Bel bedâ lehum mâ kânû yuḣfûne min kabl(u)(s) velev ruddû le'âdû limâ nuhû ‘anhu ve-innehum lekâżibûn(e)
Hayır, (bu yakınmaları) daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü (de ondan). Eğer çevrilselerdi, elbette kendilerine yasaklanan şeylere yine döneceklerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.
En'âm Sûresi
“Bel bedâ lehum mâ kânû yuhfûne min kabl(u) velev ruddû le’âdû limâ nuhû ‘anhu ve-innehum lekâzibûn(e)” Hayır, (bu yakınmaları) daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü (de ondan). Eğer çevrilselerdi, elbette kendilerine yasaklanan şeylere yine döneceklerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar. (6/28)
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.
349. Pervane gibi de tövbe ederler. Unutkanlık onları tekrâr ateş tarafına çeker.
Bu kimseler cezâ acılığını gördükleri vakit pervâne gibi bir daha bu ateşe yaklaşmamaya tövbe ederler. Fakat pervâne lambanın etrâfında ateşe çarptığını nasıl unutup tekrâr o ateşe gelirse, bunlar da o acılığı unuturlar, yine o kötü fiil tarafına gelirler. Nitekim âyet-i kerîmede (En’âm, 6/28) ya’ni “Sû-i amel sâhibleri azâbı gördükleri vakit tövbe ederler; ve eğer râhata reddolunsalar, kendilerinden nehyolunan şeye avdet ederlerdi; ve onlar muhakkak tövbelerinde yalancıdırlar” buyurulur.
350. Pervâne gibi uzaktan ateşi nur gördü ve yükü o tarafa bağladı.
“Yükü bağlamak”, sefer etmekten kinâyedir. Ya'ni, o kimse ezvâk-ı nefsâniyyeyi uzaktan nûr-ı sâf ve zevk-i hâlis gördü. Halbuki onların iç yüzü ateş idi. Ateşi göremedi. Onun sûretine aldanıp o tarafa teveccüh ve sefer etti. Nitekim pervâne dahi lambanın aydınlığını görüp o tarafa kendini çarpar, o aydınlıkta ateş olduğunu idrâk edemez.[21]