Velev terâ iż vukifû ‘alâ-nnâri fekâlû yâ leytenâ nuraddu velâ nukeżżibe bi-âyâti rabbinâ ve nekûne mine-lmu/minîn(e)
Ateşin karşısında durdurulup da, "Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve mü'minlerden olsak" dedikleri vakit (hallerini) bir görsen!
Onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman: "Ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabb'imizin âyetlerini yalanlamasaydık da müminlerden olsaydık" dediklerini bir görsen!
Bu ayet, kıyamet gününde inkarcıların pişmanlığını ve dünyaya geri dönme arzusunu dile getirmektedir. Anahtar kavramlar, bu pişmanlığın derinliğini ve inkarın sonuçlarını vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vakf (وقف) kelimesi, bir şeyi durdurmak, alıkoymak anlamına gelir. Ayetteki 'vukıfû' (وُقِفُوا۟) ifadesi, inkarcıların cehennem ateşinin kenarında durdurulup bekletilmelerini, kaçmalarına izin verilmemesini ifade eder. Bu, onların çaresizliğini ve azabın kaçınılmazlığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'vukıfû' (وُقِفُوا۟) ifadesini, 'hapsedildiler, alıkonuldular' şeklinde açıklar. Bu, onların iradeleri dışında bir güç tarafından durdurulduklarını ve hesap vermek üzere bekletildiklerini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Redd (ردّ) kelimesi, bir şeyi eski haline döndürmek, geri çevirmek demektir. Ayetteki 'nüraddü' (نُرَدُّ) ifadesi, inkarcıların kıyamet gününde duydukları pişmanlıkla dünyaya tekrar gönderilmeyi, yani hayatın başlangıcına geri dönmeyi arzu ettiklerini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, redd (ردّ) kelimesinin 'bir şeyi geldiği yere geri çevirmek' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki kullanımı, onların ahiretteki durumlarından kurtulup, iman etme fırsatı bulacakları dünyaya geri dönme isteklerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'red' (ردّ) kavramının Kur'an'da genellikle bir şeyin başlangıç noktasına geri döndürülmesi veya bir durumun tersine çevrilmesi anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'nüraddü' (نُرَدُّ), inkarcıların ahiretteki kötü akıbetlerinden kaçıp, dünyadaki iman etme şansına geri dönme umutsuz arzusunu yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kezib (كذب) kelimesi, gerçeğin aksini söylemek veya bir şeyi doğru kabul etmemektir. Ayetteki 'nükezzibe' (نُكَذِّبَ) ifadesi, inkarcıların dünyadayken Allah'ın ayetlerini yalanlamış olmalarından duydukları pişmanlığı ve eğer geri dönerlerse bir daha yalanlamayacaklarına dair verdikleri sözü dile getirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'tekzîb' (تكذيب) kelimesinin 'bir şeyi yalan saymak, doğruluğunu reddetmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, inkarcıların Allah'ın ayetlerini ve peygamberlerini reddetmelerinin ahiretteki sonuçlarını görmeleri üzerine duydukları derin pişmanlığı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âyet (آية) kelimesi, açık alamet, işaret, delil ve mucize anlamına gelir. Kur'an'da ise hem evrendeki yaratılış delillerini hem de vahyedilen Kur'an cümlelerini ifade eder. Ayetteki 'âyâti Rabbinâ' (آيَاتِ رَبِّنَا) ifadesi, inkarcıların dünyadayken Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren tüm delilleri ve peygamberler aracılığıyla gönderilen vahiyleri yalanladıklarını belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'âyet' (آية) kelimesinin 'açık delil' ve 'ibret' anlamlarına geldiğini vurgular. Bu ayetteki bağlamda, inkarcıların yalanladığı 'âyetler', hem Allah'ın kudretini gösteren evrensel işaretler hem de peygamberlere indirilen ilahi mesajlardır ki, bunlar iman etmeleri için yeterli delillerdi.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ayet' (آية) kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, hem kozmik işaretleri hem de vahyedilen metinleri kapsadığını belirtir. Bu ayetteki 'âyâti Rabbinâ' (آيَاتِ رَبِّنَا), inkarcıların hem evrendeki delilleri hem de Kur'an'ın mesajını reddetmelerinin ahiretteki pişmanlıklarına sebep olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (إيمان) kelimesi, kalben tasdik etmek, güvenmek ve emniyet içinde olmak anlamlarına gelir. Mü'min (مؤمن) ise iman eden kişidir. Ayetteki 'el-mü'minîn' (ٱلْمُؤْمِنِينَ) ifadesi, inkarcıların ahiretteki azabı gördükten sonra, dünyadayken iman edenlerden olmayı, yani Allah'a ve ayetlerine güvenip tasdik edenlerden olmayı arzu ettiklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'iman' (إيمان) kavramının Kur'an'da sadece entelektüel bir kabulden öte, tam bir teslimiyet ve güveni ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-mü'minîn' (ٱلْمُؤْمِنِينَ) ifadesi, inkarcıların, dünyadayken bu teslimiyet ve güveni göstermedikleri için ahiretteki kötü akıbetlerinden pişmanlık duyduklarını ve iman edenlerin konumuna ulaşmayı dilediklerini vurgular.
En'âm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Velev terâ iz vukifû ‘alâ-nnâri fekâlû yâ leytenâ nuraddu velâ nukezzibe bi-âyâti rabbinâ ve nekûne mine-lmu/minîn(e)” Ateşin karşısında durdurulup da, “Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü’minlerden olsak” dedikleri vakit (hâllerini) bir görsen! (6/27)
Hitabda, hazır ve gaib aynı durumdadır…
- ≪Ateşe karşı durduruldukları zaman bir görsen...≫ (6/27) Mealine gelen ayet-i kerimedeki;
- ≪Görsen...≫
Kelimesine de muhatab, sadece Resulullah S.A. efendimiz değil, bütün görenlerdir… Yeri geldikçe hep sohbetlerde söyleniyor ya; Kur'an-ı Kerim eğer muhatab olarak sadece Hz. Peygamber'e S.A. indirilmiş olsaydı, bugün artık Kûr'ân-ın yeryüzünde olmaması lazım gelirdi. Çünkü O'na indirildi, O'nunla beraber gitmesi gerekirdi. Ama bugün var, kıyamete kadar da ver olacağına göre, demek ki; okuyanları olacak, muhatabları olacak, yaşayanlar olacak o hadiseyi. Aslında her birerlerimiz olacağız. Veya olmamız gerekiyor ve her ayeti bize geliyor. Hepimizin evinde bir tane, iki tane mealli veya mealsiz Kûr'ân var. Onun kabuğu, kâğıdı bizim olduğu gibi, bütün içindeki manalar da bize geliyor. Hepsi bize ait onların. İsrail'den de Semud ve Ad kavminden de bahsetse, hangi kavimden, neden bahsederse bahsetsin bizden bahsediyordur. Çünkü, o mertebelerin hepsi bizde mevcut. Uluhiyet mertebesini kendi bünyesinde bulunduran ve hakkın hüviyetinden kaynaklanan insanın; tabi ki bu mertebelerin hepsi kendisinde mevcut olacak. Olmazsa, insan olmaz zâten.[20]