Vemâ kaderû(A)llâhe hakka kadrihi iżkâlû mâ enzela(A)llâhu ‘alâ beşerin min şey-/(in)(k) kul men enzele-lkitâbe-lleżî câe bihi mûsâ nûran vehuden linnâs(i)(s) tec'alûnehu karâtîse tubdûnehâ vetuḣfûne keśîrâ(an)(s) ve'ullimtum mâ lem ta'lemû entum velâ âbâukum(s) kuli(A)llâh(u)(s) śümme żerhum fî ḣavdihim yel'abûn(e)
Allah'ın kadrini gereği gibi bilemediler. Çünkü, "Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi" dediler. De ki: "Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği, parça parça kağıtlar haline koyup ortaya çıkardığınız, pek çoğunu ise gizlediğiniz; (kendisiyle) sizin de, babalarınızın da bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitab'ı kim indirdi?" (Ey Muhammed!) "Allah" (indirdi) de, sonra bırak onları, içine daldıkları batakta oynayadursunlar.
Onlar: "Allah insanlara hiçbir şey göndermemiştir" demekle, Allah'ı gereği gibi tanıyamadılar. De ki: Musa'nın insanlara aydınlık ve hidayet olmak üzere getirdiği, sizin parça parça kâğıtlara çevirdiğiniz, bir kısmını belli ettiğiniz, birçoğunu gizlediğiniz; sizinle babalarınızın, sayesinde bilmediğiniz birçok şeyleri öğrendiğiniz Kitab'ı kim gönderdi? (Onlara karşı sen) "Allah" de. Sonra onları bırak, boş laflara dalarak oyalansınlar.
Bu ayet, Allah'ın kudretini ve vahiy gönderme yetkisini inkar edenlerin durumunu ele almaktadır. Özellikle 'kadr' kavramı üzerinden Allah'ın hakkıyla takdir edilmemesi, 'inzal' ile vahyin kaynağı, 'kitab' ile ilahi mesajın mahiyeti ve 'karatis' ile de tahrifatın biçimi vurgulanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kadr (قدر), bir şeyin miktarını, değerini ve gücünü bilmek, takdir etmek anlamına gelir. Ayetteki 'mâ kaderûllâhe hakka kadrihî' ifadesi, Allah'ın azametini, kudretini ve hikmetini gereği gibi idrak edemediklerini, O'na layık olduğu değeri vermediklerini ifade eder. Onlar, Allah'ın insanlara vahiy gönderme kudretini küçümseyerek O'nun şanını eksik takdir etmişlerdir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kadr (قدر), bir şeyin ölçüsünü, haddini bilmek ve ona göre davranmaktır. Allah'ı hakkıyla takdir etmemek, O'nun ilahi sıfatlarını, özellikle de vahiy gönderme kudretini ve hikmetini inkar etmekle ortaya çıkar. Bu, O'nun yüceliğini ve kudretini tam olarak kavrayamamaktan kaynaklanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kadr (قدر) kavramı, Kur'an'da hem 'ölçü, miktar' hem de 'değer, itibar' anlamlarını taşır. 'Allah'ı hakkıyla takdir edememek', O'nun mutlak kudretini, yaratıcılığını ve evreni yönetme yetkisini tam olarak kavrayamamak, dolayısıyla O'na layık olan saygıyı ve itaati göstermemektir. Bu ayette, vahiy gönderme kudretini inkar ederek Allah'ın değerini düşürme çabası olarak tezahür eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İnzal (إنزال), bir şeyi yüksek bir yerden aşağıya indirmektir. Kur'an bağlamında ise Allah'ın kelamını, vahyini peygamberlerine göndermesi anlamına gelir. Ayetteki 'mâ enzelellâhu alâ beşerin min şey'in' ifadesi, Allah'ın insanlara hiçbir şey indirmediği iddiasını, yani vahiy gerçeğini inkarı belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İnzal (إنزال), mecazi olarak Allah'ın peygamberlerine vahiy göndermesi, ilahi mesajı ulaştırmasıdır. Bu, sadece fiziksel bir indirme değil, aynı zamanda manevi bir aktarım ve bildirimdir. Ayetteki kullanım, vahyin ilahi kökenini ve peygamberler aracılığıyla insanlara ulaştırılmasını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Nüzul (نزول) ve inzal (إنزال) kelimeleri Kur'an'da genellikle ilahi vahyin gökten yere, Allah katından peygamberlere indirilmesi anlamında kullanılır. Bu, Allah'ın insanlarla iletişim kurma ve onlara doğru yolu gösterme biçimidir. Ayetteki 'kim indirdi' sorusu, vahyin ilahi kaynağını vurgulamak içindir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kitab (كتاب), yazılı olan şey demektir. Kur'an'da ise genellikle Allah'ın peygamberlerine indirdiği vahiylerin bütününe verilen isimdir. Bu ayette Musa'ya indirilen Tevrat'ı kastetmekte olup, ilahi bir mesajın yazılı formunu ve içeriğini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kitab (كتاب), Allah'ın kullarına gönderdiği, hükümlerini ve hidayetini içeren ilahi kelamdır. Musa'ya gelen Kitab, insanlara nur ve hidayet kaynağı olarak gönderilmiştir. Bu, sadece bir metin değil, aynı zamanda yaşam rehberidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kitab (كتاب) kavramı, Kur'an'da sadece 'yazılı metin' anlamına gelmez, aynı zamanda 'ilahi kanun', 'Allah'ın iradesi' ve 'evrensel yasa' gibi daha geniş anlamlar taşır. Musa'ya indirilen Kitab, Allah'ın insanlara yol göstermek için gönderdiği, hem yazılı hem de manevi bir rehberdir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kırtas (قرطاس), yazmak için kullanılan kağıt veya parşömen demektir. Ayetteki 'tec'alûnehû karâtîse' ifadesi, Kitab'ı (Tevrat'ı) parçalara ayırıp, işlerine gelen kısımlarını gösterip, işlerine gelmeyenleri gizlediklerini, yani tahrifat yaptıklarını mecazi olarak anlatır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kırtas (قرطاس), yazılı bir belge, tomar veya kağıt parçasıdır. Bu ayette, Yahudilerin Tevrat'ı kendi isteklerine göre bölümlere ayırıp, bazı kısımlarını açığa çıkarıp bazılarını gizlemelerini ifade etmek için kullanılmıştır. Bu, ilahi mesajın bütünlüğüne yapılan bir müdahaledir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kırtas (قرطاس) kelimesi, Kur'an'da genellikle yazılı metinlerin, özellikle de ilahi kitapların tahrif edilmesi, parçalara ayrılması ve içeriğinin manipüle edilmesi bağlamında geçer. Burada, Tevrat'ın bazı hükümlerinin gizlenip bazılarının açıklanması eylemini somutlaştırmak için kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): La'b (لعب), faydası olmayan, boş ve eğlence amaçlı yapılan eylemdir. Ayetteki 'fî havzihim yel'abûn' ifadesi, inkar edenlerin içinde bulundukları sapıklık ve batıl inançları ciddiye almadıklarını, dünya hayatının geçici zevklerine dalarak ahireti ve ilahi gerçekleri umursamadıklarını, adeta bir oyun içinde olduklarını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): La'b (لعب), bir işi ciddiye almadan, eğlence ve oyalanma amacıyla yapmaktır. Bu ayette, Allah'ın ayetlerini ve ahiret gerçeğini inkar edenlerin, dünya hayatını bir oyun ve eğlence yeri olarak görüp, hakikatten yüz çevirmelerini ifade eder. Onlar, batıl inançları içinde oyalanıp durmaktadırlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): La'b (لعب) kavramı, Kur'an'da genellikle dünya hayatının geçiciliğini, boşluğunu ve aldatıcılığını vurgulamak için kullanılır. 'Oynamak', burada ilahi gerçekleri ve ahiret sorumluluğunu göz ardı ederek, dünya zevklerine dalmak ve hakikatten uzaklaşmak anlamına gelir. Bu, ciddi bir konuya karşı takınılan ciddiyetsiz bir tavırdır.
En'âm Sûresi
“Vemâ kaderû(A)llâhe hakka kadrihi izkâlû mâ enzela(A)llâhu ‘alâ beşerin min şey-/(in) kul men enzele-lkitâbe-llezî câe bihi mûsâ nûran vehuden linnâs(i) tec’alûnehu karâtîse tubdûnehâ vetuhfûne kesîrâ(an) ve’ullimtum mâ lem ta’lemû entum velâ âbâukum kuli(A)llâh(u) sümme zerhum fî havdihim yel’abûn(e)” Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Çünkü, “Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi” dediler. De ki: “Mûsâ’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği, parça parça kâğıtlar hâline koyup ortaya çıkardığınız, pek çoğunu ise gizlediğiniz; (kendisiyle) sizin de, babalarınızın da bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitab’ı kim indirdi?” (Ey Muhammed!) “Allah” (indirdi) de, sonra bırak onları, içine daldıkları batakta oynaya dursunlar. (6/91)
De ki: “Mûsâ’nın insânlar için Nûr ve bir hidâyet olarak getirdiği kitabı kim indirdi”.
Tevrat; Mûseviyyet mertebesinin ilim kitabıdır.
Mûseviyyet mertebesi Esmâ mertebesidir.
“Nûr-u İlâhi” de bu mertebede zuhura çıkmaktadır.
Bütün bunların ilmini Cenâb-ı Hakk bizzât kendinin indirdiğini açık olarak ifade etmektedir.[63]
“Kulillâhü sümme zerhûm.” (6/91) Âyetinin tefsirinde buyurdular: “Sıfâtları bırak, Zât’a yapış.” mâ’nâsına-dır.” Yâni Allah de geç. “Kul” de ki; ”lillâhi” Allah; “sümme zerhum” sonra oradan uzaklaş. İşte bu âyet-i kerîme de bizlere çok büyük yol göstermekte ve yolu çok kesin göstermektedir. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: ”Kulillâhü sümme zerhûm” Allah de sonra da diğerlerinden geç. Burada onu kısaca ifade ederlerken şöyle demişlerdir: “Sıfâtları bırak, Zât’ına yapış.” Yâni daha aşağıya inerek fiilleri bırak, isimleri de bırak, sıfâtları da bırak, zât’ına yapış. Bu her mertebede olduğu gibi, mertebelerle ilgili bir konu olduğundan kişi yavaş yavaş evvelâ “Kulillâh” dendiği zaman fiillerde gördüğü gayrıdan uzaklaş mâ’nâsınadır. Fiillerde gördüğü gayrılıktan uzaklaş yâni Kelime-i Tevhîd’in birinci kademesi olan “Lâ fâile illallah” ı müşâhede et. Her fiilinde Hakk’ın fiilini müşâhede eden kimsede bu âyet-i kerîme açılmış olur. “Kulillah” fiil mâ’nâsında, “sümme zerhûm” Allah de, kendindeki, kendimizdeki beşer ifadelerinden uzaklaşmak. Yâni Ahmet yaptı, Mehmet yaptı, şu oldu, bu oldu gibi sebeplere takılmadan Allah yaptı de bunu geç. Birincisi bu.
İkincisi ise; biraz daha ileriye doğru yükselmiş olan kimse. “Lâ mevcûde illallah” burada mevcuddan kasıt her ne kadar madde olan eşya gözüküyor ise de onun mâ’nâsına “Küllü şey'in helikun illâ vecheh (vechehu)” (28/88) hükmü ile bakmak gerekiyor. Yâni “her şey helâk olucudur, Hakk’ın vechi bâki kalacaktır”. Burada vecihten kasıt zât mertebesi itibariyle, tüm olarak Hakk’ın vechi değil, her mertebesi ve her ismi üzere esmâ-i ilâhiyenin vechinden bahsedilmektedir. Çünkü bu âlemde külli bir çoğunluk olduğundan yâni kesret olduğundan, her kesrette de ayrı bir veche, vecih olduğundan o halde vecihler olarak görmemiz lâzım gelmekte. İşte “Külli şey’in helikun ille veche” âyetinde görünen şey’iyyetin kendilerine ait bir şey’iyyet olmadığını, hepsinin Hakk’ın isimlerinden ibaret olduğunu anladığımız zaman “Kulillah sümme zerhûm” esmâ mertebesi itibariyle bizde zuhura çıkmış olur.
Daha ileriye doğru gittiğimizde Kelime-i Tevhîd’in üçüncü aşamasında da “Lâ mevsûfe illallah” dediğimiz zaman Allah’tan başka hiçbir vasıf sahibi, vasıflanmış hiçbir varlık, hiçbir kimse olmadığını şeksiz şüphesiz tasdik etmek suretiyle, o mertebede de “Kulillah sümme zerhûm” yâni Allah de geç zuhura çıkmış oluyor. Bütün sıfât-ı ilâhiyenin kaynağı Hakk’ın zâtı olduğundan bunlar sıfât mertebesi itibariyle sıfâti şeyler değil, zâti şeyler olduğunu anlamak sıfât mertebesindeki “Kulillah sümme zerhûm” zuhurudur. Yâni bütün bunlar Allah’ın güçlerinin neticesi olarak ortaya çıkan hâdiselerdir diye düşünerek zâtına bağlayıp sıfâtları da ortadan kaldırmaktır.
Sonuncusu ise “Lâ mâ’bûde illallah” ve “Lâ ilâhe illallah” hükmü ile bütün varlığı Hakk’a bağlamak. Yâni Hakk’ın zâtına bağlamaktır. Artık burada uzaklaşacak herhangi bir şey kalmadığından bütün varlıkta Allah’ı müşâhede ettiğimiz zaman “Hüvallâhüllezi lâ ilâhe illâ hû” (59/22) olmakta. ”O Allah’tır ki O’ndan başka ilâh yoktur.” Kelime-i Tevhîd’de belirtildiği gibi. Ve bütün bunları da bizlere öğreten, zuhura getiren “Muhammedün Rasûlüllah” hükmüyle anlamamız gerekmektedir. Yâni “Lâ fâile illallah”, ”Lâ mevcûde illallah”, “Lâ mevsûfe illallah”, “Lâ mâ’bûde illallah”, “Lâ ilâhe illallah” kendi başına kalmış olsalardı, bunlardan bizim hiç haberimiz olmayacaktı. Bunlar İstediği kadar, son derece geniş bütün âlemler üzerinde faaliyette olsun. Zâten öyleydiler ama bunları bize bildiren Aleyhissalâtu ve’s-Selâm Efendimiz olduğundan en kemâlli Kelime-i Tevhîd “Lâ ilâhe illâllah” Allah’ın varlığı ve Allah’ın varlığını bizlere irsâl eden, bizlere bildiren “Muhammedur Rasûlüllah” tır. İşte bu mertebe âlemdeki bütün mertebelerin en üstünde olan bir mertebedir. Bundan daha yüksek bir mertebenin olması da düşünülemez, mümkünde değildir. Yâni “Lâ ilâhe illallah”ı kemâliyle söyledikten sonra arkasından “Muhammedur Rasûlüllah” ı da getirmek hem kendimizdeki bu makâmları bulup, bilip, tatbik etmiş olmak ve hem de dış âlemde de bu hakîkatlerin olduğunu anlamamız, bilmemiz bizlere çok şey sağlayacaktır. Zâten neticeyi kelâm, yâni bütün çalışmalarımız bu iki kelimenin hakîkatine ulaşmak içindir. Birisi “Lâ ilâhe illallah, Muhammedu’r Rasûlüllah” Bunu herkes söylüyor, her ehli İslâm söylüyor. Ancak herkes kendi mertebesine göre söylediğinden o kadarından yararlanmış olabiliyor. Aksi halde gaflet içerisinde söyleyen ise sadece lâfzından sevap olarak yararlanmış oluyor. Cenâb-ı Hakk cümlemize bu hakîkatleri en iyi şekilde inşeallah idrâk ettirmiş olsun.[64]
Buraya bu âyet hakkında yazmış olduğum, tefekkür çalışmasını faydalı olur düşüncesiyle alıyoruz.
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
KULİLLAHİ SÜMME ZERHÜM (ALLAH DE GEÇ) Son günlerde sohbetlerde ve hayat akışımda sürekli karşıma çıkan (6) En’âm suresi 91. âyetinin bir bölümü hakkında tefekkür etmeye ve üzerinde anladığım kadar bir çalışma yapmaya karar verdim. Kişi bu gibi çalışmalarında samimi oldu mu Cenâb-ı Hakk’tan yardım ve bağlı olduğu yerden himmet eksik olmuyor. Şükründen aciziz.
Öncelikle âyetin tamamını yazalım…
Onlar: "Allah insanlara hiçbir şey göndermemiştir" demekle, Allah'ı gereği gibi tanıyamadılar. De ki: Musa'nın insanlara aydınlık ve hidayet olmak üzere getirdiği, sizin parça parça kâğıtlara çevirdiğiniz, bir kısmını belli ettiğiniz, birçoğunu gizlediğiniz; sizinle babalarınızın, sayesinde bilmediğiniz birçok şeyleri öğrendiğiniz Kitab'ı kim gönderdi? (Onlara karşı sen) "Allah" de. Sonra onları bırak, boş laflara dalarak oyalansınlar. (Enam/91 - Elmalılı Hamdi Yazır Meali) Sayısal değerlerine baktığımızda;
Sure sayısı 6 ve âyet sayısı 91 topladığımızda,
6+9+1= 16= 13 ve 3 tür..
(13) Hazreti Muhammed’in Şifre sayısı, (3) İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn…
Kulillahi sümme zerhüm…
Kaf; 100, Lam; 30, Elif; 1, Lam; 30, Lam; 30, Elif; 1, He; 5, Se: 500, Mim; 40, Mim; 40, Ze; 7, re; 200, He; 5, Mim; 40…
100+30+1+30+30+1+5+500+40+40+7+200+5+40=1029
1+2+9= 12
(12) Hakikat-i Muhammediye…
Âyet sayısal değerini de eklersek…
1029+97= 1126
1+1+2+6= 10
(10) Fenafillah.
Kul= 100+30= 130= 13
Allah= 1+30+30+1+5= 67= 6+7= 13
Sümme= 500+40+40= 580= 5+8= 13
Zerhüm= 7+200+5+40= 252= 2+5+2= 9
“Allah de geç” derken 3 tane 13 ve 9 olduğu görülmektedir… İlm’el Yakin, Ayn’el Yakin, Hakk’el Yakin Hakikati Muhammedi ve Tevhid-i Esmâ mertebelerini barındırdığı sayısal değerlerinden anlaşılmaktadır.
Buradan da şu anlaşılmaktadır, Kul her gördüğün Allah yani Hakk’ın zuhur mahallidir de geç, eylenme burası Fenafillah mertebesidir. Halk batın, Hakk zahirdir. Buranın daha iyi anlaşılması için Efendi Babam’ın “Merkez” dosyasından ilgili bölümü buraya ilave ettim.
Kişi fenâfillahta ya’nî bütün varlıkta varlık görmekten çekinip Hakk’ı görür ancak bu hal bir sekr hâlidir, bir sarhoşluk hâlidir, bu sarhoşluktan kasıt ise ilmî ma’nâda, ya’nî hakîkati i’tibârı ile ilmî mahviyet, içerisinde olmak ve mahlûk görememek hâlidir, ancak bu durum da ârızadır, ya’nî mutlak değildir. Çünkü burada mükellefiyet gitmektedir, bu nedenle kişiler burada çok tutulmazlar, tehlikeli bir yerdir, ba’zen ne namaz ne de diğer hiçbir şey kalmaz ortada. Tehlikeli oluşunun nedeni ise nefsin bu hâli kapmasıdır, nefs bunu kapınca kişi ilâhî ma’nâda ben bu amelleri yapamadım zanneder. Ve buraya gelerek ayakları kayan birçok kişiler vardır, çünkü nefs mertebelerini tam olarak kendi bünyelerinde oturtamadıkları için ve tevhîd mertebelerini hayâl binâsının üzerine kurdukları için gelen bir rüzgâr bütün varlıklarını alır götürür.
Gerçek ârifler olarak bu tatbîkat yapıldığında, tabii ki bu fenâfillah’ta o kişi abdiyyetinden Ulûhiyetine, ya’nî kendinden kendine, olarak bu ibâdeti yapacağını bilir. Aynı şekilde Ka’be’de bu hakîkat geçerlidir, ya’nî Ka’be’yi ortadan kaldırdığımızı düşündüğümüzde, secde edenler kullukları ile karşılarındakinin ulûhiyyetine secde etmektedirler. Aynı şey karşısındaki için de geçerli olunca denge olmaktadır. Ve bunların hepsi de bir idrâk ve neş’e mes’elesidir.
“Dur! Rabb’ın namazda” denilen hakîkat de bu hakîkattir. Eğer bir kişi bir ömür boyu namaz kılmış ve bu makâma gelince âciz kalıp kılamadı ise, onun Rabb-ı hassı onun vekîli olur ve o namaz yine kılınır, ancak bu durum gerçek irfân ehlinde olur, yoksa bu işler sâdece lafzî olarak olmaz.
İşte bu halden sonra, bu kişi tekrar halka dönerek yaşamaya başladığında Hakk ile halk arasında, ama halkvârî yaşayan kimse hükmüne girmektedir. Ve bunların dışarıdan tanınması da mümkün değildir, bunlar tamâmen dışarıdan kulluk elbisesindedirler, bu elbisenin içine de Rabb’lık elbisesi, Ulûhiyyet elbisesi giyilmiştir ve dışarıdan bakıldığı zaman, kul ve o kulluğun mutlak olarak üzerinde, herşeyi geçerlidir. Bunlar çevreye örnek olmaları adına farzlar ile mükelleftirler.
Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “Ahad” ismidir.
Burada zikredilen “Ahad” Ahadiyyet mertebesi değil, “Ahad” ismidir. İşaretini ehli bilir.
Burada yazıya halin gereği oluşan bir müşahade ile devam edeyim…
09-13 Mart 2014 tarihinde Elektirik mesleğim ile alakalı olarak “Yüksek Gerilim” de çalışmak için gerekli olan “EKAT” ehliyetimi yenilemek için Tuzla’ya gittim. Kurs çıkışında işyerinin bir başka biriminden olan arkadaş akşamları Erenköy’e “Fizik Tedavi”ye gittiğim için Kozyatağı’nda bırakıyordu. Oradan hastaneye yürüyordum.[65] Cuma günü öğlen işyerin de 28 yıldır birlikte çalıştığım, bir dönem komşuluk yaptığım, yaya olarak araba çarpan ve 77 gündür yoğun bakımda olan arkadaşım Ekrem’in vefat haberi geldi. Yine Kozyatağı’ndan Erenköy’e yürüyordum. Ekrem ilk hanımından boşanmış ve 3 çocuğu vardı. İkinci hanımından 2 çocuğu vardı. Elde olmadan bunların hali ne olur diye düşünceye dalmıştım. Aradan bir iki dakika geçmemişti. Bir otobüsün arkasında belki belirsiz mavi yazı ile “ALLAH” ve onun biraz alt sol tarafında metal harflerle “SEN KENDİ İŞİNE BAK” yani bir bakıma Cenab-ı Hakk tarafından “Kulillahi Sümme Zerhüm” “Allah de geç” deniyordu. Fakirde bu düşünceleri geldiği yere gönderip bu da Hakk’tan deyip kendi halime döndüm. Heza min Fazli Rabbihi…
Trafik ışıklarındaki renklerde bu konuda dikkatimi çekti. Araçlar, yayalar kırmızıda durmakta, sarıda arabalar geçmek için hazırlanmakta yeşilde yayalar ve araçlar geçmekteler yukarda yazmış olduğum arkadaşım Ekrem’inde yaya geçidinde kaza geçirmesi de burayı daha tefekkür edilir kılıyor.
İrfan eğitimi ve derslerimizden öğrendiğimiz göre, Yaya yürüyüşü Şeriat, araç ile gidişte tarikat mertebesi ile yol almaktır. Her ikisinde de dikkatli olmak gerektiği açıktır. Yaya yürüyüşü için aile ve okuldan alınan bilgiler yeterli olmaktadır. Araç için ise sınıfına göre ehliyet almak gereklidir. Renklere bakarsak, kırmızı “Nefsi Levvame”nin rengi, esmâsı “Ya Allah” tır. Yeşil “Nefsi Mülhime”nin rengi, esmâsı “Ya Hu” dur. Sarı “Nefsi Radiye”nin rengi, esmâsı “Ya Hayy” dır… Şer’an yani yaya olarak yürüyen bir kişi kırmızı da durduğunda Ya Allah demekte ama karşısındakinin Hakk olduğunun farkında olmaktadır. “Ya Hu” deyip geçmektedir. Ama bu geçişinde farkında olamadığı için onun için ölü bir geçiş yani gaflet halinde bir geçiş olmakta ve âyetin sonunda buyurulduğu gibi kendi daldıklarıyla gafletiyle oyalanıp durmaktadır. Araç ile yani tarikat yolculuğunda bulunan ise kırmızıya geldiğinde “YA Allah” deyip durmaktadır. Sarının yanması ile hazırlığı Allah’tan “Nefsi Levvame” pişmanlığı içinde razı olmasıdır. Yeşil’in yanması ile “Nefsi Mülhime”ye yani vehimi ve ilhami yönlere geçmektedir. Yayalar’ın kırmızı ve Yeşil’i ile de bu mertebenin şeriat yönüne dikkat çekilmektedir.
Uçak Hakikat ve uzay Marifet yolculuğudur. Uçak yolculuğu zahirde mümkün olsa da herkesin kullanması mümkün değildir. Uzay yolculuğu ve keza bu tür bir aleti kullanması günümüz şartlarında pek mümkün değildir. Yaya, araç, uçak ve uzay aracı bir benzetme ve hızları arasında ki farkların anlaşılması ve hedefe ulaşma arasında ki farklar anlaşılması için verilmiştir. Bir yaya saatte 10 kilometre, araç 100 kilometre, uçak yaklaşık 1000 kilometre ve uzay aracı ise bunların çok üstündedir. Bir uçağın durduğu yerden kalkması kule’nin iznine bağlıdır. Bir bakıma “Kul” iznine bağlıdır. Hakikat mertebesinde “Kul” batın, “Hakk” zahirdir. “Kul” amir ve “Hakk” memur olmaktadır. Yukarda merkez dosyasından da alıntılandığı üzere tehlikeli bir yerdir. Kişi nefsaniyetine düşüp te Hakk’ı memur tutarsa sorumluğu vardır, hem de büyüktür. Uzay aracı içinde Kule benzeri uzay merkezi vardır. Buradan aldığı izin ile harekete geçer. Uçak yere paralel gittiği halde bunun hareketi dikeydir. Dünya kutrundan çıktığı anda dünyaya ait zaman mefhumu da ortadan kalkıp, uzaya ait bir zaman dilimine geçilir. Burada kul memur, Hakk ise amir hükmündedir. Uçak ve Uzay aracından bakıldığı zaman her şey yerde ufalmış ve bir olmuş gibidir. İşte bu mertebede olanların, Allah deyip geçmeleri gerçek ma’nâda olandır.