Fîhâ yufraku kullu emrin hakîm(in)
(4-7) Katımızdan bir emirle her hikmetli iş o gecede ayırt edilir. Eğer kesin olarak inanıyorsanız, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden bir rahmet olarak biz peygamberler göndermekteyiz. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
O gecede her hikmetli iş tarafımızdan bir emirle ayrılır. Gerçekten biz Rabbin tarafından bir rahmet olarak peygamberler göndeririz. Şüphesiz ki O, herşeyi işitir ve bilir.
Duhân Suresi'nin 4. ayeti, 'kader gecesi' olarak da bilinen mübarek bir gecede ilahi takdirin tecelli ettiğini ve her hikmetli işin o gecede belirlendiğini ifade etmektedir. Ayet, Allah'ın mutlak kudretini ve hikmetini vurgulayarak, evrensel düzenin ve ilahi iradenin işleyişine dair önemli bir mesaj sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'f-r-q' kökünün temel anlamının 'iki şey arasındaki ayrım' olduğunu belirtir. Ayetteki 'yüfraku' fiili, ilahi hikmetle her bir işin birbirinden ayrılması, yani takdir edilmesi ve belirlenmesi anlamını taşır. Bu, ilahi iradenin her bir olayı ayrı ayrı ele alıp hükme bağlamasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yüfraku' kelimesini 'yufsalu' (ayırt edilir, hükmedilir) olarak açıklar. Ona göre bu, o gecede Allah'ın takdir ettiği şeylerin kesinleşmesi ve birbirinden ayrılmasıdır. Yani, her bir işin hükmünün o gecede verilmesi ve diğer işlerden ayrılmasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'f-r-q' kökünün Kur'an'daki kullanımının, 'ayırma, ayırma, açıklığa kavuşturma' gibi anlamlar taşıdığını belirtir. Ayetteki 'yüfraku', ilahi bir kararla her şeyin netleştirilmesi ve belirlenmesi anlamına gelir. Bu, ilahi iradenin mutlak bir şekilde tecelli ettiği bir anı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'emr' kelimesinin hem 'iş, durum' hem de 'buyruk, emir' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'küllü emrin', Allah'ın takdir ettiği her bir işi, her bir olayı ve her bir buyruğu kapsar. Bu, ilahi iradenin geniş kapsamlılığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'emr' kelimesinin 'Allah'ın yaratma ve yönetme iradesi' anlamında da kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'küllü emrin', Allah'ın o gecede belirlediği tüm yaratılış ve yönetim işlerini, yani kaderi ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'emr' kelimesinin Kur'an'da geniş bir semantik alana sahip olduğunu ve 'ilahi buyruk, takdir, olay, iş' gibi anlamları içerdiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın o gecede belirlediği her türlü ilahi takdiri ve hükmü ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hakîm' kelimesinin 'sağlam, kusursuz, hikmetli' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'emrin hakîm', Allah'ın o gecede belirlediği her işin, her kararın hikmetli, sağlam ve yerli yerinde olduğunu ifade eder. Bu, ilahi takdirin mükemmelliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'h-k-m' kökünün temel anlamının 'engellemek, men etmek' olduğunu ve buradan 'hikmet'in, kişiyi yanlış yapmaktan alıkoyan bilgi anlamına geldiğini açıklar. 'Hakîm' sıfatı, Allah'ın her şeyi en doğru ve en uygun şekilde takdir ettiğini, kararlarında hata ve eksiklik olmadığını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hakîm' kelimesinin 'her şeyi yerli yerine koyan, her şeyi bilen ve her şeyi hikmetle yapan' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'emrin hakîm', Allah'ın o gecede takdir ettiği her işin, en ince ayrıntısına kadar hikmetle ve kusursuz bir düzenle belirlendiğini ifade eder.
Duhân Sûresi
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.
Ondan parlayan her gevherin nurundan Hak ve bâtıla furkân olurdu.
“Nûr”dan murâd nûr-ı Hak; “gevher’’den murâd kalb-i âriftir. Ya’ni, Hakk’ın nûrundan parlayan her kalb-i arifin pertevinden, hak ve bâtıl seçilir ve hak bâtıl ve bâtıl dahi hak sûretinde görünmez, imdi, nûr ve hâdî olan Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlü, hak ve bâtılı zerre zerre ayırmıştır. Velâkin kulûb-ı âmme nûr-ı Hak’tan müstenîr olmadığından, bâtılı hakka ve hakkı da bâtıla bürünmüş bir halde görüp, yollarını şaşırırlar.
Furkânın nuru bizim için zerre zerre Hak ve bâtılı ayırıp fark eyledi.
“Furkân", Kur’ân-ı Kerîm’in isimlerinden biridir. Zîrâ vücûdda Hakk’ı ve halkı ve tayyibi ve habisi ve hakkı ve bâtılı ve helâli ve harâmı birbirinden ayırmıştır. Nitekim sûre-i Duhân’da (Duhân, 44/4) “O Kur’ân’da emr-i hakîmin kâffesi ayrılmıştır" buyurulur. “Nûr-ı Furkân”dan murâd, İsm-ı Zahir tecellîsidir. Zîrâ nûr, kendi zâhir ve eşyâyı muzhirdir; ve eğer ism-i Zâhir’in tecellîsi olmasa, bu ayrılıkların cümlesi ism-i Bâtm’ın taht-ı hîtasında bi’l-ittihad muhtefi olurdu. Ve Nebiyyi zışanın sûret-i müteayyinesi de ism-i Zâhir’in tecellîsi iktizâsından olup, mazhar-ı ism-i câmi’ olduğundan, ayn-ı Furkân kendileri olur. Ve bu i’tibâr ile nûr-ı Furkân onların nûru olur ve bu nûr ise ancak nûr-ı Hak’tır.
O gevherin nûru bizim gözümüzün nûru olaydı, hem cevâb ve hem suâl bizden olurdu.
“Nûr-ı gevher”den murâd, nûr-ı Furkân olan nûr-ı bâtın-ı nebevidir. Ya’ni, eğer nûr-ı bâtın-ı nebevî bizim kalb gözümüzün nûru olaydı, herhangi bir müşkil hakkında vârid olan suâl ve suâlin cevâbı bizim bâtınımızdan nebeân ederdi.[7]