İçeriğe atla
Tevbe 49Cüz 10 · Sayfa 195

Tevbe Sûresi 49. Âyet

التوبة

Sohbete sor

Veminhum men yekûlu-/żen lî velâ teftinnî(c) elâ fî-lfitneti sekatû(k) ve-inne cehenneme lemuhîtatun bilkâfirîn(e)

Onlardan "Bana izin ver, beni fitneye (isyana) sevk etme" diyen de vardır. Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek) fitnenin ta içine düştüler. Şüphesiz ki cehennem, kafirleri elbette kuşatacaktır.

Tevbe Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Veminhum men yekûlu-/zen lî velâ teftinnî elâ fî-lfitneti sekatû ve-inne cehenneme lemuhîtatun bilkâfirîn(e) Onlardan “Bana izin ver, beni fitneye (isyana) sevk etme” diyen de vardır. Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek) fitnenin ta içine düştüler. Şüphesiz ki cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır. (9/49)


Mesnevi şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim;

2551. Cehdler ettiniz ve o pür-safâ oldu; Allâh için ateşi söndürdünüz."

"Hayât-ı dünyeviyyenizde mücâhede ve riyâzetlerde bulunarak, cehennem tabiatlı olan ve cehennem cinsinden olup, işi gücü fitne ve fesâd koparmaktan ibâret bulunan nefsinizi birtakım murdâr ve habîs sıfatlarından tecrîd ederek sâf yaptınız ve huzûzât ateşlerini Allâh için söndürdünüz. Siyâset-gâh olan mahal size tenezzüh-gâh oldu." Burada, cennet ve cehennem hakkında biraz îzâhât i’tâsı fâidelidir.

Ma’lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde mezâhiri vardır. Evvelâ ilm-i İlâhîde a’yân-ı sâbiteleri vardır. Sâniyen vücûd-ı İlmîlerinin emsâli âlem-i misâlde mütekevvindir. Sâlisen, hazret-i şehâdette, ya’ni dünyâda her ikisi de birbirine karışık olarak zâhirdir. Zîrâ dünyâ mezâhir-i âhirete nazaran geniş değilse de cem’iyyetlidir. Nitekim elem ve lezzetin imtizâcını her zaman bu âlemde zevken biliriz. Râbian, âlem-i insânîde mevcûddur. Zîrâ makâm-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ayn-ı naîmdir. Ve nefis ve hevâ ve mukteza- yâtı ayn-ı cehennemdir. Bunun için makâm-ı kalbe ve rûha dâhil olanlar ve ahlâk-ı hamîde ve sıfât-ı marzıyye ile muttasıf bulunanlar, envâ’-ı naîm ile mütena’im olurlar. Ve nefis ve lezzâtı ve hevâ ve şehevâtı ile meşgül olanlar, envâ’-ı belâyâ ile muazzeb olurlar. Nitekim Hak Teâlâ,(Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) ya’ni, “Cehennem şimdiki halde kâfirleri muhîttir” buyurur. Celâleddîn-i Devvânî (k.s.) hazretleri Zevrâ’ Hâşiyesi’nde buyururlar ki: “Bu âyet-i kerîmeyi te’vîle hâcet yoktur. Zîrâ kâfirlerin sû’-i i’ti- kâdları ve ahlâk-ı nâ-marzıyyeleri neş’e-i uhrâda sûret-i cahîmde zuhûr edip, küffârı muazzeb kılacaktır." Bu ma’nâyı müeyyid olarak (s.a.v.) Efendimiz buyururlar “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veyâhût cehennem çukurlarlarından bir çukurdur." Hâmisen, cennetin ve cehennemin en son mezâhiri âhirettedir. Ve bunlar rûhânî değil cismânîdir. Ve lâkin bu cismâniyyette neş’e-i rûhâniyye gâlibdir. Neş’e-i nefsâniyye gâlib olan bu âlem-i şehâdetin ahvâline bakıp da, cennet ve cehennem-i cismânî hakkında istidlâlen hüküm verenler hatâ ederler. Meselâ bu âlemin suver-i maddiyâtı bir karâr üzerine olmayıp, bozulur. Zîrâ kavânîn-i esâsiyyeleri bunu iktizâ eder. Fakat cennet ve cehennem-i cismânî-nin suveri sâbit ve berkarârdır. Ve onlann kavânîn-i esâsiyyelerinin îcâbı da böyledir. Binâenaleyh bu âlemde akıl ve mantığın kabûl edemeyeceği ahvâl, cennet ve cehennem-i cismânîde ma’küldür. Ve o mevtında bu ahvâle hayret olunmaz. Bunun nazîri bu âlemde de mevcuttur. Meselâ âlem-i şehâdette insanın havada uçması ve deniz üstünde yürümesi mümkin değil iken, uyuyan kimse rü’yâsında havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin âlem-i hayâlde vâki’ olan bu hâline o mevtin içinde bulundukça taaccüb etmez, pek tabiî görür. Fakat uyanıp, âlem-i şehâd'etin ahkâmı dâiresine av-det edince, rü’yâdaki hâline hayret ve taaccüb eder. Zîrâ o dakikada mevtın-ı hayâlin dâire-i ahkâmından çıkmıştır. İşte, gerek ahvâl-i berzah, gerek cennet ve cehennem-i cismânî mevtınları bu hâle mümâsildir. Kitâbullâh’m haberverdiği bu mevtınların garâib-i ahvâli, ehl-i gaflet tarafından âlem-i şehâdete kıyâs olunduğu için istib’âd ve inkâr olunur.[52]

2957. Dumanı ve ateşi kenardan münkirler tarafına hamle getirir görüyoruz.

Bu beyt-i şerifte (Tevbe, 9/49) ya’ni “Muhakkak cehennem şimdiki halde kâfirleri kaplamıştır" âyet-i kerimesine işâret buyrulur. Celâleddin Devvânî hazretleri Zevrâ ’ kitâbında (le-muhîtatün) kelimesindeki “lâm’’a lâm-ı hâliye ma’nâsını vermiştir. Bu beyt-i şerîf dahi bu ma’nâyı te'yid buyurur. Ya’ni “Biz enbiyâ tâifesi bu hayât-ı dünyeviyyenin iç yüzüne de nazar edip görürüz ki, el-an cehennemin dumanı ve ateşi münkirler tarafına hücûm etmektedir.”[53]

Terzi Baba Fusûs’ül Hikem Cennet ve Cehennem sohbetleri bizim için faydalı olacaktır.

Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi Cilt.1-Mukaddime 20.fasıl, Cennet ve Cehennem.

Ma’lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde zuhûr mahalleri mevcûddur:

Evvelâ; İlâh-î ilim hazretinde a’yân-ı sâbiteleri vardır.

İkinci olarak; ilmî vücûdlarının benzeri misâl âleminde mevcûttur.

Üçüncü olarak; hazret-i şehâdette her ikisi de mîzacı uygun olarak olarak mevcûttur, zâhirdir. Zîrâ hazret-i şehâdet zuhûru âhirete nazaran geniş değilse de, cem’dir, topludur. Ve elem ve lezzetin mîzacının uygunluğunu her zaman bu âlemde zevkan biliriz.

Dördüncü olarak; âlem-i insânîde mevcûddur. Zîrâ makam-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ni’metin ayn’ıdır. Ve nefis ve hevâ ve iktizâ ettirdiği şeyler cehennemin ayn’ıdır. Bunun için kalb ve rûh makâmına dâhil olan ve övülen ahlâk ve rızâ sıfatı ile vasıflanmış olanlar, türlü türlü ni’metler ile ni’metlenmiş olurlar. Ve nefis ve lezzetleri ve hevâ ve şehevâtı ile meşgûl olanlar türlü belâlar ile muazzeb olurlar. Nitekim Hak Teâlâ: “inne cehenneme le mühîtatün bil kâfirin” yâni “Ve muhakkak ki; cehennem, kâfirleri mutlaka ihâta edicidir” (Tevbe, 9/49) buyurur.

Celâleddin Devvânî (k.s) hazretleri Zevrâ Hâşiyesi’nde buyururlar ki: “Bu âyet-i kerîmeyi te’vîle hâcet yoktur. Zîrâ küffârın kötü i’tikadları ve râzı olunmayan ahlâkları, âhiret yapılanmasında cehennem sûretinde zuhûr edip küffâra azâb edecektir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz: “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe veyâhut cehennem çukurlarından bir çukurdur.” diye buyururlar. Â’râzdan ibâret olan ahlâk ve insanın amellerinin berzahta münâsib sûretler ile zâhir olacakları gerek âlem-i misâl ve gerek berzah bahislerinde beyân olundu.

Beşinci olarak; cehennem ve cennetin en son zuhûr yeri, âhiret yurdundadır. Ve bunlar rûhânî değil cismânîdir. Velâkin, bu cismâniyyette rûhâniyye neş’esi gâlibdir. Nefsâniyyet neş’esi gâlib olan bu âlem-i şehâdetin hallerine bakıp da, cismâni cennet ve cehennem hakkında bu âlemin delîlleri ile hüküm verenler hatâ ederler. Meselâ bu âlemin maddi sûretleri bir karar üzere olmayıp bozulur. Zîrâ külli kânunları bunu gerektirir. Fakat cismâni cennet ve cehennemin sûretleri sâbit ve karârlık üzeredir ve onların külli kânunlarının gereği budur. İşte bu sebebe dayanmaktadır ki, bu âlemde akıl ve mantığın kabûl edemeyeceği haller, cismâni cennet ve cehennemde ma’kuldur yâni kabûl edilirler. Ve o mevtında bu hallere hayret edilmez. Bunun benzeri bu âlemde de mevcûddur.

Meselâ âlem-i şehâdette insanın havada uçması ve deryâ üzerinde yürümesi mümkün olmadığı halde, uyuyan kimse havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin âlem-i hayâlde vâki’ olan bu hâline o mevtın içinde bulundukça hayret etmez. Sıradan bir hal sûretinde olduğunu düşünür. Uyanıp şehâdet âleminin hükümleri içine döndüğünde, rü’yâdaki hâline hayret ve taaccüb eder; zîrâ o dakîkada hayâl mertebesi hükümlerinin dışına çıkmıştır. İşte gerek berzah halleri, gerek cennet ve cehennem mertebeleri bu hâlin benzeridir. Kitâbullâh’ın haber verdiği bu mertebelerin hallerinin garipliği gaflet ehli tarafından şehâdet âlemine kıyâs olunduğu için, uzak görülür ve inkâr olunur. Çünkü onlar bu âlemin hükümleri içinde gark olmuşlar ve mahbûs kalmışlardır.

Şimdi, cismâni cennet ve cehennem haklarındaki âyât-ı Kur’âniyye ve hâdîs-i şerîfler temsîl yolu üzere yüce beyânlara hâvîdir. Müşâhede makâmına vâsıl olmayan her bir mü’min, bu haberler üzerine kendi muhayyilesinde icâd ettiği sûretlere inanmıştır. Halbuki Hak Teâlâ Hazretleri hadîs-i kudsîsinde: “Ben sâlih kullarım için göz görmedik, kulak işitmedik ve beşerin kalbinde hâtırına gelmedik şeyler hazırladım” buyuruyor. Gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve beşerin kalbine gelmeyen şeyler elbette bu âlem-i şehâdette görülen ve işitilen ve hayâl olunan şeylerin hâricinde olacaktır. Bu âlemde cennet hakkındaki ta’rîfler ve tafsîlât ise, beşer kalbinin hatırasına gelen hayâllerden ibârettir. Binâenaleyh gerek cennet ve gerek cehennem bizim hatırımıza gelen hesaplar ve tertîbler hâricindedir.

18.04.2012, Çarşamba Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi Cilt.1-Mukaddime 20. fasıl, Cennet ve Cehennem Dün geceden devam ile.

Cennet lügatta, “çok ağaçlı bahçe, fidanlık olan bir zemîn” den ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı gölgeleri toprağın üstünü örter. Ve cennet “setr-örtü” mâ’nâsına gelen “cenne” sözünden çıkmış olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir (bu terim Arap dili kurallarındandır).

Zâhir ulemâsı ıstılâhında, âhiret yurdunun nezih makâmları ve iyi ve güzel makâmlarıdır. Ve bu makam, “güzel fiillerin ve sâlih amellerin cennetidir.” Fiillerin ve amellerin azlığı ve çokluğu i’tibâriyle bu cennetin çeşitli ve farklı dereceleri vardır.

Ârifler derler ki, bu fiiller ve ameller cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara “sıfât cennetleri” derler. Ve o abdin İlâh-î kemâl sıfatı ile vasıflanması ve İlâh-î ahlâk ile ahlâklanmasıdır. Bu cennet dahi, kemâl ehlinin mertebeleri dolayısıyla çeşitlidir.

Ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara “zât cennetleri” derler. O da hâs kullarına, Rabbü’l-erbâb olan Allah zü’l-Celâl Hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âit olan Rabb’in tecellî-i zât ile zuhûrundan ve kulun zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde örtülmesi-perdelenmesinden ibârettir. Hak Teâlâ Hazretlerinin zâtı için dahi üç cennet vardır ki: “ved hulî cenneti” yâni “Cennetime gir) (Fecr, 89/30) kavl-i şerîfinden istifâdedir. Hak Teâlâ, bu cennetleri kendi zâtına izâfe buyurur.

Birisi; “a’yân-ı sâbite cenneti”dir ki, Hak Teâlâ onunla örtülü olmuş ve kendi zâtını, kendi zâtı ile a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur.

İkincisi “ruhlar cenneti”dir ki, Hak Teâlâ o ruhlarda öyle örtünüp, gizlenmiştir ki, ne melek ve ne de beşer ona muttali’-farkında değildir.

Üçüncüsü; “âlem-i şehâdet ve mükevvenât”tır ki, Hak Teâlâ o perdeler arkasında, öyle örtünmüştür ki, ağyârdan hiçbir kimse muttali’-farkında olamaz .

Cennet-i cismânî ni’met yeridir. Bu mertebeye vâsıl oluncaya kadar kulun hiçbir mertebede râhatı ve hâlis nimetlenmesi yoktur. Ve cennet-i cismânî, a’yân-ı sâbite-i süadânın sülûk işinde yolunun nihâyetidir. Kemâllerinin hâsılası ancak bu mertebede vâki olur. Ve cennet ehli bu ni’met içinde kalıcı ve ebediyyet üzeredir. Bunların a’yânına aslâ fenâ gelmez; ve cümlesi seyr-i fillâhdır. Zîrâ seyr-i fillâhın nihâyeti yoktur.

Cehennem ehli, birisi geçici ve diğeri müebbet olmak üzere iki kısımdır: Geçici olanlar isti’dâd-ı ezelîleri mağfireti iktizâ etmeyen âsi mü’minlerdir. Bunlar Müntakım tecellîsinden sonra cennete dâhil olunurlar. Müebbet olanlar şirk ve küfür ve nifâk ehli olup, aslâ cehennemden çıkmazlar. Çünkü isti’dâd-ı ezelîlerinin gereği budur. Onlar Hakk’ı ancak cehennemde zikrederler; ve cehennem onların ma’bedidir. Fakat uzun bir devreden sonra cehennemin ateşi soğuyup, harâreti gider ve: “Rahmetim gadâbımın üzerine geçmiştir” sırrının zuhûruna binâen bu hâl cehennem ehli hakkında bir ni’met olur. Nitekim hadîs-i şerîfte: “Fî nebâti fîha şeceretü’l-circir-i buyurulmuştur. “Circîr” gâyet sulak mahalde biten bir nebattır Ve Kur’ân-ı Kerîm’de “lâ bisîne fîhâ ahkâbâ” yâni “(Onlar) orada uzun zamanlar boyunca kalacak olanlardır” (Nebe’, 78/23) âyet-i kerîmesi ile azâbın sonlanacağına işâret buyurulur. Zîrâ “hukub” seksen yıl ma’nâsına gelir. Ve “ahkab” “hukub”un cem’i olup uzun müddetten bahsetmekle, nihâyet ma’nâsını ifâde eder.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde, cehennemin havâ-yı nârîden yânî sıcak havadan ibâret olup, içinde ateş olmadığını ve onun kor ateşlerinin mücrimler olduğunu ve cehennem ehlinin bu sıcak hava içinde yanmakta olmakla berâber “küllemâ nedicet cülûdühüm beddelnâhüm cülûden gayrahâ li yezükûl azâb” yânî “Onların derilerinin her yanışında, azabı tatmaları için onları(derilerini) başka deriler ile değiştireceğiz.” (Nisâ, 4/56) âyet-i kerîmesi hükmünce, mahvolmayarak bu şiddetli yanmaya tahammül edebilecek bir vücûda sâhip olacaklarını beyân buyururlar.

Bu yüksek beyânlara bakarak, cehennemin, güneş maddesinden ibâret küre bir cisim olacağı anlaşılıyor. Halbûki fenni delillere nazaran bu gibi sıcak buhâr hâlinde bulunan kürelerin milyonlarca sene sonra fezâda soğumaları ve katılaşmaları vâriddir. Şu hal ise cehennem ehli hakkında tabi’ki ziyâde bir ni’met olur. Fakat cennet ehlinin ni’meti gibi, hâlis ni’met değildir. Cehennem-i cismânî dahi, şekâvet ehlinin a’yân-ı sâbitesinin, emr-i sülûkte yolunun sonudur. Ve onların husûl-i kemâlleri ancak bu mertebede vâki’ olur.

Şimdi ehl-i cehennemin ni’meti, ehl-i cennetin ni’metine karşılıktır. Velâkin lezzet ve ni’metlenmede her ikisi müsâvîdir. Çünkü ehl-i cennete nisbeten, cennetin ni’metleri ne ise, ehl-i cehenneme nisbeten dahi azâb-ı cehennem odur. Zîrâ tabîatlarına mülâyim olan ni’metler bunlardır. Ehl-i cennet, cehennemden nasıl kaçarsa, ehl-i cehennem dahi ehl-i cennetten öylece kaçar. Bunun bu âlemde benzeri pek çoktur. Meselâ insan necâsetten nasıl nefret eder kaçar ve gül kokusundan hoşlanırsa, necâset böceği dahi gülden öylece nefret edip, kaçar ve necâsetten haz duyar. Velâkin bu iki ni’met arasında çok büyük bir uzaklık ve ayrılık vardır. Emr-i vücûdda temiz ve pis bir dîğerinden ayrılmış olduğundan, ehl-i cennetin ni’meti temiz ve ehl-i cehennemin ni’meti de habîsât cinsindendir. Ehl-i cennetin ni’meti karışıksız mutmainnilik ile “Rahmânü’r-Rahîm” hazretinden ve ehl-i cehennemin ni’meti ise Müntakım tecellîsinden ve elîm azâbtan sonra “Erhamü’r-râhimîn”in rahmetinden zâhir olur. Ve cehennem ateşinin zevâlinden sonra, ehl-i cehennemin bu soğumuş küre üzerindeki maîşetleri gâyet süflî ve hâkir ve sâir azâblar dâiresindedir ve ebediyyen oradan çıkmazlar. “Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel'ardu illâ mâ şâe rabbuk” yânî “Onlar, semâlar ve yeryüzü durdukça orada ebedî kalıcılardır.” (Hûd, 11/107)[54]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(7)