Nefs-i Külli
Âlemlerin varlık sahnesine çıkışı, bir muhabbet sırrına bağlıdır. Hakk, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim (istedim)” buyurduğunda, bu sevgi ve bilinme iradesi, kendisinden yine kendisine bir ayna tutmasını gerektirmiştir. Bu aynanın bir yüzü, her şeyi belirleyen, takdir eden ilim sıfatının tecellîsi olan Akl-ı Küll ise, diğer yüzü de bu belirlenen her şeyi kabule hazır, doğurgan ve hayat dolu olan Nefs-i Külli’dir. O, bütün mevcudatın özünü, programını içinde taşıyan, üzerine varlık harfleri yazılan ilâhî bir levha, kevnî bir anadır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu Küllî Nefs, kuru bir bilgi olarak değil, kendi cüz’î nefslerimizde tadacağımız, yaşayacağımız ve nihayetinde içinde eriyeceğimiz bir hakikat denizi olarak bilinir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Lügatte “nefs” kelimesi bir şeyin kendisi, zâtı, özü, canı ve ruhu gibi mânâlara gelir. “Küll” ise bütün, tam, küllî demektir. Bu iki kelime bir araya geldiğinde, Nefs-i Külli, “Küllî Nefs” veya “Küllî Can” gibi bir karşılık bulur. O, Zât mertebesinin mutlak gaybından, isim ve sıfatların tecellî edeceği Vâhidiyyet mertebesine inişteki ilk ve en temel alıcıdır. Akl-ı Küll (Küllî Akıl), Hakk’ın ilim sıfatının bir tecellîsi olarak bütün hakikatleri tafsilatsız, bir bütün olarak bilirken; Nefs-i Külli, bu hakikatlerin açığa çıkması, birbirinden ayırt edilmesi ve varlık sahasına inmesi için gereken kabiliyeti, yani edilgen ve kabul edici (münfail) ilkeyi temsil eder. O, üzerine Nefes-i Rahmânî’nin üflendiği, böylece bütün varlığın suretlerinin “kelimeler” gibi zuhûra geldiği engin bir boşluk, bir âmâdır.
Hakikatin idraki, bakanın bulunduğu makam ve meşrebe göre değişiklik gösterir. Herkes hakikate kendi irfan penceresinden bakar ve gördüğü, kendi istidadının elverdiği kadardır. Bu, hakikatin izafî olduğu anlamına gelmez; bilakis, o kadar mutlak ve kuşatıcıdır ki, her bir zerreye kendi kabı miktarınca tecellî eder.
Zahmetler olmuş. Teşekkür ederim. (99/9-Terzi Baba istişâre dosyası)’na ilâve olacak bir konu olmuş. Lâtif olan Allah (c.c) lâtif hâllerini ve düşüncelerini arttırsın İnşeallah. Bu garip beden kalıbı mülküne kim nasıl nereden hangi penceresinden bakıyor ise, öyle görüyor, kim neyi görüyor ise kendine göre doğruyu görüyor. Ancak bu (men) kimlik (ene) ben olarak, kendinde, eksi artı ne deniyorsa hepsi vardır. Ancak diğer yönü ile eksi artı hiç biri yoktur. Eğer kulluk olarak paylaşmak gerekirse, eksiler bizim artılar Hakkındır. Cenâb-ı Hakk (c.c.) her birerlerimizi gerçek kulluğundan ayırmasın.
Varlık bir “beden kalıbı mülkü” gibidir ve ona bakan sayısız pencere vardır. Kimisi tenzih penceresinden bakar, Hakk’ı her şeyden münezzeh görür. Kimisi teşbih penceresinden bakar, her şeyde O’nun tecellîsini müşahede eder. Kimisi celâl, kimisi cemâl penceresinden bakar. Her biri kendi gördüğünde haklıdır. Ancak sâlikin edebi, bu zıt gibi görünen tecellîlerin hepsinin tek bir Zât’tan geldiğini bilmektir. “Eksiler bizim, artılar Hakk’ındır” demek, kusuru kendi cüz’î nefsinde, kemâli ise bütün tecellîlerin sahibi olan Cenâb-ı Hakk’ta görme edebidir. Nefs-i Külli, bütün bu “artı” ve “eksi” tecellîlerin üzerinde zuhûr ettiği, her şeyi kabul eden o mutlak alıcıdır.
Bu kabul edicilik, ârifler için kâinat kitabının her harfinde okunan bir hakikattir. Şehirlerin ebced değerleri, coğrafî konumları, denizlerin isimleri dahi bu ilâhî dokunun birer parçasıdır. Terzi Baba Hazretleri, bu batınî okumayı en müşahhas şekilde yaparak, âfâkî (dış dünya) deliller ile enfüsî (iç dünya) hakikatler arasında nasıl bir bağ olduğunu gösterir:
İzmir (35) yani (53) ile bu “E” (ا) “Elif”- Gef (ك) “Kef” , Ahadiyet ve (كُن) Kün denizi ile bağlantı sağlamaktadır. Ege denizi Fethiye ilçesi ile başlar, bu ilçenin bağlı bulunduğu ilin plakası ( 48) dir. (17) Çanakkale ile biter. Yalnız bu il ve Balıkesir, Marmara denizine kıyısı bulunan illerdir. Plakaları (17) ve (10) dur. (17+10)= 27 dir. Îsevîyyet ve Vitr’îyyet ile bağlantısı olduğu görülmektedir. Bu bağlantı toprak yani hikmet bağlantısıdır. Ege denizi ile Marmara denizi ile Çanakkale denizi ile bağlanmaktadır. Bu bağlantı (17) sayısal değeri ile olmaktadır. (17) bu sayı daha önce verilen “Gönül Kâbesi”nin merkez sayısı olan 4 mertebeden Hazreti Muhammed’in şifre sayısı ile Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll bağlantısıdır.
Burada yapılan, varlığın dokusuna işlenmiş ilâhî matematiği çözme gayretidir. İzmir’in plakasının (35) ebced hesabıyla “Ahmed” isminin değeri olan 53’e işaret etmesi, o beldenin Hakikat-i Muhammediyye ile olan batınî rabıtasını gösterir. Çanakkale’nin (17) sayısı, Efendi Hazretleri’nin irfan sisteminde Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll bağlantısının şifresidir. Tıpkı Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll’ün birleşerek âlemleri doğurması gibi, Ege Denizi ile Marmara Denizi’nin Çanakkale Boğazı ile birleşmesi, bu kevnî hakikatin coğrafyadaki bir yansımasıdır. Nefs-i Külli burada engin denizlerin kendisidir; üzerine ilâhî takdirin (Akl-ı Küll) tecellî ettiği, hayat ve bereket taşıyan o büyük su kütlesidir. Bu bakış açısı, kâinatı anlamsız bir tesadüfler yığını olarak görmeyi reddeder ve her zerreyi mânâ ile doldurur.
Bu sembolik dil, coğrafyadan lisana geçtiğinde daha da derinleşir. Varlığın temelindeki çift kutupluluk, yani etken (fâil) ve edilgen (mef’ul) olma hali, Arapça’nın kendi yapısında dahi bir sır olarak saklıdır. Terzi Baba Hazretleri, Kur’ân lisanı olan İlâhî Arapça’nın bu sırrına “mim” harfi üzerinden dikkat çeker:
Bunlar da; az yukarıda belirttiğimiz gibi. Fâil = etken = tesir eden: Mef’ul = edilgen = tesir alan: İsmi zaman = fiilin = işin yapıldığı zaman: İsmi mekân = fiilin = işin yapıldığı mekân = yer: İsmi âlet = fiilin = işin yapıldığı takım = araç = âlet = cihaz; dır. Bunlardan biri noksan olursa o iş yani fiil ortaya çıkmaz. Nasıl müthiş bir oluşumdur ki; bunların hepsi Kûr’ân yazısı olan Arabi alfebede ( م ) (mim) “m” harfiyle başlamaktadır. ( م ) (mim) şekli itibariyle, baş tarafı Akl-ı küll-ü, gövdesi ve aşağı doğru olan uzantısı ise Nefs-i küll-ü, ifade etmektedir. Bu bir harf dahi bütün âlemlerin (13) hakikat-i ve mim -i Muhammed-i üzere zuhur ettiğine şahid olarak yeter de artar bile.
Varlığın ortaya çıkması için gereken bütün unsurların (fâil, mef’ul, zaman, mekân, alet) Arapça’da “mim” harfiyle başlaması, bu oluşumun Hakikat-i Muhammediyye’nin mührünü taşıdığını gösterir. “Mim” (م) harfinin şekli de bizatihi bir irfan dersidir. Harfin yuvarlak başı, her şeyi ihata eden, belirleyen Akl-ı Küll’ü; aşağıya doğru uzanan gövdesi ve kuyruğu ise bu belirlemeyi kabul eden, açan, doğuran ve çoğaltan Nefs-i Külli’yi sembolize eder. Böylece tek bir harf, varlığın temelindeki o büyük izdivacı, Akl’ın Nefs ile birleşerek kâinatı nasıl meydana getirdiğini anlatır. Bu, beşerî Arapça’nın ötesinde, ancak ehlinden öğrenilecek “İlâhî Arapça”nın, yani varlığın sembolik dilinin bir anahtarıdır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Nefs-i Külli: Aslı ve Mertebesi
Terzibaba İrfan Mektebi’nde hakikat bir bütün olarak ele alınır. Varlık, Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll adını verdiğimiz iki temel ilkenin izdivacının bir meyvesi olarak görülür. Bu iki ilke, Cenâb-ı Hakk’ın hem fâil (etken) hem de kâbil (edilgen) vecihlerinin ilk taayyünleri, yani ilk belirişleridir. Biri olmadan diğerinin manası ortaya çıkmaz.
Âlemlerin Anası ve Babası: Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll İzdivacı
Varlığın sırrını anlamak için en sade misallerden biri ailedir. Terzi Baba, Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll hakikatini “baba” ve “anne” misaliyle anlatır. Akl-ı Küll, babadır; fâildir, etkin ilkedir, tohumun sahibidir. Nefs-i Küll ise annedir; kâbildir, edilgen ilkedir, o tohumu kendi varlığında besleyip büyütecek olan rahimdir.
Bu iki kutbun birleşmesi olmadan âlemlerde hiçbir zuhur meydana gelmez. Biri ilimdir, diğeri o ilmin açığa çıkacağı aynadır.
Babamız akl-ı küll, annemiz nefs-i küll ise ve ailedeki herkesin iç bünyemizde bir karşılığı var ise o zaman bu Hakikat-i Muhammediye gibi Hakikat-i Ehl-i Beyi Mustafa'nın hakikati midir?
Bu, vücûdî bir hakikatin ifadesidir. Nasıl ki beşerî varlığımız bir anne ve babanın birleşmesiyle dünyaya geliyorsa, bütün kevnî varlıklar da bu iki küllî ilkenin, Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll’ün manevî birleşmesinden, izdivacından doğmuştur. Bu izdivaç, Hakk’ın gizli bir hazine iken bilinmeyi murad etmesinin, Nefes-i Rahmânî ile kendi varlığından varlık âlemini açığa çıkarmasının usûlüdür.
Bu muhtelif alemlerin doğuşu, “Akl-ı Kül” ile “Nefs-i Küll” ün izdivaçlarından meydana gelmiştir.
Bu izdivacın en somut misali, insanlığın atası ve anası olan Hz. Âdem ve Hz. Havva’dır. Hz. Âdem, Akl-ı Küll’ün suretidir; Hz. Havva ise ondan, onun bir parçasından halk edilen Nefs-i Küll’ün suretidir.
Bu ma’nâ da Âdem Akl-ı küll, Havva ise nefs-i küll’dür. Âdem ile Havvanın birliğinden insan nesli üredi ise, Akl-ı küll ile nefs-i küllün birleşmesinden de âlemler meydana geldi.
Bu yüzden, Nefs-i Küll’e hürmet etmek, annemize hürmet etmek gibidir. Zira o, varlığın zuhura geldiği mukaddes mekândır. Terzi Baba’nın buyurduğu gibi, “Zâhiren bizi doğuran annemizden bahsetmekle birlikte bâtınen anne hükmünde olan nefs-i küll’dür. Nefs-i küll’e hürmet edeceğiz ki oradan akl-ı küll’e geçebilelim.” Bu hürmet, varlığın dişil, alıcı, besleyici ve cemâlî yönünü idrak etmek ve ona hakkını vermektir.
Sağ ve Solun Hakikati: Vücûd ve İmkan Mertebeleri
Bu iki küllî ilkenin varlık âlemindeki yerlerini ve işlevlerini daha iyi anlamak için irfan geleneğindeki “sağ” ve “sol” sembolizmine bakmak gerekir. Bu, basit bir yön tarifi değil, vücûd mertebelerini anlatan derin bir işarettir.
Sağ taraf, “ashâb-ı meymene”, daima Akl-ı Küll ile ilişkilendirilir. Burası Vücûd (zorunlu varlık) mertebesidir. Fâil olan, emri veren, ilmi taşıyan cihettir. Sol taraf ise, “ashâb-ı meş’eme”, daima Nefs-i Küll ile anılır. Burası İmkan (mümkün varlık) mertebesidir. Kâbil olan, emri alan, ilmin tecellî ettiği, suretlerin belirdiği cihettir.
Vücûd, “Akl-ı Küll” ün sağ tarafı; imkan ise “Akl-ı Küll” ün sol tarafıdır. Adem, “Akl-ı küll”ün sureti ve Havva “Nefs-i Küll”ün suretidir, ki “Akl-ı küll” ün gölgesinden meydana geldi.
Bu ayrım, varlık çemberinin iki yarısı gibidir. Biri olmadan diğeri anlamsız kalır. Varlığı bir bütün olarak tefekkür ettiğimizde, bu iki yarımın birleşerek tam bir daire oluşturduğunu görürüz.
Varlığı bir çember olarak düşünelim. Bunu ortasından böldüğümüz zaman - yarısı “Akl-ı Kül”, - yarısı “Nefs-i Kül” dür * [14] “ İz- -T-B- ” Diğer bir ifade ile; - yarısı vacib ve - yarısı da mümkinat tır.
Bu hikmet, gündelik hayatımıza kadar yansır. Terzi Baba, Batılıların sol elle, Müslümanların ise sağ elle yemesini bu küllî hakikat üzerinden açıklar. Bu, kişinin manevî duruşunun, hangi ilkenin hükmü altında olduğunun bir işareti olarak okunur.
Hani batılılar sol elleriyle yiyorlar ya, sağ elleriyle kesip sol elleriyle yiyorlar. Onlar burada haklı, kendi hukuklarının tatbikatını yapıyorlar. Çünkü onlar sol yani nefs-i küll hükmü altındalar. Ama Hz. Resululah’ın ümmeti bizler akl-ı küllün hükmü altındayız. Bizim sağ elle yememiz gerekiyor, sağ taraflıyız, sağcıyız. Onlar solla yemekle haklılar. Biz de onları takliden sol elle yemeye çalışıyoruz, ne yapıyoruz bu sefer. Nefs-i külle nüzul etmiş oluyoruz inmiş oluyoruz.
Herkes kendi mertebesinin hukukunu yaşar. Ancak Hakikat-i Muhammediyye yolunun sâliki, aslı olan Akl-ı Küll cihetine, yani sağa meyyaldir. Çünkü o, emri alan değil, Hakk’ın emriyle fâil olan İnsân-ı Kâmil olma yolundadır. Nefs-i Küll’ün edilgenliğinde takılıp kalmaz, onu Akl-ı Küll’ün nuruyla aydınlatarak her iki kanadı da dengede tutar.
Tecellinin Tamamiyeti: Zeker ve Ünsâ Zorunluluğu
Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının, yani ilm-i ilâhîde mevcut olan A'yân-ı Sâbite’nin zuhura çıkabilmesi için bu iki kutbun varlığı zorunludur. İrfan dilinde bunlara “zeker” (eril, etken) ve “ünsâ” (dişil, edilgen) denir. Akl-ı Küll, “zeker” ilkesidir; Nefs-i Küll ise “ünsâ” ilkesidir. Eğer âlemde sadece “zeker” yani Akl-ı Küll hükmü olsaydı, tecellî eksik kalır, varlık âlemi oluşmazdı.
Terzi Baba bu zarureti şöyle izah eder:
Eğer âlemde sadece “zekera” hükmünde olan varlıklar olsa idi. Tecelli-i İlâh-î sadece “akl-ı küll-zeker) mertebesinde kalsa idi bu âlemler oluşmaz Zât-ı mutlak kendi mertebesinde ilmi İlâhiye olarak kalır bu âlemler halkedilemez idi.
Zât-ı Mutlak’ın kendi Zât’ındaki ilminin açığa çıkması için, kendisine ayna olacak bir kabiliyet gerekiyordu. Bu kabiliyet, bu sonsuz alıcılık ve ayna olma vasfı, Nefs-i Küll’dür. O, Hakk’ın kendine nazar ettiği, kendi güzelliğini ve kemalini seyrettiği ilk ve en büyük aynadır. Bu aynanın adı, Hakikat-i Muhammediyye’dir.
İşte Zât-ı mutlağın bu metebe de kendisine ayna olacak ve kendisindeki bütün hakikatleri ortaya çıkaracak kabiliyyet ve genişlikte “Hakikat-i Muhammed-î” programını halketti buna da, sıfat mertebesi “nefs-i küll” dendi. Ve bu nefsi kül “Hakikat-i Muhammedi” Aklı küllün mührü ve kopyası ve aynı ve aynası oldu bütün bunları kabul ettiğinden Hakk’ın ilk zuhuru-sevgilisi ve kendine has Habibi oldu...
Bu noktada Nefs-i Küll, sadece edilgen bir alıcı değil, aynı zamanda Akl-ı Küll’ün programını, yani Hakikat-i Muhammediyye’yi eksiksiz kabul edip yansıtan bir “kopya” ve “mühür”dür. Bu kabul ediş, onu Hakk’ın “sevgilisi” (Habibi) kılmıştır. Bu sevgi, fâil ile kâbil arasındaki, seven ile sevilen arasındaki o ezeli ve ebedi aşktır ki, bütün âlemler bu aşktan doğmuştur. Erkeklerin “akl-ı kül”, hanımların ise “nefs-i kül” tecellilerine mazhar olması da bu küllî hakikatin bir yansımasıdır.
Varlık Mertebeleri ve Zuhurun Merâtib-i Vücûdu
Bu iki küllî ilke, varlık mertebeleri zincirinde nerede durur? Terzi Baba’nın sohbetlerinde âlemlerin zuhuru, bir silsile hâlinde anlatılır. Bu silsilenin en başında, diğer bütün mertebeleri doğuran iki temel alem olarak Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll yer alır.
18= Akl-ı Küll, Nefs-i Küll, Arş, Kürsi, Yedi Nefis Mertebesi, Cemâdat, Nebâdat, Hayvânat, Hava, Ateş, Su, Toprak…
Bu sıralama, bir tenzül, yani yukarıdan aşağıya doğru bir iniş sürecini gösterir. En tepede, bütün programı içinde barındıran Akl-ı Küll ve bu programın açığa çıkacağı mahal olan Nefs-i Küll vardır. Onlardan sonra Arş (Taht), Kürsi, semalar ve diğer varlık katmanları gelir.
Arifler, bu mertebeler arasındaki ilişkiyi daha da derinlemesine tefekkür etmişlerdir. Bazıları Arş’ı, bütün cismanî âlemi kuşatan Cism-i Küllî (Küllî Cisim) olarak görmüş, Nefs-i Küll’ü ise Levh-i Mahfuz (Korunmuş Levha) ile bir tutmuşlardır. Terzi Baba, bu derin bahse girerken, farklı görüşleri de aktararak tefekkür ufkunu genişletir:
ARŞ, cism-i küllîdir. Diye anlatmıştır. ... Nefs-i küllî için: Levh. Tabirini kullanmışlardır. Böyle bir tabir ise: Levh ARŞ'ın fevkindedir. Ma’nâsına göre, bir hükümdür. İşbu durum da, icma kavline aykırıdır. ... Kaldı ki, levh için: Nefs-i küllî. Tabirini kullananlar da vardır. Şu da şüphesizdir ki: Nefis mertebesi cisim mertebesinden daha yücedir.
Bu ifadeler, hakikatin katmanlı yapısını gösterir. Arş, her ne kadar bütün cisimleri kuşatsa da, ruh ve nefis mertebeleri ondan daha latif, daha üst bir mertebedir. Bu sebeple Nefs-i Küll’ün (Levh’in), Cism-i Küll’den (Arş’tan) daha yüce bir mertebede olması, irfanî anlayışa daha uygundur. Nefs-i Küll, üzerine kaderin yazıldığı levhadır; Akl-ı Küll ise o levhaya yazan kalemdir. Bütün varlık, bu Kalem’in bu Levha’ya yazdıklarının tafsilatından ibarettir.
Meryem ve İsa Misali: Saf Zuhurun Temsili
Nefs-i Küll’ün hakikatini, yani onun saf, lekesiz, tam bir alıcılık ve teslimiyet hâlini anlamak için Kur’ân-ı Kerîm’in bize sunduğu en muhteşem misallerden biri Hz. Meryem ve Hz. İsa kıssasıdır. Terzi Baba, bu kıssanın bâtınî manasını açarak Nefs-i Küll’ün ne demek olduğunu yaşanmış bir hakikat olarak sunar.
Bu misalde Hz. Meryem, beşerî anneliğinin ötesinde, bizâtihî Nefs-i Küll’ün kendisini temsil eder. O, o kadar saf bir kabiliyet hâline gelmiştir ki, Akl-ı Küll’ün bir tecellîsi olan Rûhû’l-Kudüs’ün nefhasını doğrudan kabul etmiş ve beşerî bir baba olmaksızın Hz. İsa’yı (a.s.) varlığında zuhura getirmiştir.
Zâhiren bizi doğuran annemizden bahsetmekle birlikte bâtınen anne hükmünde olan nefs-i küll’dür. Nefs-i küll’e hürmet edeceğiz ki oradan akl-ı küll’e geçebilelim. Bu mertebenin annesi olan nefs-i küll “Meryem” ismini almaktadır.
Bu olay, Nefs-i Küll’ün en ideal işleyişini gösterir. Hz. İsa’nın (a.s.) zuhuru o kadar saf bir yolla olmuştur ki, onun varlığında sâlikin geçtiği nefs-i emmâre, levvâme, mülhime gibi ara mertebeler bulunmaz. O, doğrudan doğruya Nefs-i Küll’ün, Akl-ı Küll’den aldığı tecellî ile ortaya çıkmış bir “Kelimetullah”tır.
Îsâ (a.s.) anne tarafından nefs-i küll kaynaklı, baba görevi Rûhûl-Kudüs olduğundan akl-ı küll bâtında nefsi küll zuhûrda oluyor ve bu nedenle annesine atfen kendisine hitâp ediliyor. Ve bu yüzden İsâ (a.s.) da nefs-i emmâre, levvâme ve mülhime mertebeleri yoktu.
İşte bu, Nefs-i Küll’ün aslı ve mertebesidir. O, varlığın annesi, Hakk’ın cemâl tecellîsinin aynası, rahmetin ve feyzin indiği mahaldir. Akl-ı Küll’ün celâlini ve programını, kendi cemâlî kabiliyetiyle yumuşatır, besler, büyütür ve âlemler suretinde doğurur. Onu anlamak, varlığın dişil yüzünü, teslimiyetin ve kabulün gücünü, rahmetin ve şefkatin kaynağını anlamaktır.
Terzibaba Geleneğinde Nefs-i Külli'in Yaşanması
İrfan, sadece bilmek değil, olmaktır. Nefs-i Külli hakikati, kitaplarda okunup geçilecek bir satır başı değil, sâlikin kendi cüz’î nefsini eritip o Küllî Nefes’in içinde fâni olarak yeniden doğacağı bir hayat tecrübesidir. Bu tecrübe, sâlikin bütün varlığını ortaya koyduğu, zikriyle, fikriyle, edebiyle, Mürşid’inin himmetiyle yürüdüğü bir seyr-i sülûktur. Bu öyle bir yoldur ki, yolcu yürüdükçe yol kendisi olur; kendi varlığının katmanlarını aştıkça, aslında Küllî olanın cüz’î bir tecellîsi olduğunu idrak eder.
Nefs-i Cüz'îden Küll'e Yolculuk: Mücahede ve Terbiye
Her birimiz bu âleme, adına nefs-i emmare denilen, yani kötülüğü ve hamlığı emreden bir binekle geliriz. Bu binek, fıtratımızın toprağıdır. Seyr-i sülûk, bu toprağı sürme, içindeki taşları ayıklama sanatıdır. Terzibaba Hazretleri’nin irfan mektebinde bu süreç, somut adımları olan bir mücahededir.
Kişinin (eğitim almadan evvel) “nefs-i emmaresi” bu renklerin her türlüsüyle, kaba halleriyle renklenmiştir. Eğer bu kaba toprak ve tabiat renklerini evvela renksizliğe, ondan sonra tekrar latif renklere döndüremezse “nefs-i emmare” çukurunda kalır. Yeri Cehennem olur. Nefs mücadelesi, mücahede, riyazat, zikr ve ibadetlerle “nefsî, bireysel nefsini” “ilahi nefse” döndürebilirse, ondan sonraki hayatı cennet hayatına dönüşür.
Yolun başı “nefs mücadelesi”dir. Bu mücadele, zikirle, riyazetle ve en önemlisi bir Mürşid-i Kâmil’in denetiminde yapılır. Sâlik, bu yolda önce kendi karanlığını, kendi “kaba toprak renklerini” tanır. Bu karanlığı gördükten sonra, Mürşid’in verdiği zikir ve evrad ile o karanlığı aydınlatmaya, o kaba renkleri “renksizliğe”, yani saflığa ulaştırmaya çalışır. Bu, nefsin yedi mertebesini bir bir geçmeyi gerektiren çetin bir yolculuktur.
Bilindiği gibi “nefs” ismi verilen “Rabb’âni letafet” in (7) mertebesi vardır... (7) nefs mertebesi, seyrü sülûk yolunda sâlik’in “emmâre nefs”ten aşlayarak yukarıya doğru bunları aşarak bireysel beşeri nefsini terbiye ederek enfüsi olarak kendini tanıma ve bulma halleridir. Bunun ismine “ettur-u seb’a” veya “etvarı seb’a” yani “yedi tur” veya “yedi tavır” denir. Bu nefs mertebeleri seyr edildikten sonra sâlik-Hakk yolcusu bu sefer seyrine “âfaki” olarak devam eder... Bütün bu çalışmalar neticesinde de “Nefs-i İlâh-i” idrak olunmaya başlar.
Bu “yedi tur”, sâlikin kendi iç âleminde, yani enfüsünde yaptığı bir miraçtır. Emmâre’den Levvâme’ye, Mülhime’ye, Mutmainne’ye, Râziye’ye, Marziyye’ye ve nihayet Sâfiye’ye uzanan bir arınma seferidir. Bu yolculuğun sonunda sâlikin bireysel, cüz’î nefsi, aslı olan Küllî Nefs’in bir parçası olduğunu anlamaya başlar. O zaman yolculuk içten dışa, enfüsten âfâka, yani kâinatı okumaya döner.
Nefs çalışması ile nefs-i cüzzün kül olması ve nefsin Safi hale gelerek Nefs-i küll şuuruna varılması.. Böylece Akl-ı küllden gelecek kanal ilminin hayal ve vehim ile bulanmadan, karışmadan Safi nefse inmesi..
Nefsin “Safi” hale gelmesi, onun cilalanmış bir ayna gibi olması demektir. Artık kendi vehim ve hayalleriyle bulanık değildir. Bu saflığa ulaşan kalp, Akl-ı Küll’den, yani İlâhî İlim’den gelen hakikatleri olduğu gibi yansıtmaya başlar. Nefs-i Küllî şuuru, bu saflıkta filizlenir.
Mürşid Gönlünde Doğmak: Zâhirî Anne-Babadan Hakikî Anne-Babaya
Bu yolculuk tek başına yapılamaz. Nasıl ki bir çocuk, anne ve babası olmadan dünyaya gelemiyor, büyüyemiyorsa; bir sâlik de mânevî bir anne ve baba olmadan hakikat âlemine doğamaz. İrfan yolu, bu zâhirî kimliğin ötesine geçmeyi gerektirir. Çünkü ruhumuzun anne-babası başkadır.
O bizim gerçek olarak annemiz, babamız değil. Suri olarak dünya sisteminin oluşması için vardırlar. Bunlar zâhirde olan anne, babalardır. Bizim bilmemiz lâzım gelen şey, zâhirde olan annemiz, babamız bu et, kemiğin anne, babasıdır. Ama bizde bir de ruh vardır... Yani; fizik anne, babalarımızı bir tarafa bırakırsak geçici olarak, düşüncede, (çünkü o anne, babadan kurtulamazsak, gerçek Ve nefahtü halimizi idrak edemiyoruz.) her birerlerimizde izâfi olarak anne, baba vardır, fakat gerçek olarak ruhani anne, babayı daha henüz oluşturamadığımız için yok hükmündedir.
Hakikate doğmak için, zâhirî anne-babadan gelen “ben”likten sıyrılıp, ruhânî anne-babayı bulmak gerekir. Bu ruhânî anne ve baba, varlığın temelini oluşturan Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll’dür. Akl-ı Küll, faal, eril, tohumu taşıyan “baba”dır. Nefs-i Küll ise edilgen, dişil, o tohumu alıp büyüten, doğuran “anne”dir. Sâlik, kendi varlığında bu iki hakikati birleştirebildiği zaman mânevî doğumu gerçekleşir.
Burada Mürşid-i Kâmil devreye girer. O, hem Akl-ı Küll’ün hem de Nefs-i Küll’ün hakikatini kendi varlığında cem etmiş olan İnsân-ı Kâmil’dir. Sâlik, onun gönlüne sığındığında, o gönül sâlik için bir “rahim” olur. Sâlik, Mürşid’in gönlünde yeniden şekillenir, yeniden doğar. Buna tasavvufta “veled-i kalb”, yani kalbin çocuğu olmak denir.
Bizler kendi yolumuzda “Cem” hâline Necdet Babam-ız ve Nüket Annemiz ile Nefs-i Küll ve Akl-ı küllümüzün üçüncü yönüne ulaşıp, Necdet Babamızın gönlüne doğumumuzu gerçekleştirerek. Bu bâtini doğum ile “Veled-i Kâlblerimizi” Cem’ül Cem’ül Cem ile Ef’’al, Esmâ, Sıfât mertebelerini Cem edip... Akl-ı küll ve Nefs-i Küll hakîkatlerine ulaştıktan sonra, Rahmân’ın Rahmî olan bu gönülden bir doğum daha gerçekleştirip, Hakk’tan, (بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ) “Bismillahir rahmânir rahîm” olarak dönülmesi lâzımdır.
Zâhirî doğum bizi bu şehâdet âlemine getirir. Bu, “fark kablel cem”, yani birlikten önceki ayrılık halidir. Bâtınî doğum ise Mürşid’in gönlünde gerçekleşir ve bizi hakikat âlemine, [Cem](/wiki/Cem makamı)’e ulaştırır. Efendi Baba Necdet Ardıç Hazretleri ve Nüket Annemiz, bu yolda sâlikler için Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll’ün yaşayan timsalleri olmuşlardır. Sâlik, onların himmetiyle kendi varlığındaki bu iki kutbu birleştirir ve Efendi Baba’nın gönlünde bir “veled-i kalb” olarak doğar. Bu doğum, sâlikin sıfat ve esmâ mertebelerini aşıp Zât’a yürüdüğü, sonra da o Zâtî tecellî ile tekrar halka, “Bismillâhirrahmânirrahîm” sırrıyla hizmete döndüğü bir kemâl yolculuğudur.
Cem ve Fark Hâlleri: Hevâyı İlah Edinmekten Sakınmak
Yolcu yola çıktığında, ilk hâli fark halidir. Kendini ayrı, âlemi ayrı, Cenâb-ı Hakk’ı ise ötelerde görür. Bu, şeriat ve tenzih makamının gereğidir. Yolculuk ilerledikçe, sâlik [Cem](/wiki/Cem makamı) hallerini tatmaya başlar. Varlığın birliğini, her şeyin O’ndan olup yine O’na döndüğünü zevk eder. Fakat bu yolda en büyük tehlikelerden biri, bu halleri yanlış yorumlamak veya nefsine mal etmektir.
İşte insana gelinceye kadar devam eden bu sefere birinci sefer denir. Eğer kişi, bu mertebede kalır, mertebe-i insân’ın, kendinin, başlangıcına ve sonuna arif olamazsa, cem’e eremezse, bu hale “Fark kablel cem” yani “cemden önceki fark” denir.
Bu “cemden önceki fark” hali, insanın kendini müstakil bir varlık sandığı, kendi heva ve hevesinin peşinden koştuğu haldir. Bu öyle tehlikeli bir durumdur ki, Kur’ân-ı Kerîm, “Hevasını ilah edineni gördün mü?” (Câsiye, 23) diye bizleri uyarır. Hevâ, nefsin bitmek bilmeyen istekleridir. Kişi, bu istekleri kendine rab edinirse, Cem’e ulaşması mümkün olmaz.
Terzibaba irfanında, sadece tenzihe dayalı, yani Hakk’ı sürekli ötelerde arayan bir tefekkürün de eksik olduğu vurgulanır. Bu tür bir anlayış, kişiyi Cem zevkinden mahrum bırakır.
Orada da tefekkür var ama tefekkür tenzih mertebeli tefekkür olduğundan bir yere götürmüyor. Yani ötelerde olan Allah’ı medih etmekten başka bir işe yaramıyor. Bak, diyor, Cenab-ı Hakk gülün rengini ne güzel yaptı, çiçeği şöyle yaptı, kokusunu böyle yaptı. Semavat ve arza bak böyle yaptı. Yaptı. Kendi yok. Kendi yukarıda ötelerde... Kendimizde bir aklımız var, gönlümüz var... Aklımız arş, arş-ı küll. Gönlümüz nefs-i küll ve kürsi.
Sadece “O yaptı, O etti” demek, kendini işin dışında tutmaktır. Halbuki hakikat, “Ne var âlemde o var âdemde” sırrınca, bütün o küllî hakikatlerin bizim kendi varlığımızda da dürülü olduğudur. Aklımız, Akl-ı Küll’ün bir tecellîsi; gönlümüz ise Nefs-i Küll’ün bir tecellîsidir. Âlemlerin Arş’ı ve Kürsî’si, bizim aklımızda ve gönlümüzde bir sır olarak mevcuttur. Yolculuk, dışarıdaki Arş’a değil, kendi içimizdeki Arş’a, yani akl-ı küll şuuruna ulaşma yolculuğudur.
Hayatın İçinde Seyrân: Her Gecesi Kadir, Her Gündüzü Bayram
Bu yolda kemâle eren bir sâlik için artık hayatın kendisi bir zikir, bir tefekkür haline gelir. Mânevîyat, sadece seccadenin üzerinde yaşanan bir şey olmaktan çıkar. Sâlik, baktığı her yerde, duyduğu her seste, yaşadığı her olayda Hakk’ın bir mesajını, bir tecellîsini okumaya başlar.
Ev-cami arasında hep geçtiğimiz bir sokak var. İlk defa ismi dikkatimizi çekti. Kıraç Sokak: Nefsi emmareyi (KIR) ve nefsindeki nuru (AÇ). Bunu tefekkür ederken bir de yolda hanım çizmesi gördük. Sağ teki yere basmış yukarı doğru uzunca duruyordu. Hanım (Havva) ayakkabısı ve sağ taraf olarak nefs-i küll ile bağlantısını düşündük. Kavacık sohbetine gelirken park girişinde yerde yatan 7 köpeğin (7 nefs mertebesi) arasından geçtik.
Sâlik, artık kâinat kitabını okumaktadır. “Kıraç Sokak” levhası, ona nefsini kırması ve içindeki nuru açması gerektiğini hatırlatır. Yerdeki bir hanım çizmesi, ona Hz. Havva’yı ve Nefs-i Küll hakikatini düşündürür. Yedi köpek, seyr-i sülûktaki yedi nefs mertebesini gözünün önüne getirir. Bu şuur seviyesine ulaşan için artık hiçbir şey anlamsız ve tesadüfî değildir.
Bu hâle gelen dervişin varlığında Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll hakikatleri o kadar iç içe geçer ki, artık zâhirdeki cinsiyetinin bir önemi kalmaz. Her varlık, kendi içinde bu iki kutbu da taşır ve hedef, bu ikisinin nikâhını kendi içinde kıymaktır. Bu nikâhın adı “Şeb-i Arûs”, yani düğün gecesidir.
Terzi Babam “Şeb-i Arûs” gecesi için Hakk’ın Murâd’ı olan “derviş damatlığı” ve “gülme gülüş” olan yani aslında gülden olan gelinlikler diker. Erkek derviş olsun, hanım derviş olsun bunları giyerler. Çünkü varlıklarında Akl-ı Küll ve Nefs-i Küll yönleri vardır.
Bu şuurla yaşayan için hayat, baştan sona bir bayram yerine döner. Her an yeni bir tecellî, yeni bir idrak, yeni bir vuslattır. Böyle bir kul için Efendi Baba’nın vaadi şudur:
Kişi kadrini ve kıymetini bildiği takdirde, Efendi Babam bunun nasıl olacağına tâliblilerine öğretir, kişinin her gecesi kadir gecesi, her gündüzü bayram olur.
Füsûsu'l-Hikem'de Nefs-i Külli
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu'l-Hikem'i, peygamberlerin her birinin getirdiği hikmet incilerini Tevhid denizinden çıkaran bir irfan hazinesidir. Bu hazinenin anahtarlarından biri de, varlığın nasıl zuhûra geldiğini anlatan Akl-ı Küll ve Nefs-i Külli bahsidir. Şeyh-i Ekber'in nazarında âlem, Hakk'ın Zât'ından isimlerine ve fiillerine doğru sürekli bir tecellî akışıdır. Bu ilâhî tertibin en temel iki rüknü, Akl-ı Evvel ve Nefs-i Küllî’dir.
Şeyh-i Ekber, varlığın zuhûr ediş silsilesini bir doğum hadisesine benzetir. Her şey, Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ından kaynaklanan ilk tecellî olan Emr ile başlar. Bu, "kün" (ol) emrinin ta kendisidir. Bu emirden ilk olarak Rûh, yani Akl-ı Küll denilen hakikat doğar. Bu, kâinatın "baba"sıdır. Ardından bu Rûh'tan, onun bir neticesi olarak Nefs, yani Nefs-i Küllî zuhûr eder. Bu da kâinatın "anne"sidir. Bütün âlemler, bu iki aslın, yani Rûh ile Nefs'in izdivacından doğan çocuklardır. Terzibaba'nın, Şeyh-i Ekber'den aktardığı üzere bu hakikat şöyle ifade edilir:
Ve onların kaynaşıp bağlanma ve izdivâcı vasıtasıyla varlıklar doğarak mevcût oldular. Bundan dolayı hálk edilmişlerin hepsi rûh ile nefsin netîcesi ve nefis rûhun netîcesi ve rûh “emr”in netîcesi oldu. Çünkü Hak Teâlâ rûhu hiçbir sebeple değil, ancak zâtının zâtîliği ile açığa çıkardı. “Emr” ile işâret olunması o sebepledir. Diğerlerini de rûh vasıtasıyla açığa çıkardı ki, “hálk edilmişler” ondan ibarettir. Ve şehâdet âleminde Âdem’in vücudu rûh’un zuhur yeri oldu; ve Havvâ’nın vücudu nefs sûretinin zuhur yeri oldu.
Zât'ın kendinden kendine olan ilk tecellîsi "Emr"dir. Bu emirden, ilk taayyün olan Rûh (Akl-ı Küll) belirir. Sonra bu Rûh'un tecellîsiyle, o ilmi kabul edip ona sûret ve hayat verecek olan Nefs-i Küllî meydana gelir. Tıpkı bir babanın nutfesinin, annenin rahminde hayat bulup bir çocuk sûretine bürünmesi gibi, Akl-ı Küll'ün taşıdığı hakikatler de Nefs-i Küllî'nin kabul edici rahminde sûretlenerek âlemleri oluşturur. Âdem Aleyhisselâm'ın bu âlemde Rûh'un mazharı, Havva anamızın da Nefs'in mazharı olması, bu kevnî hakikatin insanlık planındaki en açık misalidir.
Cüz'î nefislerin durumu ise "fıtrat" kavramıyla açıklanır. Her bir insan ruhu, dünyaya ilk geldiği anda, o Küllî Nefs'in saflığını taşır. Bu, onun aslî fıtratıdır; henüz dünyevî arzuların ve nefsânî kirlerin bulaşmadığı bir ayna gibidir. Bu duruma "fıtrat-ı İslâmiyye" denir, zira buradaki "İslâm", "teslimiyet" demektir. Terzibaba'nın Füsûs şerhinde bu konu şöyle açıklanır:
Velâkin nüfûs-i cüz’iyyeden her birinin hayâtı bidâyet-i zuhûrda fıtrat-ı asliyye üzerine olan hayâttır ki, henüz ağrâz-ı nefsâniyye ve sıfât-ı beşeriyye ile kirlenmemiştir; ve bu fıtrat, fıtrat-ı islâmiyyedir. Nitekim ( ) Efendimizمِــن ْ مَوْلُــود ٍ إِلَّا وَقَــد ْ يُولَــد ُِ مَــ نِهنِــه ِ وَيُمَجِّسَــالْعَلَــى فِطْــرَة ِya’ni “Her bir mevlûd, ancak نِــه ِ وَيُنَصِّرَه ُ يُهَوِّدَإ ِسْــلَام ِ ثُــم َّ أبَــوَ fıtrat-ı islâmiyye üzere doğar. Ba’dehû onu anası babası, yahûdî ve nasrânî ve mecûsî yaparlar” buyurur.
Bu hadîs-i şerîf, tasavvuf yolunun temelini özetler. Yolculuk, olmayan bir şeyi elde etmek değil, zaten sahip olduğumuz o aslî fıtratı, o teslimiyet halini yeniden bulmaktır. Bu, üzerimize sonradan giydirilen ve bizi Hakk'tan uzaklaştıran her türlü kayıt ve şartlanmayı bir bir çıkarmaktır. "O günde biz nâsı kendi imâmlarına da’vet ederiz" (İsrâ, 17/71) âyeti de bu sırra işarettir. Herkes, aslî hakikatinin bağlı olduğu o küllî imama, yani peygamberine veya mürşidine tâbi olarak Hakk'a dönecektir.
İnsan, sadece basit bir mahlûk değil, bütün kevnî kuvvetlerin toplandığı bir "câmi" (toplayıcı) varlıktır. Onda hem zâhirî hem de bâtınî kuvveler bir araya gelmiştir. Şeyh-i Ekber, bu durumu, bir peygamber ile ümmeti arasındaki ilişkiye benzetir. Peygamber, ümmetinin nefs-i küllîsidir; ümmetin her bir ferdi ise o küllî nefsin birer kuvvesi gibidir. Şaşırtıcı olan, cüz'î olan ümmetin de küllî olan peygamberin üzerinde tesir sahibi olmasıdır. Bir peygambere verilen ilim ve vazife, onun ümmetinin toplam istidadı ve kabiliyeti kadardır.
Fa’âl olan kuvvetleri cem’etti. Meselâ insanda birçok kuvâ vardır ki, bunların ba’zısı zâhir, ba’zısı bâtındır. Kuvâ-yı zâhiresi sâmia, bâsıra, şâmme, zâika, lâmise; ve bâtınesi hiss-i müşterek, hayâl, hâfıza, vâhime, müfekkiredir... Binâenaleyh insanın rûh-ı izâfîsi ve nefs-i nâtıkası bu ervâhın mecmûu olur; ve insan kendisinde bu kuvâ-yı fa’âleyi cem’eder. İşte bu misâle mutâbık olarak her peygamberin ümemi ve etbâı, o peygamberin nefs-i küllîsine nisbetle bu mesâbededir... Ve bu hal cüz’ün küllde ve küçüğün büyükte müessir olması netîcesidir.
Bu hikmet, sâlik için derin bir ders taşır. Kendi cüz'î nefsini terbiye etmesi, aslında ait olduğu küllî hakikatin, yani İnsân-ı Kâmil'in sırrının kendisinde daha parlak bir şekilde zuhûr etmesine hizmet eder. Mûsâ Aleyhisselâm kıssasında bu durum daha da çarpıcıdır. Firavun'un öldürttüğü binlerce çocuğun hayatı, aslında Mûsâ'nın hayatında toplanmıştır. O çocukların yaşayamadıkları potansiyeller, hepsi birden Hz. Mûsâ'nın küllî nefsinde fiiliyata çıkmıştır.
Bu hikmetler, bizi tek bir sonuca götürür: Her iş, kendi yolundan talep edilmelidir. Nefsin hakikatini anlamak, hikemî akıl yürütmelerle olmaz. Bu, bir hâl ilmidir ve ancak keşf yoluyla, yani manevî tecrübe ile ulaşılır. Bu yolu terk edip sadece kendi fikrine güvenerek yola çıkan kimse, Kur'ân-ı Kerîm'in ifadesiyle "iyi işler yaptıklarını sanırken aslında çabaları boşa gitmiş" kimselerden olur.
Bu sebeple bir işi kendi yolunun dışında olan bir yoldan talep eden kimse, o işin hakikatine ulaşamaz. Çünkü nefsin hakikati ancak keşif yoluyla bilinir. Onu fikrî bakış yolundan talep etmek boştur. Hakîkat-i Nefs: Malûm olsun ki, cemî'-i nüfûsun hakîkati, Hakk'ın nefsi olan nefs-i vâhidedir; ve nüfûsun sûretleri dahi, Hakk'ın tenfis ettiği tecelliyât-ı nû- riyyedir.
Bütün nefislerin aslı, tek bir Nefs'tir. Bu, Hakk'ın kendi Nefs'idir ki, "Allah sizi kendi nefsinden sakındırır" (Âl-i İmrân, 3/30) buyruğuyla işaret edilen de budur. Bu Nefs, hem fiili (etkileyen, zükûret) hem de infiâli (etkilenen, ünûset) kabul eder. Bütün varlık, bu tek Nefs'ten doğan erkekler ve kadınlar, yani faal ve edilgen tecellîler olarak âleme yayılmıştır. Bu yolu yürümek isteyen sâlik, aklını bir kenara bırakıp, bir mürşidin rehberliğinde kendi nefsini, o aslî fıtratını keşfetmeye yönelmelidir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Hakikat ilminin derinliklerinde, aklın alıştığı ikilikler eriyip birliğe dönüşür. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, bu birliğin en yüksek perdeden anlatıldığı bir hikmet deryasıdır. Bu deryada, Akl-ı Küll ile Nefs-i Külli arasındaki ilişki, zıtların nasıl birbirini tamamladığını gösteren bir ayna olur.
Hakikat, zuhûr âleminde kendini iki kutup halinde gösterir: fâil (etken) ve münfail (edilgen); zâhir ve bâtın; celâl ve cemâl. Akl-ı Küll'ün fâil ve celâlî yüzü, Nefs-i Külli'nin ise münfail ve cemâlî yüzü vardır. Ama bu ikilik, ayrılık değil, birliğin kendini seyretmek için büründüğü iki surettir. Tıpkı ilk insan Âdem ile Havva'nın hikâyesinde olduğu gibi.
Terzibaba Efendimiz, Kelime-i Âdemiyye'nin hikmetini açarken şöyle izah eder:
İşte nefs-i küllinin kendinden, yani “kadın” olarak belirtilen şeyin kendinden ayrılması gerekiyordu, iki varlık görünüşte ayrı, özde bir. Özde ayrı görünüşte bir değildir. “Birleşme” tabiri kullanılır çocuk olması için. Âdem’in varlığında, içinde bu mevcuttu, yani “Havva” dediğimiz o varlık Âdem’de mevcuttu. İşte buradaki ayet-i kerime (4/1) bunu açık olarak belirtiyor. İnsanlık düzeyine bakarsak Cenab-ı Hakk ilk Âdem’i (a.s.) kendi iki eliyle hâlk etti, yani zıt isimlerle, Âdem’in (a.s.) bütün hakikatini bir yerde topladı. İnsanlık hakikatini, iki cinsi bir yerde, birlikte meydana getirdi, Bunlar Cennette dolaşırken Havva’da nisalık özellikleri meydana çıkmaya başladı, bunu daha bariz olarak görmeyi diledi. وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا Ondan da zevcini halk etti yani zuhura çıkardı. Bu izahat diğer başka hiçbir kitapta yoktur.
"Görünüşte ayrı, özde bir." Bütün irfan yolunun özeti budur. Havva, Âdem'den ayrı bir varlık olarak değil, Âdem'in içindeki bir hakikatin, yani Nefs-i Külli'nin cemâlî, alıcı yönünün dışa vurumu olarak zuhûr etmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın Âdem'i "iki eliyle" halk etmesi, Celâl ve Cemâl gibi zıt isimlerin hepsini onda toplamasıdır. Âdem, bu haliyle Akl-ı Küll'ün bir mazharıdır, içinde Nefs-i Külli'yi potansiyel olarak barındırır. Havva'nın ondan ayrılması, o potansiyelin fiile çıkmasıdır. Bu ayrılık, muhabbetin ve "kesret" âleminin başlaması için ilâhî bir hikmettir. Çünkü ayrılanlar, tekrar birbirini arar. Bu meyil, bu aşk, kâinattaki bütün hareketin motorudur.
Füsûs Mukaddimesi'nde bu durum, kevnî bir tablo olarak çizilir:
Ve şehâdet âleminde Âdem’in vücudu rûh’un zuhur yeri oldu; ve Havvâ’nın vücudu nefs sûretinin zuhur yeri oldu. Ve Âdem’in çocuklarının erkek sûretlerinin doğumu,rûh-i küllî sûretinden meydana çıkarılmıştır; velâkin nefs sıfâtı ile karışıktır ve dişilerin doğumu, rûh sıfâtının karışması ile nefs-i küllî sûretinden meydana geldi.
Her erkek suretinde bir parça "nefs", her dişi suretinde de bir parça "ruh" sıfatı vardır. Hiçbir varlık saf eril veya saf dişil değildir. Bu, zıtların birliğinin her birimizde nasıl tecellî ettiğinin delilidir. Hakikat, bu iki kanatla uçar. Sâlik, kendi varlığındaki bu iki kutbu dengelediği ölçüde kemâle erer.
İlahi Varlığa İki Nazar: Celâl ve Cemâl
Bu zıtların birliği idraki, sâlikin Hakk'a bakışını da şekillendirir. Kâmil bakış, iki gözle birden bakmaktır. Bir göz Celâl'in heybetini müşahede ederken; diğer göz Cemâl'in lütfunu seyreder.
Şeyh-i Ekber, bu iki nazarı Füsûs Mukaddimesi'nde şöyle açıklar:
Ve kerâmet-i Cenâb-ı İlâhî ona iki nazar bahşetti: Biri celâl-i kudret-i ezeliyyetin müşâhedesi için; ikincisi cemâl-i hikmet-i ezeliyyetin mülâhazası için. Birinci nazar “akl-ı fıtrî”den ibârettir ki mukbildir; ve onun netîcesi, muhabbet-i Cenâb-ı İlâhîdir. İkinci nazar “akl-ı halkî ve müdbir”den ibârettir; ve onun netîcesi “nefs-i küllî”dir.
Celâl'e, yani Hakk'ın Zâtî kudretine bakış, insandaki "akl-ı fıtrî"yi harekete geçirir. Bu idrak, insanı acziyetini bilmeye ve Hakk'a karşı derin bir muhabbet duymaya sevk eder. Bu, tenzih kanadıdır.
Cemâl'e, yani Hakk'ın âlemdeki hikmet tecellîlerine bakış ise, "akl-ı halkî"yi, yani kesret âlemini idare eden aklı doğurur. Bu aklın neticesi ise "Nefs-i küllî"dir. Yani, Nefs-i Külli, Hakk'ın Cemâl isminin tecellîlerini kabul eden, onları açığa çıkaran ve bütün mahlûkat suretinde sergileyen devasa bir aynadır. Bu da teşbih kanadıdır.
Kâmil arif, bu ikisini birleştiren, Muhammedî mîzanı kurabilen kişidir. O, Hakk'ın hem "Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın" olduğunu bilir, hem her şeyden münezzeh (tenzih) hem de her şeye her şeyden yakın (teşbih) olduğunu aynı anda idrak eder.
Ötelerde Aranan Değil, Koynunda Olunan Varlık
Bu ikili bakış, bizi önemli bir sonuca daha ulaştırır: Hakk, bizim zannettiğimiz gibi ötelerde, zaman ve mekânın ulaşamadığı bir yerde değildir. Hakikat, hem tenzihi hem teşbihi kuşatır.
Terzibaba Efendimiz, bu ham zannı şu misalle sarsar:
Cenab-ı Hakk insanla üç türlü konuşur, 42/51... Bakın birincisi kendisi özel olarak konuşur diyor. “tekellüm” buyuruyor kelam eder, يُكَلِّمَهُ اللَّهُ diyor, onlarla kelam eder buyuruyor. Biz hala zannımızda ötelerde zaman ve mekan ötesinde arayalım! Kangurunun yavrusunu taşıdığı gibi biz koynundayız bir de daha ötelerde arıyoruz.
Biz, O'nun varlık alanının dışında değiliz ki, O'nu "dışarıda" arayalım. Bütün varlığımız, O'nun Nefes-i Rahmânî'sinin bir dalgalanmasıdır. Ayet-i kerime, Hakk'ın insanla konuşma yollarını sayarak O'nunla bir irtibat olduğunu gösterir. Uzak, ilgisiz bir varlık anlayışı, Kur'ân'ın ve irfanın ruhuna aykırıdır.
Bu yakınlığın en derin sırrı, yine Nefs-i Vâhide, yani "tek nefs" kavramında gizlidir:
Binâenaleyh nefs-i cüz'î, nefs-i küllinin suretlerinden bir surettir; ve nefs-i küllî ise insân-ı kâmilin nefsidir. Ve bu nefis dahî Hakk'ın aynı olup, insân-ı kâmilin hakikati mertebesinde zahir olmuştur. Ve nüfûsun tümü, o nefs-i vâhideden sudur etmiştir.
Bu durumda, cüz'i nefsimiz, o büyük Küllî Nefs'in bir suretidir. O Küllî Nefs de İnsân-ı Kâmil'in hakikatidir. Ve o hakikat, Hakk'ın kendisinden ayrı değildir. Bu silsile anlaşıldığında, "ötede bir Hakk arama" çabası abesle iştigal olur. Aramak, bulmaktan uzaklaştırır. Durup dinlemek, kendi içindeki sese kulak vermek gerekir. Çünkü Hakk, bize bizden yakın olan o Hüvviyettir.
Hayat Denizinden Bir Nehir: Alıcı Ayna Olarak Nefs-i Külli
Nefs-i Külli, ilâhî feyzi, yani varlık ve hayat nurunu alıp çoğaltan, detaylandıran ve âlemler suretinde açığa çıkaran edilgen, alıcı, dişil bir ilkedir. O, kupkuru bir toprak gibidir; üzerine hayat nehri akmadıkça bir şey bitirmez. Ama o nehir aktığında da, içindeki potansiyelleri bin bir renk ve surette yeşertir.
Füsûs Mukaddimesi'ndeki ifadeler bu manzarayı resmeder:
Ve onun üzerine hayât denizinden büyük bir nehir açtı, tâ ki hayât feyzi dâimâ ondan yardım alsın ve var olmuş olan parçalar üzerine feyz versin. Ve ilâhî kelimelerin sûretlerini birleştirme karargâhından, ya’nî mukaddes zât’tan farklılıklar mahalline, ya’nî hálk edilmişler âlemine eriştirsin... İzâfî rûh’un cem’ ayn’ından yardımla aldığı her bir feyzi, nefs-i küllî kabûl eder ve onun ayrıntı mahalli olur.
"Hayat denizi", Zât-ı Mutlak'ın sonsuz imkânlarıdır. O denizden açılan "büyük nehir", Akl-ı Küll veya Rûh-ı İzafî'dir. Bu nehir, birleşik ve özet haldeki ilâhî emri taşır. Nefs-i Külli ise, bu nehrin döküldüğü ve "ayrıntı mahalli" olduğu yerdir. Rûh'tan gelen o birleşik feyzi alır, açar, yayar ve "ilâhî kelimeler" olan bütün varlıkları meydana getirir.
Ruh "fiil", Nefs "infiâl"dir. Ruh "kuvvet", Nefs o kuvvetin tecellî ettiği yerdir. Biri olmadan diğeri anlamsızdır. Varlık, zıtların savaşından değil, muhabbetle birleşmesinden doğar. Sâlikin görevi de kendi içinde bu ilâhî nikâhı gerçekleştirmek, celâl ve cemâli birleyip Cem makamının şahidi olmaktır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Nefs-i Külli
Hazret-i Mevlânâ, hakikatleri kuru bilgiler olarak sunmaz; onları bir hâl olarak yaşatır, bir koku gibi ruha sindirir. Bu yüzden Mesnevî-i Şerîf’te, Akl-ı Küll veya Nefs-i Külli gibi hakikatler, tarifler halinde bulunmaz. Hazret-i Pîr, bu kavramları doğrudan anlatmak yerine, onları hikâyelerin, temsillerin ve sembollerin içine gizler. Onun amacı, aklı bilgiyle doldurmak değil, kalbi o hakikatin ateşiyle tutuşturmaktır.
Mesnevî’yi okuyan sâlik, bir kavram haritası çıkarmaz; bir mâna iklimine girer. Orada her bir varlık, daha büyük bir hakikatin perdesi, bir işaretidir. Padişah Akl-ı Küll olur, cariye Nefs-i Küll’e dönüşür. Bu dil, eşyanın ardındaki birliği, yani Tevhid sırrını sezdirmeyi amaçlar. Bu yüzden Mesnevî’de Nefs-i Külli’yi ararken, bir kelimeyi değil, bir izi, bir kokuyu takip ederiz. Bu iz, bizi cüz’î olandan Küllî olana, parçadan Bütüne götüren Aşk yolunun kendisidir.
Cüz'ün Küll'e Hicreti: Hikâyelerin Diliyle Nefs ve Aşk
Mesnevî-i Şerîf’in hemen başında yankılanan "Dinle neyden, nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor" feryadı, bütün cüz’î nefislerin, Küllî Nefs’ten ayrı düşmüşlüğünün hikâyesidir. O kamışlıktan, yani asıl vatanından koparılmış olan ney, bizatihi sâlikin cüz’î nefsini temsil eder. Kamışlıktaki her bir kamış, diğerinden ayrı değildir, hepsi aynı köke bağlıdır. Bu, varlıkların A'yân-ı Sâbite halinde, ilâhî ilimde henüz ayrışmadan durduğu birlik makamının bir temsilidir.
Ney, o kamışlıktan kesilince, yani bu şehâdet âlemine zuhûr edince, içine ayrılık ateşi düşer. Üzerine delikler açılır, yani riyazet ve mücahede ile içi boşaltılır. Bu boşalma, onun benliğinden arınmasıdır. Ancak içi bu şekilde boşaldıktan sonradır ki bir Üstad’ın, bir Mürşid-i Kâmil’in nefesiyle buluşabilir. O nefes, ki aslı Nefes-i Rahmânî’dir, neyin içinden geçtiğinde bir nağmeye dönüşür. Artık ney, kendisi için ötmez; Üstad’ın nefesini sese dönüştüren bir aracıdır.
Cüz’î nefsin Nefs-i Külli’ye vuslat yolculuğu da böyledir. Her birimiz, o Küllî Nefs okyanusundan bir damla, o kamışlıktan kopmuş bir ney gibiyiz. Bu dünyaya "ayrı bir ben" olarak geldiğimiz andan itibaren içimizde bir hasret başlar. Bu hasret, cüz’ün küllüne olan özlemidir. Mevlânâ’ya göre bu özlemin adı Aşk’tır. Aşk, parçayı Bütüne çeken ilâhî bir cazibedir. Sâlik, bu aşk ateşinde yana yana, kendi cüz’î varlığının içini boşaltır. Bu boşalma sürecinde bir mürşidin "nefesi" ona yol gösterir. Nihayetinde sâlik, kendisinin ayrı bir varlık olmadığını, o Küllî Nefs’in bir tecellîsi olduğunu idrak eder. Artık onun feryadı, vuslatın şükrünün nağmesi olur.
Padişah ve Cariye: Akl-ı Küll ile Nefs-i Küll'ün Temsili
Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’nin başında anlattığı "Padişah ile Cariye" hikâyesi, Akl-ı Küll ile Nefs-i Külli’nin münasebetini anlatan temel temsillerden biridir.
Padişah, hikâyede mutlak irade sahibi, aktif güçtür. O, Akl-ı Küll’ü, yani kâinatın varoluşuna sebep olan ilk faal ilkeyi temsil eder. Padişahın cariyeye olan aşkı, Akl-ı Küll’ün, kendindeki hakikatleri açığa çıkarmak için Nefs-i Külli’ye olan ilâhî yönelişidir.
Cariye ise, padişahın aşkına mazhar olan, ancak bir hastalığa tutulmuş edilgen varlıktır. O, Nefs-i Külli’nin bir sembolüdür. Nefs-i Külli, fıtratı gereği alıcıdır, kabul edicidir. Fakat hikâyedeki cariye hastadır, çünkü gönlünü Semerkantlı bir kuyumcuya kaptırmıştır.
Kuyumcu, cüz’îliğe, maddeye ve bu dünyanın geçici süslerine olan bağlılığı temsil eder. Nefs, kendi küllî hakikatinden gafil olup, kendini bu âlemin fani suretlerine kaptırdığında hastalanır. Cariye’nin hastalığı, ruhun maddeye esir olmasıdır.
Bu hastalığın şifası, ancak bir İlâhî Tabip’ten, yani Mürşid-i Kâmil’den gelir. Hikâyedeki ilâhî tabip, hastalığın sebebini teşhis eder ve tedavi olarak, kuyumcunun bir şekilde ortadan kaldırılmasını sağlar. Bu, sâlikin seyr-i sülûkundeki en mühim adımı sembolize eder: Mürşidin rehberliğiyle, sâlikin kalbini işgal eden dünya sevgisinin "öldürülmesi". Kalpteki putlar kırılmadan, o kalbe Sultan sığmaz.
Kuyumcu ölünce, cariye iyileşir ve Padişah’a olan muhabbeti saf hale gelir. Yani Nefs, onu Küll’den ayıran cüz’î bağlardan kurtulduğunda, aslı olan Akl’a döner ve onunla bir olur. Bu hikâye, varlığın zuhûrundaki Akl-ı Küll ve Nefs-i Külli ilişkisini, insan nefsinin dünyaya meylederek nasıl hastalandığını ve bir mürşid eliyle nasıl şifa bulup aslına döndüğünü anlatan bir irfan dersidir.
Küllî Nefs'in Aynasında Tecellî Eden Suretler
Mevlânâ Hazretleri’nin dilinde Nefs-i Külli, bazen engin bir denize, bazen de üzerinde yazı yazılan bomboş bir levhaya benzetilir. O, kendiliğinden bir sureti olmayan, ama bütün suretleri kabul eden devasa bir aynadır. Akl-ı Küll, ilâhî emrin nuru ise, Nefs-i Külli de bu nurun yansıyarak bütün âlemlerin "suretlerini" oluşturduğu mahaldir.
Mesnevî’deki sayısız hayvan hikâyesi, bu hakikati anlamak için birer anahtar gibidir. Aslan, fil, tavşan... Her biri, Nefs-i Külli aynasına yansıyan ilâhî bir sıfatın bu âlemdeki gölgesidir. Aslan, Hakk’ın Kahhâr isminin; ceylan, Cemîl ve Latîf isimlerinin bir tecellîsidir. Bütün bu farklı suretler, aslında aynı Nefs-i Külli denizinin dalgalarıdır. Dalgalar şekil olarak farklıdır, ama hepsi de özde sudan başka bir şey değildir.
Hazret-i Mevlânâ, "Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil" derken, bu hakikate işaret eder. Zâhirde aslan ceylanı yer; bu bir ayrılık gibi görünür. Bu, "fark" âlemidir. Ama hakikat nazarında, Kahhâr isminin tecellîsi, Latîf isminin tecellîsi üzerinde hükmünü icra etmektedir. Her ikisi de aynı Küllî Nefs’in sahnesinde rolünü oynar. Bu, zıtların birliğini idrak etme makamı olan Cem makamı’dır.
Sâlikin yolculuğu, kendini ayrı bir dalga zannetme gafletinden uyanıp, denizin kendisi olduğunu anlama yolculuğudur. Mesnevî, bu yola çağıran bir davetiyedir. Her hikâye, sâlike "Sen sandığından daha fazlasısın. Kendi cüz’î dalgalanmalarında boğulma, denize dön!" diye fısıldar. Bu dönüş, mürşid gemisine binerek, yani bir İnsân-ı Kâmil’in rehberliğine teslim olarak mümkündür. Çünkü İnsân-ı Kâmil, Nefs-i Külli’nin en saf, en parlak aynasıdır.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Nefs-i Külli
Nefs-i Küllî, tek başına duran bir direk değil, âlemi ayakta tutan nice sütundan biridir ve diğerleriyle mânâsı tamamlanır.
Nefs-i Küllî'nin en yakın yoldaşı, onun zuhûr sebebi olan Nefes-i Rahmani'dir. Cenâb-ı Hakk'ın "kün" (ol) emriyle âlemleri varlık sahasına çıkaran o ilâhî "nefes", Nefs-i Küllî'yi bir dokuma tezgâhı gibi kullanır. Nefes-i Rahmânî, varlığın imkânlarını taşıyan feyz ise, Nefs-i Küllî bu feyzin üzerine işlendiği, bütün mevcudâtın suretlerinin belirdiği alıcı ve doğurgan bir levhadır.
Bu ilâhî dokuma tezgâhında en kâmil desen ise İnsan-ı Kamil'dir. Eğer Nefs-i Küllî, bütün âlemlerin ruhu ise, İnsan-ı Kâmil de o küllî ruhun yeryüzündeki en berrak aynası, en şuurlu özetidir. İnsan-ı Kâmil, kendi cüz'î nefsini arındırmış, böylece kendi varlığında Nefs-i Küllî'nin şuuruna ermiştir. O, Akl-ı Küll'ün bilgisiyle Nefs-i Küll'ün hayatını kendi varlığında birleştirmiş, kevnî nikâhın en mübarek meyvesi olmuştur. Sâlikin seyr-i sülûktaki bütün gayesi de, kendi cüz'î nefsini terbiye ederek bu küllî şuura ulaşmaktır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini teşkil eden üç ana pınar, Nefs-i Küllî hakikatine farklı pencerelerden bakarak birbirini tamamlar.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendi Hazretleri'nin sohbetlerinde Nefs-i Küllî, sâlikin her gün yaşadığı canlı bir hakikate dönüşür. O, bu meseleyi "baba" (Akl-ı Küll) ve "anne" (Nefs-i Küllî) misaliyle anlatır. Bütün âlemlerin zuhûru, bu iki aslın izdivacından hâsıl olmuştur. Terzibaba Hazretleri için bu, aynı zamanda sülûk yolunun da kendisidir. Mürşid-i Kâmil'in sohbetiyle sâlikin kalbinde "veled-i kalb", yani mânevî çocuk doğar. Bu, cüz'î nefsin Küllî Nefs'te eriyerek yeniden, Hakk ile doğmasıdır.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise meselenin vücûdî temelleri ortaya konur. Füsûs, bize Nefs-i Küllî'nin, Hakk'ın "Emr"inden zuhûr eden Rûh'tan (Akl-ı Küll) sonra gelen ikinci temel taayyün olduğunu öğretir. O, varlığın alıcı kutbudur; bütün cüz'î nefislerin ondan birer parça olarak fıtrat-ı asliyye üzere ayrıldığı ana kaynaktır. İbn Arabî, bu ilâhî düzeni tenzih ve teşbih kanatlarıyla, zıtların birliği (cem') makamıyla açıklar. Füsûs'un bakışında Nefs-i Küllî, varlık mertebelerinin nizamını anlamak için vazgeçilmez bir anahtardır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i ise bu hakikati bir aşk destanına dönüştürür. Hazret-i Pîr, bu mânâları hikâyelerin ve sembollerin içine gizler. Kamışlıktan koparılmış neyin feryadı, cüz'î ruhun aslı olan Nefs-i Küllî'ye duyduğu özlemin terennümüdür. Mesnevî'de yol, akıl yürütmekten ziyade "aşk" ile yanmaktır. Cüz'î nefs, kendi bencilliğini ancak aşk ateşinde eriterek aslına, yani o her şeyi kuşatan Küllî Nefs'e kavuşabilir. Mevlânâ'nın dilinde Nefs-i Küllî, aklın durduğu, aşkın konuşmaya başladığı yerdir.
Değerlendirme
Nefs-i Küllî, âlemlerin nasıl halk edildiğine dair bir bilgi olmanın ötesinde, insanın kendi hakikatine nasıl ereceğine dair canlı bir yol haritasıdır. O, varlığın dişil, alıcı, kuşatıcı ve doğurgan yüzüdür; Hakk'ın Cemâl sıfatlarının tecellî ettiği engin bir ayna gibidir. Akl-ı Küll'ün Celâlî yönü olmadan eksik kalacağı gibi, Nefs-i Küllî'nin bu Cemâlî rahmeti olmadan da varlık bahçesinde tek bir çiçek bile açmazdı. Sâlikin vazifesi, kendi cüz'î nefsini bir diken olmaktan çıkarıp, bu Küllî bahçenin en güzel güllerinden biri kılmaktır. Bu ise ancak bir Mürşid-i Kâmil'in himmetinde, aşk ve mücahede ile cüz'î varlığını Küllî varlığa feda etmekle mümkündür. Nihayetinde Nefs-i Küllî'yi bilmek, onu okumak değil, kendi cüz'î nefsini terbiye ederek o Küllî denize bir damla misali katılmak ve o denizin kendisi olmaktır.