Berzah
Berzah, yalnızca ölüp de kabre girdikten sonra başlayan bir bekleme odası değildir. O, varlığın her zerresine sinmiş, iki hâl, iki âlem, iki deniz arasındaki sır dolu perdedir. Dünya hayatımız, geçmiş ile gelecek arasında bir berzahtır. Bedenimiz, ruhumuz için bir berzahtır. İnsan-ı Kâmil, Hakk ile halk arasında en büyük berzahtır. Terzibaba İrfan Mektebi'nin rahle-i tedrisinde berzah, sadece bir ahiret durağı olarak değil, varlığın dokusunu anlamamızı sağlayan ilâhî bir usûl olarak idrak edilmeye çalışılır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Her kavramın bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Berzah kelimesinin zâhiri, lügatte "engel, perde, iki şey arasındaki ayırıcı hat" demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hakk'ın iki denizi birbirine salıverip de aralarına karışmalarını önleyen bir "berzah" koyduğunu (Rahman, 19-20) bildirmesi, bu zâhir mânânın en güzel misalidir. Istılah olarak, yani irfan ehlinin dilinde ise berzah, çok daha derin bir hakikate işaret eder: ölüm anından kıyametin kopuşuna kadar sürecek olan ara âlem, bir geçiş ve bekleme hâlidir.
Bu, aklın kolayca kavrayacağı bir durum değildir. Çünkü bizler, zaman ve mekân kayıtlarıyla bağlıyız. Bir kimse vefat ettiğinde, gözümüz onun cansız bedenini görür ve "hâlâ burada" zanneder. Hâlbuki hakikat başkadır. O, son nefesini verdiği an, bu kesif âlemin perdesini yırtıp daha latif bir âleme, berzah âlemine intikal etmiştir. Terzibaba Hazretleri bu anı şöyle resmeder:
Berzah “vakt-i mevt ile zamân-ı kıyamet arasındaki fâsıla-i zamâniyyedir” Berzah “vakt-i mevt ile” ne demektir? Ölüm vakti ile. Yani kişi öldüğü zaman berzah âlemine geçmekte. Ev halkı zannediyor ki, daha o ceset yerde yatıyor. Halen daha burada zannediliyor ama öldüğü anda hayatını değiştiriyor. Yani yaşadığı mahallini değiştiriyor ve berzaha zaten geçmiş oluyor, gitmiş oluyor yani.
Ölüm bir yok oluş değil, bir "mahal değiştirme" hâlidir. Ruh, asıl vatanına doğru yolculuğunda bir durak değiştirir. Toprağa emanet edilen ise sadece bir süreliğine büründüğü elbisedir, yani cesettir. Kişinin berzahtaki hâli, bu dünyada iken işlediği amellerin, taşıdığı niyetlerin ve gönlünde biriktirdiği sevgi veya nefretin bir yansımasıdır. O kabir, kimileri için cennet bahçelerinden bir bahçe, kimileri için ise cehennem çukurlarından bir çukur olur. Bu, o kişinin berzah âlemindeki kendi içsel gerçekliğinin bir tecellîsidir. Kıyamet kopup da hesap günü gelene dek, herkes kendi berzahında, kendi hakikatiyle baş başa bekler.
Fakat berzah, sadece ölümle ilgili bir kavram değildir. O, varlık mertebelerinin her birinde işleyen temel bir ilkedir. Bir şeyin "tek" olduğu yerde berzah yoktur. Tek olan, sırf birlik olan [Ahadiyet](/wiki/hazarat-i-hamse) mertebesidir. Ne zaman ki ikilik, yani çokluk zuhûr eder, o zaman bu ikiliğin arasına mutlaka bir berzah girer. Bu berzah, o iki şeyi hem birbirinden ayırır hem de birbirine bağlar. Terzibaba Hazretleri bu sırrı, en basit misallerle gönlümüze nakşeder:
İkisi birbirine muhalif olan, iki varlık arasında perde olan şeye derler. Eğer iki şey varsa arasında. O iki şeyin arasında mutlaka bir üçüncü şey vardır, oda onun perdesidir. Şurda duran şu iki tane cismin arasında bir boşluk var. İşte o boşluk onun berzahı, yani ara halidir. Ama tek olan şeyde berzah olmuyor. Berzah arada oluyor.
İki cisim arasındaki boşluk, onların berzahıdır. Geçmiş ile gelecek arasındaki berzah ise içinde bulunduğumuz "an"dır, yani "zamân-ı hâl"dir. Çoğumuz ya geçmişin pişmanlıklarında ya da geleceğin kaygılarında boğulur, bir türlü "an"da yaşayamayız. Hâlbuki "an", geçmişin tortusundan arınmış, geleceğin belirsizliğinden kurtulmuş en saf hâldir. O, mazinin bittiği, müstakbelin ise henüz başlamadığı o incecik çizgidir; tam bir berzah hâlidir. Sâlik, bu "an" berzahında yaşamayı öğrendiğinde, vaktin sahibi olur.
Bu bakışla âlemlere nazar ettiğimizde, bütün bir varlık düzeninin temelinde iki ana âlem görürüz: gözümüzle gördüğümüz, duyularımızla idrak ettiğimiz bu maddî âlem, yani [şehâdet âlemi](/wiki/sehadet-alemi); ve duyuların ötesinde olan, ancak basiret gözüyle sezilebilen [gayb âlemi](/wiki/gayb-alemi). Berzah, bu iki büyük âlem arasında bir köprü, bir geçiş kapısıdır. Bu dünya, şehâdet âleminin en kesif, en somut katmanıdır. Ahiret ise gayb âleminin bir tecellîsidir. Berzah ise bu ikisi arasında, ne tam şehâdet gibi kesif ne de tam gayb gibi mutlak latiflikte olan bir ara âlemdir.
Bu şehadet aleminin dışında kalan diğer alemlere, “gayb alemi” veya “emr alemi” derler. Bu itibarla, alemler ikiye ayrılır... “Gayb alemi” ve “şehadet alemi”... “Dünya” ve “ahiret” alemleri) olarak da anılır bu iki alem...
Varlığın zuhûru, [Zât-ı Mutlak](/wiki/zat-i-mutlak)'ın "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim" iradesiyle başlar. Bu bilinme arzusuyla Zât, kendi ilminde ezelî olarak mevcut olan hakikatleri (A'yân-ı Sâbite) dışa, yani varlık sahasına taşırmıştır. Bu taşma, Lâhût (Zât) âleminden Ceberût'a (Ruhlar), oradan Melekût'a (Misal) ve nihayet Mülk'e (Şehâdet) doğru bir iniştir. Her bir âlem, bir üstündekine göre daha kesif, daha kayıtlıdır. Bu âlemlerin her birinin arası da birer berzahtır. Berzah olmasaydı, bu mertebeler birbirine karışır, varlığın nizamı bozulurdu.
En nihayetinde, bu kavram bizi en temel vücûdî meseleye getirir: [Zât-ı Mutlak](/wiki/zat-i-mutlak)'ın idrak edilemezliği. İrfan yolu bize öğretir ki, aklımız ve tefekkürümüz, Hakk'ın mutlak ve kayıtsız Zât'ını kuşatmaktan acizdir. O, her türlü tasavvurun ötesindedir. O'nun hakkında konuşamayız; çünkü O, "Allah’ın Zât’ını tefekkür etmeyiniz" sırrıyla perdelidir. Bu mertebeye, kadîm arifler [Amâ](/wiki/ama) (kör bulut) demişlerdir; ne altında ne üstünde hava olan, mutlak bir gayb hâli. Bizim için idrak, ancak O'nun isim ve sıfatlarıyla tecellî ettiği, yani kendini kayıtladığı mertebelerden başlar. Terzibaba Hazretleri'nin bir sohbetinde işaret ettiği gibi, bu [Amâ](/wiki/ama) hâli dahi, bizim idrakimize göre, bir önceki bilinemez durum ile bizim bildiğimiz âlemler arasında bir nevi "berzah" gibidir.
Zât-ı Mutlak yönü bize lâzım değil zâten, lâzım olsaydı eğer açardı Cenâb-ı Hakk ve Kûr’ân-ı Kerim’de onu da belirtirdi. A’maiyet, burası dünya, buradan sonra inancımıza göre âhirete gideceğiz, kabir ise dünya ahiret arasında bir berzah, işte Allahu Alem Cenâb-ı Hakk’ın “Ben bir gizli hazineydim” diye belirtmekte olduğu a’maiyet hali Cenâb-ı Hakk’ın ondan evvel bir başka âlemlerde bir başka şekilde, bir başka türlü yaşamı olduğu ve orasının berzah olduğu ondan sonraki hayatının bizim hayatımızı oluşturduğu şekliyle de düşünebiliriz...
Bu derin işareti yanlış anlamayalım. Bu, Cenâb-ı Hakk'a bir başlangıç atfetmek değildir, hâşâ! O, Evvel'dir, Âhir'dir. Bu, bizim idrakimizin yolculuğunu anlatır. Bizim için bilginin başladığı yer, [Zât-ı Mutlak](/wiki/zat-i-mutlak)'ın kendini "taayyün" yani belirgin kılma perdesinin aralandığı yerdir. [Amâ](/wiki/ama) perdesi, mutlak gayb ile göreceli gayb arasında bir berzahtır. Tıpkı bizim için kabrin, dünya ile ahiret arasında bir berzah olması gibi. Demek ki berzah, sadece ölümden sonraki bir mekân değil, aynı zamanda varlığın her mertebesinde işleyen, idrakimizin her basamağında karşımıza çıkan temel bir hakikattir. Onu anlayan, zıtların nasıl bir araya geldiğini, kesif ile latifin nasıl iç içe geçtiğini, dünya ile ahiretin nasıl birbirine komşu olduğunu anlamaya başlar.
Terzibaba'nın Nazarıyla Berzah: Aslı ve Mertebesi
Hakikat ehlinin nazarında Berzah, sadece bir mekân veya zaman dilimi değil, varlığın her mertebesinde kendini gösteren temel bir usûldür. O, iki denizi ayıran, ruh ile bedeni birleştiren, latif ile kesif olanı birbirine bağlayan bir köprüdür. Terzibaba Hazretleri’nin bizlere açtığı pencereden bakarak Berzah’ın aslına, hakikatine ve varlık mertebeleri içindeki yerine bir nazar eyleyeceğiz.
Âlem-i Misâl: Letafet ile Kesafet Arasındaki Köprü
Berzah’ın ne olduğunu anlamak için evvela onun en bilinen yüzü olan Âlem-i Misâl’e, yani Hayal Âlemi’ne bakmamız gerekir. Bu âlem, ne tam olarak ruhlar âlemi gibi maddeden arınmış, ne de bizim içinde yaşadığımız şehâdet âlemi gibi katı ve kesiftir. İkisinin arasında, ikisinin de hükümlerinden pay almış latif bir varlık sahasıdır.
Terzibaba Hazretleri, bu ara âlemin mahiyetini şöyle şerh eder:
Misal âlemine “berzah âlemi” ve “latîf terkipler”de derler. Ve bazıları ruhlar ve misâl âlemlerini birleştirip, “melekût âlemi” diye isimlendirirler. Misâl âlemi ruhlar âleminin feyzini, cisimler âlemine ulaştırmaya vâsıtadır. Ve ruhlar ile cisimler arasında bir berzahtır. Ve berzah olması sebebiyle her iki âlemin hükümlerini de toplamıştır. Çünkü zâhir ve bâtındır. Ve gayb ve şehâdet arasında ayırıcı sınırdır. Maddeden oluşmuş cisimlerin aynı olmadığı gibi, akla ait soyut cevherin dahi aynı değildir. Fakat hem cisimler âleminin ve hem de ruhlar âleminin gayrıdır. Çünkü ruhlara göre kesîftir cisimlere göre latîftir.
Bu ifadelerden anlıyoruz ki Berzah, bir vasıtadır. Ruhlar âleminin mânevî feyzi, bu âlemden süzülerek cisimler âlemine ulaşır. O, hem zâhir hem bâtındır; çünkü suretleri vardır, görünür, ama bu suretler maddî değildir. Aynadaki bir yansıma gibidir; uzunluğu, genişliği vardır ama elle tutulamaz, bıçakla kesilemez. Meleklerin insan suretinde görünmesi veya vefat etmiş bir yakınınızı rüyanızda görmeniz, bu Âlem-i Misâl’in, bu Berzah’ın hakikati içinde gerçekleşir.
Meleklerin görünüşü dahi bu âlemin sırrını taşır. Onlar, bizim gibi kesif bedenlere sahip değildirler. Ancak bu Berzah âleminde, gören kişinin hali ve idrakine uygun bir surete bürünerek kendilerini gösterirler.
Bakın melâike-i kiram âlem-i his ve şehadette yani bu içinde bulunduğumuz his ve şehadet aleminde şahs-ı kesif yani bizler gibi kesif şahıslar olarak görünmezler. Zira ervahtır, âlem-i hayelde suver-i muhtelife mütemessilen meşhut olurlar. Yani his ve şehadet âleminde melâike-i kiram müşahhas varlıklar olarak oluşmazlar görülmezler. Ancak âlem-i hayelde yani hayel aleminde rüya âlemi gibi hayel âleminde berzah âleminde muhtelifeye mütemessilen yani muhtelif suretleri temsilen muhtelif suretler gibi temsilde meşhud olur, yani görülürler. Lâtif olarak görülürler. Onu da herkes göremez. Bu temsil yani melâike-i kiramın bu temsili görünüşü rainin ahval ve itikadatı ile münasebattır. Yani rüya âleminde lâtif âlemde rainin, yani rüyayı gören kişinin halleri ve itikadı istikametinde görür.
Berzah, sadece öbür âleme göçenlerin değil, aynı zamanda mânevî varlıkların da bu âlemle irtibat kurduğu bir buluşma noktasıdır. Ve bu buluşmada görünen suret, bakanın gözünün rengine, kalbinin itikadına, idrakinin seviyesine göre şekillenir. Bu, hakikatin her mertebede, o mertebenin kabı kadar tecellî etmesinin bir sırrıdır.
Hakikatin Perdelenişi: A'yân-ı Sâbite'den Şehâdet Âlemine Tenezzül
Berzah’ı yalnızca ölümden sonraki bir durak olarak görmek, büyük resmi kaçırmaktır. Berzah, aynı zamanda varlığın Zât’ın mutlak gaybından bu görünür âleme doğru yaptığı tenezzül (iniş) yolculuğunun da bir mertebesidir. Her birimizin Hakk’ın ilminde, ezelde sabit bir hakikati vardır. İrfan dilinde buna A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler/özler) denir. Bizler, o ezelî hakikatlerimizin bu kesif âlemdeki gölgeleriyiz.
Bu şehâdet âlemine, yani dünyaya gelişimiz, o latif hakikatimizin kesif bir bedenle perdelenmesiyle olur. Terzibaba Hazretleri, bu perdelenme sürecini şöyle anlatır:
Anne baba vesilesiyle (perdesiyle) misâl âleminden şehadet âlemine geldiğinde orada latîf halde olan a’yan-ı sâbite, kesîf olan beden ve onda var olan benlik ve izâfi nefs ile perdelenmiş olmaktadır. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın varlığında olan a’yan-ı sâbitede kişinin kimliğini oluşturan benliği bulunmaktadır ve bu benlik izâfi benliktir. İşte bütün bunlara mahâl olan madde beden ile birlikte dünyâda zuhura çıktıktan sonra bu izâfi benlik daha çocukluk döneminden îtibaren perde olmaya başlamaktadır.
Dünyaya geliş bir perdelenmedir. O latif olan a’yân-ı sâbitemiz, bu toprak bedenin ve ondan doğan izâfi nefsin (göreli benliğin) perdesi altına girer. Çocukluktan itibaren kendimizi bu bedenden ve bu dünyadan ibaret sanmaya başlarız. Bu, hakikatimizden bir tür ayrılıştır, bir gurbettir. Doğduğunda çocuğun ağlamasını Hazret, bu ayrılığın, yani "ayn"dan (özden) "gayn"a (gayrıya, başkalığa) düşüşün feryadı olarak yorumlar. Boğazın kendisi, bâtın ile zâhir arasında bir berzahtır ve çocuğun "ın'ga" feryadı, bu berzahtan geçişin ilanıdır.
Bu tenezzül süreci, Hakk’ın bir kanunudur. Her hakikat, zuhura çıkmak için bir mazhar, yani bir görünme yeri ister. Bizim ilm-i ilâhîdeki hakikatimiz de bu kesif âlemde zuhur etmek için bir madde bedene bürünmüştür.
Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bu âyet-i kerîme ile ona cevâb verdiler. Ma’lûm olsun ki, her bir ferd-i insânînin ilm-i İlâhîde bir hakikati vardır; o hakikat zâhir olmak için kesâfet âleminde bir mazhar ister ve kesâfetle zu- hûr dahi ancak madde ile mümkin olur ve madde ise dâimâ istihâlât kabûl eder.
Bu iniş ve perdelenme, kader sırrıyla da yakından ilgilidir. Her bir a’yân-ı sâbitenin, dünya hayatında, berzah âleminde ve sonrasında yaşayacağı bütün haller, o ezelî hakikatin istidadında zaten mevcuttur. Kader, bu potansiyelin zaman ve mekân içinde, mertebe mertebe açığa çıkmasından ibarettir.
Kader vakten minel evkat, yani vakit ile vakitten vakite her bir ayn–ı sâbitenin esbab-ı mahsuse tahtında cemi meratibte zuhur edecek ahvalini takdirden ibarettir. Yani a’yân-ı sâbitenin bütün mertebelerde zuhurunu miktar miktar çıkarmaktır kader. Meselâ Zeyd saiddir diye hakkında hukm-ü külli hukukundan sonra Zeydi’in falan vakit âlem-i şehadette zuhuru ve kendisinden falan vakitlerde şu, şu, amel-i sâliha zâhir olması ve şu kadar sene muammer olduktan sonra yaşadıktan sonra mü’min olarak berzaha intikal etmesi ve berzahta dahi şu, şu, şu nimetlere nail olması gibi ahval bu kazânın tafsili olduğundan bunlara kader denir.
Berzah, sadece iniş yolunda geçilen bir durak değil, aynı zamanda kader programımızın tatbik edildiği bir sonraki sahadır. Dünyada ne ektiysek, Berzah’ta onu biçmeye başlayacağız.
İki Denizin Buluştuğu Yer: Rubûbiyet ve Abdiyet Berzahı
Berzah kavramının en derinlikli tecellîlerinden biri, Rahman Sûresi’nde geçen "iki denizin" kıssasıdır. Cenâb-ı Hakk, birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdiğini, ama aralarına bir berzah (engel) koyduğunu, bu yüzden birbirlerinin sınırını aşmadıklarını buyurur (Rahman, 55/19-20).
Zâhirde bu, Cebelitarık Boğazı’nda olduğu gibi, tatlı ve tuzlu suların birbirine karışmadan akmasıdır. Nitekim Terzibaba Hazretleri de Fransız âlim Jacques Cousteau’nun bu keşfini sıkça zikreder. Lâkin bu zâhirî işaretin işaret ettiği asıl bâtınî hakikat, çok daha derindir. Bu iki deniz, Rubûbiyet (Rablık) ve Abdiyet (kulluk) denizleridir.
İki deniz vardır ki birlikte akmakta olup aralarında berzah olduğundan birbirlerine karışmazlar, özelliklerim korurlar. Bu denizlerin de zahiri ve bâtını vardır, zahiri yeryüzündeki denizlerde birlikte olan akış, diğeri ( bâtını ) ise, mana alemi ile ilgili olan akıştır... Şimdi gelelim bu deryaların bâtındaki hakikatlerine; esasen bize öncelikle lazım olan da budur. Bu iki derya nedir? Niçin birbirlerine geçmez karışmazlar? İşte bu deryaların bir tanesi “Abdiyyet – Ubudiyyet” , diğeri ise “Rabb – Rububiyyet” deryalarıdır.
Rablık ve kulluk, varlığın iki temel hakikatidir. Birbirinden ayrılmaz, iç içedirler. Rab olmadan kul, kul olmadan Rab tecellî etmez. Ancak bu iç içeliğe rağmen, aralarında asla aşılamayan bir berzah, bir sınır vardır. Kul, kul olduğunu bilir; Rab, Rab olduğunu bilir. Biri diğerinin hukukuna tecavüz etmez. Bu ilâhî nizam, varlığın dengesidir.
“Rubübiyyet deryası” ile “Abdiyyet deryası” o kadar iç içe olmasına rağmen hiçbiri diğerinin hukukuna tecavüz etmemektedir, İkisinin de hukuku kendi mertebesinde geçerlidir. Bunların birbirleriyle o kadar yakın ve müşterek bir hayat akışları vardır ki, birbirlerinden ayırmak mümkün olmadığı gibi birbirlerine karıştırmak da mümkün değildir. Çünkü araya bir berzah konmuştur ve o iki varlıkta özellikleri itibarıyla sınırlarını bilmektedirler. Kul (abd) gerçek abd olduğu müddetçe kendi hakikatini biliyor, idrak ediyor, sınırını tanımlıyordur. Rab da Rablığını biliyor, sınırını tanıyordur.
Bu sırrı sadece kâinatta değil, insanın kendi varlığında aramalıyız. Hazret’in dediği gibi, "Bu olayı sadece Cebel-i Tarık boğazında değil de, insanın kendi boğazında (içinde), özünde, varlığında fark etmesi gerekir." İnsan, bu iki denizi kendi varlığında birleştiren muazzam bir berzahtır. Hem Hakk’a bakan bir yüzü vardır (Rubûbiyet tecellîlerinin mazharı), hem de halka, yani kendi acziyetine ve kulluğuna bakan bir yüzü (Abdiyet). Bu ikisini karıştırmamak, haddini bilmek, kulluk edebini kuşanmak, irfanın ta kendisidir.
Berzahiyyet Hâli: Zıtları Cem Eden Peygamberler ve Harfler
Berzah, bir yer veya bir ara âlem olmanın ötesinde, bir "hâl"dir. Zıtları kendi bünyesinde, birbirine karıştırmadan ve birbirinin hakkını çiğnetmeden bir arada tutabilme hâline berzahiyyet denir. Bu, en kâmil şekliyle peygamberlerde ve velîlerde tecellî eder.
Terzibaba Hazretleri, İlyas Aleyhisselâm misali üzerinden bu hâli açıklar. Hz. İlyas, hem ruhaniyetiyle melekût âlemiyle, hem de cismaniyetiyle insanlar âlemiyle irtibat halindeydi. İki âlemin de hakkını vererek, aralarında bir köprü, bir berzah olarak yaşadı.
Binâenaleyh Hz. İlyâs iki sureti cami' ve iki âlem arasında berzahıyyetle zahir oldu. İlyas (as) da hem ruhaniyet, hem cismaniyet olduğundan bunların ikisini de birbirinin üstüne geçirtmeden hakkıyla kullandığından yani hem cismani tarafını cismani beşer insanlarla rahatça konuşması, hem de ruhanisi tarafıyla da ruhanilerle konuşması yani meleki âlemle de konuşması ve bunların ikisinin arasını bulması yani ikisiyle de iştirak halinde olduğundan arasında berzahiyetle zahir oldu. Yani zahir ve batın, nur ve zulmet gibi, madde ve ruh gibi cismani ve ruhani arasında berzahiyetle zahir oldu.
Bu berzahiyyet hali, sadece peygamberlere mahsus değildir. Her sâlikin hedefi, kendi varlığında bu dengeyi kurmaktır. Zâhirin şeriatını yaşarken, bâtının hakikatinden gafil olmamak; halk içinde yaşarken, Hakk ile beraber olmak... Bu, iki denizi kendi varlığında karıştırmadan akıtabilmektir.
Bu sır, harflerin ilminde dahi gizlidir. Mesela "Lam" (ل) harfi, kendi yapısı itibarıyla bir berzahtır. Hazret, bu hikmete şöyle işaret eder:
Yani (ل )“LAM” varlığında Kadim’i sembolize eden “Elif” in boyu, Hadis’i sembolize eden “Nun” harfinin alt çanağının birleşimden meydana gelmiştir. “Lam” bu yönüyle berzahtır. Allah’ın ezeliliği “Lam” harfinin zuhuruyla aşikar olmuş, aynı zamanda hadis için zaman kavramı ortaya çıkmıştır.
"Elif" ( ا ), Kadîm olan, başlangıcı olmayan Hüvviyet’i, Zât’ı temsil eder. "Nun" ( ن ), sonradan olan, halk edilmiş âlemi, yani hâdis olanı temsil eder. "Lam" ( ل ) ise bu ikisinin birleşimidir; Elif'in dikey inişiyle Nun'un yatay kavisinin buluştuğu yerdir. Bu yüzden "Lam", Kadîm ile hâdis arasında, Zât ile mahlûkat arasında bir berzahtır. Varlığın programı olan a’yân-ı sâbiteyi sembolize eder. O, ne tam Zât’tır ne de tam mahlûktur; ikisi arasındaki ilâhî ilimdir.
Berzah, sadece bir geçiş kapısı değil, varlığın dokusuna işlenmiş ilâhî bir sırdır. O, letafetle kesafetin, ruhla bedenin, Rablıkla kulluğun, Kadîm ile hâdisin buluştuğu ama karışmadığı o mukaddes sınırdır. Onu anlamak, hem varlığın sırrını hem de insanın bu varlık içindeki yerini anlamaktır.
Terzibaba Geleneğinde Berzah'in Yaşanması
Berzah, çoğu kimse için ölümden sonra başlayacak uzak bir geleceğin adıdır. Ancak hakikat yolunun yolcusu, yani sâlik için berzah, perdesi her an aralanabilen, halleri bu dünyada tadılabilen, hazırlığı bugün başlayan bir iç âlemdir. O, ölümle açılacak bir kapıdan ibaret değildir; aksine, sâlikin seyr-i sülûk esnasında içindeki perdeleri kaldırdıkça karşılaştığı bir aynadır. Bu ayna ne parlak ne de buğuludur; sadece ve sadece kişinin iç dünyası ne ise onu yansıtır. Bu yüzden Terzibaba geleneğinde berzah, bir korku tüneli değil, bir hakikat meydanı olarak ele alınır. Orası, dünyada ekilenlerin biçildiği, gizlenenlerin açığa çıktığı, sözün bittiği ve hâlin konuştuğu bir duraktır.
Bu sebeple bu yolda yürüyenler, berzahı beklemek yerine onu yaşamaya, daha doğrusu berzahın hakikatine uygun yaşamaya gayret ederler. Zira bilirler ki, ölüm anı büyük bir ifşa anıdır ve o ifşaya hazırlıksız yakalanmak, en büyük pişmanlıktır. Bu hazırlık, nefsin terbiyesi, mürşidin rehberliği ve bâtınî duyuların açılmasıyla mümkündür.
Sırların Zuhûru ve Amellerin Tecessümü
Berzah âleminin en temel vasfı, "iç" ile "dış" arasındaki ayrımın ortadan kalkmasıdır. Dünya hayatında insan, nice hile ile, nice süslü kelâm ile içindeki niyeti, kalbindeki fesadı veya hasedi gizleyebilir. Dışarıdan bakana dürüst, adil, sevgi dolu görünebilir. Fakat berzah, bu maskelerin düştüğü, bütün boyaların aktığı yerdir. Orada artık kelimelerle kendini savunma, davranışlarla rol yapma imkânı kalmaz. Kişinin bâtını ne ise, zâhiri de o olur. Terzibaba Hazretleri, bu durumu Kâf Sûresi tefsirinde şöyle dile getirir:
Dünyâda için başka düşünür, dilin süslü kelâmlar ile başka ifadede bulunur. Bu sûretle o süslü kelâmlan bâtınının yüzüne nikab yaparsın; fakat mezarda ya’nî âlem-i berzahta için dışına çıktığı vakit, Münker ve Nekîr’i kandırmak için böyle bir nikâb yoktur. Orada akıl ve idrâkin hile ve îcâdına yol yoktur. Ahvâl-i bâtmen ne halde ise öylece de görünür.
Bu, Târık Sûresi'nde geçen [yevme tubles serâir](/wiki/yevme-tubles-serair) yani "sırların ortaya döküldüğü gün" âyetinin tam bir tefsiridir. Sırlar, sadece günahlar veya sevaplar değildir; kişinin ahlâkı, niyetleri, hasletleri, kısacası onu "o" yapan bütün içsel dokudur. Bu doku, berzah âleminde somut suretlere bürünür. Ameller ve ahlâk, artık birer fiil veya düşünce olmaktan çıkar, canlı varlıklar hâline gelir. İyi ahlâk güzel yüzlü dostlara, kötü ahlâk ise korkunç ve çirkin yoldaşlara dönüşür. Terzibaba, Târık Sûresi şerhinde bu dönüşümü şöyle açıklar:
Ve bu yansımadan başka senin ahlâkın has âlem olan berzahın hallerine uygun olarak, cisimler ve şahıslar olur. Ahlâkın kötü ise çirkin sûretler, iyi ise iyi ve güzel sûretler olup sana arkadaş olurlar. Sen, bir takım işâretlerden ibâret olan ameller ve ahlâkın sûret elbisesine bürünerek aşikar olmalarını olmayacak bir şey sanma!
Bu yüzden kabirdeki sorgu melekleri olan Münker ve Nekir'in suali veya azabı da kişinin kendi amellerinin bir yansımasıdır. Melekler, kişinin durumuna göre bir suret alırlar. Eğer kişi dünyada Hakk'a ve hakikate uygun yaşamışsa, o melekler ona birer müjdeci gibi gelirler. Yok eğer ömrünü gafletle, gıybetle, yalanla geçirmişse, o melekler kendi amellerinin çirkin suretinde tecelli ederler. O meleklerin vurduğu topuz, dışarıdan gelen bir ceza değil, kişinin kendi bâtınından, ziyan edilmiş ömrünün pişmanlığından doğan bir azaptır. Zira berzah âleminde insan, sadece kendi ameliyle baş başa kalır; ne bir yardımcısı vardır ne de kaçacak bir yeri.
Seyr-i Sülûk: Berzah'a Hazırlık ve Nefsin Terbiyesi
Mademki berzah, içimizin dışımıza döndüğü, amellerimizin suret kazandığı bir âlemdir, o hâlde bu yolda atılacak en mühim adım, o âleme gitmeden evvel o âlemin kurallarına göre yaşamaya başlamaktır. [seyr-i sülûk](/wiki/seyr-i-suluk) denilen mânevî yolculuk, tam da bu hazırlıktan ibarettir. Bu yolculuk, özünde [akıl](/wiki/akil) ile [nefs](/wiki/nefs) arasındaki bir mücadele ve terbiye sürecidir. Terzibaba Hazretleri'nin işaret ettiği gibi, insan binası akıl, ruh ve nefse mekân olmuştur. Eğer akıl, selim bir iradeyle nefsi kontrol altına alıp onu eğitirse, nefs basamakları tırmanarak en sonunda [Nefs-i Sâfiye](/wiki/nefs-i-safiye) mertebesine ulaşır ve Cenâb-ı Hakk'ın "Gir cennetime" hitabına mazhar olur. Fakat akıl bu terbiyeyi veremezse, bu sefer kendisi nefsin emrine girer. O vakit nefs, bedeni bir binek gibi kullanarak her türlü zevkini onunla tadar. Ölüm gelip de bu binek elinden alındığında ise en büyük azap başlar:
Ölümü tattıktan sonra nefs hayatına berzah âleminde devam edecektir. Bedeni kendisinden ayrıldığında elinden tadış kullanım aracı alınmış olduğundan bundan sonraki tadışı o bedeni kullanamayışı sebebi ile, çok büyük bir azab olacaktır. Kabir denilen yerde, berzah âleminde olacaktır.
Sâlikin yolculuğu, bu acı sondan kurtulmak için bir nevi "ölmeden evvel ölme" talimidir. Terzibaba Hazretleri, "Dur Rabbın Namazda" isimli eserinde bu yolculuğu bir deniz seyahati benzetmesiyle anlatır. Sâlik, "Kara deniz" olan Nefs-i Emmâre limanından yola çıkan bir gemi gibidir. Bu gemi, Kelime-i Tevhid yakıtıyla sefere çıkar, Nefs-i Levvâme, Mülhime duraklarından geçer. Her bir liman, nefsin bir mertebesi, her bir boğaz ise bir berzahtır:
Böylece “Nefs-i Mülhime ” limanın da bir müddet demir atıp, o sahalarıda idrak ettikten sonra tekrar “ demir-al ’arak” “ İslâmbol ” boğaz-berzah’ ından geçerek “ Marmara ” denizine, zahiren, Muhammediyyet ve rahmaniyyet denizine girerek “Nefs-i Mutmeinne ” Tekirdağ limanına uğradıktan sonra, oradan da yola çıkarak, Çanakkale “Nefs-i Radiye ” boğaz’ından “ Çanak ’tan” işkembe çorbası’da içerek, razı olarak, geçtikten sonra nihayet “ Ak ” denize ulaşılmış olunacaktır.
Bu seyahat, sâlikin her bir nefs mertebesinin hakkını vererek, oradaki imtihanlardan geçerek, yani küçük berzahlardan aşıp daha latif âlemlere yelken açarak ilerlediğini gösterir. "İslâmbol boğaz-berzah'ından geçmek" ifadesi, bu yolculuğun her bir aşamasının nasıl bir geçiş, bir hâl değişimi olduğunu pek güzel özetler. Sâlik, her mertebede eski hâline ölür ve yeni bir hâl ile dirilir. Bu, iradî ölümün, yani mevt-i ihtiyârînin ta kendisidir. Bu talimi yapan kimse için ölüm anı, korkulan bir son değil, uzun ve meşakkatli bir yolculuğun sonunda vuslat limanına varmak olur.
Mürşid'in Rolü ve Bâtınî Duyuların Açılması
Bu çetin yolculuk, pusulasız ve kaptansız yapılamaz. Sâlikin gemisini dalgalardan koruyan, ona doğru rotayı gösteren kaptan, [mürşid-i kâmil](/wiki/mursid-i-kamil)dir. Mürşidin en büyük vazifesi, müridinin gözündeki perdeyi kaldırmaktır. Bu perde, onu sadece kitaplardan okuduğu, kulaktan duyduğu nakil bilgisine mahkûm eden gaflet perdesidir. Mürşid, sâlike berzah âleminin hakikatlerini anlatmakla kalmaz, o hakikatleri bu dünyada tecrübe etmesinin yollarını açar. Terzibaba Hazretleri, bu nazik noktayı şöyle ifade eder:
Ariflerden birisi geliyor çekiyor gözünün perdesini “sana falan lazım değil diyor, hadi gör diyor, gördüğü şeye nakil kitap gerekmez. İşte zahirimizle zahir âlemimizi müşahade ediyoruz ki “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” ama batınımızla da Cenâb-ı Hakkın latif varlığını idrak ediyoruz. Gaybiyetini idrak ediyoruz.
Mürşidin açtığı bu kapı, insanın bâtınî duyularının kapısıdır. Nasıl ki zâhirde beş duyumuzla bu kesif âlemi algılıyorsak, bâtında da bu duyuların latif karşılıkları vardır. Gönül gözü, kalp kulağı gibi ifadeler, bu bâtınî duyulara işarettir. Normal insanda bu duyular uykudadır ve ancak rüyada veya nadir anlarda kendiliğinden faaliyete geçerler. Sâlik ise mürşidinin rehberliğinde, zikir ve tefekkürle bu duyuları uyanıkken de kullanmayı öğrenir. Böylece zâhirde dünya işleriyle meşgul olurken, bâtında mana âlemiyle irtibatını sürdürür.
Bir taraftan dünya işlerini yaparken bâtınla da irtibatımız vardır. Bâtını duygular ile latif âlemle irtibat kuruyoruz, zâhiri duygularla zahiri âlem arasında irtibat kuruyoruz.
Bu hâle ulaşan sâlik, iki âlemli bir hayat sürmeye başlar. Hem bu dünyanın sorumluluklarını yerine getirir hem de berzah âleminin hakikatlerini anbean müşahede eder. Bu, onun için bir nevi berzah provasıdır. Amellerinin ve ahlâkının mânevî âlemdeki yansımalarını görmeye başlar. Bir gıybet ettiğinde kalbinde oluşan karartıyı, bir hayır işlediğinde ruhunda parlayan nuru hisseder. Artık onun için cennet ve cehennem, vaat edilmiş uzak bir gelecek değil, her an yaptığı tercihlerle içine girdiği mânevî hâllerdir.
İnsân'ın Berzahî Konumu: Zâhir ile Bâtın Arasındaki Köprü
Berzah, aynı zamanda insanın bizatihi kendisidir. Özellikle [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil), varlık mertebeleri arasındaki en büyük berzahtır. Cenâb-ı Hakk, insanı öyle bir surette halk etmiştir ki, o, hem kesif hem de latif âlemin özelliklerini kendinde toplar. Bedeniyle [şehâdet âlemi](/wiki/sehadet-alemi)ne, [ruh](/wiki/ruh)uyla ise [gayb âlemi](/wiki/gayb-alemi)ne aittir. Bu iki yönüyle insan, zâhir ile bâtın arasında, halk ile Hakk arasında bir köprü, bir berzah vazifesi görür.
İşte insan da aynen böyledir. İnsan bir yönüyle zâhire bakıyor, bir yönüyle de batına bakıyor. İşte bu ikisinin arasında, zâhir ile bâtın arasında insan berzahtır. İşte bu özellik başka bir varlıkta yoktur. İşte Cenâb-ı Hakk insana öyle bir büyük rütbe vermiş ki, kendi zâhirinden batınına intikal edip Hakkın hakikatini idrak etme sırrını insana vermiştir.
Bu berzah olma hali, insana verilen en büyük şeref ve en büyük sorumluluktur. Rahman Sûresi'nde geçen "iki denizi salıverdi, birbirine kavuşuyorlar; fakat aralarında bir berzah vardır, birbirine karışmazlar" (Rahman, 19-20) âyet-i kerimesi, bu hakikatin en güzel ifadelerinden biridir. Zâhirde bu, tatlı ve tuzlu suların birbirine karışmamasıdır. Fakat bâtınî manası çok daha derindir. Bu iki deniz, [Abdiyyet](/wiki/abdiyyet) (kulluk) ve [Rubûbiyet](/wiki/rububiyet) (Rablik) denizleridir. İnsân-ı Kâmil, bu iki denizin birleştiği ama birbirine karışmadığı berzahtır. O, abdiyetiyle Hakk'a tam bir teslimiyet içindeyken, Hakk'ın kendisine verdiği halifelik sırrıyla âlemlerde O'nun terbiye ediciliğini yansıtır. Bu iki mertebenin hukukunu birbirine karıştırmadan, [Cem makamı](/wiki/cem-makami)nda birleştirebilmek, ancak insana mahsus bir kemâldir.
Ve her mertebede, birlikte oldukları halde, yine de birbirlerinin sınırlarını yani tecellilerini korurlar, karışmazlar. Kim ki bu hakikate erişti, işte o gerçek kelime-i şahadeti müşahede ile söyleyebilir ve ancak bunlar “Abd” ullahlardır.
Terzibaba irfanında berzah, sâlikin yolculuğunun her anında mevcut olan bir hakikattir. O, hem ölümden sonra geçilecek bir ara âlem, hem seyr-i sülûk esnasında aşılan bir nefs mertebesi, hem mürşidin açtığı bir müşahede kapısı, hem de kâmil insanın varoluşsal konumudur. Bu yola giren kimse, berzahtan korkmaz; zira bilir ki, içini güzelleştiren, ahlâkını amelleriyle tezyin eden için berzah, vuslata açılan bir pencereden başka bir şey değildir.
Füsûsu'l-Hikem'de Berzah
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet deryası olan Füsûsu’l-Hikem’e daldığımızda, “berzah” kavramının yalnızca ölümden sonra gidilen bir bekleme salonu olmadığını, varlığın her mertebesine sirayet eden temel bir ilke, bir usûl olduğunu görürüz. Berzah, iki şeyi birbirinden ayıran ama aynı zamanda birleştiren “ara” demektir. Bu “ara”nın ne olduğunu anlamak, varlık mertebelerini, ruh ile cesedin, dünya ile ahiretin, hatta Hakk ile halkın ilişkisini anlamanın anahtarıdır. Füsûs geleneği, berzahı bize hem sâlikin yolculuğunda bir durak hem de kevnî yapının en temel direklerinden biri olarak takdim eder.
Bu hikmet mektebinde berzah, en başta ruhlar âlemi ile cisimler âlemi arasında bir geçiş ve vasıta olan âlem-i misâl (misal âlemi) olarak karşımıza çıkar. Bu âlem, ne ruhlar gibi tamamen latif ve soyut, ne de bildiğimiz dünya gibi kesif ve katıdır. İkisinin arasında, ikisinin de hükümlerinden pay taşıyan bir köprüdür.
Âlem-i misâl âlem-i ervâhdan âlem-i ecsâma vâsıl olan “feyz-i mukaddes”in vâsıtasıdır; ve ervâh ve ecsâm arasında berzahdır; ve berzahiyeti hasebiyle her iki âlemin ahkâmını câmi'dir ki, onlar da zâhir ve bâtındır. Ya'ni mertebe-i misâl mertebe-i ervâhın zâhiri ve mertebe-i ecsâmın bâtınıdır.
Misal âlemi, yani berzah, ruhlar âleminin dışa vuran yüzü (zâhiri), cisimler âleminin ise iç yüzü (bâtını) olmaktadır. Bu demektir ki, gördüğümüz her cismin ardında misal âleminde bir hakikati, mânevî bir sureti vardır. Aynı şekilde, her ruh da bu dünyaya tecellî ederken misal âleminden bir suret giyinerek gelir. Bu âlem, bir ayna gibidir; hem yukarıdan geleni aşağıya yansıtır hem de aşağıdakinin aslını içinde barındırır. Bu yüzden ona “hayal âlemi” de denilmiştir. Fakat bu, bizim gündelik kuruntularımızdan ibaret olan hayal değildir. Bu, Hakk’ın tecellîlerinin suretlere büründüğü, mananın maddeye dönüştüğü İlâhî bir hayal mertebesidir.
Ve bir tâife ona “hayâl” derler. Zîrâ bunları müdrik olan kuvve-i mütehayyiledir; ve âlem-i misâle "âlem-i berzah" ve "mürekkebât-ı latîfe" dahi derler; ve ehl-i tasavvuf ıstılâhında âlem-i ervâh ve misâli cem'edip “âlem-i melekût” derler.
Sâlikin rüyaları, keşifleri ve müşahedeleri bu âlemde gerçekleşir. O, ne tam bu dünyanın kayıtlarıyla bağlıdır ne de tamamen ondan kopuktur. Rüyada gördüğümüz suretler, hissettiğimiz duygular bu âlemin tabiatına en güzel misaldir. Nasıl ki rüyada uçtuğumuzda bedenimiz yatakta durur ama biz uçmanın zevkini veya korkusunu yaşarız, işte berzah âlemi de böyledir. Beden toprağa verildikten sonra ruh, bu latif âlemde, o âlemin kanunlarına uygun bir suret ve şuur ile varlığını sürdürür.
Amellerin ve Ahlâkın Sûretlenmesi
Berzah bahsinin en mühim ve bizleri en yakından ilgilendiren yönü, dünya hayatında işlediğimiz amellerin ve sahip olduğumuz ahlâkın orada nasıl bir karşılık bulacağıdır. Füsûs geleneği bize, amellerimizin soyut birer fiil olarak kalmayıp berzah âleminde somut, latif suretlere bürüneceğini öğretir. İyiliklerimiz ve kötülüklerimiz, o âlemde dostlarımız veya düşmanlarımız olarak bizi karşılayacaktır.
Binâenaleyh bir kimse şer'e muvâfık a'mâl-i sâliha îfâ etse ve ahlâk-ı hasene ile muttasıf olsa bunlar âlem-i berzahda hûr ve kusûr gibi suver-i cemâliyye ile zâhir olur; ve a'mâl-i seyyie ve ahlâk-ı zemîmeden dahi nâr ve hayyât ve akārib sûretleri peyda olur.
Bu, adil ve ibretlik bir işleyiştir. Kişi, cennetini veya cehennemini bizzat kendi amelleriyle, kendi ahlâkıyla bu dünyada inşa etmeye başlar. Yaptığı bir hayır, söylediği güzel bir söz, taşıdığı bir merhamet duygusu, öbür âlemde karşısına bir köşk, bir huri, bir cennet bahçesi olarak çıkar. Aynı şekilde, işlediği bir günah, taşıdığı bir kin, bir haset duygusu da orada bir yılan, bir akrep, bir ateş suretine bürünerek kendisine azap eder. Azap dışarıdan gelen bir ceza değil, kişinin kendi bâtınında taşıdığı kötülüklerin dışa vurmuş, suretlenmiş halidir. Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu gibi, "muhakkak ki cehennem, kâfirleri mutlaka ihâta edicidir" (Tevbe, 49). Bu ihata, bu kuşatma, kişinin kendi bozuk itikadının ve kötü ahlâkının kendisini çepeçevre sarmasından başka bir şey değildir.
Zîrâ küffârın kötü i’tikadları ve râzı olunmayan ahlâkları, âhiret yapılanmasında cehennem sûretinde zuhûr edip küffâra azâb edecektir. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz: “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe veyâhut cehennem çukurlarından bir çukurdur.” diye buyururlar.
Öyleyse berzah, bir ifşa âlemidir. Dünyada gizli kalan niyetler, kalpte saklanan sıfatlar, orada bir bir açığa çıkar. Kişi, kendi hakikatiyle yüzleşir. Bu yüzleşme, mü’min için bir saadet, kâfir ve gâfil için ise bir azap olur.
Nübüvvet-i Berzahiyye: Hâlid bin Sinân Kıssası
Şeyh-i Ekber Hazretleri, Füsûs’ta Hâlidiyye Fassı’nda bize çok özel bir hikmetten, “nübüvvet-i berzahiyye”den (berzah peygamberliği) bahseder. Bu, Hâlid bin Sinân (a.s.) kıssası üzerinden anlatılan derin bir sırdır. Hz. İsa ile Efendimiz (s.a.v.) arasında fetret devrinde yaşamış olan bu zât, kavmine şöyle bir iddiada bulunmuştur:
Çünkü Cenâb-ı Hâlid, vefât edip ahvâl-i berzahı müşâhede ettikten sonra, emr-i ilâhî ile tekrâr dirilerek nübüvvet-i berzahiyye ile zâhir olacağını iddiâ etti; ve vefâtından kırk gün sonra kabrine kasd ve ilticâ ederek kazmalarını kavmine ve evlâdına vasiyet etti.
Hâlid bin Sinân’ın gayesi şahsî bir keramet göstermek değildi. Onun amacı, bütün peygamberlerin getirdiği haberin doğruluğunu, bizzat o haberin gerçekleştiği âlemden, yani berzahtan dönerek ispatlamaktı. Eğer kavmi onun vasiyetini yerine getirip kabrini açsaydı, o dirilip onlara berzah ahvalini anlatacak ve böylece imanı zayıf olanların kalbi mutmain olacaktı.
Böyle olunca üzerine nebş olunmasını ve suâl edilmesini emreyledi; tâ ki berzah- taki hüküm, hayât-ı dünyâ sûreti üzere olduğunu haber vere! Bu- nunla hayât-ı dünyâlarında ihbâr ettikleri şeyde resûllerin kâffesinin sıdkı biline! İmdi Hâlid'in garazı, cümleye rahmet olmak için, resûllerin getirdiği şeye cemî'-i âlemin îmânı idi.
Fakat kavmi ve evlatları, “Arap arasında kabir kazdırmak ayıptır, bize ‘mezar kazıcıların evlatları’ derler” gibi basit bir dünyevî kaygıyla bu ilâhî rahmet kapısını kapattılar. Bu hadise bize birkaç mühim ders verir. Birincisi, berzah âleminin hükümlerinin, bu dünya hayatındaki inanç ve amellerin bir devamı ve yansıması olduğudur. İkincisi, peygamberlerin haber verdiği gaybî hakikatlerin, ispatlanabilir ve müşahede edilebilir gerçeklikler olduğudur. Üçüncüsü ise, insanların çoğu zaman küçük dünyevî menfaatler ve toplumsal baskılar yüzünden en büyük hakikatlere ve rahmetlere sırt çevirebildiğidir. Hâlid’in nübüvvetinin zahirde meşhur olmaması, hakikatin eksikliğinden değil, muhatapların kabiliyetsizliğindendir.
Velâyetin Berzahta Devamı
Füsûs hikmeti, nübüvvet (peygamberlik) ile velâyet (Hakk’a yakınlık, dostluk) arasında mühim bir ayrım yapar. Nübüvvet-i teşrî, yani şeriat getiren peygamberlik, Efendimiz (s.a.v.) ile son bulmuştur. Peygamberlerin risalet görevi dünya hayatı ile sınırlıdır. Ancak onların ve onlara tâbi olan velîlerin velâyeti, yani Hakk ile olan özel ve bâtınî bağları, ölümle sona ermez. Bilakis, berzahta ve ahirette de devam eder.
Ve bu hususi olan rütbe nübüvvet ve risâlet, resulün dünyâ evinden ayrılmasından sonra kalkar; fakat velayeti, uhrevi berzaha intikâlinden sonra da devam eder.
Bu, sâlik için büyük bir müjdedir. Bu yolda atılan her adım, kazanılan her mânevî hâl, ebediyete uzanan bir yatırımdır. Dünya hayatı bir imtihan ve amel sahası olduğu kadar, velâyet tohumlarının ekildiği bir tarladır. Bu tohumlar berzah âleminde yeşerir, ahirette ise meyvelerini verir. Peygamberlik bir görevdir ve dünya ile sınırlıdır; velâyet ise bir hâldir, bir yakınlıktır ve ebedîdir. Her nebî aynı zamanda bir velîdir, ama velâyet yönü, nübüvvet yönünden daha aslî ve süreklidir. Berzah hayatı, işte bu velâyet hâlinin perdesiz ve engelsiz bir şekilde yaşanmaya devam ettiği bir mertebedir. Orada artık tebliğ görevi yoktur, yalnızca Hakk ile olma, O’nun tecellîlerini müşahede etme vardır.
Berzahın Vücûdî Mertebesi: Berzahu'l-Berâzih
Berzah kavramını artık sadece ölüm sonrası bir âlem olarak değil, bütün varlık mertebelerini kuşatan bir ilke olarak görmeye başlamalıyız. Şeyh-i Ekber Hazretleri, varlığın zuhûra çıkışını anlatırken, en yüce mertebeler arasında da berzahların bulunduğunu beyan eder. Mutlak Gayb olan Zât mertebesinden ilk tecellî olan Taayyün-i Evvel (İlk Belirleme) veya Hakikat-ı Muhammediyye, işte bu en büyük berzahtır.
“Berzahu’l-berâzih” derler; zîrâ o, taayyün ile lâ-taayyün arasında hâildir ve cemî’-i berâzihi câmi’dir. “Berzah-ı kübrâ” da derler; zîrâ ahadiyet ve vâhidiyetten ibâret olan iki mertebe-i a’zamı hâmildir.
Ahadiyyet (mutlak birlik) mertebesi ile Vâhidiyyet (ilâhî isimlerin ve sıfatların belirdiği birlik) mertebesi arasında bir köprü, bir geçiş olmasaydı, çokluk âlemi zuhûr edemezdi. İşte bu “Berzah-ı Kübrâ” (En Büyük Berzah), hem Zât’ın mutlak gaybını korur hem de O’nun isim ve sıfatlarının âlemlerde tecellî etmesine imkân tanır. Bu berzah, hem ayıran hem birleştirendir. Tıpkı tatlı su ile tuzlu suyun birbirine karışmasını engelleyen ama aralarında bir geçiş de sağlayan o görünmez engel gibi. Varlıkta ne kadar mertebe varsa, o mertebeler arasında da sayısız berzah vardır. Adem-i izâfî (göreli yokluk) bile, vücûd-ı mahz (mutlak varlık) ile adem-i mahz (mutlak yokluk) arasında bir berzahtır.
Netice olarak, Füsûs’un penceresinden baktığımızda berzah;
- Ruh ile ceset arasında bir köprü olan âlem-i misâl’dir.
- Amellerimizin ve ahlâkımızın latif suretlere büründüğü bir yüzleşme ve karşılık bulma âlemidir.
- Hâlid bin Sinân kıssasında gördüğümüz gibi, peygamberlerin haberlerinin doğruluğunun ispat edilebileceği bir hakikat sahasıdır.
- Nübüvvetin kesintiye uğradığı ama velâyetin ebediyen devam ettiği bir mânevî hayat mertebesidir.
- Ve en nihayetinde, varlığın her katmanında mevcut olan, ayıran ve birleştiren, gizleyen ve aşikâr kılan temel bir kevnî ilkedir.
Berzahı düşünmek, sadece ölümü düşünmek değil, hayatı düşünmektir. Şu anki her nefesimizin, her amelimizin, her niyetimizin, o ara âlemde nasıl bir surete bürüneceğini, nasıl bir yoldaş olacağını tefekkür etmektir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Berzah üzerine ettiğimiz sohbeti bir kat daha derinleştirelim. Şimdiye dek berzahı, ölümle kıyamet arasındaki bir durak, bir ara âlem olarak konuştuk. Lâkin irfan yolunda her kavramın yedi katı, yetmiş batını vardır. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde açtığı pencereden ve bu pencerenin Terzibaba İrfan Mektebi'ndeki yansımasından baktığımızda görürüz ki, berzah sadece bir mekân değil, Vücûd'un, yani varlığın bizatihi kendisinin işleyişini sağlayan en temel ilkedir. O, zıtları bir araya getiren, fakat birbirine karıştırmayan ilâhî bir "ara"dır. Bu, zıtların [Cem makamında](/wiki/Cem makamı) buluşmasıdır.
Berzah, en yüce mertebeden en aşağı mertebeye kadar her seviyede karşımıza çıkar. Varlığın kendisi bir berzahlar silsilesinden ibarettir. En büyük berzah ise, Hakk ile halkı, Vâcib ile mümkünü, yani Zorunlu Varlık ile mümkün varlıkları kendinde birleştiren İnsân-ı Kâmil, yani Hakîkat-i Muhammediyye'dir.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu en büyük berzahın sırrını şöyle aralar:
(S.a.v.) Efendimizin hakikati, vûcûd-i mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i vücûb ile mertebe-i imkânı arasında, berzahıyyet-i kübrâ ile müteayyin olduğundan, kendilerine bu “cevamiul kelim”, birçok manayı kendinde toplayan verildi... (S.a.v.) Efendimizin hakikati vücud-u mutlak-ı Hakk’ın mertebe-i vücub ile mertebe-i imkanı arasında berzaiyet-i kübra ile mütayin olduğundan bakın Peygamberimizin iki halinden yani iki özelliğinden bahsedilmekte, vücud-u mutlak Hakk’ın mutlak vücudunun mertebe-i vücub yani mertebe-i vacib yani hakk’ın kendi Zat’ındaki mertebesi vacib-ül vücud diyoruz ya vacib-ul vücub olan yani kendi hakikati ile mevcut olan o mertebe ile imkan mertebesi arasındadır. Yani bu alem ile hakikat-i ilahiye arasında berzaiyet-i kübra, bakın Hakikat-i Muhammediye büyük berzah, ölümden sonraki berzah değil, ölümden evvelki yani bu kevnden evvelki berzahtır.
Berzahiyyet-i Kübrâ, yani "En Büyük Berzahlık", ölümden sonra gidilecek bir yer değil, varlığın zuhûra çıkmasını sağlayan ilk ve en temel köprüdür. Bir yanda Zât-ı Mutlak'ın hiçbir sıfat ve isimle kayıtlanamayan Vücûb (zorunluluk) mertebesi, diğer yanda ise sayısız âlemlerin, varlıkların ve suretlerin bulunduğu imkân (mümkün oluş) mertebesi... Bu iki denizi birbirine karıştırmadan birleştiren "boğaz", Hakîkat-i Muhammediyye'dir. Bu sebeple ona "Cevâmiu'l-kelim" (bütün manaları toplayan söz) yeteneği verilmiştir. Çünkü O, hem Hakk'ın dilinden hem halkın dilinden konuşur; hem Vücûb'un hem imkânın hakikatini kendi varlığında taşır.
Bu berzahiyet o kadar temel bir ilkedir ki, Hakk'ın kendisini âlemlere açmasının ilk adımı dahi bir berzahî mertebe ile tarif edilir. Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) "Hakk, âlemleri halk etmeden evvel neredeydi?" diye sorulduğunda, "Altında ve üstünde hava olmayan bir Amâ'da (kör bulut) idi" buyurmuştur. Bu Amâ, Zât'ın idrak edilemezliğinden, bilinebilirliğin ilk sınırı olan sıfatlar âlemine geçişin berzahıdır.
Terzibaba Hazretleri, bu ince noktayı şöyle şerh eder:
Ancak burada başka bir özellik vardır. “Â’MA denilen yer sanki bir berzah gibi. Bir boğaz gibi. “Â’MA” dediğimizde Cenâb-ı Hakk’a yine bir başlangıç tayin etmiş oluyoruz. “Â’MA”dan bu âlemlerin zuhuratı başlıyor... Bizim anlayamayacağımız bir sonsuzluk, derinlik söz konusudur ama yine de “Â’MA” bu âlemler için bir başlangıçtır... İşte bu hususta ben öyle düşünüyorum ki A’ma ötesinde bir başka âlemler vardı, belki o âlemler bitti gitti veya belki de vardır, bilemiyoruz, Ancak “Â’MA”iyyet bu âleme geçiş köprüsüdür, veya bir boğazdır...
Zât'ın mutlak gaybından (görünmezlik) çıkıp bu görünen âlemlerin (şehâdet) tecellî etmesi için bir "geçiş köprüsü", bir "boğaz" gereklidir. Bu ilk köprüye, bu ilk berzaha arifler "Hakîkat-i Muhammediyye", "Akl-ı Evvel", "Kalem-i A'lâ" gibi isimler vermişlerdir. Terzibaba'nın Füsûs Mukaddimesi şerhinde saydığı onlarca isim arasında "berzah-ı evvel" ve "berzah-ı câmi'" (toplayıcı berzah) isimleri de bulunur. Bu, her şeyin kendisinden zuhûra çıktığı o ilk taayyünün (belirginleşme), hem Zât'ın birliğini gizleyen bir perde, hem de âlemlere açılan bir kapı olduğunu gösterir.
Bu yüce berzahiyet ilkesi, peygamberlerin ve velîlerin hayatında da somut bir hâl olarak tecellî eder. Füsûs'ta İlyas (a.s.) faslında anlatılan hikmet, tam da budur. Hz. İlyas, hem ruhanî hem de cismanî âlemlerle irtibat kurabilen, bu iki zıt âlemi kendi varlığında barış içinde yaşatan bir zâttır. O, yaşayan bir berzahtır.
Binâenaleyh Hz. İlyâs iki sureti cami' ve iki âlem arasında berzahıyyetle zahir oldu. İlyas (a.s.) da hem ruhaniyet hem cismaniyet olduğundan bunların ikisini de birbirinin üstüne geçirtmeden hakkıyla kullandığından... ikisiyle de iştirak halinde olduğundan arasında berzahiyetle zahir oldu. Yani zahir ve batın, nur ve zulmet gibi, madde ve ruh gibi cismani ve ruhani arasında berzahiyetle zahir oldu.
Bu İlyâsî hikmet, bize kendi varlığımızın sırrını da fısıldar. Her birimiz, ruh ve ceset arasında bir berzah değil miyiz? Ruhumuz latif, cesedimiz kesif. Biri göklere, diğeri yere aittir. Bu ikisi arasındaki köprü ise Nefs'tir. Nefs, ne tam ruh gibi latif, ne de tam beden gibi kesiftir. O, ikisinin arasında bir berzahtır. Terzibaba'nın bu konudaki buz-su-buhar benzetmesi, meseleyi tam kalbinden yakalar:
Şimdi ruh ile nefs tabir ettiğimiz cesed hakikatte şey'-i vâhidden ibarettir. Yani ruhumuz da nefsimiz de aslında tek şeydir... Aralarındaki fark letafet ve kesafetten başka bir şey değildir... Nitekim buhar ile buz hakikatte tek bir şeydir. Aralarındaki fark letafet ve kesafetten ibarettir... Şimdi şöyle diyelim, buhar latif ruh diyelim, su nefis, buzu da beden olarak kabul edelim. İşte su bunların ikisinde berzahtır. Yani tek hareketle tek mertebe ile aynı su buhar da olabiliyor, tek hareketle buz da olabiliyor. Ama buhar ile buz tek hareketle bu işi yapamıyor, çünkü ortada berzahiyet gerekiyor.
Sâlikin seyr-i sülûktaki bütün mücadelesi, nefsini buz gibi katılaştırıp maddeye hapsetmek yerine, onu su gibi akışkan kılıp buhar gibi latif olan aslına, yani ruhuna döndürme gayretidir. Bu, zıtlıkları kendi varlığında birleştirme sanatıdır.
Hatta bu berzah hali, en somut organımızda bile işler. Beynimiz, ruhun soyut ilmi ile bedenin somut fiilleri arasında bir berzahtır. Manadan aldığı hakikatleri, elin, dilin, gözün hareketine dönüştüren bir ara istasyondur.
Beyin “ara” manasınadır, neyin arası ruh ile zahir varlığın arasında aracı durumundadır. Eğer bu beyin olmazsa batından zahire bilgileri intikal ettirmemiz mümkün değildir. Bu beyin iki varlık arasındadır, yani latif varlık ile kesif varlık arasında bir berzahtır...
Berzah her yerdedir. Zât ile sıfatlar arasında, ruh ile ceset arasında, mana ile madde arasında, bâtın ile zâhir arasında... Ve bu berzah halini dünyada iken idrak etmenin yolu, Efendimiz'in (s.a.v.) o büyük sırrından geçer: "Ölmeden evvel ölünüz." Bu, bedenin ve nefsin aldatıcı hayalinden uyanarak, varlığın berzahî hakikatine göz açmaktır. Bu dünya hayatının kendisinin, Hakk-ı Mutlak ile kıyaslandığında bir rüya, bir berzah olduğunu anlamaktır.
...işte kendisinin bildirdiği mübarek sözlerle bu dünya bir haylden bir uykudan ibarettir. Bundan kurtulmak için de “muti kable ente muti” ölmeden evvel ölünüz hükmünü bize gösterdi ki bu çok yüce bir ilim... İşte bu dünyanın (a.s.v.) Efendimizin berzah olduğunu bize bildirmektedir. Yani mutlak manada bir yaşam değil uyku içinde yaşanan hayali bir yaşam olduğunu bize belirtmektedir.
Sâlik, bu şuura erdiğinde, artık kendisi de bir berzah olmaya başlar. O, Hakk'tan aldığı ilâhî gıdaları, hakikatleri, halkın istidadı ve kabiliyetine göre dağıtan bir "ara" olur. Ne Hakk'ın celâlinde yok olur, ne de halkın gafletine batar. Tıpkı iki denizi ayıran fakat birleştiren o ince hat gibi, hem Hakk ile Hak, hem de halk ile halk olur.
Terzibaba Hazretleri, İsevî kelimesinin hikmetini açıklarken bu hali ne güzel ifade eder:
Sen "hakîkat'inle Hak ol; ve sûret-i müteayyinen ve zahiren ile halk ol! Yani tayin olunmuş, programlanmış suretin ile zahirin ile de Halk ol... Mutlak ile hayal arasında berzah olursun. Bu berzahiyyetin hasebiyle Hak'tan elde ettiğin gıdayı, bu gıdadan maksat; hakikat-ı ilahi bilgileridir... O'nun halkına ulaştır... Bu surette sen halk için "revh" yani rahatlık, ya'nî bâis-i rahat olursun... ve gidâ-yı rûh olan marifet ve hakikatleri onlara sevk etmekle keyiflendirmekle reyhan, ya'nî bûy-i latîf olursun.
İşte Füsûs'un derinliklerinden süzülen berzah hikmeti budur: Sadece ölümden sonraki bir âlem değil, varlığın her zerresine sinmiş bir tenzih-teşbih dengesi; zıtların birliğinin sırrı; ve nihayetinde İnsân-ı Kâmil'in ve ona tâbi olan sâlikin, âlemlere rahmet olma vasfının ta kendisidir. O, ne bu kıyıda ne öbür kıyıdadır; O, iki kıyıyı birbirine bağlayan köprünün kendisidir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Berzah
Mevlânâ Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i bir deryadır. O deryada kelimelerle avlanılmaz, hâl ile dalınır. Hazret, berzah gibi derin bir bahsi, kuru bir tarifle anlatıp geçmez. Onu bir hikâyenin içine gizler, bir teşbihin kanadına takar, bir temsilin ruhuna üfler. Berzah, lügatte iki şey arasındaki engel, perde demektir. Ama Mesnevî'nin dilinde o, sadece bir ayırıcı değil, aynı zamanda bir birleştirici, bir ifşa edici, bir dönüştürücüdür. Bazen bu dünya olur berzah, bazen ölümün kendisi, bazen de kâmil insanın ta kendisi.
Zıtların Arasından Sızan Hakikat: Kan, Fışkı ve Saf Süt
Mesnevî bize önce, içinde yaşadığımız bu âlemin kendisinin bir berzah olduğunu fısıldar. Bu suretler âlemi, görünen, elle tutulan bu dünya, mutlak Vücûd ile mutlak yokluk (adem) arasında bir perdedir, bir köprüdür. Gözümüzle baktığımızda onu “var” zannederiz, hakikat nazarıyla baktığımızda ise bir gölgeden, bir hayalden ibaret olduğunu anlarız. O, latîf olanın kesifleşmiş, yani yoğunlaşmış bir hâlidir.
Ve âlem-i sûret ise, vücûd ile adem arasında bir hadd-i fâsıldır. Zîrâ hisse nazaran mevcûd ve hakîkata nazaran ma'dûmdur. Çünkü sûret, âlem-i latîfin kesâfet peydâ etmesinden ibârettir; ve kesâfet ise dâimâ bozulur, aslâ sâbit değildir. Vücûd-ı hakîkî ise eltaf-1 latîf olan zât-ı Hakk'ındır.
Bu dünya, hakikat ile hayal arasında bir berzahtır. Peki, bu berzahın içinde hakikati nasıl bulacağız? Hazret-i Mevlânâ, Kur'ân-ı Kerîm'in bir mucizesini hatırlatarak bize yol gösterir. Hayvanın karnında, kan ile fışkı gibi iki necaset arasından, içenlere lezzet veren saf, hâlis bir sütün çıkması ne büyük bir ibrettir! İşte dünya berzahı da böyledir.
Bâkî nin nûru dünyâ-yı dunun yanındadır; sâfî olan süt kan ırmaklarının yanındadır. ... Mademki dünya bir berzah (iki şey arasında bulunan engel) mesabesindedir ve berzah iki şey arasında bulunan ayırıcı sınıra denir; bu sebeple mutlak varlığın nuru, o varlığın tenezzüllerinin (aşağı inişlerinin) en alt mertebesi olan bu dünyaya bitişiktir. Çünkü bu dünya ve onun suretleri ilahi isimlerin tecelli yerleridir ki, her birinden Bâkî'nin Nur sıfatı görünür. Ve ey Hakk Yolcusu, sen de bu dünyanın suretlerinden bir suret olduğun için, senin de benzersiz Zât'a (Allah'ın özüne) bitişme yönlerinden bir yön ile bitişikliğin vardır. Ve senin ve alçak dünyanın benzersiz Zât'a bitişmesi, saf sütün kan ırmaklarına bitişmesine benzer.
Bu dünyanın kiri, pası, "kan ve gübresi" sizi aldatmasın. Bâkî olanın Nûru, tam da bu alçak dünyanın, bu kesif âlemin yanı başındadır. Mesele, fıtratın hükümlerine esir olup kan ve fışkı içinde boğulmak değil, o ikisinin arasından süzülüp gelen "saf süt" gibi olan hakikat nurunu görebilmektir. Bu dünya berzahı, hem bir perde hem de bir tecelligâhtır. Sâlikin vazifesi, bu zıtların birliğindeki hikmeti görmek, dünyanın aldatıcı kesâfeti içinde boğulmadan, onun ardındaki letâfet pınarından içmektir. Bu dünya, Cenâb-ı Hakk'ın Hâdî (hidayet veren) ve Mudill (dalalete düşüren) isimlerinin tecelli ettiği bir meydandır. Bu iki deniz, birbirine karışmaz.
Cihanda acı derya ve tatlı derya vardır; aralarında bir berzah vardır ki birbirine tecavüz etmezler. ... "Acı deniz"den maksat, Mudill (saptıran) isminin alanı ve çevresidir; tatlı denizden maksat ise, Hâdî (doğru yola ileten) isminin alanı ve çevresidir. Her ikisinin de müsemması (adlandırılanı) Hak olduğu ve her ikisine de yardım İlahi Zât'tan geldiği hâlde, aralarında bir yatkınlık perdesi vardır; bu yatkınlık perdesi birbirlerine karışmayı engeller. Çünkü hakikatlerin değişmesi imkânsızdır.
Sâlik, bu iki deniz arasında seyr ederken, acı denizin tuzundan kendini koruyup tatlı denizin suyundan içmeye talip olandır.
Beden Kabuğu Kırılınca: Ölüm ve Sırların Âşikâr Oluşu
Berzah denilince akla ilk gelen, ölümle başlayan ara hayattır. Mesnevî, ölümü bir yok oluş değil, bir ifşa, bir doğuş olarak resmeder. Beden bir ceviz kabuğu, bir nar, bir elma gibidir. Ölüm ise o kabuğun kırılması, o meyvenin yarılmasıdır. İçinde ne varsa, o ortaya çıkar.
Cevizler kırıldı ve içi olan, öldükten sonra temiz ve latif ruha sahip oldu. Yani bu savaş esnasında İsevîlerin, cevizin kabuğu gibi olan cesetleri kırıldı, kesildi, biçildi. Bunlardan içi, din ve iman ve ihlas ile dolu olanlar, öldükten sonra, temiz ve latif rûha mâlik olup, âlem-i berzahda zâhir oldular.
Eğer cevizin içi doluysa, yani ruh iman ve irfan ile beslenmişse, kabuk kırılınca ortaya latif ve güzel bir hakikat çıkar. Eğer içi çürükse, o da zelil ve hakir olur.
Ma'nalı olan, güzel zahir olur; çürümüş olan zelîl ve hakîr olur. Yani beden, ölümle harap olunca, içinde iman, irfan (Allah'ı bilme) ve yakin (kesin bilgi) anlamları olanın ruhu, berzah âleminde (ölümden sonraki ara âlem) güzel görünür; bu anlamlardan yoksun olan da berzahî hayatta çirkin bir surette görünür ve müflis, zelil ve hakir olur.
Berzahın en mühim sırlarından biri budur: O, sırların açığa çıktığı bir "yevme tubles serâir" meydanıdır. Bu dünyada riyâ ile, yalan ile, dış görünüş ile gizlediğimiz her ne varsa, orada olduğu gibi ortaya dökülür. Kişinin dünyada hangi sıfatı, hangi ameli galip ise, berzahtaki sureti de o olur.
Mahşer günü her gizli aşikâr olur, her bir mücrim dahi kendinden rüsvâ olur. Yani, bir kimse ölüm vasıtasıyla bu yoğun olan cismi bu âlemde bıraktığı zaman ona latif bir berzahî cisim verirler. Bu dünyada yaptığı kötü ameller hangi uzuv ile yapılmış ise bu amelin sureti o uzva ilişir. O kimse mahşerde apaçık bu rezillikler ile insanların gözleri önüne serilir. Asla inkâra imkânı kalmaz.
Bu latif bedene cism-i berzahî derler. Bu beden, bizim amellerimizle dokunur. Gıybet eden ağız, orada kendini gizleyemez. Hırsızlık eden el, zulmeden ayak, orada kendi suçunun canlı bir şahidi olur. Dil mühürlenir, azalar konuşmaya başlar.
El, ayak Müsteân'ın huzurunda onun fesâdına beyân ile şahitlik verir. Yani, dünyadaki kötü fiillerin sureti bu berzahî (ara âleme ait) bedene yansıdığı zaman, ilahi huzurda her bir uzuv, kendisine ait olan günaha açıkça şahitlik etmiş olur; günah sahibinin dilini kullanmasına gerek kalmaz.
Hazret-i Mevlânâ, bu hakikati şu muazzam beyitle özetler: سیرتی کان بر وجودت غالبست هم بر آن تصویر حشرت واجبست yani, "Bir sîret ki (iç ahlâk), o senin vücudunda gāliptir, o tasvîr üzerine de haşrin (dirilmen) vâcibdir." Senin iç dünyan ne ise, berzahtaki ve mahşerdeki dış görünüşün de o olacaktır. Bu yüzden asıl mesele, dünyadayken o iç âlemi, o sîreti güzelleştirmektir. Çünkü ölüm, sadece bir ayna tutacaktır. Ve o aynada, kendimizden başkasını görmeyeceğiz.
Berzahı Yaşayanlar: Arifler, Kâmiller ve Cihetsizlik Âlemi
Mesnevî sohbetinde anlarız ki, berzah sadece ölümden sonra gidilecek bir yer değildir. O aynı zamanda bir hâldir ve irfan sahipleri, yani arifler, o hâli bu dünyada yaşarlar. Bizim gibi gaflet ehli, bu dünyanın hayallerine dalmışken, onlar uyanıkken rüya görürler; yani, bizim ancak uykuda hayal meyal görebildiğimiz [misâl âlemini](/wiki/âlem-i misâl), berzah âlemini, onlar uyanıkken seyrederler.
Rüya görüyorum, fakat uykuda değil! Müddeîyim fakat yalancı değil! Yani, "Halkın uyudukları zaman gördükleri misal ve berzah âlemini ben de rüyada görüyorum; fakat uyku hâli içinde değil, uyanıklık hâli içinde görüyorum. Bu hususta iddia sahibiyim. Fakat kuru dava sahibi olan yalancı değilim!"
Bu hâle "vâkıa" denir. Sâlik, nefsini terbiye edip dünya hayallerinden alakasını kestikçe, kalp gözü açılır ve ona berzahî suretler görünmeye başlar. Hatta şârih, bunun sâlikler için ilk keşiflerden olduğunu söyler:
Nasıl ki zâhir ulemasından (dış görünüşe göre hüküm veren âlimlerden) Birgivî Muhammed Efendi'ye berzah âleminin (ölümden sonraki ara âlemin) hallerinden sormuşlar. "Gitmedim ki bileyim!" diye cevap vermiştir. Halbuki kabirlerin keşfi (ölülerin hallerini bilme) ve berzah âlemi ise, Hakk yoluna giden sâliklere (Hakk yolcusu) en önce meydana gelen bir keşiftir. Onlar berzah âleminde kimin nimetlendiğini ve kimin azap gördüğünü görürler.
Bu hâle eren arif, bedeni bu dünyada sabitken, ruhuyla nice âlemleri gezer. Onun için mekân kaydı ortadan kalkar. Bu, cihetler âleminden cihetsizlik âlemine açılan bir kapıdır. Ve bu kapının eşiğinde duran, o kapının kendisi olan zat ise İnsan-ı Kâmil'dir.
İnsan eşya ile Hak arasında bir berzah (geçiş noktası, ara âlem) olduğundan, her bir şey insanlık mertebesine gelmedikçe kendi aslı olan hakiki varlığa ulaşamaz.
İnsan-ı Kâmil, bu âlemdeki en büyük berzahtır; ona "Berzahiyyet-i Kübrâ" denir. O, bir yanda Hakk'ın Vücûb (zorunlu varlık) deryası ile diğer yanda halkın İmkân (mümkün varlık) deryası arasında duran, iki denizin birbirine karışmasını önleyen ama aynı zamanda aralarındaki irtibatı da sağlayan o mübarek perdedir.
مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ (Rahman, 55/19-20) ["İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir; aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar"] âyet-i kerîmesinde bu iki denize işaret buyurulur; ve insân-ı kâmil, bu iki deniz arasında berzahtır (geçiş noktası, ara âlem).
Onun sözleri de bir berzahtır. Cismaniyet âleminde yaşayan bizleri, mana âlemine davet eder. Yönler ile kayıtlı olan kulaklarımıza, yönsüzlük âleminden seslenir.
Der ki: "Cihetten cihatsıza kadar geliniz, tā ki, sizi ölüm kurdu yırtmasın!" Bu yönsüz yıldız der ki: "Yönlü âlemden, yani cismaniyet âleminden, yönsüz olan mana âlemine geliniz! Ve ruhunuz kuvvet bulsun da cismaniyet âlemine özgü olan ölüm ve helak kurdu sizi yırtmasın!"
Buradaki "ölüm kurdunun yırtması" ne demektir? Şerh bize bunun sırrını açar: "Rûhun âlem-i berzahda nefsânî sıfatlar ile bağlanıp, âlem-i süflîden âlem-i ulvîye urûc edememesi" yani yükselememesidir. İnsan-ı Kâmil, bizi bu tehlikeden kurtarmak için cismaniyet ve ruhaniyet arasında bir köprü kurar ve "gelin" diye seslenir.
Hazret-i Mevlânâ'nın dilinde berzah; zıtların içinden doğan saf hakikattir; bedenin kırılmasıyla ruhun hakikatinin ortaya çıkmasıdır; sırların ifşa olduğu bir ayna âlemidir ve nihayet, arifin uyanıkken seyrettiği, Kâmil insanın ise ta kendisi olduğu bir [cem makamıdır](/wiki/Cem makamı). O, hem ayıran hem birleştiren, hem gizleyen hem âşikâr edendir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Berzah kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 3: "Ey ağız, muhakkak sen cehennemin alevisin; ve ey cihân sen berzah misâlindesin."
- Cilt 10: "Bir cism-i latîf verilir. Bu dünyada yaptığı kötü ameller, hangi organla işlenmişse, o amelin şekli o organa ilişkindir. O kişi, mahşerde açıkça bu günahlarından dolayı insanlar önünde durur. Asla inkâr [edemez]…"
- Cilt 13: "Âlem-i misâl ve berzah âlemini ben de rü'yâda görüyorum; fakat uyku hâli içinde değil, uyanıklık hâli içinde görüyorum. Bu hususta müddeîyim. Fakat kuru da'vâ sâhibi olan yalancı değilim!"
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Berzah
Berzah, tek başına duran bir durak değil, hakikat yolculuğunun dokusuna işlenmiş bir geçiş kapısıdır. Onu anlamak, komşularını tanımaktan geçer.
-
Alem-i Misal: Berzah âleminin bir diğer adıdır. Cesetlerin ağırlığından ve ruhların mutlak soyutluğundan arınmış, mânâların latif suretlere büründüğü hayal ve suretler âlemidir. Dünyada gördüğümüz rüyalar, bu âlemin kapısını aralamak gibidir; ölümle ise o kapıdan tamamen geçilir.
-
Ahiret: Berzah, Ahiret'in kendisi değil, ona açılan dehlizdir. Dünya hayatı ekim yeri, Berzah bekleme salonu, Ahiret ise ebedî hasat yurdudur. Berzah'taki hâl, Ahiret'teki makamın bir ön habercisidir.
-
Kabir: Kabir, bedenin topraktaki mekânıdır; Berzah ise ruhun o mekândan bağımsız hâlidir. Ancak bu ikisi birbirinden ayrı düşünülemez. Sâlih için kabir "cennet bahçelerinden bir bahçe" olurken, o bahçenin kendisi ruhun Berzah'taki ferahlığıdır. Kabir, Berzah hayatının yeryüzündeki simgesidir.
-
Rûh: Ölüm hadisesiyle bedenden ayrılan Rûh, yok olmaz; varlığını Berzah âleminde sürdürür. Beden kafesinden kurtulan ruh, bu ara âlemde ya dünyadaki amellerinin güzel suretleriyle ünsiyet eder ya da kötü amellerinin çirkin tecellîleriyle yüzleşir. Berzah, ruhun asli vatanına dönmeden evvelki ilk durağıdır.
-
Hakîkat-i Muhammediyye: Berzah, iki şeyi ayıran ve birleştiren ara demektir. Varlık mertebelerinin en büyüğü olan Hakîkat-i Muhammediyye, Zât-ı Mutlak'ın gaybı ile âlemlerin şehâdeti arasındaki en büyük berzahtır; "Berzahiyyet-i Kübrâ"dır. O, Hakk'ı halka, halkı Hakk'a bağlayan ilâhî köprüdür. Her berzah, O'nun bu küllî berzahlığından bir cüzdür.
-
Ölüm: Ölüm, bir son değil, bir doğuştur; Berzah âlemine doğuştur. Dünyanın kesif perdesini yırtıp, hakikatlerin çıplaklaşmaya başladığı ara âleme geçişin adıdır. Bu yüzden arifler ona "şeb-i arûs", yani vuslat gecesi demişlerdir. Ölüm, Berzah kapısının anahtarıdır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Berzah hakikati, irfan mektebimizin üç büyük pınarından farklı tatlarda, fakat aynı denize dökülen nehirler gibi akar. Her biri, sâlikin idrak seviyesine göre bir başka pencere açar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde Berzah, sâlikin seyr-i sülûkundaki canlı ve tecrübe edilebilir bir mertebe olarak karşımıza çıkar. O, Berzah'ı sadece ölümden sonra gidilecek uzak bir âlem olarak anlatmaz. Mürşid-i kâmilin nazarıyla, sâlikin gözündeki perdelerin kalkmasıyla bu dünyada dahi "Berzah tecrübelerinin" yaşanabileceğini müjdeler. Hazret'in dilinde Berzah, Kur'ân-ı Kerîm'deki "iki denizin buluştuğu yer" âyetinin sırrıyla birleşir; Rubûbiyet ve abdiyet, zâhir ve bâtın gibi hakikatlerin birbirine karışmadan bir arada bulunuşunun kevnî bir delili olur. Berzah, O'nun öğretisinde, aklı ve nefsi terbiye ederek hem bu dünya ile hem de mânâ âlemiyle irtibat hâlinde yaşayan kâmil insanın bir vasfı hâline gelir.
Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde Berzah, varlığın temel bir direği olarak ele alınır. Berzah olmadan, ne Zât'ın tecellîsi ne de âlemlerin zuhûru mümkün olurdu. Şeyh-i Ekber, onu "Âlem-i Misâl" olarak tanımlar ve varlık mertebeleri arasındaki zorunlu bir geçiş katmanı olduğunu belirtir. Füsûs'ta Berzah, sadece ölüm sonrası bir hayat değil, aynı zamanda Hakk ile halk, Vâcib ile mümkün, ruh ile ceset arasındaki ontolojik bir köprüdür. En büyük Berzah'ın, yani "Berzahiyyet-i Kübrâ"nın İnsan-ı Kâmil olduğunu beyan ederek konuyu zirvesine taşır. İnsan-ı Kâmil, zıtları kendinde cem eden, hem Hakk'ın hem halkın suretiyle görünen, varlığın en büyük sırrıdır. Bu hikemî bakış, Berzah'ı ferdî bir tecrübeden çıkarıp bütün bir varlık şemâsının merkezine yerleştirir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'inde ise Berzah, akla değil, doğrudan kalbe konuşan bir aşk diliyle anlatılır. Hazret-i Mevlânâ, hikmetin kuru tanımlarından ziyade, onu yaşanılır kılan teşbihler ve hikâyeler kullanır. Ölüm, "cevizin kabuğunun kırılıp özüne ulaşılması", "kuşun kafesten kurtulup asıl vatanına uçması" gibi misallerle bir vuslat anı olarak resmedilir. Berzah, "kan ve fışkı arasından çıkan saf süt" gibidir; dünyanın kirliliği ile Ahiret'in mutlak saflığı arasında, kişinin amellerinin ve niyetlerinin saf bir surete büründüğü bir arınma yeridir. Mesnevî'de Berzah, sırların ortaya döküldüğü, herkesin kendi iç hakikatiyle yüzleştiği bir ayna olur. İnsan-ı Kâmil'in sözleri, cihetler âleminden cihetsizlik âlemine uzanan bir köprü olarak, bu Berzah'ı bu dünyada tecrübe etmenin bir yolu olarak sunulur.
Değerlendirme
Berzah, yalnızca ölümle başlayan bir sonranın adı değildir; o, varlığın her anında işleyen ilâhî bir kanundur. O, iki denizi ayıran ve birleştiren engel, ruh ile bedeni birbirine bağlayan sır, Hakk ile halk arasındaki sonsuz ve lâtif perdedir. Bu hakikati idrak eden sâlik için bütün mesele, kendi varlığında bu "berzahiyyet" hâlini kuşanmaktır. Yani, hem dünyanın içinde olup onunla amel etmek, hem de mânâ âlemine açık bir kalp ile yaşayabilmektir.
Seyr-i sülûk, kişinin kendi varlığını bir berzah kılma, zâhir ile bâtını, şeriat ile hakikati kendi potasında birleştirme sanatıdır. Ölüm, bu sanatın en büyük tecellîsi, bu dünyada ekilen tohumların Berzah toprağında ilk filizlerini verdiği andır. Yolumuz, ölmeden evvel ölüp bu berzah sırrına daha bu dünyada iken âşinâ olmaktır. Cenâb-ı Hakk, bizleri berzah hayatını bu dünyada iken güzelleştiren, amelleri sâlih, ahlâkı hasene olan kullarından eylesin. O âleme vardığımızda bizleri yılanlar ve akrepler değil, nûrânî dostlar ve cennet köşkleri karşılasın. Amin.