Veenzelnâ ileyke-lkitâbe bilhakki musaddikan limâ beyne yedeyhi mine-lkitâbi ve muheyminen ‘aleyh(i)(s) fahkum beynehum bimâ enzela(A)llâhu velâ tettebi' ehvâehum ‘ammâ câeke mine-lhakk(i)(c) likullin ce'alnâ minkum şir'aten ve minhâcâ(en)(c) velev şâa(A)llâhu lece'alekum ummeten vâhideten velâkin liyebluvekum fîmâ âtâkum(c) festebikû-lḣayrât(i)(c) ila(A)llâhi merci'ukum cemî'an feyunebbi-ukum bimâ kuntum fîhi taḣtelifûn(e)
(Ey Muhammed!) Sana da o Kitab'ı (Kur'an'ı) hak, önündeki kitapları doğrulayıcı, onları gözetici olarak indirdik. Artık, Allah'ın indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp da onların arzularına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol koyduk. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.
Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitapları tasdik eden ve onları kollayıp koruyan Kitab (Kur'ân)ı hak ile indirdik. Onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma. Biz, herbiriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verir.
Maide Suresi 48. ayet, Kur'an'ın önceki kutsal kitapları tasdik edici ve koruyucu rolünü vurgularken, peygamberlere verilen hükmetme yetkisini ve ümmetler arasındaki şeriat farklılıklarının ilahi hikmetini ele alır. Ayet, ilahi iradenin çeşitliliği ve imtihan boyutunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ketebe fiili, bir şeyi bir araya getirmek, toplamak anlamına gelir. Kitap ise, harflerin ve kelimelerin bir araya getirilmesiyle oluşan yazılı metindir. Ayetteki 'el-Kitâb' ifadesi, hem Kur'an'ı hem de ondan önce indirilen ilahi vahiyleri kapsayan genel bir isim olarak kullanılmıştır, zira Kur'an'ın önceki kitapları tasdik edici yönü vurgulanmaktadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kitap, Allah'ın kullarına indirdiği vahiydir. Bu ayette 'el-Kitâb' kelimesi, hem Hz. Muhammed'e indirilen Kur'an'ı hem de 'mâ beyne yedeyhi' (önündeki) ifadesiyle önceki peygamberlere indirilen Tevrat ve İncil gibi kitapları ifade etmek için kullanılmıştır. Mecazi olarak, Allah'ın hükümlerini içeren yazılı metin anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sadaka fiili, bir sözün veya haberin gerçeğe uygun olması demektir. Musaddık ise, bir şeyi doğru kabul eden, onaylayan anlamına gelir. Ayette Kur'an'ın 'musaddıkan limâ beyne yedeyhi mine'l-Kitâb' olarak nitelendirilmesi, onun önceki ilahi kitaplarda yer alan temel hakikatleri ve peygamberlik müjdelerini doğruladığını, onların özünü tasdik ettiğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Musaddık, ism-i fâil olup, tasdik eden demektir. Kur'an'ın önceki kitapları tasdik etmesi, onların getirdiği tevhid inancını, peygamberlik müessesesini ve temel ahlaki prensipleri onaylamasıdır. Bu, Kur'an'ın önceki vahiylerle bir bütünlük içinde olduğunu ve onların devamı niteliğinde olduğunu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Müheymin kelimesi, 'şâhid' (şahit) ve 'emîn' (güvenilir) anlamlarına gelir. Kur'an'ın önceki kitaplar üzerine müheymin olması, onların doğruluğuna şahitlik etmesi, onlardaki tahrifatı ortaya koyması ve onları koruyucu bir rol üstlenmesi demektir. Bu, Kur'an'ın önceki kitapların hükümlerini neshetme ve onları denetleme yetkisine sahip olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Heymene fiili, bir şey üzerinde gözetleyici ve koruyucu olmak, onu denetlemek anlamındadır. Müheymin, bir şeyin üzerinde hâkimiyet kuran, onu koruyan ve ona şahitlik eden demektir. Ayetteki 'müheyminen aleyhi' ifadesi, Kur'an'ın önceki kitapların hükümlerini tashih etme, onlardaki yanlışları düzeltme ve onların aslını koruma görevini üstlendiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Müheymin kavramı, Kur'an'ın önceki vahiylerle olan ilişkisinde sadece tasdik edici değil, aynı zamanda onları denetleyici ve hükmedici bir konumda olduğunu gösterir. Bu, Kur'an'ın önceki vahiylerin geçerliliğini ve içeriğini kontrol eden nihai otorite olduğu anlamına gelir. Kur'an, önceki kitapların tahrif edilmiş kısımlarını düzeltir ve onların temel mesajlarını yeniden tesis eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hükm, bir şeyi sağlamlaştırmak, muhkem kılmak demektir. Hükmetmek ise, bir konuda kesin bir karar vermek ve bu kararı uygulamaktır. Ayetteki 'fahkum beynehum bimâ enzela'llâhu' emri, Hz. Peygamber'e, insanlar arasındaki anlaşmazlıklarda sadece Allah'ın indirdiği hükümlerle karar vermesini, şahsi arzu ve heveslere uymamasını emreder. Bu, ilahi şeriatın üstünlüğünü ve bağlayıcılığını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hüküm, bir şeyin hakikatini bilmek ve ona göre karar vermektir. Allah'ın indirdiği ile hükmetmek, adaletin ve doğruluğun temelidir. Bu ayetteki emir, sadece peygamberlere değil, aynı zamanda ümmetin alimlerine ve yöneticilerine de hitap eder; zira ilahi hükümlerle hükmetmek, toplumda adaleti sağlamanın yegane yoludur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şer'a fiili, suyu içmek için bir yol açmak anlamına gelir. Şeriat ise, Allah'ın kulları için belirlediği, kendilerine uyulması gereken açık ve belirli yoldur. Ayetteki 'liküllin ce'alnâ minkum şir'aten' ifadesi, her ümmete kendi zaman ve şartlarına uygun, farklı hükümler içeren bir şeriat verildiğini, ancak temel inanç esaslarının aynı kaldığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Şeriat, Allah'ın kulları için koyduğu dinî hükümler ve kanunlardır. Bu ayetteki şir'a, farklı peygamberlere ve ümmetlere verilen özel hükümler ve ibadet şekilleridir. Bu farklılık, Allah'ın hikmetinin bir tecellisi olup, her toplumun kendi koşullarına göre bir yaşam düzeni kurmasını sağlamıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nehece fiili, yolu açık ve belirgin kılmak demektir. Minhâc ise, açık ve belirgin yol anlamına gelir. Ayette 'şir'aten ve minhâcen' ifadesi, şeriatın sadece teorik hükümlerden ibaret olmadığını, aynı zamanda pratik bir yaşam tarzı ve takip edilecek açık bir metodoloji sunduğunu vurgular. Şeriat, genel prensipleri; minhâc ise bu prensiplerin uygulanma biçimlerini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Minhâc, şeriatın pratik hayattaki tezahürüdür. Şeriat, genel kanunlar manzumesi iken, minhâc bu kanunların nasıl uygulanacağını gösteren açık ve belirgin yoldur. Ayetteki bu ikili kullanım, Allah'ın her ümmete hem temel hükümler (şir'a) hem de bu hükümlerin nasıl yaşanacağına dair açık bir yol (minhâc) verdiğini ifade eder. Bu, dinin sadece inançtan ibaret olmadığını, aynı zamanda bir yaşam biçimi olduğunu gösterir.
Mâide Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(48) (Ve enzelnâ ileykel Kitâbe bil Hakkı Mûsâddikân limâ beyne yedeyhi minel Kitâbi ve Müheyminen aleyhi fahküm beynehüm Bimâ enzelAllahu ve lâ tettebı' ehvaehüm amma caeke minel Hakkı, li küllin cealnâ minküm şir'aten ve minhaca* ve lev şaAllahu lecealeküm ümmeten vahideten ve lâkin liyeblüveküm fîma ataküm festebikul hayrat* ilellahi merciuküm cemî'an feyünebbiüküm Bi ma küntüm fîhi tahtelifun;)
“Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitâpları tasdik eden ve onları kollayıp koruyan Kitâb (Kûr'ân)ı hak ile indirdik. Onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma. Biz, herbiriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O, ihtilâfa düştüğünüz şeyleri size haber verir.” Bâtıni olarak bu Âyeti kim okuyorsa hitâp ona geliyor.
Bunu sana senin hak olduğunu tasdik edici olarak gönderdik. Zâten İnsânın varlığının tamamı Kûr’ân-ı natıktır. Bu kitâbıda mertebeleri idrâk etmiş olan okuyabilir. Gerçekten elimizdeki mülkün değerini bilsek gözümüz bir an bile dünya işi görmez, Cenâb-ı Hakk işte birâz gaflet verip o mülkün değerini tam olarak idrâk ettirmiyor bize ki, dünyadan kopmayalım.
Efendimizin (s.a.v) şahsında bu hitâplar hepimizedir yoksa bu Âyetler o devirde okunur biter ve günümüze hükmü olmaz idi.
Onların üstüne hükmet dedikleri Yahudiler ve Nâsranilerdir, bizler şu anda bunu nasıl uygulayacağız? Burada mertebelere bakmamız gerekecek yâni Mûseviyet ve İsevîyet mertebesinden onlara hükmet, Muhammed mertebesinden değil. Bir kişi şeriat mertebesinde hayatını sürdürüyorsa ona İbrâhîmiyyet mertebesi bilgileriyle hitâp et daha yukarı bilgileri ona verip kafasını karıştırma.
İnsanlardan kim hangi esmânın zuhûru olarak gelmiş ise onu ne kadar ve hangi güzellikte ortaya koyacağının belli olması için sizi denemek istedi. Bu da insânlar için bir çalışma sebebi ve bu çalışma karşılığında âhirette mükâfat sebebi oldu. İşte İnsânın diğer varlıklardan üstünlüğü kendi irâdesi ile hareket etmesidir. Akıl hangi tarafa yatarsa kişinin aslı o tarafa dönmüş oluyor. O halde Rahmân tarafına yönelin ve hayırda birbirinizle yarışın.