Kul limen mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(s) kul li(A)llâh(i)(c) ketebe ‘alâ nefsihi-rrahme(te)(c) leyecme'annekum ilâ yevmi-lkiyâmeti lâ raybe fîh(i)(c) elleżîne ḣasirû enfusehum fehum lâ yu/minûn(e)
De ki: "Şu göklerdekiler ve yerdekiler kimindir?" "Allah'ındır" de. O, merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı. Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak. Bunda hiç şüphe yok. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar.
De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" "Allah'ındır" de. O, rahmet etmeyi kendi nefsine yazmıştır. Sizi, varlığında asla şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır. Ama kendilerini zarara sokanlar inanmazlar.
En'âm Suresi'nin 12. ayeti, Allah'ın mutlak mülkiyetini, rahmetinin kuşatıcılığını ve kıyamet gününün kaçınılmazlığını vurgular. Ayet, özellikle 'rahmet', 'kıyamet' ve 'hüsran' kavramları üzerinden ilahi adalet ve insan sorumluluğu arasındaki ilişkiyi dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Semâ kelimesi, 'yükseklik' ve 'üzerinde olmak' anlamlarına gelir. Kur'an'da çoğunlukla 'gökler' anlamında kullanılır ve Allah'ın kudretinin ve yaratıcılığının bir göstergesi olarak zikredilir. Bu ayette ise Allah'ın mülkiyetinin sadece yeryüzüyle sınırlı olmadığını, tüm gökleri de kapsadığını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Semâvât, 'yüksek olan şeyler' demektir. Kur'an'da mecazi olarak da kullanılır ancak burada hakiki anlamıyla, yani yedi kat gökler ve içindekiler kastedilmektedir. Ayetteki 'limen mâ fî'l-semâvâti ve'l-ard' ifadesi, Allah'ın her şeye malik olduğunu ve hiçbir şeyin O'nun mülkiyetinden hariç olmadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rahmet, 'kalbin yumuşaması ve şefkat göstermesi' anlamına gelir. Allah için kullanıldığında ise 'ihsan ve nimet' anlamındadır. Bu ayette 'ketebe alâ nefsihi'r-rahmeh' ifadesi, Allah'ın rahmeti kendi üzerine farz kıldığını, yani rahmetinin gazabını geçtiğini ve kullarına karşı merhametli olmayı vaat ettiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rahmet, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve Allah'ın en belirgin sıfatlarından biridir. 'Rahman' ve 'Rahim' isimleri bu kökten türemiştir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın rahmetinin evrensel ve kuşatıcı olduğunu, O'nun yaratılışındaki temel prensibin rahmet olduğunu vurgular. Bu, kıyamet gününde bile rahmetinin tecelli edeceğinin bir işaretidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Rahmet, Allah'ın kullarına olan lütfu, ihsanı ve mağfiretidir. 'Ketebe alâ nefsihi' ifadesi, Allah'ın bu rahmeti kendi zatına vacip kıldığını, yani rahmetinin O'nun iradesinin bir sonucu olduğunu ve bu vaadinden dönmeyeceğini belirtir. Bu, müminler için büyük bir güvence kaynağıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cem' kelimesi, 'dağınık şeyleri bir araya getirmek' anlamına gelir. Kur'an'da genellikle 'haşir' ve 'kıyamet' bağlamında kullanılır. Bu ayetteki 'leyecmeannekum' ifadesi, Allah'ın tüm insanlığı ölümden sonra diriltip hesap vermek üzere bir araya toplayacağına dair kesin bir yemindir. Bu, Allah'ın kudretinin ve ahiret inancının temel bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Cem', 'bir araya getirme' ve 'toplama' anlamındadır. Ayetteki kullanımı, Allah'ın vaadinin kesinliğini ve kıyamet gününün kaçınılmazlığını pekiştirir. İnsanların dağınık bedenlerinin yeniden birleştirilerek diriltileceği ve hesap için toplanacağı gerçeğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kıyâmet kelimesi, 'ayağa kalkmak' ve 'dirilmek' kökünden gelir. Kur'an'da 'kıyamet günü' anlamında kullanılır ve ölülerin kabirlerinden kalkıp Allah'ın huzurunda hesap verecekleri günü ifade eder. Ayetteki 'lâ raybe fîh' (onda şüphe yoktur) ifadesi, bu günün kesinliğini ve vuku bulacağının kaçınılmazlığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kıyamet, Kur'an'ın merkezî kavramlarından biridir ve dünya hayatının sonu ile ahiret hayatının başlangıcını işaret eder. Bu kavram, insanların dünyadaki amellerinden sorumlu tutulacakları bir hesap gününü temsil eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın rahmet vaadi ile kıyamet günündeki hesaplaşma arasında bir denge kurulur; rahmetin tecellisi, hesap gününün varlığını ortadan kaldırmaz, aksine o gün de rahmetin bir yönüyle tecelli edeceğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kıyâmet, 'insanların dirilip ayağa kalktığı gün' demektir. Bu ayette, Allah'ın insanları o günde toplayacağı ve bu konuda hiçbir şüphe olmadığı belirtilir. Bu, inanç esaslarından biri olan ahiret inancının kesinliğini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hüsrân, 'sermayeyi kaybetmek' veya 'zarara uğramak' anlamına gelir. Kur'an'da genellikle ahiret bağlamında, iman etmeyerek veya salih amel işlemeyerek ebedi kurtuluşu kaybetmeyi ifade eder. Bu ayette 'hasirû enfusehum' (kendilerine yazık ettiler) ifadesi, inkârcıların iman etmeyerek kendi ruhlarını ve ahiretlerini zarara uğrattıklarını, ebedi mutluluğu kaybettiklerini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hüsrân, Kur'an'da hem dünyevi hem de uhrevi kayıpları ifade etmekle birlikte, genellikle uhrevi kayıplar için kullanılır. Ayetteki kullanımı, iman etmeyenlerin kıyamet gününde karşılaşacakları acı sonu, yani ebedi azabı ve Allah'ın rahmetinden mahrum kalmayı vurgular. Bu, imanın önemini ve inkârın sonuçlarını açıkça ortaya koyar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hüsrân, 'bir şeyi eksiltmek' veya 'kaybetmek' demektir. Ayetteki 'nefs' kelimesiyle birlikte kullanıldığında, kişinin kendi benliğini, ruhunu ve ahiretini zarara uğratması anlamına gelir. Bu, inkârcıların kendi elleriyle kendilerini helake sürüklediklerini ve bu durumun kendi seçimlerinin bir sonucu olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman, 'tasdik etmek' ve 'güvenmek' anlamına gelir. Kur'an'da Allah'a, peygamberlerine, kitaplarına, ahiret gününe ve kaderine inanmayı kapsar. Bu ayetteki 'fehum lâ yu'minûn' ifadesi, inkârcıların Allah'ın mülkiyetine, rahmetine ve kıyamet gününe inanmadıklarını, bu yüzden de kendilerini hüsrana uğrattıklarını belirtir. İman, kurtuluşun anahtarı olarak sunulur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman, Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi ve Allah'a tam bir teslimiyet halidir. Ayetteki olumsuz kullanımı, yani 'inanmazlar' ifadesi, imanın yokluğunun hüsranla doğrudan ilişkili olduğunu gösterir. İman etmemek, Allah'ın vaatlerine ve uyarılarına karşı kayıtsız kalmak anlamına gelir ve bu da ahiretteki kötü akıbetin temel nedenidir.
En'âm Sûresi
“Kul limen mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i) kul li(A)llâh(i) ketebe ‘alâ nefsihi-rrahme(te) leyecme’annekum ilâ yevmi-lkiyâmeti lâ raybe fîh(i) ellezîne hasirû enfusehum fehum lâ yu/minûn(e)” De ki: “Şu göklerdekiler ve yerdekiler kimindir?” “Allah’ındır” de. O, merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı. Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak. Bunda hiç şüphe yok. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar. (6/12)
Rahmet-i vücûb:[11] Bu rahmet, ba'de'l-vücûd, yani vücuttan sonra muktezâ-yı isti'dâd hasebiyle sâdır olan yani istidadın gereği olarak meydana çıkan amel mukabilinde vaki olur. Yani bir kimse bu şehadet âleminde Allah’ın Rasulüne iman ve şeriatına tevessül edip salih amel işlerse Hakkın kendi nefsi üzerine vacip kıldığı bu rahmet-i hususiye ye nailiyete kesb-i istihkak eyler. Yani istihkak sahibi olur. Amel mukabilinde vâki' olur.
Bu rahmeti, (En'âm, 6/12) Rahmeti kendi nefsi üzerine yazdı” âyet-i kelimesiyle, Hak kendi nefsine vâcib kıldığı İçin "rahmet-i vücûb" denildi; ve "Rahim" ismi bu rahmete delâlet eyledi.
En’am (6/12) De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” “Allah’ındır.” de. O, rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır. Sizi elbette varlığında şüphe olmayan Kıyamet gününde toplayacaktır. Ama kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar.
İmdi Hak Teâlâ, ilimde a'yân-ı sabitelerini ta'yin ve aynda onları îcad etmek suretiyle, cemî'-i mevcudat üzerine hükmü umûmî olan "Rahman" ismi ise ihsan ve ikram eyledi.[12]
Hak Teâlâ “rahmeti kendi nefsi üzerine yazdı” âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu rahmeti, onlar için kendi üzerine vâcib kıldı. Yani Cenab-ı Hakk bu ayet-i kerime ile rahmeti onlar üzerine kendi üzerine vacib kıldı diyor. Yani ben bu rahmeti vereceğim diye kendi kendini görevlendirdi, manasınadır.
Ve bu rahmet, namaz ve oruç ve hac ve zekât gibi sıfât-ı ameliyyeden yani amel ile yapılan sıfâtlardan ve ma'rifet-i Hak gibi sıfât-ı ilmiyeden yani Hakk’ın marifetini tahsil etmek gibi ilim sıfâtından o müttakîleri takyîd eylediği, kayıda aldığı şey mukabilinde onlara vâsıl olur. Yani muttakilerin yapmış oldukları ittikaları kayıtları neticesinde bu rahmet onlara vasıl olur. Muttaki dendiğinde, her mertebede muttaki yani sakınma yani özel bir hale gelme ayrıdır, şeriat mertebesinde ittika, sakınma başka, tarikat mertebesinde başka, hakikat mertebesinde başka, marifet mertebesinde başkadır.
Şeriat mertebesinde günahlardan sakınmaktır, işte ne kadar çok örtünürse, ne kadar eteğini uzun yaparsa bir kişi kendini muttaki zanneder. Yani ittika sahibi zannetmektedir, orası da doğrudur. Yani kim ittikayı kendi şuur ve idraki ile nasıl görmüşse öyle tatbik etmesi kendisinin doğrusudur, ama başkasına göre ifrat gelebilir, fazla gelebilir, kendi hususi halidir başkasını ilgilendirmez, yani onun ittikası gözünün açık kalmasıdır sadece yüzünün örtülmesi onun ittikasıdır, ona da hürmet edilir diyecek bir şey yoktur. Ama birinin ittikası da başının açmasıdır. Ben de böyle istiyorum der, o da onun ittikasıdır. Ona da kimse bir şey demez.
Esmâ âlemindeki ittika isimlerin sana ait olmadığını, Hakka ait olduğunu idrak etmek, yani isimleri nefsi ma’nâda kullanmaktan sakınmak bir bakıma ittika etmektir. Nefsi ma’nâda kullandığımız zaman biz onlara sahip olmuş oluyoruz o zaman ittikanın dışına çıkmış oluyoruz.
Sıfât mertebesinde öyle Hakk’ın sıfâtlarını nefsimize göre değil Hakk’a ait olduğunu idrak ederek sakınmamız oluyor. Bunların neticesinde ona rahmeti gelir. Zîrâ rahmet-i vücûb, yani vacib olan rahmet Fass-ı Süleymâni'de tafsil olunduğu üzere ba'de'l-vücûd, vücuttan sonra muktezâ-yı isti'dâd, istidadının gereği hasebiyle sâdır olan amel mukabilinde vâki' olur.
Binâenaleyh bir kimse bu âlem-i şehâdette Hakk'ın Resûl'üne îmân ve şerîatine tevessül edip yani o yolda gidip sâlih ameller işler ve ma'rifet-i ilâhiyye tahsil eylerse, Hakk'ın kendi üzerine vâcib kıldığı bu rahmet-i hâssaya nail olur. Yani badel vücut, vücuttan sonra yani bu varlıktan sonra ahiret âleminde bu rahmet oraya zuhur eder. Kendi üzerine vacip kıldığı bu rahmet-i hassaya nail olur o ittika eden kimse.
Fakat bu rahmet-i vücûb, rahmet-i imtinândandır. Çünkü hükmü hâss olan Rahîm ismi, dühûl-i tazammun ile hükmü umumi olan Rahman isminin tahtına dâhil olur. Zîrâ Hak zâtı ahadiyyette mahfî olan, gizli olan esmâya rahmet-i zâtiyye-i âmmesiyle rahmet edip onları sıkıntıdan rahatlattı; ve cümlesinin hakikatleri, ilm-i ilâhîde sabit oldu. Velâkin bu hakâyık-ı sabite içinde bulunan ba'zı hakâyık hakkında hubb-i ezelîsi eseri olmak üzere, inâyet-i mahsûsa-i ilâhiyyesi ileri geçti ki, bunlar dahi enbiyâ ve evliya ve bilcümle mü'minlerin a'yân-ı sabiteleridir.
İşte o hakâyıkın mezâhiri bu âlem-i vücûda gelince bu inâyeti-i ezeliyye hasebiyle onlardan a'mâl-i sâliha zahir oldu. Ve bu amelleri mukabilinde dahi Hak onlara kendi üzerine vacip kıldığı rahmet ile tecellî eyledi. Binâenaleyh rahmet-i vücûb, rahmet-i imtinâna dâhil oldu. Yani Cenab-ı Hakkın ezelde kendi üzerine görev aldığı rahmeti imtinana dahil oldu.
Çünkü bunların vücûdu rahmet-i imtinân ile zahir olmasaydı; rahmet-i hâssanın mahall-i tecellîsi bulunmaz idi. Burada imtinandan bahsediyor, men edicilk yani Cenâb-ı Hakk bu rahmeti tahsis etti ama bu rahmete ulaşmak için de bir çok zorluklar olduğundan şunları, şunları yapma dedi, yani bazı esmâ-i ilahiyeleri tatbik etme dedi, eksi durumda olanları işte bunları men ettiği için o kulda kendi varlığında men ettiği ibadet gibi, hac gibi, zekat gibi fiilleri işlediğinden bu rahmet üzerine vacib oldu. Yani bir mücadele neticesinde bunları kazanmış oldu. Bu sözü verdiği için de Cenab-ı Hakk kendi kendisini görevli kıldı, bu rahmeti onların üzerlerine ihsan etti.[13]