âyeten lil’âlemîn(e)” Irzını korumuş olan kadını da (Meryem’i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık. (21/91)


Misbâhu’l-Hidâye sâhibi buyururlar ki: “Rûhun marifeti ve onun idrâk zirvesi son derece yüksek ve erişilmezdir. Akılların kemendi ile ona ulaşmak kolay değildir. Keşf sahipleri onun keşfini kıskanıp ancak işâret diliyle beyânlarda bulunmuşlardır. Hz. İzzet indinde en şerefli bir mevcût ve en yakın bir görünen “rûh-ı a’zam”dır. Çünkü Hak Teâlâ onu “min rûhîy” yani “rûhumdan” (Hicr, 15/29) ve “min rûhinâ” yani “rûhumuzdan” (Enbiyâ, 21/91) yüce beyânı ile kendisine bağladı.

Nitekim cenâb-ı Meryem'e onun bir beşer suretinde tasavvurundan sonra, Cibril (a.s.) suretinde tecellî eyledi; ve Meryem'e üfleme (nefh) eyledi, Isâ (a.s.) vâki' oldu. Ve işte bunu için Hak Teâlâ hazretleri nefhi kendisine nis­bet edip:(Enbiyâ, 21/91) buyurdu.

Enbiya (21) / 91- Irzını iffetle korumuş olan Meryem’i de an. Biz, ona ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlunu, cümle âlem için bir ibret kıldık.

Her ne kadar İsa (as) ı Meryem anaya Cebrail nefh etti deniyorsa da bu ayette “Biz nefh ettik” buyuruyor. Cenab-ı Hak nefhi kendine vermektedir. İmdi burada İsâ (a.s.) sebebiyle, ihyâyı mevta buyurması hakkında Allah Teâlâ için üç tecellî sureti sabittir:

Birincisi, değişiklik olmadan Cibrîl-i aslî suretidir.

İkincisi, Hz. Cibril'in cenâb-ı Meryem'e geldiği beşer-i seviyy suretidir.

Üçüncüsü, İsâ (a.s.)ın suretidir. Ve millet-i îseviyye in­dinde “Bi ismi eba ebi ve ruh-ul kuds “ tabir olunur. Ta'bîr olunan bu teslîs aslında sahihdir.

"Eb"-den murâd, yani babadan murad, beşer suretidir. "İbn"den murâd, yani çocuktan, oğuldan murad, İsâ (a.s.)ın su­retidir. "Rûhü'l-kudüs'ten murâd dahi, asli nur melek haliyle Cibril (a.s.)dır. Bu üç suret, vücûd mertebeleri ile ba'zısı ba'zısının fevkında olarak Allah Teâlâ hazretlerinin tecellîsi ol­mak i'tibâriyle Hak'tır. Zîrâ Hak Teâlâ o suretlerin Kayyûm'udur. Yani her ne kadar Cebrail (as)dan sadır oluyorsada o bütün suretlerin kayyumu da Allahü Teala’dır. Yani kaim edicisidir. Meydana getiricisidir. Ve o suretlerin vücûdu vücûdât-ı izâfıyyedir. Hakka nazaran hepsi izafidir.

Ve Hakk-ı mutlakın ve vücûd-i hakîkînin yani mutlak hakkın ve hakiki vücudun izafi vücutlara olan tecelliyatı girme ve birleşme sûretleriyle değildir. Allah Teâlâ bunlardan münezzehdir. Hani hıristiyan inancında İsa (as) bir subaşında iken Allah bir güvercin şeklinde gelip İsa (as) ın başına konup İsa (as) ın içine girmiş şeklinde ki inanç doğru değildir. Allah’ın İsa (as) ile birlikteliği böyle girme ile ilgili bir şey değildir. Zaten onların hepsinin kayyumu Hakk’tır. Girme çıkma hulul gibi şeylerin olması için ikinci bir varlık lazımdır.

Ve Cenâb-ı İsâ'dan ölüleri diriltmesi zahir olması cihetinden ona nazar eden kimse, onu rûhiyyetle Allah Teâlâ'ya nisbet eder. Yani ruhullah der mutlaka bunu Allah yaptı der. Yani İsa’yı Allah yerine koyar. Binâenaleyh onun hakkında: "O Rûhullahdır, ya'nî nefh ettiği kimsede hayât, rûhullah olan İsâ (a.s.) ile zahir oldu" der. Bu kavl dahi müslimînin kavlidir. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de, onun hakkında (Nisa, 4/171) buyruldu. Ve bu kavl evvelki kavle çok yakındır. Velâkin onda suretin bir şeye benzemesine önemi yoktur. Yani burada suret şekli yoktur. Sadece ruhtan bahsediyor diyor.

Kâfirlere gelince: Onlardan ba'zıları Ibn-i Meryem olan cenâb-ı Isâ'ya ulûhiyyetin hulul ettiğini uluhiyetin girdiğini ve ba'zıları ulûhiyyetin onunla ittihâd eyle­diğini yani uluhiyetin onunla birleştiğini iddia ettiler, ki bu i'tibâr ile nefs-i ilâh olmuş olur. Binâena­leyh onlar dediler ki: İlâh üçleşip "Eb" ve "İbn" ve "Rûh-i Kudüs"e kısımlara ayrıldı. Ondan sonra dönüp "İlâh vâhiddir" dediler;

Ve "üç kaide " kabullendiler. Ve onların lügatinde "uknum" "asıl" ma'nâsınadır. Şu halde "ekânîm-i selâse" "usûl-i selâse" de­mek olur. Sonra onlara "sıfât-ı selâse" isimlendirme edip "vücûd" ve "hayât" ve "ilim" dediler. Sonra da "uknûm-i ilm", İsâ ibn Meryem'e hulul edip onunla birleşti. Ve onun bedeni asılmakla bu uknûm-i ilm, ondan ayrılıp aslına rücû' eyledi, dediler.

Ve yukarıda zikr olunduğu üzere İsâ (a.s.)ın üç itibara kabil olan hakîkat-i zahire olduğunu idrâk edemediler. Yani üç itibarı kabul eden zahir ve hakikat olduğunu idrak edemediler. Bunca tetkiklerle, araştırmalarla fenniyye ile meydana gelen benzerlerinden farklı olan hıristiyanlık âlemi ma'rifet-i ilahi marifetteki o kadar cahilce derecelerine hayret etmemek kabil değildir. Zahirde bu kadar ilerlemiş kafaları çalışmış olduğu halde ama ne yazık ki bu hakikatlere akılları ermez.

(Ra'd, 13/33) "Allah'ın ıdlâl ettiği kimse için hâdî yoktur." Allah’ın delalette bıraktığı için bir kurtarıcı yoktur. İmdi İsâ (a.s.)ın mâ-i muhakkak ile mâ-i varlığı vehm edilenden hasıl olan yani Meryem anadan mai muhakkak, Cibril’den mai muhayyel den meydana gelmiş olması hasebiyle, bu tevehhümün te'sîrâtından dolayı buradaki vehim beşeri bir vehim değil ilahi vehim burada letafeti ifade etmek istiyor, İsa (as) ın vücudu beşeriyesi diğer insanlar gibi değil gazımsı bir halde idi, çünkü Cebrail (as) ın nefhasıyla anneden gelen bir kısım cesed yönü vardı, ama büyük bir kısmı babadan geldiği için bizim beşeriyetimiz gibi çok katı bir vücuda sahip değildi, değişik bir vücudu vardı. İşte bu da mütekevvin olması hasebiyle bu tevehhümü tesiratından dolayı değişkenlik oluyordu, bir vakit Hak, cenâb-ı İsâ'da (ism-i mef’ûl sîgasıyla) varlığı vehm edilen olur; yani Hakk onda gizlenir.

Ve bir vakit, melek onda vehm edilen olur; bir vakit dahi, onda beşeriyyet-i insâniyye vehm edilen olur. Yani onda gizlenir ama faaliyeti ondan alır. Binâenaleyh cenâb-ı İsâ'ya nazar eden kim­senin onun hakkındaki zann-ı galibi ne ise, o zann-ı gâlib hasebiyle vâki' olur. Yani bir vakit onu Allah’ın orada zuhuru vardır diye onu ruhullah olarak görür, bir vakit Cibril olarak görür, bir vakit te kendi beşeriyeti itibariyle görür. Yani İseviyet beşeriyeti itibariyle bu İsa dır der. O zaman ne oldu bu İsa dır, İsa diye bakıldığında O’ndan görünen Ruh-ul Kuds tür, ondan görünen Ruhullah olduğundan dolayı Allah’tır der. Yani İsa (as) hakkında üç türlü düşünce gerçektir. Yani hem görüş olarak hem de yaşantı olarak ama bunlar zaman zaman kendisinde değişiklik ifade eder.

Peki Muhammediyet ile arasında ne fark vardır? Mertebe-i Muhammediyette bunlardan bir fazlalık olması lazımdır. İşte o da Cenab-ı hakkın bütün mertebeleriyle Muhammedilerde görünmesidir. Ayrı mertebelerde değil de bütün mertebelerden görünmesi, bu da dördüncü halidir, kişinin beşeriyeti ağır olduğu halde yani İsa (as) gibi ruha mensup olmadığı halde toprağa mensup olduğu halde ama hazret-i Rasulullahtan aldığı nefa-ı İlahiye ile kendisi de Ruhullah’tır, aynı zamanda ümmet-i Muhammed’in gerçek kemal ehli arifleri, velileridir Cebrail (as) Meryem anaya bir defa nefh etti, ama Kur’an-ı Kerim efendimiz vasıtasıyla Zati nefih bizlere olmaktadır. Sıfati neflh değil, İsa (as) bedenleri diriltti, ama ümmet-i Muhammed kıyamete kadar başladığı günden kıyamete kadar ruhları diriltmektedir. Eğer bir beden sadece beden olarak dirilirse nihayet beş on sene yaşar sonunda ölür, ama ruh olarak dirilirse o ruh onun bedenini de diriltir.

Beden ruhu diriltemez ama ruh bedeni de diriltir. İşte Muhammedilerin İseviyet mertebesine üstünlüğü buradadır. Cebrail (as) bir defa nefh etti İsa (as) meydana geldi, ama Kur’an-ı Kerim Peygamberi vasıtasıyla bize nefh edilmektedir, Kur’an-ı kerim’in her tarafı Cibril’di. Her ayeti, Cibril’di. İsa (as) ile ilgili bazı yanlış görüşler ortaya çıkabilmekte ama ümmet-i Muhammedi de hiç böyle yanlışlık olması mümkün değildir.

Çünkü her ayet tabi bir seyir üzeredir gerek ceset ve ruh olarak. Anne ve babadan meydana gelmesi gerek irfaniyet sebebiyle Efendimiz (sav) den gelmesi, hani efendimiz “Ben Allah’tanım, mü’minler benim nurumun nurundandır” buyuruyor. Yani bizler suret olarak toprak anasırdan isek de ruh olarak Hak’danız, ruh olarak hazret-i peygamberdeniz. Ruhumuz Hakk’tan gayri bir şey değildir.[100]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)