İçeriğe atla
Hullet (Dostluk)
7770 kelime | 43 kaynak

Hullet (Dostluk)

Dostluk, yola çıkanın yolda bulduğu en kıymetli azık, menzile varanın ise varlığında eridiği nihai sırrın adıdır. Tasavvuf yolunda her kavram, sâlikin hâl elbisesini diken bir iğne, yolunu aydınlatan bir kandil gibidir. Bu kandillerin en parlağı, bu elbiselerin en kıymetlisidir Hullet. O, Muhabbet deryasının en derin noktası, sevginin sevenin varlığını bütünüyle kapladığı, seven ile sevilen arasındaki ikiliğin kalktığı mübarek makamdır. Hullet, Hakk’ın dostluğudur ve bu dostluğa mazhar olana “Halîlullah” denir ki, bu sıfatın en bilinen sahibi Hz. İbrâhim’dir. Bu makale, Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünce, Hullet sırrının kapısını aralamak, onun mertebelerini, Tevhid-i Ef'âl ile olan ayrılmaz bağını ve sâlikin gönül âlemindeki tecellîlerini bir sohbet meclisinin sıcaklığında paylaşmak niyetiyle kaleme alınmıştır.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Hullet kelimesi, Arapça “H-L-L” kökünden gelir. Bu kök, bir şeyin başka bir şeyin içine işlemesi, nüfuz etmesi, aradaki boşlukları doldurarak onunla bir olması mânâsını taşır. Suyun toprağın her zerresine işlemesi gibi, Hullet makamında da Hakk’ın muhabbeti, kulun varlığının her zerresine öyle bir sirayet eder ki, artık o kulun bakışı Hakk’ın bakışı, duyuşu Hakk’ın duyuşu olur. Bu, sevginin en ileri, en nüfuz edici hâlidir. Bu sebeple dostluğun bu mertebesine Hullet denilmiştir. Bu dostluğa erişen kula ise Halîl, yâni “dost” denir. Bu, yalnızca bir sevgi hissi değil, bir varlık dönüşümüdür.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu makamın seyr-i sülûktaki yerini ve özünü şöyle bir bütünlük içinde anlatır. Hullet, sâlikin yolculuğunda uğradığı en mühim menzillerden biri olan Tevhid-i Ef’âl makamının peygamberi, zikri ve tecellîsidir. Bu makamda sâlik, kâinatta cereyan eden bütün fiillerin tek bir Fâil’den, yâni Cenâb-ı Hakk’tan zuhûr ettiğini idrak eder. Bu idrak, kişiyi kendi fiil ve iradesini görmekten vazgeçirir. Bu teslimiyet, dostluğun kapısını açan anahtardır.

Makamı tevhit-i ef’al. Bu mertebenin makamı tevhit-i ef’al. İsim makam ismi yani. Zikri ya fettah âlemi şahadet yani madde müşahede âlemi, peygamberi İbrahim aleyhisselam, lakabı halilullah, Allah’ın dostu hullet elbise giydirdiği, kelimesi lafaile illallah, fail-i mutlaka ancak Allah’tır. Seyri yani buradaki gidişin istikameti veya aldığı isim seyr-i illallah. Yani Allah’a seyir bakın Rabbe Rahmana değil de Allah’a seyir.

Buradaki “hullet elbise giydirdiği” tâbiri, meselenin özünü ortaya koyar. Hullet, Hakk’ın kuluna kendi dostluğunu bir elbise gibi giydirmesidir. Kul, kendi beşerî sıfatlarından soyunur ve Hakk’ın tecellîlerinin mazharı olan bir kisveye bürünür. Bu elbise, “Lâ fâile illâllah” (Allah’tan başka fiil işleyen yoktur) sırrının kumaşından dokunmuştur. Bu sırra eren Hz. İbrâhim, Nemrud’un ateşine atılırken dahi Cebrail’in yardımını reddederek “Hasbünallah ve ni’mel vekîl” (Allah bana yeter, O ne güzel vekildir) demiştir. Çünkü o, ateşi de, ateşi yakanı da, o ateşten kurtaracak olanı da tek bir Fâil’in fiili olarak görmekteydi. Bu görüş, Hullet makamının ta kendisidir. Bu sebeple Tevhid-i Ef’âl makamının peygamberi Hz. İbrâhim, lâkabı da Halîlullah’tır.

Ancak Hullet, sevginin tek mertebesi değildir. O, Hûbbiyyet (Zât’a ait içkin sevgi) denilen İlâhî bir hakikatin belirli bir mertebedeki zuhûrudur. Hûbbiyyet, Hakk’ın kendi kendine olan sevgisidir ve bütün varlık bu sevginin bir tecellîsidir. Bu sevginin en kâmil, en mutlak zuhur mahalli ise Hakikat-i Muhammediyye’dir. Terzibaba Hazretleri bu mertebeler silsilesini şöyle açıklar:

Böylece Zat-ı mutlak olan “İlâh-î Mevlâ” nâ Allah (c.c.) bu Hûbbiyyet’ini ilk olarak daha geniş mânâ da mertebe-i İbrâhîmiyyet’te (Hullet-Halil)liyyet ile zuhura çıkarmıştır. Efendimiz (s.a.v.) de ise bu Hûbbiyyet en üst kemâli olan (Habîbullah) lık vasfı ile zuhura çıkmıştır. Bu yüzden “Allah’ın sevgilisi” bizim de (Efendimiz-Mevlânâmız) (s.a.v.) olmuştur.

Hullet makamında (Halîl), ihtiyaç ve talep vardır. Dost, dostuna muhtaçtır. Hz. İbrâhim, Hakk’ın dostluğuna sığınmıştır. Habibullah makamında ise (Habîb), ihtiyaç ortadan kalkar; geriye sadece saf sevgi, yâni mahbubiyet (sevgili olma) kalır. Habîb, Zât’ın Zât’a olan sevgisinin aynasıdır. Bu yüzden Hz. Muhammed (s.a.v.) “Allah’ın Sevgilisi”dir. Hullet, bu sevgi okyanusuna açılan bir kapı, Habibiyyet ise o okyanusun kendisidir. Biri dostluk, diğeri sevgililiktir.

Bu İlâhî sevgi ateşi, Peygamber Efendimiz’den sonra da onun vârisleri olan kâmil velîlerin gönüllerinde yanmaya devam etmiştir. Bu Hûbbiyyet hakikatinin en parlak tecellîlerinden biri Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nde görülmüştür. Onun Şems’in ateşinde yanıp “Mevlânâ” (Efendimiz) olması, bu Hûbbiyyet’in bir tezahürüdür.

Mevlânâ-efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizden sonra kendinde olan bu Hûbbiyyet’in en geniş mânâda ki, zuhur mahalli ise, Konya da medfun bulunan, “Celâleddîn-i Rûmî-Mevlânâ” (r.a.) efendimiz dir. Bu idrak ile o mekânı ziyaret etmek bütün bu mertebeleri ziyaret etmek gibidir.

Fakat bu noktada sâlik için mühim bir uyarı da vardır. Mertebeler, yol üzerindeki menzillerdir, yolun sonu değil. Mevlânâ’yı ziyaret etmek, onun şahsında tecellî eden Hûbbiyyet sırrına bir pencere açmaktır. Ancak o pencerede takılıp kalmak, pencerenin işaret ettiği asıl kaynağa, yâni Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) ve nihayetinde Mevlâ-yı Zülcelâl’e ulaşmaya engel olabilir. Her velî, bir sonraki mertebeye işaret eden bir levhadır.

Eğer kişi ziyarete gittiği o mertebe de kalmayıp, “Mevlânâ Celâleddîn” den “Mevlânâ Muhammed Mustafa” ya oradan da “Mevlânâ Allah-u Tealâ” hazretlerine yol bulub uruc edebilirse oradaki Mevlânâ bu urucun vesilesi olur, Zâten aslî görevi ve zuhuru da bunun içindir.

Hullet, sâlikin seyrinde bir durak değil, bir sıçrama tahtasıdır. O, fiillerin birliğine şahit olarak kendi iradesini Hakk’ın iradesinde yok etmenin, bu yoklukla en büyük dostluğa nâil olmanın adıdır. Bu dostluk, kişiyi Halîl mertebesine eriştirir. Oradan da yol, kâinatın Efendisi’nin, Habibullah’ın (s.a.v.) nuruna ve nihayetinde bütün sevgilerin kaynağı olan Hüvviyet sırrına, Zât-ı Mutlak’a doğrudur. Yolculuk, dostlukla başlar, sevgilinin varlığında yok olmakla kemâle erer.

Terzibaba'nın Nazarıyla Hullet (Dostluk): Aslı ve Mertebesi

Hakk ile dostluk demek olan Hullet, sadece bir sevgi coşkunluğu değil, bir hâl olduğu kadar, bir makam ve mertebedir. Bu, sâlikin seyr-i sülûkunda ulaştığı, varlığın dokusuna dair sırların kendisine açıldığı, fiillerin, sıfatların ve nihayetinde Zât’ın tecellîlerini idrak ettiği bir menzildir. Bu menzilin kapısını çalmak, Hz. İbrâhim’in (a.s.) ayak izlerini takip etmekle mümkündür. Zira o, bu makamın pîri, bu dostluğun Halîl’idir.

Terzibaba İrfan Mektebi’nde peygamber kıssaları, her biri kendi içinde birer mânevî mertebeyi, birer hakikati anlatan canlı dersler olarak okunur. Hz. İbrâhim’in şahsında zuhûr eden Hullet hakikati de, O’nunla sınırlı kalmış bir hatıra değil, kıyamete kadar her sâlikin yolunu aydınlatan bir kandildir.

"İbrâhim Üzerine": Hullet'in Şahsa Değil Makama Ait Oluşu

Tasavvuf yolunda en büyük yanılgılardan biri, mânevî tecrübeleri ve peygamberlere bahşedilen hususiyetleri onların şahsıyla sınırlı, tarihsel birer hadise olarak görmektir. Oysa her peygamber, bir hakikatin zuhûr mahallidir ve o hakikat, o peygamberin şahsını aşan, kevnî ve küllî bir mertebedir. Hullet makamının pîri olan Hz. İbrâhim’in ateşe atılması kıssası, bu sırrı en güzel şekilde açığa vuran bir misaldir. Cenâb-ı Hakk, ateşe hitap ederken, bu hakikatin altını çizer.

Diye Hakk tarafından, Zât-î bir hitap geldi. Bunun üzerine Esmâ kaynaklı olan “ateş” ne yapması lâzım geldiğini anlamak için Zât-î hitabın devamını dinlemeye başladı. “İbrâhîm üzerine” diye Kelâm-ı İlâhî devam edince, ateş anladı ki; burası husûsî bir makamdır. Çünkü eğer “İbrâhîm’in” üzerine deseydi sadece Hz. İbrâhîm’e tahsis edilmiş olacaktı. “İbrâhim” üzerine, denince bunun bir mertebe olduğunu ve bu mertebenin daha başka zuhur mahallerinin de olabileceğini anlamış oldu. Çünkü gerçekten İbrâhîmiyyet “Halîl-hullet” dostluk mertebesidir ve seyr-ü sülûk ta yaşanacak bir metebedir.

Cenâb-ı Hakk’ın kelâmındaki bir ek bile koca bir âlemin kapısını aralar. Hitap “İbrâhîm’in üzerine” olsaydı, bu, o an ve o mekânla sınırlı, sadece o peygamberin şahsına münhasır bir koruma olurdu. Ama hitap “İbrâhîm üzerine” şeklindedir. Bu, bir isme değil, bir vasfa, bir makama işarettir. “İbrâhîmiyyet” diye isimlendirilebilecek o mânevî mertebeye ulaşan, o hâli yaşayan her kim olursa olsun, ateşin yakıcılığından, yani Esmâ’nın Cebbâriyyet tecellîsinden emin olur.

Ateşin kendisi de Esmâ kaynaklıdır; Hakk’ın Celâl sıfatının, “Cebbâr” isminin bir tecellîsidir. Ancak hitap, Zât mertebesinden gelmektedir. Zât mertebesinden gelen bir emir, sıfatlar ve fiiller mertebesindeki bütün hükümleri kendi içinde yeniden tanzim eder. Ateş, bu Zâtî hitapla kendi yakma vasfının, İbrâhîmiyyet makamı karşısında hükümsüz kalacağını idrak etmiştir. Bu, sâlik için şu demektir: Sâlik, seyrinde İbrâhîmiyyet mertebesine, yani Hullet makamına ulaştığında, artık âlemdeki hiçbir hadise, hiçbir tecellî ona zarar veremez. Çünkü o, Hakk ile dost olmuş, O’nun koruması altına girmiştir.

Hullet, “Esmâ-i İlâhiyye-Esmâül Hüsnâ” nın mânâları ile dokunmuş bir bütün kumaştır ki onu giyebilenlere aslı itibariyle varlıkta hiç bir şey zarar veremez, çünkü Hakk’ın koruması altındadır.

Bu “elbise” veya “kumaş” benzetmesi mühimdir. Hullet, sâlikin bütün varlığını kaplayan, onu Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellîleriyle bürüyen mânevî bir zırhtır. Dünyevî bir elbisenin bizi soğuktan, sıcaktan koruması gibi; Hullet elbisesi de kişiyi âlemdeki tecellîlerin yakıcılığından, imtihanların zorluğundan korur. Ateş, yani Azamet tecellîsi, bu elbiseyi giyenin karşısında gül bahçesine dönmek zorundadır. Çünkü o elbise, Hakk’ın dostluğunun nişanıdır.

Peygamberler Silsilesinde Bir Seyir Makamı: Esmâ'nın Elbise Oluşu

Cenâb-ı Hakk, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi sevdim (muhabbet ettim) ve âlemleri halk ettim” kudsi hadisiyle işaret buyurduğu üzere, kendi güzelliğini ve kemâlini seyretmeyi dilemiştir. Bu seyir, farklı mertebelerde, farklı zuhûr mahallerinde, yani peygamberler silsilesi üzerinden gerçekleşir. Her peygamber, Hakk’ın kendine özgü bir tecellîsinin aynasıdır.

Ezelî var edici, âlemlerde fiillerini seyretmeye başladı. Âdem’de isimlerini seyretmeye başladı. “Mûseviyyet ve Îseviyyet” de tenzih ve teşbih hakîkatlerini seyretti, “Ahmet Muhammed” de ise zâtını seyretmeye başladı. Böylece, “Zâtî ilme Mustafa, esmâya Âdem’dir emin, mir’ât-ı Muhammed’den Hak görünür dâim.” denmiştir.

Bu seyirde, her bir peygamber bir başka pencere açar. Hz. Âdem (a.s.), isimlerin talim edildiği, Esmâ potansiyelinin kendisine yüklendiği ilk mahaldir. Ancak bu isimlerin hepsi onda fiilî olarak zuhûra çıkmamıştır; onlar, bir hazine gibi Âdem’in bâtınında saklıydı. Bu hazinenin kapağını açan, o isimleri bir elbise gibi giyinerek fiiliyata döken ise Hz. İbrâhim (a.s.) olmuştur.

Zâtından, zâtındaki bütün isimleri Âdem(a.s.)'a ( ve allame Âdemel esmâe külleha ) öğretti. (2/31) Ama bütün isimler O'nda faaliyette değildi. Nerde vardı? Bâtınında. O isimler hullet, halillik mertebesi itibariyle İbrahim (a.s.)'da daha belirgin oldu, giyindi onları, hal ehli oldu. Tahallül, halilleşmek yani dostlaşmak. Çayın içine şekerin girmesi gibi. Yani her zerresinde o esmâ-i hüsnayla birlikte yaşamak.

Hullet’in sırrı burada yatar: “Tahallül”, yani iç içe geçmek, bir olmak. Şekerin çayın içinde eriyip her zerresine tat vermesi gibi, Esmâ-i Hüsnâ’nın da İbrâhim (a.s.)’ın bütün varlığına nüfuz etmesi, O’nun her fiilinde, her sözünde, her nazarında o İlâhî isimlerin tecellî etmesidir. Hz. Âdem’e öğretilen “kelimeler”, yani Esmâ hakikatleri, Hz. İbrâhim’de birer “elbise” hâline gelmiştir.

Adem (as) a kelimeler öğretildi, hani وَعَلَّمَ اَدَمَ الاَسْمَاۤءَ كُلَّهَا 2/ 31 Adem (as)a kelimeler öğretildi, İbrahim (as) a bu kelimeler giydirildi, hullet oldu, elbise oldu, Musa (as) a bu kelimeler dinletildi, İsa (as) İseviyet kelimesi açığa çıktı yani İsa (as) da İseviyyet kelimesi açığa çıktı. Hz Muhammed (sav) de ise bütün kelimeler ortaya çıktı bu mertebe diğer mertebelere yayıldı.

Bu silsile, Hakk’ın tecellîsinin nasıl tedricen, mertebe mertebe açıldığını gösterir. Kelimeler (Esmâ) önce talim edilir (Âdem), sonra giyinilir (İbrâhim), sonra işitilir (Mûsâ), sonra tek bir kelime olarak tecessüm eder (Îsâ) ve nihayetinde bütün kelimeler, bütün hakikatler Hakikat-i Muhammediyye’de cem olur. Hullet, bu ilâhî seyrin en önemli duraklarından biridir. O, Esmâ’nın potansiyelden fiile, ilimden hâle geçtiği, Tevhid-i Ef'âl’in yaşanarak idrak edildiği bir dostluk ve teslimiyet makamıdır.

Tek Başına Bir Ümmet: İbrâhimî Rüşd'ün Hakikatleri

Kur’ân-ı Kerîm, Hz. İbrâhim için “O, başlı başına bir ümmetti” (Nahl, 16/120) buyurur. Zâhirde tek bir kişi olan bir insanın, nasıl olup da koca bir ümmet, yani bir topluluk olabildiğinin sırrı, yine Hullet makamında gizlidir. Bir insanın tek başına bir ümmet olması, onun bütün Esmâ-i İlâhiyye’yi kendi varlığında cem etmesi, o isimlerin her birinin mânâsını kuşanmasıyla mümkündür.

İbrâhîm (a.s.) bir kişiydi, ama âyet-i kerîmede “ O başlı başına bir ümmetti ” (16/120) deniyor. Peki bir kişi nasıl bir ümmet olabiliyor? İşte Cenâb-ı Hakk O'na halil olması dolayısıyla hullet, muhabbet ehli olması dolayısıyla esmâ-i hüsna elbisesini giydirdi üzerine ve her bir esmâ O'nun ümmeti oldu. Esmâ-i İlâhiyyenin ma’nâsı olarak, her ma’nâ da, bir kimlik oluşturduğundan, ve o kimliklerin de bir zuhuru yani suret, şekil, görüntüsü olduğundan, lâtif bir görüntüsü olduğundan, O'nun arkasında esmâ-ül hüsna ümmeti vardı.

Bu, muazzam bir tablodur. Hz. İbrâhim namaza durduğunda, zâhiren tek başınadır. Ama bâtında, arkasında Esmâ-ül Hüsnâ’dan müteşekkil koskoca bir cemaat vardır. El-Alîm, el-Hakîm, er-Rahmân, er-Rahîm... Bütün bu isimler, O’nun şahsında birer kimlik bulmuş, O’nun ümmeti olmuş, O’nunla birlikte Hakk’a secde etmektedirler. Hullet elbisesini giyinmek, böyle bir imamete, böyle bir önderliğe lâyık olmak demektir. Bu önderlik ve kemâlât, o mertebeye mahsus olan “Rüşd” ile, yani doğru yolu bulma ve gösterme kabiliyeti ile teyit edilmiştir.

İbrâhîmiyyet mertebesinde verilen (Rüşd) ise daha henüz, (Kûr’ân ve Hz. Muhammed (s.a.v.) gelmediği için. Buranın (Rüşd) ü “10 suhuf” “Hanif” “Hullet” ve o mertebenin “İmâmet” hakikatleri’ dir diyebiliriz.

Her mertebenin kemâli, kendi şartları içinde değerlendirilir. Henüz Kur’ân-ı Kerîm ve Hakikat-i Muhammediyye tam olarak zâhir olmadığı bir devirde, İbrâhimî mertebenin “Rüşd”ü, yani olgunluk ve irşad yetkisi, bu dört temel hakikati kapsıyordu: Kendisine verilen on sahifelik ilim, her türlü şirkten arınmış dosdoğru tevhid inancı olan Haniflik, Hakk ile dostluk demek olan Hullet ve Esmâ ümmetine önderlik etme mânâsındaki İmâmet. Bu Rüşd, Hakk tarafından verildiği için, Hz. İbrâhim hem “Râşid” (Rüşd’ü veren Hakk’ın tecelligâhı) hem de kavmi için bir “Mürşid” (yol gösterici) olmuştur. Bu mertebenin bâtınî mürşidliği, kıyamete kadar devam eder.

Mertebeye Göre Tecellî: İbadetin ve Varlığın Bâtınî Mânâsı

İrfan yolunda zâhirdeki fiillerin, ibadetlerin ve hatta kevnî unsurların mânâsı, bakılan mertebeye ve idrak seviyesine göre değişir. Kâbe’de yapılan bir tavaf, avâm için farklı, bir ârif için farklı mânâlar taşır. Aynı şekilde, suyun ve ateşin hakikati de, bakılan mânevî pencereye göre farklılık arz eder. Hullet makamı, bu mânâ katmanlarını anlamak için eşsiz bir anahtar sunar.

Örneğin, Kâbe’de yapılan tavaf ibadeti, zâhirde bir binanın etrafında yedi kez dönmektir. Fakat her mertebenin tavafı kendi hakikatine göredir. İbrâhimî mertebenin de kendine has bir tavafı vardır.

(benim beytimi) demek zâtımın “tavafı” demektir. Bu tavafın değişik mertebelerden değişik mânâlarda tatbikat-ı vardır. O gün itibari ile İbrâhîmiyyet mertebesinden yapılan tavaf “Esmâ-Hullet” mertebesinden olan tavaf’tır. Muhammediyyet mertebesinin zat-î tavafına benzemez.

İbrâhimî mertebede yapılan tavaf, “Esmâ-Hullet” tavafıdır. Bu, Hullet elbisesini giyinmiş olan Halîl’in, o elbiseyi dokuyan Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellî merkezi olan Beytullah’ın etrafında dönmesidir. Bu, isimler mertebesinde bir seyrandır. Oysa Muhammediyyet mertebesinin tavafı, doğrudan “Zâtî” bir tavaftır. Orada artık Esmâ perdeleri de aradan kalkar ve seyir, doğrudan Hüvviyet-i Zât’a olur. Aynı şekilde, o mertebedeki rükû ve secde de yine Esmâ-Hullet mertebesindendir; Muhammediyyet mertebesindeki mutlak “fenâ ve bakâ” hallerine benzemez. Her ibadet, sâlikin ulaştığı makamın rengine boyanır.

Bu mertebe farkı, sadece ibadetlerde değil, peygamber kıssalarında geçen temel unsurların yorumunda da kendini gösterir. Su ve ateş, sadece fiziksel birer element değildir; onlar aynı zamanda birer mânevî hakikatin sembolüdür.

Nihâyet Nuh tufanı oldu kavmi suda boğuldu. “SU” (ilim)dir, aynı zamanda da (hayat)tır... Nemrud İbrahim’ e çok eziyet etti ve sonunda ateşe attı... “Ateş” (Azamet)tir, böylece Nemrud’un zahir, bâtın azameti İbrahim’i yakamadı, çünkü üstünde “Hullet” esmâ-i ilâhiyyenin dostluk örtüsü ve kibriyası vardı.

Hz. Nuh’un kavmi, “ilim” olan suda boğulmuştur; yani kendi cüz’i ilimlerinde, kendi anlayışlarında boğulup gitmişlerdir. Hz. İbrâhim ise “Azamet” tecellîsi olan ateşe atılmış, ama üzerindeki “Hullet” elbisesi, yani Hakk’ın dostluk ve Kibriyâ örtüsü sayesinde o azamet tecellîsi ona zarar verememiştir. Bu, sâlik için şu demektir: Seyr-i sülûk yolunda karşılaştığın imtihanlar, zorluklar, belalar, aslında Hakk’ın farklı isimlerinin birer tecellîsidir. Eğer sen, Hullet makamına ermiş, o dostluk elbisesini giyinmiş isen, en yakıcı zannettiğin Celâl tecellîleri bile senin için birer Cemâl tecellîsine, bir gül bahçesine dönüşür. Hullet’in aslı ve mertebesi budur: Varlığın hakikatini Hakk ile dost olarak okumak ve O’nun koruması altında, tecellîler deryasında emniyetle seyretmektir.

Terzibaba Geleneğinde Hullet (Dostluk)'in Yaşanması

İrfan, sadece bilmekle değil, olmakla, o hâli yaşamakla kemâle erer. Bir hakikati duymak başkadır, o hakikatin bizzat kendisi olmak bambaşkadır. Hullet makamı, bu İbrâhîmî dostluk, seyr-i sülûk eden bir sâlikin hayatında kalpte ve âlemlerde yaşanacak bir hâl olarak tecellî eder. Çünkü yol, yürümekle yol olur.

Fiillerde Fânî Olmak: Sâlikin Kendi Kıyametini Koparması

Yolun başındaki sâlik, fiilleri kendinden bilir. Nefsi, her işin fâili olarak kendini ortaya koyar. Yol ilerledikçe, sâlikin gözündeki perde aralanır ve anlar ki, bir yaprağı dalından düşüren rüzgâr da, o rüzgârı estiren de tek bir iradenin, tek bir kudretin eseridir. Bu idrak, sâlikin kendi "kıyametini" koparmasıdır.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu ânı şöyle şerh eder:

Her ne kadar bu Âyet-i Kerîme’nin gelecekte kıyamet hadisesi ile ilgisi var ise de, yaşadığımız günde de geçerliliğini koruyup bu mertebeye ulaşan kişi yaşantısında ve idrakinde fiillerin ve eşyanın her yönüyle Hakk ’ın değişik mertebelerden, ayrı, ayrı zuhurları olduğunu bilmesi anlamındadır. Böylece bu günden, kendiliğinden âlemin kıyameti kopmuş, yani zâten, zan ettiğimiz, fakat aslında sadece isimlerden meydana gelmiş olan eşyanın hakikati ortaya çıkmış olur.

Kıyamet, âlemin sonu gelince kopacak büyük bir hadise olduğu gibi, aynı zamanda ârifin kalbinde "bugün" kopan bir idrak inkılâbıdır. Bu kıyamet, zan perdesinin yırtılması, eşya dediğimiz ve ayrı ayrı varlıklar sandığımız her şeyin, aslında Hakk'ın farklı mertebelerdeki zuhurlarından ibaret olduğunun görülmesidir. Ağaç, taş, insan, hayvan... Hepsi O'nun fiillerinin birer sahnesidir. Bu idrake varan için eşyanın kendi başına varlığı kalmaz, her şey isimlerden ibaret bir serap gibi dağılır ve geriye sadece o isimlerin sahibi olan Müsemmâ, yani Hakk kalır.

Bu mertebe, Tevhid-i Ef'âl (fiillerin birliği) mertebesidir. Sâlik, hem kendi nefsindeki (enfüs) fiillerin, hem de dış âlemdeki (âfâk) fiillerin tek bir Fâil'den, Hakk'tan zuhûr ettiğini yaşayarak anlar. Artık "ben yaptım" demez, "benim elimle O yaptı" der. Bu, kişinin kendi ilâhî varlığı ile fiiller âleminin birleştiği, bütünleştiği ilk büyük tevhid durağıdır. Hullet, yani dostluk, tam da bu idrak zemininde filizlenir.

Bu mertebe, kişinin kendi İlâhi varlığı, ile ef’âl âleminin birleştiği, bütünleştiği ilk tevhid mertebesidir. İşte bu yüzden burası dostluk, yani hullet mertebesidir. İbrâhim (a.s.) mın halil olması bu yüzdendir. Kendinin ve bütün varlıktaki fiillerin Hakk ’ın fiilleri olduğunu, dolayısı ile kendi vasıtasıyla Hakk ’ın icraatta bulunduğunu idrak etmesidir.

Dost, dostunun fiiline itiraz etmez. Sâlik, her fiilin Dost'tan geldiğini idrak edince, O'nunla bir dostluk ahdi kurmuş olur. Artık başına gelen "iyi" de, "kötü" de Dost'un bir fiili, bir tecellîsidir. Rızâ makamının kapısı buradan aralanır. Bu makamın kemâli ise fenâ-i ef'âl'dir, yani sâlikin kendi fiilini görmekten tamamen fânî olmasıdır. Artık ortada ne fâil olarak bir "ben" kalmıştır, ne de o "ben"e ait bir fiil. Sadece Hakk ve O'nun fiilleri vardır. Bu mertebenin zikri, "LÂ FÂİLE İLLÂLLAH" (Allah'tan başka fâil yoktur) hakikatinin kalbe ve bütün zerrelere işlemesidir.

Mürşidin Elbisesi: Zâhiri ve Bâtını Koruyan Dostluk

Sâlik bu çetin ve ince yolda, bu derin idrak denizinde tek başına değildir. Hakk, rahmetinin bir tecellîsi olarak, yola düşenlere bir rehber, bir dost, bir İnsân-ı Kâmil gönderir. Mürşid, sâlikin bu yolculuğunda ona mânevî bir elbise diken bir "terzi" gibidir. Herkesin istidadı, kabiliyeti, mânevî yapısı farklıdır. Mürşid, sâlikin bu yapısını bilir ve ona en uygun Esmâ elbisesini biçer, diker ve giydirir.

Terzibaba Hazretleri'nin bir zuhuratında bu hakikat şöyle resmedilir:

Herkese göre ayrı bir form vermek gerekir, elbisenin kumaşı zâhiri, astarı ise bâtını’dır, ıslanmaması için korumak, bâtını’nın safiyetini bozmamak’tır, temizlik yapılması, bâtından gelen safiyetin, zâhir kirlerinden korunması içindir. Müşterilerin aynı zamanda trafik “yol” işlerine bakmak, onların seyr-u sülûk’larında beş mertebeden gidecekleri yollarının istikametlerini belirtmektir.

Mürşid-mürid ilişkisi budur. Mürşid, sâlikin sadece zâhirini, yani şeriat ve edep üzere yaşantısını tanzim etmez. Aynı zamanda onun bâtınını, yani kalp safiyetini de dünyanın kirlerinden, nefsin ve şeytanın vesveselerinden korur. Elbisenin astarı olan bâtın ıslanırsa, kirlenirse, dışındaki kumaşın bir kıymeti kalmaz. Mürşid, o astarı koruyan, temizleyen, sâlikin mânevî yolunu (trafik işleri) tanzim eden bir Halîl'dir, bir dosttur.

Bu mânevî elbiseler, bu hakikatler, gökten Esmâ-i İlâhiyye ilmi olarak nüzul eder. Bir başka zuhuratta ifade edildiği gibi, "Gök yüzünden kıyafetlerin inmesi, esmâi ilâhiyye ilmiyle nüzül etmesidir." Mürşid, bu inen mânevî elbiselerden, müridin istidadına uygun olanı seçer ve ona giydirir.

Bu elbise giydirme meselesi, aynı zamanda bir verâset (miras) meselesidir. Hakikatler, peygamberlerden velîlere, velîlerden kâmil mürşidlere bir silsile yoluyla intikal eder. Tıpkı Hz. Yûsuf'un gömleği gibi. O gömlek, sadece bir bez parçası değildi. O, İbrâhîmî Hullet makamının bir nişânesiydi. Terzibaba Hazretleri bu ince noktayı şöyle açıklar:

O gömlek İbrâhîm (a.s.) dan oğlu İshak (a.s.) a geçiyor. Peygamberlikten verese olarak, tereke olarak. İshak (a.s.) Ya’kûb (a.s.) a, Ya’kûb (a.s.) da Yûsuf (a.s.) a, oğluna veriyor. Şimdi bakın; bu hem bir maddi olarak peygamber veresesi hem de Cenâb-ı Hakkın İbrâhîm (a.s.)a giydirilen hulletinin Yûsuf (a.s.)a geçmesini gösteriyor. Yani dostluğunun -hullet dostluk demek- geçmesi.

Hullet makamı, bu dostluk elbisesi, babadan oğula geçen bir kan mirası gibi değil, gönülden gönüle geçen bir hâl mirasıdır. Mürşid, işte bu İbrâhîmî, Muhammedî mirası taşıyan ve onu ehli olan gönüllere teslim eden kimsedir. Sâlikin vazifesi ise, o elbiseyi edeple giymek, onu kirletmemek ve o elbisenin hakkını vererek Dost'a layık bir dost olmaya gayret etmektir.

İbrâhîmî Bir İnkılâp: Kalbin Mahbubiyyet Makamına Yükselişi

Sâlikin seyrinde İbrâhîmî hakikatlere ulaşması, yani Hullet makamının idrakine varması, basit bir mertebe atlayışı değildir. Bu, bir "inkılâp"tır; köklü bir dönüşüm, büyük bir devrilmedir. Bugüne kadar fâil olarak gördüğü nefsini tahttan indirip, yerine gerçek Fâil olan Hakk'ı oturtma inkılâbıdır.

Ve insânlık seyrinde bu hakikatlar ilk olarak “mânâ-ı İbrâhîmiyye” de zuhura çıkmıştır. Bir sâlik’inde seyrinde bu idraklere ulaşması gerekmektedir. Ayrıca bu mertebe tevhid mertebelerine geçmekte bir inkılâbtır.

Bu inkılâp gerçekleştikten sonra, sâlikin gönül âleminde çok mühim bir değişiklik olur. Artık o sadece seven (muhib) değildir; aynı zamanda sevilendir (mahbub). Çünkü fiillerin sahibine teslim olmuş, O'nun iradesinde kendi iradesini yok etmiştir. Dost, kendisine böyle teslim olanı sever. İşte bu, mahbubiyyet (sevgili olma) makamının başlangıcıdır. Hullet, mahbubiyyetin kapısıdır.

Terzibaba Hazretleri, Hz. Yûsuf kıssası üzerinden bu hâli şöyle anlatır:

Burada mertebe daha da ileriye gittiğinden, gönül artık faaliyete geçtiğinden, bu mertebede “mahbubiy yet” başladığından, “hullet” dostluk mertebesi başladğından gönülü beden mülküne yerleştirdik.

Gönül, Hullet mertebesiyle beden mülküne yeniden ve daha kâmil bir şekilde yerleşir. Artık o kalp, Hakk'ın nazar ettiği, sevdiği, tecellîleriyle şereflendirdiği bir makam hâline gelir. Bu makama ulaşan sâlike, Hakk doğrudan tâlim etmeye başlar. Tıpkı Hz. Yûsuf'a rüyaların te'vilini, yani hadiselerin ardındaki hakikatleri yorumlama ilmini aracısız öğretmesi gibi.

Veli nuallimehü min te’vilil ehâdis: “Biz ona rû’ya tabirini tâlim ettik” diyerek Cenâb-ı Hakk bu işi aracısız kendinin yaptığını açık olarak belirtmektedir ve çok müthiş bir oluşumdur. Demekki gerçek zuhurat yorumlarının zâtiyyet ile ilgileri vardır aksi halde hepsi nefsâniyyet kaynaklı olur.

Sâlik için Hullet makamının en tatlı meyvelerinden biri budur. Rüyalar, zuhuratlar artık sadece karmaşık imgeler yığını değil, Dost'tan gelen birer mektup, birer haber, birer ders hâline gelir. Sâlik, yaşadığı olayların, gördüğü rüyaların zâhirine takılıp kalmaz; onların bâtınındaki ilâhî mesajı okumaya başlar. Çünkü ona bu ilmi öğreten, bizzat Dost'un kendisidir. Kalp, Halîl'in (Dost'un) nazargâhı olunca, oraya hikmet pınarları akmaya başlar. Bu, Zâtî bir eğitimdir ve ancak kâmil bir mürşidin nefesiyle, onun mânevî himmetiyle hayata geçer.

Hullet makamı, sâlikin yolculuğunda bir dönüm noktasıdır. Kişinin kendi fiil ve varlık iddiasından vazgeçip, her şeyi Dost'tan bildiği, gördüğü ve O'nunla hemhâl olduğu bir teslimiyet ve vuslat iklimidir. Bu iklime giren sâlikin kendi kıyameti kopar, zan perdesi yırtılır. Mürşidinin diktiği mânevî elbiseyle zâhiri ve bâtını korunur. Ve en nihayetinde, seven bir kul olmaktan, sevilir bir dost olmaya, yani muhibbiyetten mahbubiyyete terfi eder.

Füsûsu'l-Hikem'de Hullet (Dostluk)

Sevginin en incelikli, en sırlarla dolu mertebelerinden biri olan "Hullet" makamı, seven ile sevilen arasındaki perdelerin kalktığı, muhabbetin bir elbise gibi varlığı bürüdüğü, dostluğun en kâmil hâlidir. Bu sırrı bize en güzel açanlardan biri, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî Hazretleridir. O, Füsûsu'l-Hikem'de, "Hullet" sırrının pınarını, Halîlullah, yani Allah'ın Dostu ünvanıyla şereflenmiş olan Hz. İbrâhim'in fassından akıtır. Şeyh-i Ekber bu bölüme "Hikmet-i Hûbiyye fî Kelime-i İbrâhîmiyye" yani "İbrâhim Kelimesindeki Aşkın Sevgi Hikmeti" adını vermiştir. Zira Hullet, Hûbbiyetin, yani sevginin, en derin ve nüfuz edici tecellîsidir.

Kelimenin köküne indiğimizde, karşımıza "tahallül" kelimesi çıkar. Tahallül, bir şeyin başka bir şeyin içine işlemesi, ona nüfuz etmesi, aradaki boşlukları doldurup onunla bir ve bütün olması demektir. Suyun toprağın her bir zerresine işlemesi gibi, muhabbetin de sevenin bütün varlığına, zerrelerine kadar işlemesi hâlidir Hullet. Artık sevenin içinde sevilenden başka bir şey kalmaz. Bu öyle bir iç içe geçiştir ki, kimin seven, kimin sevilen olduğu sır olur. Terzibaba Hazretleri, Şeyh-i Ekber'in dilinden şöyle şerh eder:

Yani nefislerini Hakkın masivasını bilmediler. Onların halkiyeti üzerine hakkiyet tecelli ve galip olduğundan onlar bu tecellide gark oldular ve helak oldular. Mükemmel enbiyadan İbrahim (a.s.) da zahir oldu. Çünkü Halil-ul Rahman idi. Yani Rahman’ın dostu idi ve Halil sevilenin ruhu meyanında tahallül, araya giren habibdir. Muhit yani sevilenin ruhu meyanında tahallül, araya girme, araya giren habibdir. Halil, hullet, kaba manasıyla elbise, giyinmek demektir, hullet habibde tahallül eden muhabbettir. Yani hullet elbise, mana elbisesi, habibde yani sevende tahallül eden muhabbettir. Yani o muhabbet elbisesi sevende meydana gelen muhabbettir. Bütün varlığımızı sardığı için o elbisedir.

Hullet, bir "mânâ elbisesi"dir. Muhabbet o kadar şiddetlenir, o kadar kuşatıcı olur ki, sâliki bir elbise gibi sarıp sarmalar. Artık onun her hâli, her sözü, her fiili o muhabbet elbisesinin rengine boyanır. Bu elbise, Hakk'ın isimlerinin ve sıfatlarının elbisesidir. Sâlik, bu makamda Hakk'ın boyasıyla boyanır ve kendi renginden eser kalmaz.

Bu "tahallül" hâlini, Terzibaba Hazretleri'nin sohbetlerindeki çay misaliyle anlamak mümkündür:

Şu şekilde, çay evvela bitki halinde iken su ayrı çay ayrıdır ama çayı suyun içerisine attığımız zaman çay ile su karışmaktadır, o zaman o ne oldu, ne çay bitkisi oldu ne de su oldu, ikisinin birinden müteşekkil bir başka sıvı meydana geldi. İşte o tahallüldür, bünyesine girmesidir yani çay ile su iki ayrı şey olduğu halde başlangıçta ama kaynatıldığı zaman muhabbetle aşkla kaynatıldığı zaman birbirinin içine girdi, su ve sudaki ateşteki hararet çayın hücrelerine nüfuz etti, hücrelerin içinde olan madde manada olan özellikleri mayi manada suya karıştırıldı ve bu süzgeçten geçirildi, değişik renkli su elde edildi. One saf su ne de saf çaydır, su ve çayın karışımıdır.

Hullet budur. Seven (kul), su gibidir; Sevilen (Hakk), çayın özü gibidir. Muhabbet ateşiyle kaynadıklarında, artık ne sadece su, ne de sadece çay vardır. Ortaya yepyeni bir hakikat çıkar. Kulun beşerî vasıfları, Hakk'ın ilâhî sıfatları içinde erir ve o kul, Hakk'ın sıfatlarıyla zuhûr etmeye başlar. Bu, kulun kendi sınırlı varlığının, Hakk'ın sonsuz varlığında en kâmil mânâda hakikat bulması demektir.

Bu mânâ elbisesini giyen, bu tahallül sırrına ilk mazhar olan Hz. İbrâhim'dir. Çünkü Cenâb-ı Hakk, her bir peygamberde farklı bir isminin tecellîsini murâd etmiştir. Hz. İbrâhim'e gelince, Cenâb-ı Hakk onda bütün Esmâ-i Hüsnâ'sını bir bütün olarak giydirmeyi murâd etmiştir. O, ilâhî isimlerin tamamını kendi varlığında toplayan ve bu bütünlüğü bir "elbise" gibi giyinen ilk mazhar olmuştur.

Esma-i hüsnanın tamamı ilk defa İbrahim’de (a.s.) bu şekilde kendisinde zuhura geldiğinden “Halil” ile isimlendirildi. Yani Allah’ın dostluğu o demektir. Allah’ın varlığında esma-i ilahiye ne kadarsa onların hepsini bir merkezde zuhura getirmesi “Halil” yani “Hullet”, manevi bir elbise oldu.

Bu hakikat, Kur'ân-ı Kerîm'de "Muhakkak ki İbrahim, tek başına bir ümmet idi" (Nahl, 16/120) ayetiyle ifade edilir. Bir insan, bütün ilâhî isimleri ve hakikatleri kendi nefsinde cem ettiği için tek başına bir "ümmet" olabilir. O, kendisinden sonra gelecek olan ve onun yolundan yürüyecek olan bütün bir mânevî neslin hakikatini de kendi varlığında taşıyordu.

Hani ayet-i kerimede diyor ya اِنَّ اِبْرَهِيمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلَّهِ حَنِيفًا 16/120 “ Muhakkak ki İbrahim bir ümmet idi... Allah'a itaatkârdı... Hanîf'ti” O başlı başına bir ümmettir” aynen bahsettiği hadise budur işte. Ümmet O’nun kendisine ait arkasındaki tahallul ettiği hullet giydiği esma-ül hüsna ve daha sonra tevhid hakikati içerisinden gelecek olan ervahi gaybiye çünkü biz İbrahim’in (a.s.) kendi zamanında iken gaybi olan ümmetleriydik, kendisi hayatta iken biz onun gaybi ümmetlerindendik. Ve arkasında namaz kılan bizlerdik. O tek olduğu halde imam idi, Rasul idi tevhid-i ef’al mertebesinin ve arkasından gelen takip edenlerin hepsi daha o günden onun cemaati idiler.

Hz. İbrâhim, tek başına kıldığı namazda aslında yalnız değildi. Onun arkasında, henüz varlık sahnesine çıkmamış olan ama onun mânevî silsilesine bağlı olan bütün ruhlar cemaat olmuştu. Çünkü o, bir şahıs olmanın ötesinde, bir "makam" idi.

Bu yüce makamlar, peygamberlerin veya velîlerin kendi çabalarıyla elde ettikleri şeyler değildir. Bunlar, Hakk'ın lütfunun ve ihsanının birer tecellîsidir. Cenâb-ı Hakk, bu mertebeleri dilediği kuluna bir bağış olarak verir. Tasavvuf dilinde buna "vehb" denir. Çalışmak kulluk edebidir; ancak neticeyi halk eden, o makamı bağışlayan sadece Hakk'ın kendisidir.

k ve Ya'küb'u vehb ettik" (En'âm, 6/84) dedi, ya'nî İbrahim Halîl (a.s.)a. Ve Eyyûb hak­kında "Biz ona ehlini ve onlarla beraber onların mislini vehb ettik" (Sâd, 38/42) dedi. Ve Mûsâ hakkında dahi "Biz ona rahmetimizden biraderi Harun'u nebî olarak bahş ettik»

Peygamberlik nasıl bir vehb ise, Hullet makamı da öyle bir vehbdir. Bu, kulun acziyetini idrak edip her şeyi Hakk'a teslim ettiği noktada açığa çıkan bir lütuftur.

Hullet elbisesini giyen bir Halîl, âleme nasıl bakar? Bu soyut hakikat, nasıl somut bir ahlâka dönüşür? Bu sorunun cevabını, Hz. İbrâhim'in hayatından bir menkıbe ile anlarız:

İbrahim’e (a.s.) bir akşam bir misafir geldi misafiri buyur etti, sordu sen hangi dindensin dedi, misafir ben mecusiyim dedi, bunun üzerine ben hanif dinindenim, tek tanrılı dindenim sen ateşe tapıyorsun ben seni besleyemem dedi, misafir edemem dedi. Misafir üzülerek uzaklaştı... Mecusiyi gönderdikten sonra bir nida işitiyor, “Ey İbrahim biz onun Mecusi olduğuna bakmadan 70 yıldır besliyoruz, sen bir gün besleyemedin” diye gaipten bir ses duyar İbrahim (a.s.). İbrahim (a.s.) bunu duyunca yaptığının yanlış olduğunu anladı, kendi mertebesine göre yaptığının yanlışlığını anladı ve misafirin arkasından koşarak gitti.

Bu kıssa, Tevhid ilminin en canlı dersidir. Hz. İbrâhim'in ilk tepkisi, kendi "hanif" kimliğinden kaynaklanan bir "fark" nazarıdır. Ancak gelen ilâhî nida, ona "cem" nazarını öğretir: "Ey İbrâhim! Sen, benim 'Halîlim', dostumsun. Benim dostluğum, Rahmân ismimin tecellîsidir. Benim Rahmetim ise kâfiri de mümini de kuşatır. Sen nasıl olur da benim Rahmet nazarım yerine kendi dar nazarınla bakarsın?" O an Hz. İbrâhim, kendi iradesini Hakk'ın iradesinde yok eder. Koşup o misafiri geri getirmesi, artık İbrâhim'in fiili değil, Halîl-ur-Rahmân'ın, yani Rahmân'ın Dostu'nun fiilidir. O fiilde fâil, Hakk'ın kendisidir. Hullet, bu idrakle yaşamaktır.

Bu mânevî silsile Hz. İbrâhim ile son bulmaz. Her bir peygamber, kendinden sonrakine bir kapı açar ve bu hakikatlerin tamamı, kemâlini Efendimiz, Hz. Muhammed Mustafa'da (s.a.v) bulur. Hz. Âdem'e öğretilen isimler, Hz. İbrâhim'de bir "Hullet elbisesi" olarak giyildi ve bütün bu hakikatler, bütün bu "kelimeler", Efendimiz'de cem oldu. Bu yüzden ona "Cevâmiu'l-kelim" denmiştir; yani bütün kelimeleri, bütün hakikatleri kendinde toplayan...

Böyle olunca yukarıda izah olunan cemiyeti itibariyle yani geçmiş sayfalarda evvelki sayfalarda izah olunan cemiyeti itibariyle yani topluluğu itibariyle Rasul (s.a.v.)a “cevamiul kelim” verilmiş oldu... Âdem’e (a.s.) وَعَلَّمَ اَدَمَ الاَسْمَاۤءَ كُلَّهَا 2/31 “Allah Âdem’e isimlerin hepsini öğretti.” Sonra İbrahim’de (a.s.) o esma-i ilahiye hullet olarak “Halil” olarak kendi bünyesine dahil oldu, faaliyete çıkmaya başladı.

Şeyh-i Ekber'in Füsûs'ta açtığı ve Terzibaba Hazretleri'nin sohbetleriyle aydınlattığı Hullet hakikati, sadece bir peygambere verilmiş tarihî bir ünvan değil, her sâlikin yolunda bir menzil, bir işarettir. Kendi varlık iddiamızdan soyunup Hakk'ın muhabbet elbisesini giyinmeye, kendi dar nazarımızdan çıkıp Hakk'ın geniş Rahmet nazarıyla bakmaya bir davettir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Hullet kapısından içeriye bir adım daha atarak Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’deki işaretleriyle bu makamın derûnunda saklı olan zıtların birliği sırrına nazar kılalım. Zira Hullet, yalnızca bir sevgi tanımı değil, kâinatın ve insanın hakikatine dair en derin sırlardan birini, yani Cem makamını idrak etme hâlidir. Bu makam, sâlikin kalbinin, birbiriyle çatışır gibi görünen hakikatleri aynı anda, bir ahenk içinde temaşa ettiği bir vuslat meydanıdır.

Hullet makamına giden yol, sâlikin aklının sınırlarını aşan bir şaşkınlık ve hayranlık hâliyle başlar. Bu hâle irfan dilinde heyemân denir. Heyemân, Hakk’ın sonsuz güzelliği ve azameti karşısında sâlikin kendi aklî ölçülerinin ve benlik kalesinin temelden sarsılmasıdır. Tıpkı Hz. İbrâhim’in yıldızlara, aya ve güneşe bakıp “Bu benim Rabbimdir” dedikten sonra onların batışını görerek daha yüce bir hakikate yönelmesi gibi. Füsûs’un İbrâhim Fassı’nda bu hâl şöyle dile getirilir:

” (En’âm, 6/77) dedi. Bu hâllerin cümlesi galebe-i heyemândandır. Ve âkıbet kemâl-i heyemânı hasebiyle kendi nefsinden fânî ve Hak'la bâkî oldu; ve Hakk'ı semâvât ve arz ve ervâh ve ecsâm mezâhirinde idrâk eyledi. Bu sıfat-ı teheyyüm, evvelen ervâh-ı âliye-i müheyyemede zâhir oldu. Zîrâ Hak, onlara cemâlî celâlinden tecellî etti; ve onlar Hakk'ın envârında hâim olup nefislerinden gāib oldular.

Yol heyemân ile, yani aşkın verdiği o baş döndürücü hayranlıkla başlar. Bu hayranlık sâliki öyle bir noktaya taşıyor ki, “kendi nefsinden fânî ve Hak'la bâkî” oluyor. Bu, tasavvuf yolunun en temel denklemlerinden biridir: fenâ ve bekâ. Varlığını Hakk’ın varlığında yok etmeden, O’nunla var olamazsın. Hz. İbrâhim, bu heyemânın kemâliyle kendi benliğinden fâni olmuş, sonra da Hakk ile bâkî kalarak O’nu bütün mazharlarda, yani göklerde, yerde, ruhlarda ve cisimlerde idrak etmiştir. Bu, artık ayrılık görmeyen bir bakıştır ve Cem makamı’nın ta kendisidir.

Bu makamın sırrı, Hullet kelimesinin kökünde saklı olan tahallül (iç içe geçme, nüfuz etme) hâlidir. Şeyh-i Ekber bu sırrı bir gıda misaliyle açıklar:

Rızık mütegaddînin zâtına dâhil olup da, onun eczâsından hiçbir şey kalmayıp tamâmıyla hazmolursa, ancak tahallül kalır. Çünkü gıda, mütegaddînin kâffe-i eczâsına yayılır. Ve merzûkların tegaddîsi dahi erzâk ile olur. Binâenaleyh iki mütehallilden her birisinin vücûdu, hey'et-i mecmûasıyla diğerinin hakîkatinde tahallül eder.

Yediğin lokmanın bedenin her bir zerresine nüfuz edip artık ondan ayrı bir şey olarak kalmaması gibi, Hullet makamında da seven ile sevilenin varlığı birbirine öylece nüfuz eder. Seven, sevilenin hakikatinde erir; sevilen de sevenin varlığına siner. Arada “ben” ve “sen” ikiliği kalmaz. Kul, Hakk’ın sevgisinde fâni olur, Hakk da o kulun varlığında kendi Esmâ’sıyla tecellî eder. İşte Halîlullah (Allah’ın dostu) olmanın mânâsı budur.

Bu iç içe geçiş, sâlikin hayatında bir dönüşüme yol açar. Bu süreç, sâlikin beşerî sıfatlarından tamamen “soyunması” ve ardından Hakk’ın ona Zâtî varlığından yeni bir “elbise” giydirmesiyle gerçekleşir.

Kul beşeri sıfatlarından soyunduktan sonra Cenab-ı Hakk ona toplu olarak esmasını veya tafsil elbisesini de giydirmiş oluyor. Mutlak vücudunu tenezzül ettirerek. Tafsil elbisesini ve icmal yani toplu elbisesini giydiriyor. Beşeri sıfatından soyunduktan sonra o beşeriyetinin yok olan sıfatı yerine Hakkın sıfatı kaim olur. Yani kulun sıfatı yok olduktan sonra orada Hakkın sıfatı kaim olur. Onun yerine geçer.

Bu muazzam bir alışveriştir. Kul, kendi aczini, fakrını, faniliğini ortaya koyar; Hakk ise ona kendi kudretinden, zenginliğinden ve bekâsından bir libas giydirir. “Soyunmak”, sâlikin “benim gücüm, benim bilgim, benim iradem” demekten vazgeçmesidir. Bu, Tevhid-i Ef'âl mertebesinin yaşanmasıdır. Bu soyunma gerçekleştiğinde, boşalan o makama Hakk’ın sıfatları kaim olur. Kul, Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olur.

Terzibaba Hazretleri’nin işaret ettiği “icmal (toplu) elbise” ve “tafsil (detaylı) elbisesi” tabirleri mühimdir. İcmalî elbise, Hz. İbrâhim’in tek başına bir “ümmet” olması gibi, bütün Esmâ-i İlâhiyye’nin o kulun varlığında toplanmasıdır. Tafsilî elbise ise, bu toplu hakikatin, o kulun her bir fiilinde, sözünde ve hâlinde detayıyla, âlemin seyredebileceği bir şekilde zuhura gelmesidir.

Böylece bu beşeri vücutta olan ondan sadır olan yani o kişinin vücud-u beşerinde onda olan sıfat ve efali her ne kadar surette diğer insanlardan zahir olan suretler sıfat ve efale benzer ise de yani Cenab-ı Hakkın onun beşeriyetine icmal veya tafsil yoluyla zuhur etmiş bir kimsenin dışarıda görünen suretleri, fiilleri, yaptığı işler her ne kadar diğerlerinin fiillerine de benziyorsa de iç yüzü öyle değildir. ... Ama birinin içerisinde mutlak vücudunun tenezzülü ile Hakk mevcuttur, diğerinin içerisinde kendi beşeriyetiyle yaşıyan varlık mevcuttur.

Zıtların birliği burada zuhur eder. Zâhirde beşer, bâtında Hak ile. Surette halk, hakikatte Hakk. Bu, tenzih ile teşbihin, yani Hakk’ın her türlü yaratılmışlıktan münezzeh olduğu (tenzih) ile aynı zamanda her şeyde tecellî ettiği (teşbih) hakikatlerinin o kulun varlığında birleşmesidir. Hullet makamındaki velî, bu iki kanatla uçan bir Zümrüd-ü Anka gibidir.

Bu derinlikli idrakin son katmanı, varlığın hakikatine dair en girift meselelerden birine, yani A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler/arketipler) ile şehâdet âlemindeki suretler arasındaki ilişkiyi anlamaya dayanır. Şeyh-i Ekber, Yûsuf Fassı’nda bu konuya şöyle bir işaret bırakır:

: “Bu nakış bağlayıcı olan hayâlin nakışları, dağ gibi olan Halîl gibi bir zâta zarar oldu.” Şerh: “Hayâl-i nakş-bend”den murâd ilm-i ilâhîde olan eşyânın sûretleridir. Bu hayâlin nakışları ise hazret-i şehâdette zâhir olan sûretlerdir ki, a’yân-ı sâbitenin

Bu ifadenin sırrı şudur: Bütün varlıklar, Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ilâhî’sinde (ezelî bilgisi) birer sabit hakikat, birer değişmez suret olarak mevcuttur. Bunlar, A’yân-ı Sâbite’dir. İçinde yaşadığımız bu şehâdet âlemi ise, o ilimdeki suretlerin bir “hayâl” perdesine yansıyan “nakışları” gibidir. Gördüğümüz her şey, o ezelî hakikatlerin birer gölgesi, birer tecellîsidir.

Hullet makamına eren Halîl, bu sırrı bilir. O, bu âlemdeki nakışlara takılıp kalmaz; nakışların ardındaki Nakkaş’ı, yani Hakk’ı seyreder. Ancak bu o kadar ince bir sırdır ki, Füsûs’un ifadesiyle “dağ gibi olan Halîl gibi bir zâta” bile bu nakışlar bir anlık bir perde olabilir. Hz. İbrâhim’in yıldızlara, aya ve güneşe bakıp onlarda bir an için Rablık vehmetmesi, bu nakışlara takılmanın ne denli ince bir tehlike olduğunu gösterir. Hullet makamının kemâli, bu nakışların sadece birer hayal, birer ayna olduğunu bilip, aynadaki surete değil, aynanın gösterdiği asıl yüze âşık olmaktır.

Füsûs’un ışığında Hullet, böyle katman katman açılan bir güldür. O, heyemân ile başlayıp fenâda eriyen, bekâda yeniden doğan bir yolculuktur. Beşeriyet libasını çıkarıp Esmâ elbisesini giymektir. Zâhirde halk ile olup bâtında Hak ile olmanın, tenzih ve teşbihi bir kalpte cem etmenin adıdır. Ve nihayet, kâinatı bir hayal sahnesi, varlıkları ise ezelî hakikatlerin birer nakşı olarak görüp, o nakışların ardındaki biricik Nakkaş’a, yani Zât-ı Mutlak’a vasıl olmaktır.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Hullet (Dostluk)

Hazret-i Mevlânâ'nın gönül dergâhı olan Mesnevî-i Şerîf, bir vahdet dükkânıdır. O dükkânda akıl terazisiyle değil, aşkın ateşiyle alışveriş yapılır. Hazret-i Pîr, hikmetin en derin sırlarını kuru tanımlarla değil, gönle işleyen hikâyelerle, kanat çırpan temsillerle anlatır. Onun dilinde Hullet, bir bilgi değil, bir hâldir; bir yanıştır, bir yok oluştur. Mevlânâ'nın nazarında dostluk, varlığını dosta kurban etmektir. En büyük ispat, yok olmaktır.

Pervanenin Ateşi: Varlıkta Yok Olmanın Hakikati

Gece olup bir mum yandığında, etrafına nice pervaneler toplanır. Bu pervanelerin her biri, aşkın farklı bir mertebesindedir.

Birincisi, uzaktan mumun ışığını görür ve "Orada bir aydınlık var" der. Bu, ilimle bilmektir; hakikatin varlığından haberdar olmaktır. Yolun başındaki sâlikin, "Bir Dost var" diye duyması gibidir.

İkincisi, biraz daha cesurdur. Yaklaşır, kanatlarını mumun alevine değdirir. Ateşin sıcaklığını hisseder ve "Bu sadece bir ışık değil, aynı zamanda yakan bir hararetmiş" der. Bu, bizzat görerek, tecrübe ederek bilmektir. Sâlikin, zikirle, ibadetle o mânevî harareti kalbinde hissetmeye başlaması gibidir.

Ama bir üçüncü pervane vardır ki, o ne ışıkla ne de sıcaklıkla oyalanır. O, aşkın sarhoşudur. Işığı bilmenin başka, ışık olmanın başka olduğunu bilir. Hiç tereddüt etmeden kendini alevin tam ortasına atar. Çıtırtıyla yanan, onun "pervanelik" varlığıdır. O anda pervane diye bir şey kalmaz. O, artık ateşin kendisi olmuştur. Ateşin içinde yok olmuş, ateşle bir olmuştur. İşte bu, hakikati bizzat yaşayarak, "olarak" bilmektir. İşte Hullet budur.

Hazret-i Mevlânâ, bu pervanenin diliyle seslenir: Dost, uğrunda pervane gibi kendini ateşe atacağın, varlığından vazgeçeceğin Sevgili'dir. Dostluk, kendi benliğinden, enaniyetinden soyunup, Dost'un varlık ateşinde yanmaktır. Bu bir intihar değil, en kâmil mânâda bir "oluş"tur. Pervane, ateşte ölerek aslında ebedî hayata kavuşur, çünkü ışık olmuştur.

Sâlik için bu ateş, Tevhid ateşidir. Bu ateşe giren, kendi fiilini, sıfatını ve nihayetinde kendi vücudunu görmekten vazgeçer. Artık görenin de, gösterenin de, görünenin de O olduğunu idrak eder. Hullet, seven ile sevilen arasındaki ikiliğin kalktığı, "ben" ve "sen" ayrımının eriyip yok olduğu o fenâ makamıdır. Dostun varlığında öyle bir kaybolursun ki, geriye sadece Dost kalır. Kâmil dostluk, kendi varlığından bir kül bile bırakmamaktır.

Halîl'in Gül Bahçesi: İmtihanın İkrama Dönüşmesi

Mesnevî dergâhında Hullet denince akla gelen en büyük sultan, ismiyle müsemma olan Halîlullah, yani İbrâhim Aleyhisselâm'dır. "Halîl", dost demektir; sevgisi, sevenin bütün zerrelerine nüfuz etmiş, onu tamamen kaplamış olan demektir. Bu dostluk makamına nasıl erişilmiştir?

Hazret-i Mevlânâ, bu sırrı Nemrut'un ateşinde arar. Nemrut, yani nefsin ve kibrin saltanatı, İbrâhim'i, yani Hakk'a teslim olmuş kalbi yok etmek için devasa bir ateş yakar. Zâhire bakanlar için bu ateş, bir helâk olma yeridir.

Ancak Hullet sırrına eren için işleyiş başkadır. İbrâhim, ateşe atılırken Cebrail'in "Bir ihtiyacın var mı?" sorusuna, "Senden bir isteğim yok. Rabbim hâlimi görüyor ya, bu bana yeter" cevabını verir. Bu teslimiyet, bu tevekkül, Hullet makamının anahtarıdır. Bu, "Benim bir iradem kalmadı. Dost benim için ne dilerse, en güzeli odur" demektir.

Bu teslimiyet anında, İlâhî ferman tecellî eder: "Ey ateş! İbrâhim'e karşı serin ve selâmetli ol!" O an, ateşin yakma hassası değişir. O azgın alevler, bir gül bahçesine döner.

Mevlânâ bize der ki: Ey sâlik! Senin de Nemrut'ların, ateşlerin var. Kibrin, hırsın, şehvetin, öfken birer ateştir. Eğer sen de İbrâhim gibi kalbini Hakk'a tam bir teslimiyetle sunarsan, eğer O'nun dostluğuna sığınırsan, bil ki o ateşlerin hükmü değişir. O ateşler artık seni yakamaz. Aksine, o imtihanlar, seni olgunlaştıran birer rahmet vesilesine, birer gül bahçesine döner.

Hullet, dışarıdaki ateşi söndürmek değil, içerideki teslimiyetle ateşin yakıcılığını ortadan kaldırmaktır. Dost ile beraber olana, ateş gül olur. Dost'tan ayrı düşene ise gül bahçesi ateş kesilir. Mesele ateşte veya gülde değil, kiminle olduğundadır. Halîl olan için bütün kâinat bir dost meclisidir. Her imtihan, Dost'tan gelen bir nazdır. Bu makamda sâlik, belâdan lezzet almaya başlar. Çünkü bilir ki, gelen her şey, ne surette gelirse gelsin, Dost'tandır. Ve Dost'tan gelen her şey güzeldir.

Dostun Kimyası: Bakırı Altın Eden Sır

Hazret-i Pîr'in Hullet'i anlatmak için kullandığı en güçlü temsillerden biri de kimya ilmidir. İnsan bu dünyaya ham bir bakır gibi gelir. Nefsimiz, beşerî sıfatlarımız, kötü huylarımız bu bakırın pası ve kiridir. Kendi başımıza ne kadar uğraşsak, bakırı bakırlıktan öteye taşıyamayız.

Fakat bir de "iksir" veya "kimya" denilen bir sır vardır. Bu, bir damlası koca bir bakır külçesini halis altına çeviren sırlı bir maddedir. Hullet, yani kâmil dostluk, bu kimyanın ta kendisidir. Bu kimyaya sahip olan ise ya bir İnsân-ı Kâmil, yani bir Mürşid'dir ya da bizzat Cenâb-ı Hakk'ın kendisidir.

Sâlik, yani o ham bakır, kendi değersizliğini, acziyetini idrak edip de bir kimyagerin, bir Mürşid'in eline kendini teslim ettiğinde, asıl yolculuk başlar. Mürşid'in nazarı, sohbeti, himmeti, o bakırın üzerine düşen bir damla iksir gibidir. Bu iksir, bakırın içindeki pası, kiri, yani nefsin karanlıklarını yakar, temizler ve onun özündeki altın madenini ortaya çıkarır.

Mevlânâ bu dönüşümü "Biz bakır idik, ama dostun kimyasıyla altın olduk" diyerek anlatır. Bu, tam bir dönüşümdür, bir istihâledir. Bakır, "bakırlık" vasfından tamamen ölür ve "altınlık" vasfıyla yeniden dirilir.

Hullet, işte bu alşimik süreçtir. Dost'un varlığı, senin varlığını dönüştüren o ilâhî iksirdir. O'nunla hemhâl olmak, O'nun ahlâkıyla ahlâklanmak, O'nun nazarında erimek, bakırı altın eder. Bu dostluk, iki ayrı varlığın arkadaşlığı değil, bir varlığın diğerini kendi rengine boyaması, kendi özüne katmasıdır.

Bu sırrın en nihai tecellîsi, sâlikin Hakk'ın dostluğunu kazanmasıdır. Kul, kendi beşerî bakırlığından fânî olduğunda, Cenâb-ı Hakk ona Kendi ilâhî sıfatlarından bir elbise giydirir. O artık Hakk'ın boyasıyla boyanmıştır. Gören gözü, işiten kulağı, tutan eli Hakk olur. İşte bu, bakırın altına dönüştüğü, kulun Halîl'lik sırrına erdiği andır.

Bu yüzden Mevlânâ için en büyük ispat, yokluktur. "Dostunun varlığında yok olmadıkça, dostluğun laftan ibarettir" der. Bakır, altın olabilmek için bakırlıktan vazgeçmek zorundadır. Sâlik de Hakk'a dost olabilmek için kendi varlık davasından vazgeçmek zorundadır. Varlığından daha büyük bir perde, benliğinden daha büyük bir engel yoktur. O perdeyi Dost'un aşk ateşiyle yakan, o engeli Dost'un kimyasıyla eriten kimse, Hullet denizine dalmış, ebedî vuslata ermiştir.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Hullet (Dostluk)

Bu kütüphanenin raflarında her bir kavram, bir diğeriyle sırlı bir bağ içindedir. Hiçbir hakikat tek başına durmaz; hepsi, Vücûd-ı Vâhid’in farklı yüzlerini gösteren birer ayna gibidir. Hullet, yani Hakk ile en ileri derecedeki dostluk makamı da böyledir. O, diğer mânevî hakikatlerden örülmüş bir ağın merkezinde parlayan bir cevherdir.

Bu dostluk makamının sırlarını araladığımızda, karşımıza ilk olarak İsmail Fassı çıkar. Füsûsu’l-Hikem’de her peygamber, bir hikmetin adıdır. Eğer Hullet, İbrâhim Peygamber’in kelimesindeki "Hûbbiyyet Hikmeti" ise, İsmail Fassı da bu sevginin, bu dostluğun en çetin imtihanıdır. Hullet, bir ispat makamıdır. Cenâb-ı Hakk, Halîl’ine, “Dostluğunda sâdık mısın?” diye sorduğunda, o dostluğun ispatı, en sevdiğini, yani İsmail’ini kurban etme teslimiyetinde gizlidir. İsmail Fassı, Hullet makamının teoriden pratiğe, sözden hâle geçtiği yerdir.

Bu yolculukta sâlik, Altı Peygamber olarak bilinen büyük mânevî duraklardan geçer. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu altı peygamber, seyr-i sülûk mertebelerini temsil eder. Hullet, bu yolculuktaki İbrâhimî duraktır. Sâlik, Âdemî mertebede Esmâ’yı öğrenir, Nûhî mertebede tenzih ile tûfandan kurtulur ve İbrâhimî mertebeye geldiğinde, bütün fiillerin Fâil-i Mutlak’tan geldiğini idrak ederek Tevhid-i Ef'âl sırrına erer. Bu idrak, onu Hakk’ın dostu, yani Halîl’i yapar. Artık o, kâinatta gördüğü her fiilde Dost’unun elini seyreder.

Bu yüce hakikatler, Sohbet Arası Sohbetler ile yaşanır. Bu sohbetler, Terzibaba Hazretleri’nin irfan pınarından akan ve kitapların satırları arasına sığmayacak canlı öğretilerdir. Hullet gibi yüksek bir makam, kuru bir bilgiyle anlaşılamaz. O, bir mürşid-i kâmilin nefesinden, hâlinden, nazarından sâlikin kalbine akan bir feyizdir. Sohbet Arası Sohbetler, bu hakikatlerin nasıl yaşanır kılındığının canlı şahitleridir.

Bu da bizi doğrudan Sohbet kavramının kendisine getirir. Tasavvuf, sohbet üzerine kuruludur. Sohbet, kalplerin birbiriyle hemhâl olması, ruhların aynı mânevî iklimde nefes almasıdır. Hullet makamına ermenin yolu, bir Halîl’in, yani Allah dostu bir mürşidin sohbetinde bulunmaktan geçer. Zira dostluk, dost ile öğrenilir. Mürşidin sohbeti, sâlikin nefsindeki hamlığı pişiren bir kimya, paslanmış kalbini parlatan bir cila gibidir.

Her peygamberin bir Hikmet getirmesi gibi, Hullet de İbrâhimî kelimede saklı olan bir hikmettir. Fusûsu'l-Hikem’de Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri, bu makamı "Hikmet-i Hûbbiyyet" yani "İçkin Sevgi Hikmeti" olarak adlandırır. Hikmet, bir şeyin ardındaki ilâhî muradı bilmektir. Hullet’in hikmeti, sevginin sevenin bütün zerrelerine nasıl sirayet ettiğini (tahallül), onu nasıl kuşattığını ve aradaki ikiliği nasıl ortadan kaldırdığını anlamaktır.

Nihayetinde bütün bu yollar, Şeyh-i Ekber’in o muazzam eseri Fusûsu’l-Hikem’e çıkar. Hullet kavramının en derinlikli, en vücûdî tahlili, eserin İbrâhim Fassı’nda yapılmıştır. Fusûsu’l-Hikem, Hullet’in sadece bir duygu durumu değil, bütün ilâhî isimleri kendinde toplayan, varlığın bütün mertebelerini kuşatan bir cem makamı olduğunu bize öğretir. İbrâhim’in tek başına bir "ümmet" olması sırrı, onun bu dostluk sayesinde bütün Esmâ’yı bir elbise gibi giyinmesinde yatar. Dolayısıyla Fusûsu’l-Hikem, Hullet makamının teorik temelini, mânevî haritasını çizen ana kaynaktır.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Terzibaba İrfan Mektebi Dijital Kütüphanesi’nin temelini oluşturan üç ana pınar, Hullet kavramını üç farklı ama birbirini tamamlayan zaviyeden aydınlatır.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetleri ve eserleri, Hullet’i sâlikin bizzat kendi hayatında yaşayacağı bir tecrübe olarak ele alır. Terzibaba’ya göre Hullet, Tevhid-i Ef'âl idrakinin bir meyvesidir. Sâlik, mürşidinin terbiyesinde fiillerin ardındaki tek Fâil’i görmeye başladığında, kendi iradesinden ve fiilinden fâni olur. Bu "fenâ-i ef’âl", kişiyi Halîlullah mertebesine taşıyan kapıdır. Terzibaba’nın üslubunda Hullet, uzak bir ideal değil, mürşid-mürid ilişkisi içinde, sohbetin bereketiyle pişen, sâlikin kalbine giydirilen mânevî bir elbisedir. Mürşid, müridin zaaflarını bilen bir "terzi" olarak, ona tam da bu Hullet makamına layık bir "hil’at", bir şeref elbisesi diker.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i ise meseleyi en yüksek perdeden, vücûdî ve hikemî mertebeleriyle ele alır. Füsûs’ta Hullet, bir "tahallül" olarak tanımlanır. Bu, sevginin, sevenin varlığının en ince gözeneklerine kadar işlemesi, aradaki ayrılık perdesini kaldırmasıdır. İbn Arabî’ye göre İbrâhim (a.s.), Hakk’ın bütün Esmâ’sını bir elbise gibi giyindiği, Zâtî tecellînin bütün sıfat ve fiil mertebelerini kuşattığı için "Halîl" unvanını almıştır. Kur’ân’ın onu "tek başına bir ümmet" olarak nitelemesinin sırrı da budur. Şeyh-i Ekber için Hullet, Vücûd mertebeleri içinde sevginin nasıl birleştirici bir güç olduğunu gösteren temel bir işleyiştir. Sevgi, seveni (muhib) öyle bir kaplar ki, seven artık Sevilen’in (mahbub) sıfatlarıyla görünür olur. Bu, tenzih-teşbih dengesi içinde, hem Hakk’ın gayrılığını bilip hem de O’nun her şeydeki zuhûrunu görmenin en kâmil hâllerinden biridir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i ise Hullet’i, aklın ve nazarî bilginin ötesinde, aşkın ve vecdin diliyle anlatır. Mevlânâ için dostluk, aklın hesaplarını bir kenara bırakıp pervanenin kendini ateşe atması gibi, varlığını Dost’un varlığında yok etmektir. Hullet’in ispatı, "yokluk"tur. Hz. İbrâhim’in ateşe atılması kıssası, Mevlânâ’nın dilinde bu aşkın en büyük sembolü olur. Ateş, Allah dostu için bir azap değil, bir gül bahçesidir; çünkü o ateş, Dost’tan gelmektedir. Mesnevî’de Hullet, ham bir bakır olan nefsin, bir kâmil dostun kimyasıyla temas ederek saf altına dönüşmesi sürecidir. Bu, bir idrak veya bilgi mertebesinden çok, bir yanma, bir dönüşme ve nihayetinde Dost’ta fâni olma hâlidir.

Değerlendirme

Hullet, yani Hakk ile dostluk, tasavvuf yolculuğunun sıradan bir mertebesi değil, sâlikin varlık tasavvurunu kökten değiştiren bir mânevî inkılaptır. Bu sohbetten süzülen en temel hakikat, Hullet’in yalnızca bir sevgi hissi olmayıp, sevenin varlığının Sevgili’nin sevgisiyle tamamen kuşatıldığı, adeta O’nunla iç içe geçtiği bir "tahallül" hâli olduğudur. Bu, sâlikin kendi fiil ve iradesini görmekten vazgeçip her şeyde Dost’unun tasarrufunu seyrettiği Tevhid-i Ef'âl makamının en tatlı meyvesidir.

İkinci olarak, Hz. İbrâhim’e nispet edilen bu makamın, tarihte kalmış bir menkıbe değil, her devirde kâmil bir mürşidin rehberliğinde ulaşılabilecek canlı ve yaşayan bir mânevî durak olduğu anlaşılmalıdır. Yol, İbrâhimî teslimiyetten, İsmailî fedakârlıktan ve nihayetinde Muhammedî [cem](/wiki/Cem makamı) ufkuna açılan bir kapıdan geçer. Sâlik için Hullet, kendi küçük "ben"liğinin ateşinde yanıp, Dost’un varlığında bir gül bahçesine doğmaktır.

Son tahlilde, bu üç büyük irfan pınarından akan sular aynı denize dökülür: Hullet, sâlikin kendi varlığını bir engel olarak görmekten kurtulup, Hakk’ın tecellîlerine şeffaf bir ayna olduğu makamdır. Bu aynada artık bakan da görünen de, seven de sevilen de Bir’in farklı vechelerinden ibaret kalır. Bu dostluk, yolun hem başı, hem ortası, hem de sonudur.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 43 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-2.5-pro | Olusturulma: 27.05.2026