Velkameri iżâ telâhâ
Onu izlediğinde Ay'a andolsun,
Güneş'in ardından gelen Ay'a,
Şems Suresi'nin bu ayeti, yemin bağlamında ayın güneşi takip etme, onun ardından gelme ve ondan ışık alma durumunu ifade eder. Ayet, kozmik düzen içindeki bu takip ilişkisini vurgulayarak, ayın güneşle olan bağlantısını dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kamer (قمر), bilinen gök cismidir. Ayetteki 've' (و) harfi kasem (yemin) içindir ve ayın önemine dikkat çeker. Güneşin ardından gelmesi, onun varlığının güneşe bağlılığını ve ondan ışık almasını ifade eder. (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân, s. 674)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kamer (قمر), geceyi aydınlatan ve güneşin ışığını yansıtan cisimdir. Ayetteki kullanımı, güneşin ardından gelerek onun yerini alması ve geceyi aydınlatması mecazını taşır. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 306)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'kamer' kavramı, genellikle 'şems' (güneş) ile birlikte anılır ve kozmik düzenin bir parçası olarak Allah'ın kudretinin delillerinden biri olarak sunulur. Bu ayette de güneşin ardından gelmesi, bu düzenin bir yansımasıdır. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 180)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): تَلَىٰهَا (telâhâ), 'onu takip etti, onun ardından geldi' anlamına gelir. Ayetteki 'ha' zamiri güneşe (الشمس) döner. Yani ay, güneşin ardından gelir ve ondan ışık alır. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 524)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): تلو (telv) kökü, bir şeyin diğerinin ardından gelmesi, onu takip etmesi demektir. 'تَلَىٰهَا' ifadesi, ayın güneşin ardından doğmasını ve ondan ışık alarak aydınlanmasını ifade eder. (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân, s. 165)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): تَلَىٰهَا fiili, ayın güneşin batışından sonra ortaya çıkmasını ve onun ışığını yansıtarak geceyi aydınlatmasını anlatır. Bu, kozmik bir takip ve bağımlılık ilişkisidir. (Umdetü'l-Huffâz, c. 1, s. 345)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): تَلَىٰ fiili, Kur'an'da hem fiziksel takip (bir şeyin ardından gelme) hem de manevi takip (bir şeyi okuma, ona uyma) anlamlarında kullanılır. Bu ayette ise ayın güneşi fiziksel olarak takip etmesi ve ondan ışık alması kastedilir. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 210)
Beled, Şems, Leyl, Duhâ ve İnşirâh Sûreleri
Terzibaba - Necdet Ardıç
Yeri gelmişken “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım
( ) “Kamer. (قKâf-100) (مMim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır.
Diğer bir şekilde sıfırları çıkararak toplarsak. (1+4+2=7) gene yedi dir . (Bu sayı değerlerinden de birçok kıyasi sayı değerleri çıkabilir, en kolay görünenlerine bakalım.
(1) Tevhid, teklik, âlemin birliği. (4) dört mertebe. (2) zâhir bâtın’dır. Toplu olarak (7) ise nefis mertebeleridir. Kaf’ın üstündeki iki nokta ise biri İlâh-î benlik, diğeri ise zuhura tanınan izafi benliktir ki varlığının varlığı, bu izâfi benlik noktası ile zuhur etmektedir.
(ق Kâf) kudret-i İlâhiyye sıfatının temsilcisidir. “Kün-ol” der, (ف Fe) (ى Ye) Feyekünü-hemen olur. “Ye” “Fe”nin aynası, “Fe” ise, “Kaf”ın aynasıdır. Kudret-i İlâhiyye sahibi olan Zât-ı mutlak, kudret “kâf-ı” ile “kün-ol” dediğinde oda “Fe” ile hemen oluş başlar, bu yüzden benlik noktası tektir çünkü olduran birdir. Ancak “ye”künü-hemen olur.” Bu oluşta tekrar, noktalar iki olur ancak bu sefer alttadırlar, ve varlık yükünü çeken onlardır, çünkü İlâh-î ve izâfi benlik birlikte, nefsi benliğin perdelenmiş olarak içindedirler.
İşte bu “ye” “Yakîn” halinde olan birey bunları bünyesinde yüklendiğinden bu hakikatleri idrak etmiş olmalıdır. Ğüneş İlâh-î benliği kamer, İzâfi benliği, bunların zuhur mahalli ve yüklenicisi olan kendiside Nefsi benliğidir.
Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık
yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur.
İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.
(36/40) “Ne güneş için lâyık olur ki, o ay'a yetişmiş olsun. Ne de gece için lâyıkdır ki, gündüzü geçmiş bulunsun ve hepsi de birer felekte yüzerler.” Güneşe lâyık olmazki, Kamer-ay’a yetişip onu hükümsüz bıraksın. Dünyamızdan göğe baktığımız zaman en güçlü ve büyük olarak Şems ve kameri görmekteyiz. İşte bunlar bizim zâhir bâtın hakikatlerimizi ifade etmekle birlikte rızıklarımızın da temin kaynaklarıdır. Zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de böyledir. Şems Zât- İlâhiyye’nin zuhur ve tecelli mahalli kamer-ay ise Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhur ve tecelli mahallidir. Oyüzden bu iki mertebe bir birlerinin hükümlerini ortadan kaldırmak Âyet-i Kerime de belirtildiği gibi onlara yakışmaz. Kendi hakikatlerinde ve ayrıca İrfan ehlinin gönül semalarında yüzer giderler.
Bu ikisinin de zuhur mahalli ve faaliyet sahası bizim için bu arz dünyamızdır. Diğer taraftan da, bâtınen onların zuhur mahalli İnsân-ı Kâmilin hakikatidir. Hakikat-i İlâhiyye hakikat-i Muhammediyye, İnsân-ı Kâmilin hakikatinde birleşirler, onlarında zuhurları olan İnsân-ı Kâmil-in toprak arz bedenleri bu tecellilerin zuhur ve faaliyet alanıdır ve bu hâdise bir birini takip edip gitmektedir. İşte bu yüzden “Ve onu takip ettiği zaman aya.” Kamer-Ay’a kasem-yemin edilmiştir.
وَالنَّهَارِ إِذَا جَلَّاهَا
(Ven nehâri izâ cellâhâ.)