İçeriğe atla
Fâtır 1Cüz 22 · Sayfa 434

Fâtır Sûresi 1. Âyet

فاطر

Sohbete sor

Elhamdu li(A)llâhi fâtiri-ssemâvâti vel-ardi câ'ili-lmelâ-iketi rusulen ulî ecnihatin meśnâ veśulâśe verubâ'(a)(c) yezîdu fî-lḣalki mâ yeşâ(u)(c) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a mahsustur. O, yaratmada dilediğini artırır. Şüphesiz Allah'ın gücü her şeye hakkıyla yeter.

Fâtır Sûresi

“Yarmak, kabuğunu yarıp ortaya çıkmak, yaratıp ortaya çıkarmak” anlamındaki fatr kökünden türeyen fâtır kelimesi sûrenin başında Allah ismine sıfat olmuştur. Buna göre, “Göklerin ve yerin fâtırı olan Allah’a hamdolsun” demek, “Gökleri ve yeri yok iken yaratan, onları yeni ve sürekli oluşumlara uğratacak olan Allah’a hamdolsun” anlamına gelir.[5]

“Elmalılı Hamdi Yazır” tefsirinde “Fâtır” hakkında,

En'am Sûresi'nde de geçtiği üzere, "Fatara" aslında yarmak mânâsınadır. Rağıb, uzunluğuna yarmak der. Bundan daha önce örneği geçmeksizin ilk olarak yaratmak mânâsına meşhur olmuştur. Bu mânâya göre "Fatır" ilk yaratmaya göredir. Ve di'li geçmiş zaman mânâsına olacağı için, izafet-i maneviye olarak "marife" olup Allah kelimesine sıfat olmuştur. Bu şekilde ahirete, ikinci yaratılmaya işareti, intikalî ve istidlalî olmuş olur. Bununla birlikte bazı tefsir bilginlerinin dediği gibi, yarmak mânâsından ismi fail olması da mümkündür. Bu şekilde biz bundan "Gök yarıldığı zaman" (İnfitar, 82/1) ifadesindeki "İnfitar"ı (yarılmayı) da anlamak isteriz ki, bu durumda ahiret yaratılması dahi açıklanmış olur. Ancak yaratacak demek olan bu mânâ gelecek zamana ait olduğu için, "Fatır" dilbilgisi açısından amil (başka kelimelerde amel eden) olarak "lafzî izafet" olacağından marifelik kazanmaz ve Allah ismine sıfat olmaması gerekir.

halde iki ihtimal kalır: Birisi bedel yapılmak, birisi de "Din gününün sahibi." (Fatiha, 1/3) gibi süreklilik ve sebat kastolunarak geçmiş zaman ve gelecek zaman, kapsamaktır. En uygunu da budur. O halde hem ilk yaratılmayı ve hem ikinci yaratılmayı kapsayarak mânâ işaret ettiğimiz gibi şu olur: Gökleri ve yeryüzünü yaran ve ayıracak olan, dünyayı yarattığı gibi ahireti de yaratan ve melekleri elçiler yapan, yani kendisinden kullarının şuurlarına tebliğ vasıtaları, peygamberlere vahiy, salih insanlara ilham, akıllara doğru düşünme fikrini getiren araçlar, yahut kudretini, eserlerini yaratıklarına iletici vasıtalar kılan, öyle ki ikişer üçer, dörder çok kanatlı.

Muhyiddin İbn-i Arabî h.z. leri, "Fâtır" ismini "varlıkları benzersiz bir şekilde yoktan var eden ve hakikatlerini açığa çıkaran" olarak yorumlar.

"Allah, her an 'Fâtır' sıfatıyla âlemleri yeniden var etmektedir"[6]

Fass-ı Dâvûdî'nin nihayetlerinde îzâh olunduğu üzere emir ikidir: yani Hakkın emri ikidir, Biri "emr-i tekvînî", diğeri de "emr-i teklîfî"dir. Emr-i tekvînî kulun isti'dâd-ı ezelîsi yani ayan-ı sabitesinin gerektirdiği üze­rine gereken emirdir. Bir de emr-i iradi vardır, ayan-ı sabiteden gelen. Emr-i tekvini de iki türlüdür birisi ayan-ı sabitesi dolayısı ile kişinin yapmış olduğu fiillerinin tekvin yani kevn, mesela Cenab-ı hak namaz kılın Kur’an okuyun dediği zaman o bir emirdir. İşte biz o emri yerine getirdiğimiz zaman o emri tekvin etmiş hayata geçirmiş oluyoruz. “kün” diye varlığa geçirmiş oluyoruz. Yani onu faaliyete geçirmiş oluyoruz. Diğeri de emr-i teklifidir, emr-i teklifi bilindiği gibi peygamberlerin kitapları vasıtasıyla insanlara dışarıdan şunu yapın bunu yapın diye teklif ettikleri yaşam tarzıdır. Biri emr-i teklifi diğeri emr-i tekvinidir. Yani ayan-ı sabitemizde var olan şeyin bizden zuhura çıkmasıdır. Bir bakıma bu elimizde olan bir şey değildir emr-i teklifinin diğer yönü.

Emr-i tekvini kulun istidat-ı ezelisi üzerine tereddüp eden emirdir. Yani ezeli istidadı üzerine tertib edilen üzerine verilen istidad-ı ezelisine göre verilen bir emirdir. Eğer onun isti'dâdı, emr-i tekiîfî olan emr-i şeriata muhalefeti îcâb ediyorsa, dünyâ dediğimiz bu âlem-i kesîfde, muhakkak ondan enbiyâya muhalefet zuhura gelir. Binâenaleyh o kim­se küfür ve şirkinde ma'zûrdur. Emr-i tekvini dolayısıyla. Neden, çünkü kendisinde var olan program onu icap ediyor. Zîrâ şuûnât-i ilâhiyyeden bir şe'n olan onun ayn-i sabitesi yani Hakkın dilemesi olan şe’ni olan ayan-ı sabitesi lisan-ı istidat ile Hakktan bu suretle zuhuru istemiştir.

Hak dahi vücûd verme ile onu o suretle izhâr buyurmuştur. Şu halde kâfir ve müşrikten sâdır olan fiil, bir i'tibâra göre emr-i ilâhîye muvafık ve bir i'tibâra göre de muhaliftir. Yani ayan-ı sabitesi üzere emr-i tekvini üzere muafık, ama emr-i teklifiye göre muhalif olmaktadır.

İşte yekdiğerine zıt görünen hükm-i ilâhî dahî biribirinin zıddı olan merâtib hasebiyle vâki' olmuş olur. Eğer bu tür zuhur olmazsa alemde tek tür insan olur. Ya hepsi kafir olur, ya hepsi Müslüman olur. Bu da bu alemde mümkün değildir. Çünkü burası fark alemidir. Fırkalaşma alemidir. Ahirette iki ana unsurun yaşadığı bir hayat tarzı olacak, ya celali, ya da cemali olacaktır. Yani ya Hadi, ya da Mudil olacak ikisinden birisi bunun dışında bunun dışında Esma-ı İlahiyenin zuhuru yoktur. Ama işte bu alem bütün bu alemlerin en kemalli yeridir. Çünkü bütün zıtlıklar buradadır.

Kim ki bütün bu zıtlıkları bünyesinde topladı işte o zaman tevhid ehli oldu, yoksa herkesin Müslüman olduğu yerde hiçbir şeye gerek yoktur ki ne imtihan var ne de herhangi bir hakkı tanıma vardır, sadece Hadi ismi olmuş olsa bu alemde diğer bütün isimler yok hükmünde olur. Bu da mümkün olmadığından Cenab-ı Hakkın bütün Esma-ı İlahiyesi zuhur bulacak bir mahal gerekecektir.

İşte bunun programını yaptığından kimisine Kahhar isminin emr-i tekvini olarak Kahhar ismi şekliyle programı yapılmakta kimisinin Cebbar ismi ağırlıklı olarak diğer bütün isimler var da ama ağırlıklı olanı o yani Rabb-ı hası olan o isimle işte böylece zuhura çıktığından dolayı rabbına itaat etmiş oluyor. Yalnız rabbına itaat etmiş oluyor Allah’a itat etmiş olmuyor. Kendi rabb-ı hası olan isme itaat etmiş oluyor. Alemlerin rabbı olan Allah’a değil. İşte bir yönüyle rabbına iteat etmiş oluyor, ama emr-i teklifi üzerine böyle yapmayın, etmeyin denildiği için böyle yapmış olduğundan da ihtilafa düşmüş oluyor.

İşte yekdiğerine ters olarak görünen hükm-ü ilahi dahi birbirinin zıddı olan meratib sebebiyle vaki olmuş olur. İşte böyle zıt mertebelerin zuhura gelmesi ile Esma-ı İlahiye faaliyete geçmiş olur. Yoksa bütün dünyada sadece Hadi isminin zuhuru olsaydı Hadi olurdu, o zaman bu kavgalar bağırışlar, münakaşalar şunlar bunlar olmaz Cennet olması lazımdı burası. Öyle bir şey de mümkün olmadığından her varlık kendi programı ile zuhura gelmektedir. İşte buna da FATIR diyorlar. Fıtratı üzere zuhur etmektedir. [7]


( فاطر ) “Fe: 80” “Eif: 1” “Tı: 9” “Re: 200” harf değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 80+1+9+200= 290 dir.

0 kaldırıldığı zaman (29) dır. 28 mertebeyi ihata eden yakîn halidir. Aynı zamanda 28 harf vardır ve “Lam ve Elif” harflerinin birleşimi ile sıraya girmeyen 29. olarak ﻻ (lam elif) harfi oluşmaktadır.

Tüm harfler “Elif” harfinde meydana gelmiştir. “Elif” harfinin eğilip, bükülmesi yuvalanması ve noktalarıda 12 zahir 1 bâtın noktadan oluşan “Elif” ten alırlar… “Elif” harfi sayısal değeri “1” di. 290-1= 289 olur. 28 mertebe ve 28 harfin rububiyet-esmâ mertebesinden “fâtır” edip isimlerinin meydana gelmesi olarak düşünülebilir.

2+8+9= 19 dur. 19 ise İnsan-ı Kamil in şifre sayısıdır. “1” Zâtı Ahadiyet’in “19” İnsan-ı Kamil’in gönlünde ve arzında zuhur tecellide olmasıdır. Tüm âlemlerin (18000) âldığı isim İnsân-ı Kamil dir. Birimsel varlık ise Kamil İnsan ismini alır.

“Fatır” meallerde yaratma olarak verilmiştir. “Halaka” kelimesi ayetin ikinci bölümünde verilmiştir.

(خَلَقَ) “Haleka” kelimesi meal ve tefsirlerde yaratma olarak çevrilmektedir. İrfan ehli aşk kamusundan yaratma kelimesini kaldırmış ve yerine zuhur ve tecelli ifadelerini koymuşlardır.

(حَكَّ) “Hakk” Ha harfinin üstüne benlik noktası geldiği zaman “Hı” olur. “Ke” harfini kaldırılıp yerine “Lam” konulduğu zaman “Hakk” (خلك) “Halk” olur… O zaman “Hakk” “Halk” tecelli etmiş ve zuhura yani görüntüye gelmiş olur…

“Fatır” kelimesine zuhuruna doğru batığımızda “Rı” Rububiyet – Esmâ dır. “Tı” Tahakkuk – Gerçekleşmededir. “Elif” Ahadiyet ve “Fe” Faaliyettir.

Esmâ-i İlahiyyenin tahakkuku, Ahadiyet mertebesinden ifaza edilerek yani isminin hakkı verilere ef’al alâminde faaliyete geçer.

Bizlerinde gönül göğü, bâtınımız ve bedenimiz halkımız olarak zuhur ve tecellidedir.

“Melek” Kuvve demektir. İkişer, Üçer, Dörder kanatlı olması bu kuvvelerin yönleridir. Yoksa bazılarının hayali olarak tasvir-tasavvur ettiği gibi kuş veya kelebek gibi kanatlar değildir.

İkişer kanatlı olması zâhir ve bâtın âlemleri ile bağlantılı olması,

Üç kanatlı olması “Mülk-Melekût-Ceberût âlemleri ile bağlantısı olması, Dört kanatlı olması “anasırı erbaa” (dört unsur) ateş, hava, su, toprak ile bağlantısının olmasıdır.

Hamd bunu gönlü, vücudu ve melekleri esmâ-i ilâhiyye ile faaliyete geçiren Allah içindir.[8] (Murat Derûni)

"Kanatlar, meleklerin ilâhî emirleri taşıma kapasiteleridir".[9]

Faydası olması bakımında Fusûs’ül Hikemden meleklerin hakikati ile devam edelim.


Fusus’ul Hikem Mukaddime sayfa 27 Melaike-i Kiram bölümü:

Âdem’e secde ile serfuru ile emir olunmadılar. Kimlerdi bunlar, Tabii meleklerdi. İkincisi Melâike-i Unsuriyyun dur yani anasır kaynaklı unsur kaynaklı meleklerdir, bunlar anasıra mensup olan ervahtır. Yani toprağa unsurlara su hava ateş toprak bunlara mensub olan yani onlardan var olan ruhlardır ve Âdeme secde ve iteat ile mükelleftirler.

Melâike-i Kiram ihtiyar sahibi olmayıp, ama insan ihtiyar sahibidir, mesuliyeti de o oradandır. Melekler ihtiyar sahibi olmayıp o kuvvanın sahibi olan yani o melek olan o kuvvetin sahibi olan Zât-ı Uluhiyetin iradesine tabi olduklarından haklarında 66/6 âyeti âyetinde buyurulmuştur.

﴿٦﴾ يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا قُوۤا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلۤئِكَةٌ غِلاظٌ شِدَادٌ لا يَعْصُونَ اللَّهَ مَاۤ اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُوءْمَرُونَ

66/6- Ey inananlar! Kendinizi ve çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı, insanlar ve taşlardır. Görevlileri, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine duyurulanları yerine getiren pek haşin meleklerdir.

Nitekim vücud-u insanideki kuva dahi insanın iradesine tabidir. Az önceki söylediğimiz hadisedir. Vücud-u insanın insandaki kuvvetler dahi insanın iradesine tabidir. Yani elimizi kaldırdığımız zaman bizim irademizle oluşan bir kuvvettir ve bu kuvvet insana tâbidir. İnsan iradesini bir şeye tevcih edince yani insan yapmak istediği şeye yönelince o kuvvet o şeye masruf olur, oraya sarf edilmiş olur ve asla tahalluf etmez. Yani o kuvvet oraya yönlendirilmiş olur ve bu kuvvet hayır ben bunu yapmam diyemez, ihtilâf edemez. İnsanın iradesine karşı gelemez.

Melâike-i unsuriyyun avalim-i bi nihaye yani nihayetsiz âlemlerde âlem-i kesifenin tedbirine memurdurlar. Kesif âlemlerdeki tedbire memurdurlar. Yani buranın düzenlenme sine yaşantısına faaliyetine devamına memurdurlar, melâike-i unsiriyyunlar. Yani sonsuz kesif âlemlerin tedbirine memurdurlar yani buranın faaliyetlerine memurdurlar. Bunların adadı yani adetler, sayıya ve sınırlandırmaya gelmez. O kadar çoktur. Melâike âlem-i his ve şehadette eşhas-ı kesife gibi görünmezler. Bakın melâike-i kiram âlem-i his ve şehadette yani bu içinde bulunduğumuz his ve şehadet âleminde şahs-ı kesif yani bizler gibi kesif şahıslar olarak görünmezler.

Zira ervahtır, âlem-i hayelde suver-i muhtelife mütemessilen meşhut olurlar. Yani his ve şehadet âleminde melâike-i kiram müşahhas varlıklar olarak oluşmazlar görülmezler. Ancak âlem-i hayelde yani hayel âleminde rüya âlemi gibi hayel âleminde berzah âleminde muhtelifeye mütemessilen yani muhtelif suretleri temsilen muhtelif suretler gibi temsilde meşhud olur, yani görülürler. Lâtif olarak görülürler. Onu da herkes göremez. Bu temsil yani melâike-i kiramın bu temsili görünüşü rainin ahval ve itikadatı ile münasebattır. Yani rüya âleminde lâtif âlemde rainin, yani rüyayı gören kişinin halleri ve itikadı istikametinde görür. Yani idrak ve anlayışı istikametinde melâike-i kiramı nasıl tahayyül ediyorsa o suret ve halde görür.

Hz. Cibrilin Cenâb-ı Meryem’e diğer melâike-i kiramın Lut (a.s.) ve sair enbiya-ı aleyhimüsselama ve evliyaya ve sülehaya temessülleri gibi. Cebrâil (a.s.) ı nasıl görmüştü Meryem ana, insan suretinde görmüştü, ama Meryem ana gitseydide farz-ı misal o kişiye elini dokunarak beni koru veyahutta bana yardım et deseydi, elini değdirseydi eliiçinden geçer giderdi. Çünkü onlar lâtif varlıklardır, kesif değildir. ancak karşıdan gördüğü için onu gerçekten insan zannetti. Yani o sınırlar içerisinde insan zannetti ve onun için senden Rahman’a (19/18) sığınırım dedi. Bakın Allah’a sığınırım demedi, rabbıma sığınırım demedi, Rahman’a sığınırım dedi.

Neden, çünkü mertebe-i Rahmaniye bütün âlemlere rahmet dağıtıyor, o yüzden. Onların bu temessülleri yani lâtif olarak görünmeleri esnasında rainin nezdinde hazır olanlar bu melâikeyi müşahede edemezler. Yani melâike-i kiramın lâtif varlıklar olarak temessül ettiğinde onları gören rainin yanında hazır olanlar bu melâikeyi müşahede edemezler. Zira âlem-i hayale dahil olan ancak raidir. Hayel âlemine dalan ancak o gören kimsedir. Mekke-i Mükerreme’de Kâ’be-i Muazzama’nın çevresinde bu tür haller oluşabiliyor, meselâ diyor ki aaa şurada şu var, yanındaki ben bir şey görmüyorum diyor, neden sadece o gören kişiye görünüyor onlar sadece veya o gören kişinin kabiliyeti açılarak onu müşahede ediyor, orada var, diğerleri müşahede edemiyor, neden kesif baktıkları için.

Meğer ki o kişinin çevresinde hazır olanlardan da âlem-i hayele nüfus eden bir kimse varsa o da görür diyor. Bu temessülü bunlar da görebilirler melâikenin vucuh-u tasarrufatı kanatlara teşbih buyurulmuştur, yani melâikenin vecihleri, yönleri kanatlara benzetilmiştir. 35/1 âyetinde bu kuvvanın semavat ve arzda tesiratı mütenevvia ile kesiresi vardır.

﴿١﴾ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلۤئِكَةِ رُسُلا اُولِىۤ اَجْنِحَةٍ مَثْنَى وَثُلَثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِى الْخَلْقِ مَايَشَاۤءُ اِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

35/1- Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur. Yaratmada dilediği kadar artırır. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.

Yani melâike-i kiramın yani bu kuvvetlerin semavat ve arzda değişik değişik nevilerle çok kesiresi vardır. Yani değişik şekilde faaliyet gösterirler. Vücud-u mutlakın meratip ve etvar-ı muhtelifisindeki tedbirat bu kuvva vasıtasıyladır. Yani mutlak vücudun meratib ve etvar, yani mertebe ve tavırlarda yani muhtelif mertebe ve tavırlarda tedbiratı tedbir alması yani âlemlere hâkim olması hükmetmesi bu kuvvetlerledir. Bunlar canib-i Uluhiyetten, uluhiyyet canibinden Uluhiyyet merkezinden veya yönünden her bir mertebeye ve her bir tavıra irsal olunurlar. Her bir mertebeye ve her bir oluşuma gönderilirler. Yani bazıları enbiyaya vahy ile bazıları evliyaya ilham ile ve eşhas-ı saireyi insaniyeden her birine ve hayvanat ve nebadata ve cemadata yani hayvanlara ve madenlere velhasıl bil cümle eşyaya umur-u muhtelife-i kesirenin tasrifi ve tedbiri için irsal olunurlar. Yani bütün âlemlerdeki fiillerin oluşumların tasrifi ile sarf edilmesi ve tedbir edilmesi düzenlenmesi için gönderirler.

Her hangi bir meleğin kendisinden müteessir olan şeye bir tesir ile ittisali onun kanatlarıdır. Her hangi bir meleğin yani herhangi bir kuvvetin kendisinden müteessir olan yani kendisine tesir eden o malzemeye o varlığa tesir eden her bir şeye tesir ile ittisali yani oraya ulaşması onun kanadıdır. Böylece her bir cihet-i tesir bir kanat olmuş olur. Yani melâike-i kiram hangi yöne tesir etmişse oraya giden lâtif kuvvet onun kanadı hükmündedir. Melâikenin kanatları yani vucuhu, tesiratı adede münhasır değildir. Melâikenin kanatları adetle sınırlandırılmış değildir. Belki onların tesiratı mütenevvia kesiresi hasebiyle yani değişik değişik tesirleri dolayısıyla kanatları gayri kabili tadattır. Yani kanatların sayılması mümkün değildir.

Onun için (s.a.v.) Efendimiz leyleyi miraçta Cebrâîl (as) ı altı yüz kanatlı olarak müşahede ettiklerini beyan buyurmuşlardır. Bütün ufku kapladığını söylemiştir. Maksad-ı alileri yani bundan yüce maksatları 35/1 âyeti Kerîme’si gereğince vücud-ı tesiratın kesretine işaret buyurmaktır. Yani tesir yönlerinin çokluğuna işarettir altı yüz kanatlı görmesi. Aslında 600’ün sıfırlarını kaldırdığımız zaman 6 kalmakta ki bu da altı cihete olan tesirini de göstermektedir. Ön, arka, sağ, sol, alt ve üst olmak üzere. Zâten başka da cihet de yoktur. Yani melâike-i kiram bütün bu cihetlerde tesirlidir, faildir ama Hakk’ın emri ile.

Şimdi Uluhiyetin âlem-i anasıra muhit olan dört kuvve-i külliyesi vardır, Uluhiyetin yani Allah’ın âlem-i anasıra muhit olan yani bu unsur âlemine muhit olan kaplamış olan dört kuvve-i külliyesi vardır. Dört külli kuvveti vardır. Kül yani geniş kuvveti vardır ki, onlara lisan-ı şeriatta Cebrâîl, Mikâîl, İsrâfil ve Azrâîl (a.s) tesmiye olunur. Yani bu isimler verilir şeriat mertebesi lisanında. Bunlara tabi olan melâikenin ise haddi ve hesabı yoktur.

Cebrâîl (a.s.): İlâhi gayb hazinesinde olan gizli ma’nâları âlem-i surete isal ve ifaza eder. Yani oraya ulaştırır ve onu feyizlendirir. Binaenaleyh her bir ferdin kalbine âlem-i gaybdan nazil olan mânii kuvve-i natıka vasıtasıyla harf ve savt ile ısharı ve batınından haber verip ıshar eylemesi vücuh-u cibrilden bir veçhin tesiriyle vaki olur. Yani insanların kalbine gelen ilm-i ilâhi Cebrâîl (a.s.) ın tesirlerinden bir tesir ile olur. Çünkü O ilim getirmektedir. Hz Cibril Hakikat-ı Muhammediye mertebesinden taayyün-u Muhammediye mertebesine kaffeyi vucuhu ile nâzil olduğundan Kur’an-ı Kerim hakkında 6/59 âyetinde buyurur,

﴿٥٩﴾ وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لا يَعْلَمُهَاۤ اِلا هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلا يَعْلَمُهَا وَلا حَبَّةٍ فِى ظُلُمَاتِ الاَرْضِ وَلا رَطْبٍ وَلا يَابِسٍ اِلا فِى كِتَابٍ مُبِينٍ

6/59- Gaybın anahtarları O’nun katındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanları O bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı, kuruyu ancak O bilir ki, bunların hepsi apaçık bir kitap (olan Levh-i Mahfuz) dadır.

Buyurulmuştur, Cebrâîl (a.s.) bu özelliği ile bütün âlemleri kaplamıştır. Cebrâîl dediğimiz zaman sadece bir fert melek değil, işte Hz peygambere geldi gitti diğer peygamberlere geldi gibi bir fert değil, Cebrâîl ismi ile belirtilen nokta zuhur mahalli olarak belirtilen ama bütün âlemlerde sari ve cari olan ve emrinde de sayılamayacak kadar aynı güçten askerleri olan bir kuvvettir. Cebrâîl (a.s.) bu hususiyeti ile bil cümle avamile muhittir, bu vazifenin tafsilatını icraya memur onun tedbiri tahtında sayılamayacak hesap edilemeyecek çok da melek kuvvetleri de vardır ona bağlı kuvvetler de vardır ve O’na ruh-ul Emin de derler.

Mikâîl (a.s.): Muhtelif mahlukat sınıflarının her birerine mahsus olan erzakın hıfzına veznen tartı ve keylen ölçü ve tartı ve adeden miktaren her bir hakkı zi hakka itaya müvekkel olduğu için bu kuvvete Mikâîl tesmiye olundu. Bu hususta Hz Mikâîl’in dahi her mahlûka bir tesir ile ittisali vardır. Yani bir ulaşması bütünleşmesi vardır. Bu haşyeti ile o dahi avamili muhittir yani bütün âlemleri çevrelemiştir ve kezalik bu vazifenin tafsili icraya memur onun tahtı idaresi altında nihayetsiz melâike vardır. Hatta sath-ı arza düşen bir katre-i baran yağmur damlası bir kuvvet ile nazil olur.

Yani yağmur damlası dahi bir kuvvet ile yani bir melek ile iner, yeryüzüne nazil olur, yani hiçbir yağmur tanesi kendisine verilen yerden başka bir yere düşmez. Melâike-i kiram aldığı emir ile onu yerine indirir. Bazı yağmurları görürüz, şakuli gelmez, yan yan gelir, rüzgar geldi onları itirdi denir, o o toprağın rızkıdır, ayrıca rüzgar da bir kuvvettir, onu asli yerine indirir ve işi tamamlanmış ölmüş olur. Hatta sen bir şeyi vezn ettiğin tadat ve takdir eylediğin vakit sende vücuh-u mikâîl’den bir veçhin tesiri vaki olur. Rızıklardan sen birisine rızık verdiğin zaman Mikâîl (a.s.) ın veçhinden yani yönünden bir vecih sende faaliyete geçtiği için onu vermiş olursun. Yani o kanaldan vermiş olursun.

Azrâîl (a.s.) : Ma’nâdan ibaret olan ruhu, suretten ibaret olan ebdandan tefrik eder. Ma’nâdan ibaret olan ruhu suretten ibaret olan bedenlerden ayırır. Âlem-i zâhirde mevcut olan her bir suret-i kesife bir ma’nânın ısharı içindir, o ma’nâ o suretin ruhudur. Böylece zerreye varıncaya kadar âlem-i zâhirde vaki olan tefessüt yani bozulma tasarruf-u Azrâîl ile husule gelir. Bakın sadece insanların canlarını almıyor, bütün âlemde kevn ve fesad işte her an Azrâîl (as) kevin fesad yapıyor. Yani bozuyor, öldürüyor her an. Hayy ismi ona yeniden hayat verdiğinden kevn ve fesad olma ve bozulma bu âlemin özelliğindendir.

Şimdi Azrâîl (a.s.) dahi bu haysiyeti ile avamili muhittir. Yani bütün âlemleri çevrelemiştir ve onun taht-ı emrinde dahi nihayetsiz melâike mevcuttur. Sen suver-i mevcudadın birini ifsad ettiğin vakit yani mevcudat suretlerinden birini öldürdüğün vakit sen de Azrâilden bir veçhin tesiri vaki olur. Yani sen de her hangi bir şeyi öldürdüğünde, yerden bir ot kopardığında Azrâilliğin bir benzerliğini yapmış oluyorsun. Yani onu öldürmüş olursun. İşte burada dikkat edilecek en mühim meselelerden biridir, kendi varlığımızın Azrâîl’i olmayalım. Kendi hakikatimizi ruhaniyetimizi eğer faaliyete geçiremez isek biz daha dünyada iken kendi Azrailimiz oluruz. Hani birisi diyor “Ben senin Azrâîli’nim” dikkatli ol gibi halbuki kişi ondan evvel kendi Azrâîli’dir.

İsrâfil (a.s.):

Her bir suretin kendi nevine hassı olan hayatı sur’i ile nef eder ve fikrin mukaddematı kazâyı ile intacı yakın etmesi yani neticeye ulaştırması dahi sende Cenâb-ı İsrâfilin tesiratından bir vecih ile vaki olur. Şimdi nefh-i hayata memur, yani hayat nefhasını vermeye memur, o kadar melâike-i kuvvet vardır ki hesaba ve adede sığmaz, cümlesi Hz İsrâfilin iradesi altındadır. Âlemde hayat sahibi olmayan bir şey yoktur. Nitekim 17/44 âyetinde buyurulur,

﴿٤٤﴾ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَوَاتُ السَّبْعُ وَالاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا

17/44- Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tespih eder. O’nu hamd ile tespih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tespihlerini anlamazsınız. Doğrusu O Halim olandır, bağışlayandır.

Hamd ve tesbih ancak hayat sahibi olandan vaki olur, böylece Cenâb-ı İsrafil’in dahi her mahluka bir tesir ile ulaşması bağlantısı vardır, bu haysiyeti ile cemi avalime o da muhittir.

Peygamber Efendimize sormuşlar melâike-i kiram görülmediği için onların ölümü nasıldır diye, Efendimiz “inkıta-i zikir” “zikrin kesilmesi” onun ölümüdür buyurmuştur.[10] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)