Âl-i İmrân Sûresi 193. Âyet
آل عمران
Rabbenâ innenâ semi'nâ munâdiyen yunâdî lil-îmâni en âminû birabbikum feâmennâ(c) rabbenâ faġfir lenâ żunûbenâ vekeffir ‘annâ seyyi-âtinâ veteveffenâ me'a-l-ebrâr(i)
"Rabbimiz! Biz, 'Rabbinize iman edin' diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al."
"Rabbimiz! Biz, 'Rabbinize iman edin' diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, bizleri sana ermiş kullarınla beraber yanına al".
Âl-i İmrân 193. ayet, müminlerin Allah'a yönelişini, iman çağrısına icabetlerini ve günahlarının affı ile iyilerle birlikte ölmeyi talep etmelerini dilbilimsel bir derinlikle ifade eder. Ayet, 'çağırma', 'iman etme', 'bağışlama', 'örtme' ve 'iyiler' gibi temel kavramlar üzerinden insanın Allah ile olan ilişkisini ve ahiret beklentisini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nidâ (نداء), yüksek sesle çağırmak, bir şeyi duyurmak demektir. Münâdî ise bu çağrıyı yapan kişidir. Ayetteki 'münâdiyen' kelimesi, Kur'an'ın veya peygamberin iman çağrısını temsil eder ve bu çağrının duyulup karşılık verildiğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Münâdî, burada 'davet eden' anlamındadır. Kur'an'da bu kelime, genellikle Allah'ın veya O'nun elçisinin insanları hakka ve imana çağırmasını ifade eder. Ayetteki kullanımı, müminlerin bu çağrıya kulak verdiğini ve icabet ettiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman (إيمان), Kur'an'da sadece 'inanmak' değil, aynı zamanda 'güvenmek', 'emniyette olmak' ve 'tasdik etmek' anlamlarını da içerir. Allah'a iman, O'nun varlığını, birliğini ve gönderdiklerini tereddütsüz kabul etmeyi ve O'na teslim olmayı ifade eder. Ayetteki 'âminû' emri, bu kapsamlı inancı talep eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Emn (أمن) kökünden türeyen iman, kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Bir şeye iman etmek, onu doğru kabul etmek ve ona karşı bir güvence hissetmektir. Ayetteki 'âminû' ifadesi, müminlerin Rablerine karşı bu derin güven ve tasdik duygusunu benimsemelerini emreder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İman, Kur'an'da sadece zihinsel bir kabul değil, aynı zamanda kalbi bir tasdik ve amele yansıyan bir teslimiyet olarak ele alınır. 'Âminû' fiili, bu bütüncül inanç halini ifade eder ve müminlerin çağrıya bu şekilde karşılık vermesini bekler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğafr (غفر), bir şeyi örtmek, gizlemek demektir. Allah'ın mağfireti ise kulun günahlarını örtmesi, affetmesi ve cezalandırmamasıdır. Ayetteki 'fağfir' duası, müminlerin günahlarının Allah tarafından bağışlanmasını ve üzerlerinin örtülmesini talep etmelerini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mağfiret, Allah'ın kulun günahlarını setretmesi (örtmesi) ve azabını kaldırmasıdır. Bu, sadece günahı gizlemek değil, aynı zamanda onun kötü sonuçlarından da korumaktır. Ayetteki bu talep, müminlerin Allah'ın rahmetine sığınarak günahlarından arınma arzusunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Keffâre (كفارة), günahları örten şey demektir. 'Keffir' fiili ise günahları örtmek, gidermek ve silmek anlamında kullanılır. Ayetteki 'keffir annâ seyyiâtinâ' ifadesi, Allah'tan küçük günahların veya hataların silinmesini, etkilerinin ortadan kaldırılmasını istemektir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kefâret, bir günahı veya hatayı örten, gideren şeydir. Allah'ın 'tekfîr'i, kulun günahlarını silmesi, yok etmesidir. Bu, mağfiretten farklı olarak, daha çok küçük hataların ve kusurların giderilmesi anlamında kullanılır. Ayetteki bu dua, müminlerin hem büyük günahlarının affını hem de küçük hatalarının silinmesini talep ettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Birr (برّ), geniş kapsamlı iyilik, itaat ve salih amel demektir. Ebrâr (أبرار) ise bu iyilikleri sürekli yapan, Allah'a karşı görevlerini eksiksiz yerine getiren kimselerdir. Ayetteki 'me'al-ebrâr' ifadesi, müminlerin ahirette bu salih ve iyi kullarla birlikte olmayı arzu ettiklerini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ebrâr, Allah'ın emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan, kalpleri temiz ve amelleri salih olan kimselerdir. Kur'an'da cennet ehli olarak da zikredilirler. Ayetteki bu talep, müminlerin sadece günahlarından arınmayı değil, aynı zamanda ahirette salihlerle birlikte yüksek bir mertebeye ulaşmayı da dilediklerini vurgular.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(193) (Rabbenâ innenâ semi'nâ münâdiyen yünâdiy lil îmâni en âminu Bi Rabbiküm fe âmennâ* Rabbenâ fağfir lenâ zünubenâ ve keffir annâ seyyiâtinâ ve teveffenâ maal' ebrâr;)
"Rabbimiz! Biz, 'Rabbinize imân edin' diye imâna çağıran bir davetçi işittik, hemen imân ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, bizleri sana ermiş kullarınla beraber yanına al".” Bu Âyeti kerîme imân’ın birinci mertebesini anlatan Âyeti kerâme’dir. Bütün kelimeler biz olarak kullanılmıştır, yani burada çoğul bir imân anlayışı vardır ve efal mertebesinin imânıdır.
Aynı yapı içerisinde olan kişilerin birlikte seslenişleridir ve duyduk demeleri imân’ın duyuyla geldiğini göstermektedir, yani daha önce bu konulardan haberleri yok iken bir çağırıcıyı duymuşlar saf ve temiz bir inanışla imân etmişler. Şeriat ehli şeriata uydukları için nefsi
emmâreleri dizginlenmiş bir nefsi emmâredir yani ne yok edilmiştir ne de tanınıp bilinmiştir. Dervişlerdeki ise nefsi emmâreye karşı bilinçlenilmiştir ve nefsi emmârenin yapacağı ataklara karşı önlem alınmıştır.
Şeriat mertebesinde olanlar beşeriyetlerinde olduklarından sevab ve günahta orada geçerli olduğundan günahlarının affını istiyorlar ve kötülüklerinden temizlenmeyi ve bu mertebenin gerçek halini idrak ettikten sonra ebrâr ile yani temizlenmiş iyi hale gelmiş kimselerle birlikte bizi sonlandır diye dua ediyorlar.
Esmâ mertebesinin îmânı, Bakara Sûresi’nin 3. Âyetinde belirtildiği gibi “Elleziyne yu'minune Bil ğaybi” yani “Onlar gayblerine îmân ederler” Âyetidir.
Sıfat mertebesinin imânı ise, imân ehlinden bahsederken “Onlar Rahmân’ın muhabbetlileridir” deniyor.
Dördüncü olarak , Bakara sûresinde 285. Âyette belirtildiği üzere “Amener Rasûlü” yani “Rasül îmân etti” Âyetidir. Efendimizin (s.a.v.) İmânı bir kefeye konsa ve bütün peygamberler dahil gelmiş geçmiş insanların îmânları bir kefeye konsa “Amener Rasûlü” ağır basar. Öyle bir hakikati İlâhiyyeye îmân etti ki o îmân sahasına ondan önce ne bir insan ne bir cin girebildi, çünkü orada zâti tecelli vardır.
Not= Bu hususta daha geniş ilgi (Vahy ve Cebrâîl) isimli kitabımızda mevcuttur dileyen oraya bakılailir.