Femâ lehu min kuvvetin velâ nâsir(in)
(O gün) artık insan için ne bir kuvvet vardır, ne de bir yardımcı.
İnsanın o gün ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.
Târık Suresi'nin 10. ayeti, kıyamet gününde insanın acizliğini ve çaresizliğini vurgulamaktadır. Ayet, insanın kendi gücünden ve dışarıdan gelecek yardımdan mahrum kalacağını ifade ederek, o günkü durumu tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kuvvet' kelimesini bedenin veya nefsin bir işi yapmaya muktedir olması hali olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda ise, insanın o gün hiçbir şeye muktedir olamayacağını, kendi başına bir şey yapma gücünün kalmayacağını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kuvvet'i bir şeyin tesir etme ve etkileme yeteneği olarak açıklar. Târık 10'daki kullanımı, insanın o gün ne kendi nefsine ne de başkasına fayda sağlayacak bir etki gücüne sahip olamayacağını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kuvvet' kavramını Kur'an'da genellikle Allah'a atfedilen mutlak kudretin veya insanın sınırlı gücünün bir ifadesi olarak ele alır. Bu ayette ise, insanın o günkü mutlak güçsüzlüğünü, dünyadaki gücünün aksine hiçbir değerinin kalmadığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nâsır'ı 'yardım eden, destek olan' anlamında kullanır. Ayetteki 'lâ nâsır' ifadesiyle, o gün insana Allah'tan başka kimsenin yardım edemeyeceği, dünyadaki destekçilerinin bir fayda sağlamayacağı kastedilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nâsır' kelimesinin mecazi olarak 'destekçi, koruyucu' anlamlarına geldiğini belirtir. Târık 10'da bu kelime, insanın o gün kendisini azaptan kurtaracak veya ona destek olacak hiçbir koruyucusunun olmayacağını mecazi bir dille ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'nâsır'ı 'yardım eden ve düşmana karşı destek olan' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, insanın o günkü çaresizliğini, düşmanlarına (azaba) karşı kendisine yardım edecek kimsenin bulunmayacağını pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nasr' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle ilahi yardım veya insanlara yönelik destek anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'nâsır'ın olumsuz kullanımı, ilahi yardım dışında hiçbir yardımın geçerli olmayacağı kıyamet günündeki mutlak yalnızlığı vurgular.
Târık Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Femâ lehu min kuvvetin velâ nâsir(in)” İnsanın o gün ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı. (86/10)
“O gün” yani kişinin kıyâmeti ve neslin kıyametinde vahid’ul kahhar tecellesi gerçekleştiğinde yani mülkün-varlığın gerçek sahibi ortaya çıktığı gün kişinin kıyameti ve kıyametin kopması ile “esrar” sırlar ortaya çıkacaktır.
O gün bizlere tahsis edilen güç-kuvvet yani bu dünya da verilen melekelerimizin aslında bize ait olmayacağı ortaya çıkacağı için ne elimiz, ne ayağımız, ne dilimiz cümle azalarımız bizim kontolünde olmayacak bizleri Hakk’a davet eden peygamber hazeratı, ehlullah, arifler yardımcı olmayacaklardır. Ancak burada onları görene ve duyup bugünden yardımlarını kabul edenlerin nasıl başka ülkeye iderken aldıkları pasaport biletleri vardır, gidecekleri yeri araştırmış biliyorladır. O sahayı tanıyacaklardır.
Nasıl rüyada kabuslar görülür, vahşi hayvanlar kovalar, tehlikeli insanlardan kaçılır, ya da bir suça karışılır polis arar, mahkemeye çıkılır, hapse girilir. Deprem olur mahsur kalınır, fırtınaya, tipiye tutulunur bir yardımcı bulunamaz ama sonunda uyanılır rüyaymış diye insan ferahlar ama dünya uykusundan ahiret hayatına geçildiği zaman bir daha uyanma yoktur.
Bu taayyünat ki hayal ve rüyadan ibarettir. Muhammed (s.a.v.) onun tabiri ve tabircisidir. Demektedir Muhammed İkbal…
Mesnevi şerifte bu âyet hakkındaki beyitte;
1395. Kıyamet gününde sırrın izhârı bu olur; sakın, sakın eşek gibi olan teninden kaç!
“Allah Allah” ta'bîrinde iki vecih vardır. “Birisi, Allah için, Allah için!” demektir. Diğeri de tahzîr ma'nâsında “sakın, sakın!” demektir. Burada ikisi de muvâfıktır. (Tânk, 86/9) ya’ni “O günde sırlar zâhir olur" âyet-i kerîmesinin ma‘nâ-yı münîfi bu olur; ve herkesin nefsinde hangi hayvanın sıfatı gâlib olmuş ise, yevm-i kıyâmette o hayvanın sûretinde haşr olur. Meselâ şehvet gâlib ise eşek ve hanımını erkeklerden kıskanmama gâlib ise domuz, ve halka zulüm ile me’lûf ise yılan ve akrep sûretlerinde haşr olur.[152]
Fusûs’ul Hikem şerhi Muhaddime blümünde Âlemi Misal bölümü faydalı olur düşüncesi ile buraya alıyoruz;
MİSÂL ÂLEMİ MERTEBESİ
Bu mertebe, zât‟ın hâriçte parçalanması ve bölünmesi, yırtılması ve birleşmesi mümkün olmayan bir takım sûretler ve latîf şekiller ile zuhûrudur. Bu mertebeye “misâl âlemi” isminin verilmesinin sebebi budur ki, ruhlar âleminden açığa çıkan her bir ferdin, cisimler âleminde edineceği sûrete benzeyen bir sûret bu âlemde oluşur. Ve bir sınıf ona “hayâl” derler. Çünkü, bu sûretleri idrak eden hayâle ait kuvvettir.
Tahkik ehli indinde “misâl” iki kısımdır:
Biri budur ki, insândaki hayâle ait kuvvet onun idrâkinde şarttır. Ve rüyada ve hayâle getirmede görülür. O idrâk bazen doğru ve bazen hatâlı olur. Ve ona “kayıtlı misâl” ve “kesintisiz hayâl” derler.
İkincisi budur ki, onun idrâkinde hayâle ait kuvvet şart değildir; belki görme kuvveti dahi idrâk edilebilir. Âynada ve cilalanmış olan sâir şeylerde görünen sûretler gibi. “Misâl”in bu kısmına “mutlak misâl” ve “ayrık hayâl” derler. Çünkü bunlar, hayâle ait kuvvetten ayrı olarak zatlarıyla mevcûtturlar. Ruhların beden şekliyle görünüşü bu kısımdandır. Nitekim ölmüşlerin ruhları cisimlenmiş sûretler ile rüyada görülür. Ve kâmilin rûhu, cisimlenmiş sûret alarak kendisine muhabbeti olanlardan birisine görünür. Bu görünme ve rü‟yet geçerli ve doğrudur; bunda aslâ hatâ yoktur.
Misal âlemine “berzah âlemi” ve “latîf terkipler”de derler. Ve bazıları ruhlar ve misâl âlemlerini birleştirip, “melekût âlemi” diye isimlendirirler. Misâl âlemi ruhlar âleminin feyzini, cisimler âlemine ulaştırmaya vâsıtadır.
Ve ruhlar ile cisimler arasında bir berzahtır. Ve berzah olması sebebiyle her iki âlemin hükümlerini de toplamıştır. Çünkü zâhir ve bâtındır. Ve gayb ve şehâdet arasında ayırıcı sınırdır. Maddeden oluşmuş cisimlerin aynı olmadığı gibi, akla ait soyut cevherin dahi aynı değildir. Fakat hem cisimler âleminin ve hem de ruhlar âleminin gayrıdır. Çünkü ruhlara göre kesîftir cisimlere göre latîftir. Lâkin cisimlere ait cevhere ve akla ait cevhere benzerliği vardır.
Cisimlere benzerliği bu yöndendir ki, cisimler nasıl ki hissedilebilir ölçüde ise, misâl âlemi dahi öylece hissedilebilir ölçüdedir. Ve ölçü nicelikten ve nicelik dahi uzunluk ve genişlik ve derinlikten ibârettir. Çünkü aynada görülen bir sûret görme duyusu ile idrâk olunur ve uzunluk ve genişlik ve derinliğe sahiptir.
Ve onun ruhlara benzerliği o yöndendir ki, ruhlar nasıl latîf ve rûhânî ise, misâl âlemi de öylece latîf ve nûrânîdir. Ve o sûretin latîf ve nurani oluşundandır ki, el ile dokunulamaz ve bıçak ile kesilmez.
Ve maddeden soyutlanmış olan zatların sûretlerde ve cisimlenmiş vücûtlarda müşâhedesi, misâl âleminde gerçekleşir. Nitekim Hz.Cibrîl bazı zamanlarda, server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz‟e, ashâb-ı kirâmdan Dihye-i Kelbî sûretinde görünür idi. Hızır ve nebîler (a.s.) ile evliyâ-yı kirâm hazretlerinin müşâhedeleri de bu âlemde gerçekleşir. Ve kâmiller, misâl âleminde, kendi şekillerini diğer bir insânın veyâ hayvânın şekline döndürmeye kadirdirler. Ve öldükten ve ten kaydından çıktıktan sonra, muhtelif şekiller ile şekillenme kuvveti onlarda artar.
Rûhun beşer madde bedeninden ve elementsel cisimlerden ayrılmasından sonra meydana çıkacağı misâl âlemi, bu bahsedilen misâl âleminden ve berzahtan ayrıdır. Çünkü bu berzah dünyâ ile âhiret arasındadır. Ve dünyevi oluşumdan önceki berzah, tenezzül (aşağı iniş) mertebelerinden ve dünyevi oluşumdan sonraki berzah ise urûc (yukarı çıkış) mertebelerindendir. Ruhlara bağlanacak sûretlerle bu ikinci berzahta zâhir olurlar. Bunlar dünyevî olu- şumda hâsıl olan amellerin sûretleri ve ahlâk ve fiillerin netîceleridir.
Gülşen-i Râz‟dan: Tercüme:
“Ten gömleğinden soyunduğun, ya‟nî öldüğün vakit, ayıpların ve hünerlerin birdenbire görünür olur. Nakledilmiş olduğun berzah âleminde bir vücûdun olur. Lâkin bu dünyâdaki gibi kesîf değil. Öyle su gibi ondan sûret görünür, ya‟nî suya karşılık olan sûret, o suya nasıl yansırsa, senin berzah vücûduna dahi amellerinin ve ahlâkının sûretleri öylece yansır. O berzahta bütün sırlar âşikâr olur. Eğer Kûr’ân dan bir delil istersen “yevme tubles serâir; Fe mâ lehü min kuvvetin ve lâ nasır” (Târık, 86/9-10) ya‟nî, “O günde insânın nefsinde mevcût olan sırlar âşikâr olur. İnsan için bu hâli def edecek bir kuvvet ve yardımcı yoktur. Çünkü sırlarının âşikâr olması, verilen berzaha ait vücûdun gereğindendir” âyet-i kerîmesini oku! Ve bu yansımadan başka senin ahlâkın has âlem olan berzahın hallerine uygun olarak, cisimler ve şahıslar olur. Ahlâkın kötü ise çirkin sûretler, iyi ise iyi ve güzel sûretler olup sana arkadaş olurlar. Sen, bir takım işâretlerden ibâret olan ameller ve ahlâkın sûret elbisesine bürünerek aşikar olmalarını olmayacak bir şey sanma! Nitekim bu dünyâda kuvvet ve elementlerden bitki, hayvan ve maden meydana geldi; ya‟nî oksijen, azot, karbon vb. gibi basit elementler gaz hâlinde sûretsiz oldukları halde, yoğunlaşıp madenler, bitkiler ve hayvanlar sûretlerinde âşikâr oldu. İşte böylece, senin bütün ahlâkın cân âleminde bazen nurlar ve bazen de ateşler sûretinde âşikâr olur.
Bu misâli âleminin sûretleri, en son berzah sûretlerinin tersinedir. İlk berzahta görülen şeyin his ve şehâdet âleminde açığa çıkmadan önce görülmesi mümkündür. Nitekim seçkinlerden ve normal insânlardan birçok kimseler rüyalarında birtakım olaylar müşâhede ederler ki, onun eseri daha sonra şehâdet âleminde açığa çıkar. İkinci berzahta olan bir şeyin şehâdet âlemine dönmesi imkânsızdır. Ya‟nî dünyâdan ikinci berzaha nakil olan ruhların tekrar dünyâya dönmesi mümkün değildir. İlk berzahın sûretleri normal insânlara rüyada ve seçkinlere bazen rüyada ve bazen uyanıklıkta âşikâr olur. Fakat ölmüş olanların hallerinden haberdar olmak, kutuplar ve ferdiyyet makâmındakiler ve keşif ehlinden bazılarından başkasına mümkün değildir. Bu sebeple ilk berzaha “imkân dâhilindeki gayb” ve “imkân dâhilindeki misâl” ve ikinci berzaha da “muhâl gayb” ve “ikinci misâl” ve “muhâl misâl” ve “mümkün olmayan misâl” derler.[153]
Ve “İz Terzi Baba”mın Rüya-Zuhurat hakkındakini yorumunuda rüya-zuhuratların bugünden nefs aynasına nasıl yansıdığı anlatımını ilave edelim.
NOT= (124-İbretlik bir değmez dosyası daha) isimli kitabımız, sayfa (208) den ilgili küçük bir aktarım.
Genelde zuhuratlar üç kısma ayrılır.
Birinci kısım zuhuratlara. “Keşfi mücerret” denir.
İkinci kısım zuhuratlara. “Keşfi muhayyel” denir.
Üçüncü kısım zuhuratlara. “hayali mücerret” denir.
Ben bu sıraya bir dördüncü kısmıda ilâve edeyim, bunlara da.
Dördüncü kısım zuhuratlara. “tuzak zuhuratlar” adını verdim. Şimdi bunları özetle inceleyelim. T.B.
Birinci kısım zuhuratlara. “Keşfi mücerret” denir.
Bu zuhuratlar sadece Peygamberlere ve çok büyük velilere gösterilir. “Aynı ile vaki.” Diye tabir eldir. Yani hayal ve vehimden, “mücerret-tecrid edilmiş” yorum gerektirmeyen, olduğu gibi çıkan zuhuratlardır.
Peygamberimize gösterilen mekkenin fethi gibi. İbrahim (a.s.) gösterilen İmailin kurban edilmesi gibi. Bunlar istisna zuhuratlardır, genel âlemi ilgilendiren zuhuratlardır ve tarihte çok ender görülen zuhuratlardır.
İkinci kısım zuhuratlara. “Keşfi muhayyel” denir.
Bu zuhuratlar ise gerçek derviş olanlara yol göstermek için gece ma’nâ-ların da gösterilen ve yorum gerektiren oldukça geniş bir sahayı kapsayan eğitim kaynaklı zuhuratlardır.
Bunların yorumu gerçek bir irfaniyet bilgisine ve bu sahada ehlinin yanında çalışmalarına samimiyetle devam eden kimselere, Yusuf suresinde bahsedilen.
(12-6-) "İşte Rabbin seni böylece seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek.
Hükmü ile evvelâ çalışarak ve ehlinin yanın da eğitimini alarak ondan sonra da bahşedilen ilâhi bağıştır. Ayrıca bizlere “Misal âlemi”nden gelen bu zuhuratlar, ismi üstünde olduğu gibi misallerle gelmektedir, o halde bir başka husus, misal âleminin lügatını kısmen de olsa bilmek lâzımdır. Çünkü bu âlemin sembolleri ile o âlemin sembolleri başkadır.
Dünyada bile herhangi iki lisan arasında, aynı kelime başka harf sembolleri ile ifade edilmektedir. Bu lisan sembollerini bilmeyen kimse, Arap lisanın da geçen, “aşera” sembollerinin bizde “on” olduğunu bilebilmesi için, her iki sembolleride tanıması, aslı itibari ile her iki kelimenin de aynı olduğunu bilmesi lâzımdır ve soranlara bunu böyle “on” ile yorumlayıp bildirmesi ve soranı tatmin etmesi lâzımdır.
“Aşera” sembol yazılışının açılımının “on” olduğunu bilmeyen bir kimse bunu herhangi bir şekilde kendi hayali ile yorumladığında, çok açık ki, hata etmiş, soranı yanlış yönlendirmesi dolayısı ile hataya sürüklemiş olacaktır ve çok büyük bir vebaldir, hele yanlış yorum kişinin ebedi hayatını ilgilendiriyor ise. Bu daha büyük ve dönüşü olmayan bir hatadır.
Peygamberimizin gördüğü “süt” zuhuratını sahabe-i kiram kendisine ne ile yorumladığını sorduklarında, “ilim” ile buyurması bu sahada, zuhurat yorumlamaya çalışan kimselere kıyas vererek, gerçek bir yol göstermektedir.
Böylece görülen zuhurat yorumunu yapacak kimsenin, çok ihtiyatlı hareket ederek hiçbir şekilde dünya ve gelecek ile ilgili, bir yorum yapmaması, zuhurat gören kişinin sadece iç bünyesindeki seyrini ilgilendiren yorumlar yapması, bunlara da mutlakiyet hükmü verilmemesi lâzımdır. “Bu olabilir” diye sadece tavsiye yollu yorumlar yapılması, ihtiyatlı bir davranış olur. Aksi halde yapılan yanlış yorumlar, kişiyi belki gereksiz benliğe veya gereksiz umutsuzluğa düşürebilir. Çok tehlikeli bir sahadır.
Üçüncü kısım zuhuratlara. “hayali mücerret” denir.
Bunlar ise tamamen nefsi, hayal ve vehim kaynaklıdır. Gerçekten ve ma’neviyattan tecrid edilmiş ayrılmıştır. Kişinin kendi nefsinde kurgulanan hayali zuhuratlardır hiçbir asılları yoktur kişileri sıkıntıya sokar ve hiçbir değerleri de yoktur.
Diğer ifade ile bu tür görüntülere, Kur’an-ı kerimde geçtiği gibi “adgasu ahlâm-karışık ru’ya-lar” diye isimlendirilir. Hiçbir değer ve kıymetleri yoktur.
Dördüncü kısım zuhuratlara. “tuzak zuhuratlar” denir.
Bunlar ise en tehlikeli olanlarıdır. Bilhassa ilmi yoldan gitmeyip sadece zahir tatbikatlı yaşayan derviş ve kendini şeyh zanneden kimselere kurulan zuhurat tuzaklarıdır, çok tehlikelidir kişi hem kendini aldatır hem de dinleyenlerini de aldatmış olur, ancak bunun farkında değildir çünkü bu zuhuratlar nefsini okşadığından ve hayalinin istikametinde olduğundan bunları olduğu gibi alır ve öylece tatbik etmeye kalkarsa, hayal vehim ve üç harfliler tarafından düzenlenen çok büyük tuzaklara düşülmüş olur.
Bunları ancak gerçek irfan sahipleri ayırt edebilir. aksi halde ayırt edilmesi çok zordur. Çünkü “dışından hâdi kimliğine bürünmüş içinde iblisin rol yaptığı görüntülerdir.” Abdül kadir geylâni hazretlerine iblisin gözüktüğü gibi” Onu tanıyıp taşlamıştır. İşte bu tuzak zuhuratlarını ancak bu sahadan haberi olan irfan sahipleri anlayıp ortaya çıkarabilirler.
Diğerleri ise “sahih zuhurat” zannedip onunla amel eder ve yoluculuğunu cennet yolu olarak zanneder aslında yolu cehennem tarafına doğru devam eder. Cenâb-ı Hakk bu gibi aldatılmalara düşmekten bizleri muhafaza eylesin. Çok tehlikeli bir sahadır. Gelecek kendi bölümünde bu zuhuratlardan bir hayli örnekler verilecektir.
Tasavvuf hayatımın süresince, birçok kişilerin bu zuhuratların tesiri altında kalıp, sonun da inkârcı olup çıktıklarına ve etrafında bulunanlarında imanlarını bozduklarına, çok, çok şahitliğim olmuştur. Ve bu tür zuhuratların miktarı gerçekten oldukça fazladır.
Kitaplarımızın “ibretlik değmez” dosyalar bölümünde bunların on adedi vardır, içlerinde bu tuzakların varlığı ve izahları açık olarak bulunmaktadır. Dileyenler onlara bakabilirler. (İz-T.B.)
Ayrıca bu sûrenin ilk 3 âyetinde 3. Yorumda (Ziyaretin Kısası makbuldür.) Sır-Sırr ve Nasır (yardımcı) incelenmiştir. Tekrar oraya bakılabilir.