Tarikat
Hakk’a giden yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir derler. Lâkin bu yolların içinde bir anayol, bir şah damarı vardır ki, o da muhabbetle, edeple, bir rehberin elinden tutarak yürünen yoldur. Bu yola Tarikat denir. Tarikat, şeriatın kabuğunu kırıp öze inme, lafızdan mânâya geçme, bilmekten olma hâline bürünme sanatıdır. Dört kapının ikincisidir; şeriatın temelleri üzerine kurulmuş, hakikat göğüne uzanan bir merdivendir. O, kuru bir bilgi yığını değil, yaşayan bir organizma, kalpten kalbe akan bir feyz nehridir. Terzibaba mektebinde tarikat, yolda oyalanmak için değil, menzile en kestirme ve en emniyetli şekilde vasıl olmak için binilen bir Burak’tır. O, esmâ mertebesinde seyr etmenin, Hakk’ın güzel isimlerinin tecellîlerine ayna olmanın usûl ve erkânını öğreten irfan mektebidir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Her yolculuk bir arayışla başlar. Kalpteki o sönmeyen ateşi, o dinmeyen sızıyı dindirecek bir suyun aktığı kaynağa giden yola Tarikat denir. Lügat mânâsı “yol, usûl, hâl, gidişat” olan bu kelime, tasavvuf ıstılahında, sâliki yani yolcuyu, Cenâb-ı Hakk’a ulaştıran mânevî eğitim yolunu ve bu yolun usûl ve erkânını ifade eder. Bu yol, avamın yürüdüğü geniş caddelerden ayrılan, hassas kalplerin seçtiği bir patikadır.
Şeriat gibi Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) getirdiği nurlu bir anayasa varken bu patikaya neden ihtiyaç duyulduğu sorusunun cevabını, bu yolların büyükleri hayatları ve eserleriyle vermiştir. Onlar, şeriatı inkâr için değil, tam aksine onun bâtınını, özünü yaşayabilmek için bu mânevî eğitim halkalarını kurmuşlardır. Terzibaba Hazretleri bu zarureti şöyle ifade eder:
Eğer biz şeriat mertebesi itibariyle Hakk’a varabilmiş olsaydık, bizden evvelki büyüklerimiz tarikat sistemlerini koymazlardı. Biz onlardan daha mı akıllıyız “tarikat yoktur” derken. Bir Muhiddin-i Arabi var ki, O’na dünyalar feda olsun, bir Abdül Kerim Cili var ki hepimiz feda olalım ona, bir anda gel dediğinde hepimiz canımızı feda edelim, o kadar muazzam ve muhteşem insanlardır.
Şeriat, bedenin amelidir; Tarikat ise kalbin. Şeriat, işin zâhirî, yani dış yüzüyle ilgili kuralları koyar; Tarikat ise bâtınî, yani iç dünyamızdaki yolculuğun adabını öğretir. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Sadece şeriatle yetinmek, bir haritanın üzerinde durup kendini yolculuk yapmış sanmaya benzer. O haritayı eline alıp yola revan olmanın, o yoldaki tehlikelerden korunup menzile selametle varmanın usûlüne Tarikat denir. Muhyiddin İbn Arabî, Abdülkadir Geylanî gibi kâmil zatlar, bu yolun işaret taşlarını döşemişlerdir ki, arkadan gelenler yollarını şaşırmasın. Onların bu sistemleri kurması, bir keyfiyet değil, bir rahmet tecellîsidir. Terzibaba Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, Tarikat, “hangi yol daha kestirme daha emniyetli” sorusunun cevabıdır.
İslam’ın bütüncül bir şekilde yaşanabilmesi, yani hem zâhirin hem bâtının hakkının verilebilmesi için bu mertebelerin bilinmesi elzemdir. Bu, bir binanın katları gibidir. Temelsiz bina olmaz, en üst kata da alt katlardan geçmeden çıkılmaz.
İslam dininin zahir ve batın yaşayabilmesi için veya insanlar tarafından yaşanılabilmesi için dört ana bölümün bilinmesi gerekiyor. Hakiki islamın anlaşılabilmesi için yaşanılabilmesi için bu dört bölüm dediğimiz gibi Şeriat bölümü, Tarikat bölümü, Hakikat bölümü, Marifet bölümü.
Bu dörtlü taksimat, dinin parçalandığı anlamına gelmez. Tek bir hakikatin, yani Şeriat-ı Muhammedî’nin farklı idrak seviyelerindeki yaşanış biçimini gösterir. Şeriat, okyanusun sahilidir; herkesin girip abdest alabileceği, serinleyebileceği yerdir. Tarikat, o sahilden denize açılmaya cesaret edenlerin bindiği gemidir. Hakikat, o okyanusun derinliklerindeki incileri çıkarmaktır. Marifet ise, okyanusun kendisi olmaktır. Hepsi aynı suyun, aynı hakikatin farklı mertebeleridir.
Tarikat’ın motoru zikir, dümeni edep, yakıtı muhabbet, kaptanı ise Mürşid-i Kâmil’dir. Bu geminin en önemli azığı ise sohbet halkalarında paylaşılan mânevî gıdadır. Sohbet, kuru bir ders anlatımı değil, bir hâl alışverişidir. Mürşidin kalbinden, dinleyenlerin kalbine doğru akan bir feyz pınarıdır. Sohbet, bir plana, bir kitaba harfiyen bağlı kalarak yapılmaz. O, her defasında yeniden, o anki meclisin hâline, oradaki ruhların ihtiyacına göre şekillenen canlı bir tecellîdir. Terzibaba Hazretleri’nin bir sohbetine başlarkenki sözleri, bu sırrı aralar:
Bugün 13/02/1999 Cumartesi günü İzmirde Feray Hanımların evinde bulunuyoruz, sohbetimize başlayalım inşeallah yavaş yavaş, cenab-ı Hakk gayb aleminden neler ihsan eder görürüz.
Tarikat yolunun özü teslimiyettir. Mürşid dahi kendi ilmine, birikimine güvenerek değil, o anda Cenâb-ı Hakk’ın gayb âleminden ne lütfedeceğini bekleyerek söze başlar. Çünkü bilir ki, konuşan ve konuşturan O’dur. Sohbet meclisi, Hakk’ın bir tecellîgâhıdır ve oraya o an için ne lazımsa, hangi ilim, hangi hikmet, hangi teselli inecekse, o ihsan edilir. Her sohbet, bu yüzden eşsiz ve biriciktir.
Bu ilahî ikramların kaybolup gitmemesi, sadece o mecliste bulunanlarla sınırlı kalmaması da yine bu yolun büyüklerinin bir hassasiyetidir. Söz uçar, yazı kalır. Mânânın, feyzin kaybolmaması, daha geniş kitlelere ve gelecek nesillere ulaşması için bu sohbetler kaydedilir, yazıya geçirilir. Bu, Tarikat’ın bir eğitim metodu olarak ne kadar sistemli ve kuşatıcı olduğunun da bir delilidir.
Aslında bunlar tekrar değil eğitim gereği başkalarına da aktarılması gereken bilgilerdir. Ancak aynı mevzu değişik zamanlarda değişik mertebeleri itibari ile yine de aynı sohbet değildir, her sohbetin kendine ait özelliği olduğundan, yine onların hepsi ayrı sohbetlerdir. Bu vesile ile ses kayıtlarını yazı kayıtlarına döndüren bütün kardeş ve evlâtlarımıza emekleri yönü ile teşekkür eder, Cenâb-ı Hakk’tan dünya ahret saadeti ve ilâh-i idrakler dilerim.
Bu ifadeler, Tarikat yolundaki eğitimin canlılığını ve sürekliliğini gösterir. Aynı mevzu, farklı bir zamanda, farklı bir mecliste, farklı bir hâl ile konuşulduğunda artık o aynı sohbet değildir. Çünkü hitap edilen idrakler, açılan kalpler farklıdır. Sohbetleri yazıya dökmek, o anki tecellîyi bir nebze olsun muhafaza altına almak, o ilahî ziyafetten daha çok insanın istifade etmesini sağlamaktır. Bu, aynı zamanda bir silsile, bir aktarım geleneğinin de devamıdır. Kalpten kalbe akan mânâ, kalem aracılığıyla kağıda dökülür ve oradan da okuyanın kalbine bir tohum olarak ekilir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Tarikat: Aslı ve Mertebesi
Yolun kendisini, yani Tarikat mertebesini doğru anlamak, hedefe vasıl olmak için elzemdir. Tarikat, lügat manasıyla sadece "yol" demek değildir; o, Şeriat denizinden sonra girilen, muhabbetle coşan bir irfan nehridir. Şeriat, Hakk'ın umuma hitap eden zahirî emridir; tarikat ise o emrin bâtınına, özüne doğru yapılan hususi bir yolculuktur.
Bu yolculuk bir ihtiyaçtan doğmuştur. Eğer şeriatın zahirî ahkâmı kişiyi Hakk'a vasıl etmeye tek başına yetseydi, o büyük veliler yeni bir usûl ortaya koymazlardı. Onların açtığı bu yollar, bir keyfiyet değil, bir zarurettir. Bu, şeriatı inkâr etmek değil, bilakis şeriatın ruhunu ihya etmektir. Tarikat, şeriatın temeli üzerine kurulmuş ikinci kattır. Temelsiz bina olmayacağı gibi, tek katlı bir evde oturmak isteyen de oturabilir; lakin daha yukarıdan seyretmek isteyen, üst katlara çıkmak zorundadır.
Şeriattan Tarikata: Duygu ve Muhabbetin Doğuşu
Tarikat katına çıkınca şeriatta yapılan ibadetler terk edilmez; bilakis, o ibadetlere bir ruh, bir can, bir muhabbet katılır. Tarikat, şeriatın kuru bilgisine ve suretine, aşkın ve duygunun mayasını çalar.
Tarikatın şeriattan bir farkı duygunun biraz üretilmiş olmasıdır, zikirlerle ilahilerle ve geçmiş peygamberlerin ve velilerin hayat hikayeleri anlatılmakla menkıbe anlatılmakla biraz muhabbet arttırılıyor ama mertebe ve ilim yönünden fazla bir yere gidilememiş oluyor.
Hazret-i Pîr'in bu sözü, meselenin özüdür. Şeriat mertebesinde bir "yap" ve "yapma" emri vardır. Bunlar, dinin iskeletidir. Tarikat ise bu iskeletin üzerine et, kan ve can giydirir. Zikir halkaları, okunan ilahiler, evliya menkıbeleri, sâlikin kalbinde donmuş olan o zahirî bilgiyi eritip bir muhabbet seline dönüştürmek içindir. Şeriatta "Allah birdir" bilgisi akıldadır; tarikatta bu bilgi, zikirle kalbe iner ve "Allah!" nidasıyla aşka dönüşür.
Bu durumu, Hazret-i Pîr'in Fâtiha-i Şerif'in ilk ayetini mertebelere göre izahında görürüz:
“Elhamdülillahi rabbil alemiyn” Fatiha-ı Şerifi okumaya başladığımız zaman birinci mertebede yani şeriat mertebesinde ya rabbi verdiğin nimetlere teşekkür ederim şükür babında, işte şunu şunu verdin teşekkür ederim diye şükür babında birinci hamd budur. İkinci Hamd tarikat mertebesi itibariyle sena, övmek ya rabbi sen bana bunu verdin, buradaki ifade değişiyor... Tarikat mertebesinde biraz muhabbet var, yani bir şey bekleme yok, rabba övgü vardır, sena Hamdın karşılığı övgüdür. Yani kelime karşılığı övgüdür, teşekkür değildir... Yani Cenab-ı Hakk ona bir şey vermese de o kişi muhabbetinden O’nu övüyor.
Şeriatta hamd, bir nimet karşılığı yapılan bir teşekkürdür. Tarikatta ise hamd, bir karşılık beklemeksizin yapılan bir övgüye, bir sena'ya dönüşür. Artık sâlik, "Bana nimet verdiğin için şükürler olsun" demez; "Sen övülmeye layık olduğun için, varsın ve birsin diye Seni övüyorum yâ Rabbi!" der. Bu, duygunun ve muhabbetin eseridir.
Dört Kapı, Tek Yükseliş: Seyrin Şakûlî Hakikati
Bu yolculuğu, yani şeriattan tarikata, oradan Hakikat ve Marifet kapılarına uzanan Seyr-i Sülûk'u, yan yana dizilmiş odalar gibi düşünmek yanılgıdır. Bu, yatay bir gezi değil, dikey, yani şakûlî bir yükseliştir. Her mertebe, bir alttakini içinde barındırır ama idrak seviyesi tamamen farklıdır.
Birleştiği zannediliyor. Bakın o kadar çok mertebeler var ki, hepsi Hakk yolu. Biz bunu yatay zannediyoruz. Halbuki bu şakûlî bir yükseliş. Barometre gibi. Hava ısındığı zaman nasıl barometre yukarı çıkıyor? Yine aynı yol. Aynı yol ama aynı mertebede birleşmiyor, yolda birleşiyor da. Yukarıya çıkanın hali başka oluyor. Aşağıdaki kalan aşağıdan değerlendiriyor. Yukarı çıkan yukarıdan değerlendiriyor. Onun için ihtilaf oluyor.
Bu barometre misali, mertebe farkından kaynaklanan ihtilafı açıklar. Cıva aynı cıvadır, tüp aynı tüptür, ama hava basıncı değiştikçe cıvanın seviyesi değişir. Yol aynı yoldur, Kur'an aynı Kur'an'dır, Peygamber aynı Peygamber'dir. Lakin sâlikin manevi atmosferi, yani idrak seviyesi yükseldikçe, aynı hakikatlerin bambaşka veçheleri ona açılır. Şeriat ehli, tarikat ehlinin zikrine "Bu dinde var mı?" diye bakar. Tarikat ehli de hakikat ehlinin "Varlık birdir" sözünü anlayamaz. İhtilaf, bu şakûlî yükselişteki seviye farkından kaynaklanır.
Bu dört kapıyı Hazret-i Pîr, iki ana eğitim grubu olarak tasnif eder:
Hakikat ve Marifet ayrı bir eğitim gurubu Şeriat ile Tarikat birbirinin devamı olan ilk gurubu oluşturmakta. Yani Tarikat mertebesi Şeriat mertebesinin biraz yoğunlukla çalışıldığı mertebedir duygular ilavesiyle ama kanaat aynıdır ötelerde olan bir Allah’a yönelme vardır...
Şeriat ve Tarikat, "ilk eğitim grubu"dur. Her ikisinde de temel kanaat, Hakk'ın "ötelerde" olduğu yönündedir. Şeriat ehli O'na amelleriyle ulaşmaya çalışır, tarikat ehli ise amellerine muhabbeti de katarak, daha bir aşk ile yönelir. Fakat hedef hâlâ uzaktadır. Hakikat kapısından içeri girildiğinde ise bu "ötelerdeki Allah" anlayışı yıkılır ve "Ben size şah damarınızdan daha yakınım" (Kaf, 50/16) sırrı açılmaya başlar. Lakin o kapıya varabilmek için tarikat köprüsünden geçmek, o muhabbet ateşinde pişmek gerekir.
Her Mertebenin Öğretmeni ve Yolda Kalma Tehlikesi
Bu şakûlî yükselişin her katının bir de öğretmeni, bir mürşidi vardır. Nasıl ki ilkokul hocası üniversitede ders veremezse, her mertebenin rehberi de kendi mertebesinin ilmini talim ettirir.
Şeriat mertebesinde cami imamları, üniversitedeki hocalar şeriat mertebesinin eğiticisidir. Tarikat mertebesinin eğiticisi şey efendilerdir, Hakikat mertebesinin eğiticisi arifler, Marifet mertebesinin eğiticisi ise Arif-i Billahlar. Bir insan Arif-i Billah ise Ariflik yapar, Şeyhlik yapar, imamlık yapar gerektiğinde çünkü o mertebelerden çıkmıştır... Ama ilkokul hocası ortaokulda reçetesi geçmez.
Bu tasnif, yolu ve yolcuyu tanımak için elzemdir. Cami imamı, şeriatın zahirî hükümlerini öğretir. Tarikat şeyhi, müridini zikirle, sohbetle, muhabbetle terbiye eder, onu Esma Mertebesi'nde seyr ettirir. Fakat bir şeyh, eğer kendisi Hakikat Mertebesi'ne, yani Sıfat Mertebesi'ne vasıl olmamışsa, müridini de oraya taşıyamaz. Onu tarikat dairesi içinde döndürür durur.
Yolun en büyük tehlikelerinden biri budur: Yolu menzil zannetmek. Tarikat bir amaç değil, bir araçtır. Bir üst mertebeye ulaştırmayan her yol, atıldır.
Ama biz de diyoruz ki, bir tarikat ki hakikatı yoksa, yani tarikat mertebesi var ama hakikate ulaştıramıyorsa, o da atıldır. Tekrar bir hakikat ki marifete ulaştıramıyorsa o da bulunduğu yerde atıldır, yani diğerlerine göre üsttedir, ama bulunduğu yerde orada kalmıştır.
Tarikatın muhabbeti, zikrin lezzeti, şeyhe olan sevgi o kadar tatlı gelebilir ki, sâlik bu halde kalmak ister. Bu, yol üzerindeki güzel bir menzilde konaklayıp, asıl hedefe gitmeyi unutmaya benzer. Şeyh muhabbeti, Hakk muhabbetine köprü olması gerekirken, kendisi bir perde haline gelebilir. Zikir, Hakk'ı hatırlatması gerekirken, zikrin kendisi bir alışkanlık olabilir. Bu sebeple tarikat, kişiyi Hakikat'e hazırlayan bir fidanlık olmalıdır; ömür boyu içinde kalınacak bir konfor alanı değil.
Madde Perdesi ve Bâtına Yolculuk
İnsanı bu yükselişten alıkoyan en büyük engel, kendi şartlanmalarıdır.
O kadar yazık oluyor ki zamanlarımıza emin olun bu alem nur aleminden başka bir alem değildir. Ama bizim zahir şartlanmamız bizi evvela batınımıza yönelmekten alıkoyuyor, en büyük perde de bu madde perdesidir. Daha batınına giremiyoruz da Haddine ve Matlaı’na nasıl gireceğiz.
En büyük perde, madde perdesidir. Gözümüzü sadece zahire, dış dünyaya çevirmişiz. Bu şartlanma, bizi kendi içimize, kendi bâtınımıza dönmekten alıkoyuyor. Halbuki asıl yolculuk içe doğrudur. Kişi kendi bâtınına yolculuk yapmadan, Hakk'ın Vücûd mertebelerindeki sırlarına nasıl aşina olabilir?
Tarikat, bu bâtına açılan ilk kapıdır. Zikir, tefekkür, rabıta gibi usûller, sâlikin dikkatini dış dünyadan çekip kendi içine yöneltmesi için verilmiş araçlardır. Ruhun da beden gibi gıdaya ihtiyacı vardır.
Ruhumuzun beslenmesinin iki yönü var: Birisi zikir, birisi tefekkür. İlim yani, tefekkür. İşte zahir dinin veremediği saha burasıdır.
Zahirî din, yani sadece şeriat mertebesinde yaşanan din, bedenin amelleriyle meşguldür. Bu gereklidir, ama yeterli değildir. Ruhun gıdası olan zikri ve tefekkürü, yani irfan ilmini veren ise tarikat ve devamındaki mertebelerdir. Tarikat, bizi dışımızda aradığımız Hakk'ın, aslında kendi içimizde, "can içinde can" olduğunu idrak etmeye hazırlayan bir okuldur.
“Ben arar idim taşrada o can içinde can imiş “ diyor. yani dışarıda arar idim halbuki o canımın içinde can imiş diyor. hani “ Çık aradan kalsın yaradan” demişler ya, işte buna ulaşmak için evvela kişinin kendine ulaşması lazımdır... kişi kendine ulaşamazsa Hakk’a da ulaşmasına yol yoktur.
Tarikat; şeriat binasının üstüne muhabbet harcıyla örülmüş, insanı Zât Mertebesi'ne ulaştıracak olan Hakikat ve Marifet katlarına çıkaran bir merdivendir. Bu merdivenin basamakları zikir, fikir ve sohbettir. Öğretmeni, kâmil bir mürşiddir. Tehlikesi, merdivende oyalanmaktır. Gayesi, sâliki ötelerde aradığı Hakk'ın, kendi şah damarından daha yakın olduğu idrakine hazırlamaktır. O, Peygamber Efendimiz ve Ashâbının isimsiz olarak yaşadığı halin, sonraki devirlerde sistemleşmiş, isimlendirilmiş halidir.
Terzibaba Geleneğinde Tarikat'in Yaşanması
Tarikat kapısının ne olduğu ve şeriat temeli üzerine nasıl bina edildiği anlaşıldıktan sonra, bu yolun nasıl yürüdüğüne, yani tarikatın yaşanmasına bakmak gerekir. Bilmek başkadır, olmak başkadır. Haritaya bakarak menzile varılmaz; o haritayı eline alıp yola revan olmak icap eder. Tarikat, bu yola revan olmanın adıdır, usûlüdür, edebidir.
Tarikat: Vasıta, Gaye Değil
Her şeyden evvel şunu kalbe ve akla nakşetmeliyiz: Tarikat, ismi üzerinde, bir yoldur. Bir vasıtadır. Yolun kendisi, varılacak yer değildir. Yola, yolda kalmak için değil, menzile ulaşmak için çıkılır. Eğer bir kimse yola çıkıp da yolun güzelliğine aldanır ve orada oyalanırsa, menzile varma niyetinden sapmış olur. Terzibaba İrfan Mektebi'nin kurucusu Necdet Ardıç Efendi'nin bu husustaki uyarısı önemlidir:
Eğer gayemiz Hakikat ve Marifete ermekse tarikatta kalmamamız lazımdır demekle tarikat dışına çıkalım demek istemiyorum, yolda kalmamamız lazımdır, demek istiyorum. Eğer yol ehliysek hedef ne ise oraya ulaşmamız gereklidir. Biz dün yola çıktık eğer yani bir tarikata girdik, İzmir yoluna girdik, tarikata girdik demek yani bir yola girdik, eğer akşam kaldığımız yerde kalmış olsaydık buraya ulaşamayacaktık. Akşam kaldığımız yerde yani yolun her hangi bir yerinde değil, kilometresinde kalmak değil, orada oyalanmak değildir, hedefe varmaktır.
Tarikata girmek, bir hedefe doğru yola çıkmaktır. Şeriat kapısında bedeni amellerle yoğrulan sâlik, tarikat kapısında zikirlerle, menkıbelerle, muhabbetle duygularını harekete geçirir. Ancak bu duygusal coşkunluk, bu muhabbet hali, yolun kendisi zannedilirse, en büyük perde olur. Hakikate ulaştırmayan bir duygusallık, sâlikin basiretini örten bir sis olur.
Bu yolculuk, yaya yürümek gibi değildir. Hakk yolu uzundur, ömür kısadır. Bu sebeple süratli vasıtalara binmek gerekir. Bu vasıtalar, insanın kendi idrakindedir.
İşte şeriat mertebesinde yaptığın çalışmalar kas gücüyle, yani yaya, fizik bedeninle aldığın yolculuğa benzemekte. Tarikat mertebesi itibari ile yaptığın aynı ibadet arabaya binip de gitmek hükmünde. Yani sürat almakta... Ama hakikat mertebesinde yaptığın ibadet, bir saatlik uçak yolculuğu ölçüsünde. Uçakla bir saatte ne kadar yol gidersin? ... O bile yeterli değil. Bak, hakikat mertebesi bile yeterli değil. İşte kutrunu aşman için, marifet mertebesi, yani füze, yani dünya çekim alanında kurtulmak. O zaman miraç olmakta.
Şeriatta yaya yürüyen sâlik, tarikatta arabaya biner, hakikatte uçağa biner. Marifette ise füzeye binip kevnî çekim alanlarından kurtulur ve kendi miracına erer. Lakin vasıta ne kadar hızlanırsa hızlansın, yolcu yerinde sayıyorsa, motor boşuna çalışıyor demektir. Yirmi beş yıldır aynı tarikatın içinde olup da halinde, idrakinde bir değişiklik olmayan kimse, motoru çalışan ama el freni çekili bir arabada oturana benzer.
Efendim ben 25 senedir falan tarikatın müridiyim, elhamdülillah benim şeyhim Gavs’dır, işte 50 bin de günde tesbihim var, ism-i Celal çekiyorum. Eyvah bir bakıyorsun garibin haline 25 senedir “Ettehıyyatü” ye oturmuş bir türlü selam verip te kalkamıyor. Ne manzarası değişmiş ne bilgisi artmış, ne de görgüsü artmış, manzarası değişen insanın bilgisi de artacaktır, görgüsü de artacaktır...
Yol aldığının ispatı, manzaranın değişmesidir. Dün anlamadığın bir ayeti bugün anlamaya başlamışsan, dün kızdığın bir hadiseye bugün hikmet nazarıyla bakabiliyorsan, dün "ben" dediğin yerde bugün daha az "ben" diyorsan, tekerlek dönüyor demektir.
Seyr-i Sülûkun Yakıtı: Zikir, Himmet ve Teslimiyet
Bu manevi vasıtayı yürüten gücün kaynakları muhteliftir, ama üç tanesi öne çıkar: Toplu zikir, mürşidin himmeti ve sâlikin teslimiyeti.
Tarikat hayatının merkezinde zikir vardır. Zikir, bir anma, bir hatırlama, bir uyanma halidir. Özellikle cemaatle, bir mürşid-i kâmilin idaresinde yapılan zikir halkası, tek tek yapılan zikrin çok ötesinde bir manevi güç üretir. Terzibaba, bu sırrı feyz-i Akdes ve feyz-i Mukaddes kavramlarıyla açıklar:
Bakın evvela mürşit “La ilahe İllallah” diyor izin aldıktan sonra feyz-i Akdes yani en mukaddes feyiz kendi kelamından ortaya çıkıyor, arkadan dervişlerle birlikte La ilahe başlaması Feyz-i Akdesten feyz-i Mukaddese geçişi oluyor. Yani o tecellinin çevresindeki halkaya geçişi oluyor. Demek ki birlikte çekilen zikrin ne kadar büyük bir feyzi var özelliği var, işte onun için dergahlarda öyle toplu zikirler yaparlar...
Feyz-i Akdes, Zât'tan doğrudan doğruya kâmil insanın kalbine inen tecellîdir. Mürşid, bu tecellînin mazharı olur. Zikri başlattığında, o feyiz onun lisanından ve halinden etrafa yayılmaya başlar. Bu yayılıma da feyz-i Mukaddes denir. Dervişler, bu feyiz halkasına dahil olarak, tek başlarına ulaşamayacakları bir manevi atmosfere girerler. Bu, bir mıknatısın etrafına dizilmiş demir tozlarının, mıknatısın manyetik alanına girerek hep birlikte hizaya gelmesi ve kendilerinin de birer küçük mıknatısa dönüşmesi gibidir.
Bu manevi alışverişin ve aktarımın latif şekillerinden biri de himmet ve nisbet yoluyladır. Himmet, kâmil bir zâtın, manevi gücünü bir kimseye yöneltmesidir. Nisbet ise, bir tarikata veya bir mürşide ait olan manevi bağdır. Bu alışverişler bazen zuhuratta, rüya aleminde dahi gerçekleşebilir. Ancak bu sahanın ne kadar hassas ve hayale açık olduğunu da unutmamak gerekir.
“Pirlerden gelen o tarikatın yakınlık nurunu birbirimizin kalbine bir defada himmetle ilka etme” Bunlar hep tarikat kitaplarında yazar ama mümkün olan şeyler değildir bahsedildiği gibi istisnai olmak üzere olabilir ama bunlar sistem değildir kaide değildir, “İlka” demek sohbetin olmasıdır bir defada şu olabilir bir insan bazı mevzu üzerinde düşünür düşünür de ona bir Hakk tarafından himmet olur o cümle ona açılmış olur bir defada bu olur sadece bir cümle olur bir konu olur sonsuz olan konuların bir defada aktarılması açılım yapması tamamen hayali bir düşüncedir.
"Bir defada her şeyi aktarma" gibi düşünceler, yolun gerçekliğinden ziyade hayal dünyasına aittir. Gerçek "ilka", yani mananın kalbe bırakılması, en başta sohbettir. Mürşidin kelamı, hali ve sükûtu ile yıllara yayılan bir eğitimdir. Bu eğitimde sâlike düşen en büyük vazife ise teslimiyettir. Kibrini, "ben bilirim" davasını kapının dışında bırakmaktır. Kibirle dolu bir kalbe irfan sığmaz. Hz. Ali Efendimiz'in "Bana bir harf öğretenin kölesi olurum" sözü, bu yolun edebini özetler.
...belki başka şeylerde kibir gurur olur olabilir ama eğitimde kibir gurur olmaz. Hz Ali Efendimiz ne diyordu, “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum” diyor.
Eğitimde kibir, sâlikin kendi kendine vurduğu en büyük darbedir. Mürşidine tam bir güven ve teslimiyetle bağlanmayan kimse, o feyizden ve himmetten nasibini alamaz.
Yolun Tehlikeleri: Duygusallık Sisi ve Surette Kalmak
Her yolun olduğu gibi, tarikat yolunun da tehlikeleri vardır. Bu yol kesenler dışarıda değil, insanın kendi içindedir. Bunların en tehlikelilerinden biri, muhabbetle karıştırılan ham duygusallıktır.
Şeriatın zahirî amellerinden bunalan nefse, tarikatın zikirleri, ilahileri bir şerbet gibi gelir. Bu, şeriattan tarikata geçiş için lüzumlu bir adımdır. Ancak bu duygusallık, hakikate geçişte en büyük engel, en kalın perde haline gelebilir.
Çünkü duygular insanı şartlandırır, akli yeteneğini bir sis gibi sarar gerçekleri anlayamaz. Nasıl ki bizlerde bir ilahi okuyorken Kur’an-ı Kerim okuyorken ağlarız gözümüzden yaşlar gelir o anda duygulanırız, güzel bir haldir hoş bir haldir, ama ilmi manadaki yönünü o duygular kapatır. ... Şeriattan tarikata geçerken duygulara ihtiyaç vardır çünkü şeriatta madde vardır, muhabbet yoktur daha muhabbetin oluşması için tarikata geçiş için duygular lazım lüzumludur ama tarikattan hakikate geçerken duyguların terk edilmesi lazımdır. Orada duygular mani olurlar, perde olurlar orada saf akla ihtiyaç vardır.
Bu, çok ince bir sırdır. Duygular, roketin birinci kademe yakıtı gibidir. Atmosferden çıkmak için gereklidir, ama uzay boşluğunda ilerlemek için o kademenin atılıp ikinci kademenin, yani "saf aklın" ateşlenmesi gerekir. Buradaki "saf akıl", kuru akıl yürütme değil, tecellîleri olduğu gibi idrak edebilen, perdesiz, arı duru bir basirettir. Duygusallık ise bu basiretin üzerine inen bir sistir. Ağlarken, coşarken yaşanan o anlık hal güzeldir; ama o halin hakikati anlaşılamazsa, sâlik o sisin içinde dönüp durur.
Bu durum, kişiyi "surette kalmaya" mahkum eder. Menkıbeler, birer ilham kaynağı olsun diye anlatılır. Ama amaç, o hikayeleri dinleyip duygulanmaktan ibaret kalırsa, o menkıbeler dahi perde olur. Sâlik, geçmişte yaşamış bir velinin kerametini dinleyip "ah" çeker ama kendi hayatında o ahlakı yaşamak için bir adım atmaz. Bu, aç olan birinin yemek tarifleri kitabını okuyup doymayı beklemesine benzer.
Yolculuğun Edebi ve Hakikati
Tarikat yolculuğu, her anı bir edep ve uyanıklık gerektiren bir yolculuktur. Sâlik, bedeniyle zikir halkasında otururken, kalbinin nerelerde gezdiğini de murakabe etmelidir. Yola çıkmış olmak, hedefe vardığın anlamına gelmez. Necdet Ardıç Efendi'nin bir hatırası, bu hali resmeder:
Meselâ 1982 yılında otobüste gidiyoruz, o zaman otobüste ne klima var, ne camlar açılıyor... Yol da gidiyoruz, şimdi arkadan birisi diyor ki: ”Ah, ah! Torunlar gözümde tütüyor.” daha yeni çıkmışız yola. Devam ediyor yolculuğumuz bakıyorsunuz, tepeler yok, ova gibi yerler, birisi diyor ki: “Ah bizim davarları, keçileri buraya bir yaysak ne güzel otlarlar.” diyor.
Tarikat sâlikinin hali de bazen böyledir. Dili "Allah" der, ama aklı dükkandaki hesapta, kalbi evdeki tasadadır. Bedeni otobüstedir ama ruhu geride bıraktığı köyündedir. Bu yolculuk, topyekûn bir varoluşla yolda olmayı gerektirir.
Bu yolculuktaki her eylemin bir zahiri, bir de bâtını vardır. Kurban ibadetini düşünelim. Zahirde bir hayvan kesilir, eti dağıtılır. Bu, şeriatın ve tarikatın zahirî uygulamasıdır. Ama hakikati nedir?
Şimdi biz gittik zahiren bir kurban aldık getirdik, kestik, kestirdik hayvanın canı gitti bize bir şey olmadı ki, kesmekten kasıt biraz canın acımasıdır. Biz ne yaptık, cebimizden Kurbanlık koyunun değeri kadar para verdik, para da bizim dışımızda kurbanlık da bizim dışımızda. Bizim özümüz ile ilgili bir şey olmadı.
Kurban, "yaklaşmak" demektir. Kişinin Hakk'a yaklaşmak için en sevdiği şeyden, yani kendi İsmail'inden, nefsani bir arzusundan vazgeçmesidir. O vazgeçişin canı acıtmasıdır. Can acımadıysa, özden bir parça kopmadıysa, o kurban sadece bir et kesme merasimi olarak kalır. Tarikat, bu zahirî eylemlerin ardındaki bu bâtınî manayı yaşama sanatıdır.
Aynı şekilde, sohbetin ve namazın da mertebeleri vardır. Menkıbe ve fıkıh sohbetleri yapılırken ezan okunduğunda, hemen namaza durulur. Çünkü namaz, o sohbetten daha üstün bir ibadettir. Lakin sohbet, Hakk'ın Zât'ından, birliğinden bahseden bir tevhid sohbeti ise, durum değişir. O sohbet, zaten namazın özü olan Hakk ile beraber olmanın ta kendisidir. O sohbet, "Hakk nöbeti"dir.
...sohbet eğer Allah’ı anlatıyorsa yâni tevhîd ve irfaniyet sohbeti ise işte bu sohbetin vakti, zamanı belli olmuyor. ... Tevhîd sohbetinde olanlar ise Hakk nöbetinde oluyorlar.
Bu, namazı terk etmek değil, ibadetin hangi mertebesinde olduğunu idrak etmektir. Tarikat yolcusu, bu ince idrakleri kazanarak, her anını Hakk'a doğru bir adıma dönüştürme gayretinde olan kişidir. Yolun kendisiyle oyalanmaz, vasıtanın hızına aldanmaz, duygusallık sisinde kaybolmaz, her an menzili gözetir. Bilir ki bu yolculuk, suretten sirete, dıştan öze, çokluktan Bir'e doğru yapılan mukaddes bir seferdir.
Füsûsu'l-Hikem'de Tarikat
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, Tarikat’ı, Şeriat’tan ayrı veya ona aykırı görmez. Tam aksine, onu Şeriat’ın özü, kalbi, en üst bölümü olarak takdim eder. Zira yaygın bir yanılgı, Şeriat’ı sadece fıkıh ilmine, yani bedenle yapılan amellerin zahirî hükümlerine indirgemektir. Oysa Şeriat, bir okyanustur.
Ne kadar büyük ilim olursa olsun tasavvuf ilminin üstünde olamaz, bu ilim şeriat ilminin bir bölümüdür demek ki tasavvuf ilminin de üstünde şeriat ilmi vardır. Çünkü şeriat (a.s.v.) Efendimizin getirdiği bütün bilgiler manzumesidir. Yani bütün oluşumlar manzumesidir. Tasavvufta bu ilimlerin bir bölümüdür. En üstü ama bir bölümüdür. Ancak şeriat ana kitabının bir şubesi, biz şeriat dediğimiz zaman fıkıh ilmini şeriat zannediyoruz. Tasavvuf şeriat ilimlerinden bir ilimdir. İşte şeriat, tarikat, hakikat, marifet bütün bu mertebeleri kapsamına alan ilmin adı şeriattır, Şeriat-ı Muhammedi.
Bu idrak, bütün kapıları açan anahtardır. Şeriat, bir ağacın kökü, gövdesi, dalları, yaprakları ve meyvesiyle bir bütündür. Sadece kabuğa bakıp “Ağaç budur” demek ne kadar eksikse, Şeriat’ı da sadece abdestin farzlarına hapsetmek o kadar noksandır. Tarikat ise o ağacın gövdesinden özsuyun yürümesi, Hakikat o suyun dallara ulaşması, Marifet ise o dallarda meyvenin zuhura gelmesidir. Hepsi tek bir ağaca, Şeriat-ı Muhammedi’ye aittir.
Şeriat mertebesinde insan, oturduğu yerde Hakk’a kulluk eder. Bu, temeldir. Lakin bir de yola çıkma, O’na doğru yürüme arzusu vardır. Bu yürüme fiilinin, bu yolculuğun adıdır Tarikat.
Şeriatta oturduğun yerde oturuyorsun. Yani zahiri şeriatta oturduğun yerde oturuyorsun ama hakikate doğru yola çıktığında yol kat etmen gerekiyor. İşte buna tarikat demişlerdir. Eskiden yolun adı tarikatmış. Şose yol, toprak yol, tozlu yol, dolambaçlı yol, kestirme yol. Eskiden yol kelimesi “tarik” ile ifade ediliyorken eskiden yol için “cadde” denseydi bugün tarikat kelimesi için “caddeler” diyecektik. Tarikat belirli bir grubu anlatmıyor, tarikat yol demektir.
Bu yolculuk, kulun kendi kendine başlattığı bir macera değildir. Bu, Hakk’ın kuluna olan Tenezzül’ünün bir yansımasıdır. Cenâb-ı Hakk, Zât’ının mutlak bilinmezliğinden sıfat ve esma mertebelerine tenezzül buyurarak kendini bildirir. Kelâmı olan Kur’an-ı Kerim de mertebe mertebedir. Bu mertebeler, sâlikin yol haritasıdır.
Kur’an’ın en az dört manası vardır diyor. Biri zahiridir, biri batınıdır, biri matlaıdır, biri de haddidir diyor. Ne kadar açık beyanıştir. Biri şeriat mertebesi, biri tarikat mertebesi, biri hakikat mertebesi, birisi de marifet mertebesidir. Zahiri kısmı herkesin anladığı kolayca şu şudur, bu budur… Tarikat mertebesindeki lisanı aaa “Rabb’ça” yani rububiyet mertebesi Rabb’çadır… İlk emir “OKU!” okuyamam kadir değilim nasıl okuyayım? Rabbinin ismiyle oku. Yani Rabb mertebesinden oku buyuruyor. Yani ikinci mertebeden anlat buyuruyor.
Tarikat mertebesinin sırrı buradadır. Lisanı “Rabb’ça”dır. Artık mesele, sadece zahirî emir ve yasaklar değil, terbiye eden, yontup şekil veren Rabb ile olan kişisel bağdır. Herkesin bir Rabb-ı has’ı, yani kendisine hâkim olan, onu terbiye eden bir İlâhî İsim terkibi vardır. Tarikat yolculuğu, kişinin bu özel Rabb’ini tanımasıyla başlar. Sâlik, bu yolda zikirle, riyazetle nefsini terbiye ederken aslında kendi Rabb-ı has’ının tecellileri altında yontulmaktadır. Asıl maksat, bu özel Rabların tesirinden kurtulup, bütün Rablerin Rabbi olan Rabb-ul erbab’a, yani İsm-i Câmi olan Allah isminin tecellisine vasıl olmaktır.
İşte bu erbab-ı hastan, Rabb-ul hastan yola çıkarak “men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” kendini nefsini tanıması yoluyla Rabbını tanıması Rabb-ı hasını tanıması rabb-ı hasını tanıdıktan sonra da oradan Rabb-ul erbaba doğru yolunu yöneltmesi yoluna seyrine devam etmesi işte bu hakikatleri bilmeyen insanlar diyorlar ki ne tarikat lazım, ne hakikat lazım, biz şeriatı yapıyorsak yapıyoruz, tamam işte, iş bitiyor başka bir şey yok diyorlar, neden o sahaya intikal edemediğinden o sahayı inkar etmektedir. Yapılması gereken şey Rabb-ul hastan Rabb-ul erbaba doğru yolculuk yapmaktır. İşte kim ki Rabb-ul erbaba ulaştı bu sefer bütün esma-i ilahiye Allah isminin kontrolünde olduğundan kendisinde zuhura gelen her türlü hale kendisi hakim olabilmektedir, Allah ismi camisine ulaştığı zaman.
Yusuf Suresi’nde geçen “Birbirinden farklı özelliği olan rabler mi daha hayırlı, yoksa Vâhid-ül Kahhar olan Allah mı?” (12:39) ayeti, bu hakikate işaret eder. Tefrikadaki, yani dağınıklıktaki Rablerin tesirinde kalanlar, henüz yola tam düşememiş, bir ismin tecellisiyle sevinip diğerinin tecellisiyle kahrolan nâkıs (eksik) insanlardır. Tarikat, bu dağınıklıktan cem’e, yani birliğe doğru yapılan bir seyahattir.
Ne var ki, her yolun tehlikeleri vardır. Tarikat’ın özü bir içsel yolculuk iken, zamanla bunun şekle, kıyafete, zikrin sayısına indirgenmesi tehlikesi baş göstermiştir. Şeyh-i Ekber’in ve onun izindeki ariflerin en çok uyardığı nokta, tarikat ile “tarikatçılık” oyununu birbirine karıştırmamaktır.
Bugün ne yazık ki tarikatçılık oynanıyor. Gerçek tarikat değil, kalmamış ortada zaten gerçek tarikat, eline sopa alıp sokaklarda gezmek, başına şal sarıp, potur takıp, yeşil elbise giyip, cüppe giyip dolaşmayı elinde tespih, sakal biz onu tarikat zannetmişiz. Gerçek tarikatla bunların ilgisi yoktur. Bazı tarikatların kendine has kıyafetleridir onlar. Ne yazık ki gözümüz ve aklımız şartlanmaya bağlı olduğundan bunları tarikat zannetmişiz, bunlar tarikatçılık oyunudur. Tarikatçılık tarikat ilmi değildir. Efendimiz (s.a.v.) böyle bir tarikat kurdu mu? Böyle bir şey getirdi mi? Getirmedi. O’nun zamanında bunların hepsi birlikte yaşanıyordu. Şeriatı da tarikatı da hakikat de marifeti de hepsi birlikte yaşanıyordu ve hiçbirinin kendine ait kıyafetleri yoktu.
Asr-ı Saadet’te bu mertebelerin hepsi bir arada ve en kâmil şekilde yaşanıyordu. Sahabe-i Kiram hem en âbid, hem en zâhid, hem en ârif idi. Onların tarikatı, Resûlullah’ın sohbetinde erimek, onun ahlâkıyla ahlaklanmaktı. Sonradan gelen büyük veliler, bu yolu daha sistemli hale getirerek, kendilerinden sonraki nesiller için takip edilebilir usûller vazettiler. Hz. Ebubekir (r.a.) kanalından gelen yol daha hafi (gizli) bir yol iken; Hz. Ali (k.v.) kanalından gelen yollar daha cehri (açık) ve coşkun bir yapıya sahip oldu. Bu farklılıklar, yolun zenginliğidir. Fakat öz kaybolup da geriye sadece kabuk kaldığında, yol, yol olmaktan çıkar, bir oyuna döner.
Bu dört mertebe, yani Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet, birbiriyle çatışmaz. Her biri kendi yolunda, kendi semasında seyreder. Her mertebenin bir imamı, onu yöneten bir Rabb’ı vardır. Şeriat ilmi ile Tarikat ilmi çarpışmaz; çünkü biri bedenin amelini, diğeri kalbin seyrini düzenler.
İşte şeriat ilmi ile tarikat ilmi çarpışmaz, tarikat ilmi ile hakikat ilmi, marifet ilmi her ilim kendi mertebesinde yani kendi yolunda seyrettiğinden çarpışma ihtmali mümkün değildir. Bireyler nasıl Rabb-ı haslarının tesiri altında gidiyorlarsa mertebeler de böyledir, mertebeyi idare eden Rabbın tesiri altında giderler, yolunda giderler… Tarikat mertebesinin de imamları vardır, hakikat mertebesinin de imamları vardır, marifet mertebesinin de imamları vardır, işte Arif diyorlar, Arif-i Billah diyorlar şeyh diyorlar.
Tarikat mertebesi, sâlikin mana ve duygular âlemine adım attığı yerdir. Şeriatın kesif âleminden sonra burası latif bir âlemdir. Zikirle, sohbetle kalpte bir yumuşama, bir duygu yoğunluğu, bir muhabbet hasıl olur. Bu hâl, madde perdesini, yani Şeyh-i Ekber’in tabiriyle “zulmet perdesini” yırtmak için elzem olan bir “nur”dur. Lakin bu nurun kendisi de bir perde olabilir.
Bir başka deyişle madde alemi dediğimiz şeriat alemini geçecek mana alemi dediğimiz duygular alemi tarikat alemi yaşantısını geçecek, ondan sonra hakikat alemine ulaşacak. İşte bu örtüye yapışıp kalmışlardır, duygu zevkleri içerisine düşmüş olan mü’minun da aynı şekildedir. Duygularla yaşamak güzel geliyor insanlara maddeye göre güzel şey ama hicaptır perdedir. Tarikat mertebesi duygular mertebesidir. Bu duygular güzel şeylerdir, ama bu duygular da insana perde oluyor. Ama şeriat mertebesinden yani zulmet perdesinden geçebilmek için nur perdesi gerekiyor… İşte tarikat erbabının hali nurani perde ile perdelenmektir.
Tarikat sohbetlerinde anlatılan evliya menkıbeleri, yaşanan vecd hâlleri, duyulan manevi lezzetler… Bunların hepsi güzeldir ve gereklidir. Sâlikin kalbinde, Veled-i kalp denilen manevi doğumun gerçekleşmesi için bu hazırlık şarttır. Ancak sâlik, bu lezzetlere takılıp kalırsa, o en güzel nurani perdeler, onu Hakikat’e ulaşmaktan alıkoyar. Maksat, bu duyguları yaşayıp onlara veda etmek ve daha ötesine, o duyguların kaynağı olan Hakk’ın kendisine vasıl olmaktır.
Günümüzde bu yolların ve tarikatların durumu, zamanın ve usullerin değişmesiyle farklı bir mertebe kazanmıştır. Çağımız, Marifet çağıdır. Hakikat ilminin, Zâtî ilimlerin konuşulduğu bir zamandır. Bu, önceki mertebelerin lüzumsuz olduğu manasına gelmez. Bilakis, o eğitimlerin artık çok daha hızlı, bireysel olarak ve daha yoğun bir şekilde yaşanması gerektiğini gösterir.
Onun için tarikatlar kapatılıyor, sistemleri bozuk artık, çalışma sahaları da müddetleri de doldu, geçti, tarikat seyri zamanı dünyada bitti artık, şeriat zamanı bitti, tarikat zamanı bitti, hakikat zamanı da sona gelmekte, şimdi dünyada marifet zamanı yaşanıyor… Ama bunlar peki, şeriat devri geçti, tarikat devri geçti, hakikat devri geçmek üzere peki bunlar yaşanmayacak mı? Yaşanacak bireylerde bireysel olarak yaşanacaktır. Çabucak eğitimi yapılacak ama ihtisas artık Zat mertebesinde sıfat mertebesinde olması lazımdır, ihtisasın ve genellikle genel eğitimin külli eğitimin cümle olarak sıfat mertebesinde Zat mertebesinde olması lazımdır.
Özetle, Şeyh-i Ekber’in irfan ufkundan bakıldığında Tarikat;
- Şeriat okyanusunun içinde, Hakikat sahiline doğru yapılan bir seyr-i sülûktur.
- Kulun, dağınık tecelliler olan Rabb-ı has’larının tesirinden kurtulup, birliğin tecelligâhı olan Rabb-ul erbab’a yolculuğudur.
- Şekle indirgendiğinde “tarikatçılık” denilen bir oyuna, öze odaklanıldığında ise İnsan-ı Kâmil mektebine dönüşen bir yoldur.
- Madde âleminin zulmanî perdesini yırtan, ancak kendisi de aşılması gereken bir “nuranî perde” olan duygular ve manalar âlemidir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Tarikat yolunda ilerleyen sâlikin karşısına öyle menziller çıkar ki, akıl orada durur. Şeriatın ve tarikatın ilk basamaklarında öğrenilen "O, şuna benzemez" şeklindeki Tenzih (Hakk'ı yaratılmışlardan ayrı tutma) bilgisi, bir noktadan sonra sâlikin önünde bir perdeye dönüşebilir. Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, bu perdeleri aralayan bir nur, zıt gibi görünen hakikatleri birleştiren bir Cem makamı davetidir. Bu makam, tarikatın sırrının açıldığı, "ikilik" zannının ortadan kalktığı bir idrak ufkudur.
Aklın ilk refleksi, Cenâb-ı Hakk'ı âlemden tenzih etmektir. Bu, yolun başında elzem bir adımdır. Lakin bu tenzihte aşırıya kaçmak, farkında olmadan Hakk'a bir sınır çizmek, O'nu bir "yere" hapsetmektir. Terzibaba Hazretleri, bu ince sırrı şöyle açar:
Hudut olması için gayrısı olması lazımdır. Yani şuraya kadar şunun da ondan sonrası bunun bu alemde gayrı olmadığına göre onun hududu nerededir. İşte tenzih ettiğin zaman hudut koymuş oluyorsun. Kayıtlı olanın vücudu var mıdır ki, onun karşısında Hakk vardır diyelim. Yani karşıdaki olmadığından buna mutlak vardır demeye ne gerek vardır. Mutlak vardır denmesi için bir başka varlık olması lazım ki ona mutlak vardır diyesin.
"Hakk şudur, şu değildir" dediğimiz her an, O'nun karşısına bir "gayrı" koymuş oluruz. "Hakk âlemlerin dışındadır" dediğimizde, âlemi O'nsuz, O'nu da âlemsiz bırakırız. Bu, Vücûd'u ikiye bölmektir. Halbuki hakikat ehli bilir ki, Vücûd birdir ve O'ndan başka mevcut yoktur. Tenzih adına yapılan bu sınırlama, Hakk'ı "kayıtlı olan her şeyden münezzehtir" diye mutlak bir kayıtla kayıtlamış oluruz. Hakikat ehli indinde ise Hakk ne kayıtlıdır ne de mutlak. O, bütün isimlere Câmi olandır.
Bu yüzden, zahir uleması ve tarikatın ilk basamaklarındaki sâlikler, Teşbih'ten (Hakk'ı yaratılmışlarda görmekten) korkarlar. Çünkü bu onlara, Yüceler Yücesi'ni aşağı indirmek gibi gelir. Terzibaba Hazretleri, bu korkunun yol açtığı daha büyük tehlikeye işaret eder:
Tenzih ediyorum diye farkında olmadan şirke giriyor. Bakın şirkin en büyüğü nedir biliyor musunuz, şunu etti, bunu etti, şunu işledi, şöyle dedi, böyle dedi, değil, şirkin en büyüğü esma-i ilahiyeyi parçalamaktır, bölmektir. Mesela Allah katil olur mu? Katil midir yani katleder mi? Haşa, kella, ehli şeriat “olur mu böyle şey” diye, Allah’ı tenzih ederiz her türlü katletmekten diye. Halbuki Kur’an-ı Kerim’in o kadar çok yerinde “onları Allah katletti kimse katletmedi, öldüren de hayat veren de benim” diyor işte öldüren katil değil mi?
Sırf Hakk'ı tenzih edeceğim diye O'nun Kahhâr, Mümit gibi celâlî isimlerini yok saymak, esmâ-i ilâhiyyeyi bölmektir. Bu, O'nun fiillerine sınır koymaktır. Halbuki Cem makamında olan arif, bilir ki "öldüren" de O'dur, "dirilten" de O'dur. Fiili failinden ayırmaz. Teşbihten kaçarken, âleme ve fiillere ayrı bir vücût vererek gizli şirke düşmekten Hakk'a sığınır. Muhammedî mîzan, tenzih ile teşbihi iki kanat gibi dengede tutmaktır. O, hem "Leyse ke mislihi şey'un" (O'nun benzeri hiçbir şey yoktur) diye tenzih eder, hem de "ve hüve's-Semî'u'l-Basîr" (O, işitendir, görendir) diye teşbih eder.
Kul bu zıtların birliğini nasıl idrak eder? Bu, akıl yürütmeyle değil, hâl ile yaşanır. Seyr-i sülûkun gayesi, kulun kendi vehmî varlığını, "ben"liğini aradan çıkarmasıdır. Bu, nafile ibadetlerle Hakk'a yaklaşarak gerçekleşir. Hadis-i Kudsî'de müjdelenen sır budur. Terzibaba Hazretleri bu sırrın nasıl yaşandığını şöyle izah eder:
Eğer bir kimse daha evvel çocukluğundan buluğ çağına gelinceye kadar ben yaparım, ben ederim, benimdir, odur budur, falan gibi Cenab-ı Hakkın üzerinde bulunan subuti sıfatları Hayat, İlim, İrade, Kudret, Kelam, Semi, Basar bunların hepsini kendine mal ederken, bunlar benim nefsimin, bana ait bunlar derlerken... Ne zaman ki ruhani tarafının varlığını anladı veya anlattılar... baktı ki “benim” dediği isimler bize ait değilmiş. İşte her bir idrakte bir esmayı yani nefsine ait olan esma-ı nefsiyeyi Hakka ithal ettiğinde yani “bu benim nefsime ait değil” kavramını anladığında o esma Hakk’ın olmuş olmaktadır... “Kudret” esması onda Hakkın esması faaliyete geçmiş olmaktadır. “elinde tutanım..” dediği odur.
Bu, fenafillah (kulun varlığının Hakk'ın varlığında yok olması) halinin en güzel şerhidir. Yolun başında "ben görüyorum, ben tutuyorum" diyen sâlik, irfan mektebinde aldığı terbiye ile anlar ki, bu sıfatlar aslında kendisine emanettir. Her bir sıfatı asıl sahibine iade ettikçe, yani "Benden gören Hakk'tır, benden tutan Hakk'tır" idrakine vardıkça, o Hadis-i Kudsî'nin canlı bir tecelligâhı olur. Varlığı, Hakk'ın fiillerinin zuhur ettiği bir ayna haline gelir. Artık ikilik kalmamıştır. Gören ve görünen, tutan ve tutulan bir olmuştur. Bu, şeriat ve tarikat mertebesinde "yaratılmışlık" (hâdis) olarak görülen varlığın, hakikat ve marifet mertebesinde Hakk'ın zuhuru (Vâcib-ül Vücûd'un suretlerde görünmesi) olarak idrak edilmesidir.
Bu idrak, sıradan bir bilgi değil, bir keşf ve şuhûd halidir. Keşif, tarikat çevrelerinde zannedildiği gibi hayaletler görmek değildir. Bunlar yolda karşılaşılan, ama takılıp kalınmaması gereken imtihanlardır. Gerçek keşif, eşyanın hakikatini idrak etmektir.
keşif eşyanın hakikatini idrak etmektir. Peygamber Efendimizin buyurduğu “Ya Rabbi eşyanın hakikatini bana göster” keşfin en güzel manada ve tabii olarak her yerde yaşanması eşyanın hakikatini idrak etmekte ayrıca kevnin hakikatini idrak etmekte, zaten eşyanın hakikatini idrak eden kevnin yani mükevvenatın hakikatini idrak etmiş olur. Yani sistemi bilmiş olur. Keşif ve şuhud: şuhud; şimdi ikisinin arasında ne fark vardır, keşif; bir şeyi idrak etmek...
Keşif, perdenin kalkması ve "sistemi bilmek"tir. Şuhûd ise o bilinen hakikati bizzat müşahede etmek, yaşamaktır. Bu hale eren arif için bütün kâinat, Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir kitaptır. Bu idrakle bakınca, Efendimiz'in (s.a.v) "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" hadis-i şerifinin manası da açılır.
Gerçi rüyada gördüklerimizin tevilini uyandıktan sonra yapıyoruz ama bu uzunca bir rüya olduğu için uyanmamız ahirette olacağından ahiretteki tevilin de bugüne faydası olmayacağından o zaman biz rüya içinde uyanık olarak bu rüyanın tevilini yapmamız gerekiyor. Bu rüyadan uyanan tek grupta tevhid ehli ehlullah grubudur, yani ancak bu rüyadan uyananlar tevhid ehilleridir.
Tevhid ehli, bu dünya rüyasının içinde uyanık olanlardır. Onlar, olayların ve suretlerin ardındaki manayı, yani Hakk'ın muradını okurlar. Diğerleri rüyanın içinde savrulurken, onlar rüyanın tabircisi olurlar. Bu, şeriat ve tarikatın taklidî imanından, hakikat ve marifetin şuhûdî (görerek, şahit olarak) imanına yükseliştir.
Bu yolda tehlikeler bitmez. Hatta en büyük tehlikeler, yolun sonlarına doğru ortaya çıkar. Zulmet perdelerini, yani günahları tanımak kolaydır. Lakin nurani perdeler öyle değildir. Onlar Hakk suretinde göründükleri için sâliki kolayca aldatabilirler.
Zulmet perdelerini tanımak düşünen bir insan için daha kolaydır. Nurani perdeleri idrak etmek o kadar kolay değildir. Neden? Nurani perdeler sureta Haktan gözüküyor... Muhabbet, sevgi, şeyh bağlantısı, hayalinde var ettiği Rabbine olan bağlılığı... Bu bir bakıma maddi bağlantıyı koparıyor, koparmaya çalışıyor bu duygular ama bu sefer kendine daha derin daha latif bir perde meydana geliyor. Zulmet perdesinden daha kalın perde meydana getiriyor.
Zikirde alınan hazlar, sohbette duyulan muhabbet, yaşanan manevi haller... Bunların hepsi yol azığıdır, lakin menzilin kendisi değildir. Eğer sâlik bu hallere takılıp kalır, bunları gaye edinirse, en güzel elbiselerle kendine bir zindan örmüş olur. Risale-i Gavsiye'de buyrulduğu gibi, cennet ehlinin bile cennet nimetlerinden Hakk'a sığındığı bir makam vardır. Çünkü Hakk'tan gayrı her ne varsa, O'nunla arana giren bir perdedir, velev ki o perde nurdan olsun.
Füsûs'un hikmeti, tarikat yolcusuna bu son ve en ince perdeleri de göstermesidir. Yol, ikilikle başlar: Ben ve Rabbim. Tenzih bu ikiliği keskinleştirir. Sonra muhabbet ve nafilelerle yaklaşma başlar, aradaki mesafe kapanır. Kul, kendi varlığının bir serap olduğunu, asıl Vücûd'un Hakk'a ait olduğunu idrak eder. Bu, fenafillah ve Cem makamıdır. Artık tenzih ve teşbih, birbirini dışlayan iki kutup değil, aynı Hakikat'in iki yüzü olur. Sâlik, her zerrede O'nun tecellisini müşahede ederken, aynı zamanda O'nun hiçbir şeye benzemediğini de bilir. Bu, hayret içinde bir idraktir. Yolun sonu, bu hayret deryasında yüzmekten, her nefeste "Ya Rabbi, Senin Zat'ındaki hayretimi artır" niyazıyla O'na daha da yakın olmaktan başka bir şey değildir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Tarikat
Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin bereketli deryasından inciler devşirelim. Mesnevî-i Şerîf, kuru bir ilim kitabı değildir; o, can kulağıyla dinleyenlere hakikati hikâyelerle, temsillerle anlatan bir irfan sofrasıdır. Tarikat, yani Hakk’a giden yol, bu sofranın en lezzetli nimetlerinden biridir. Hazret-i Pîr, tarikatın ne olduğunu, yolun inceliklerini, tehlikelerini ve menzilini, aklı değil gönlü muhatap alan bir üslupla sezdirir.
Çoban ve Sürü: Mürşidin Himayesi ve Sâlikin Teslimiyeti
Tarikat yoluna girmiş bir sâlik, yani bir yolcu, yalnız değildir. Bu yol, tek başına yürünmez. Yolcunun bir rehbere, bir kılavuza ihtiyacı vardır. Bu rehber, İnsan-ı Kâmil olan mürşiddir. Mürşid ile mürid arasındaki bu bağ, tarikatın can damarıdır. Hazret-i Pîr, bu bağı bir çoban ve sürüsü temsiliyle anlatır:
Fakat çoban koyunun hâlinden vâkıftır. Koyun kendi otlağında meşguldür. Fakat çoban koyunun hâlinden haberdardır. Örneğin, koyun kendi otlağında otlamakla meşguldür. Fakat sürüyü idare eden çoban koyunların hallerine vâkıftır. Bunun gibi, insân-ı kâmil dahi terbiyesi altında bulunan sâliklerin hallerine vâkıftır.
Koyun, sadece önündeki otu görür. Fakat çoban, tepeden bakar. O, sadece otu değil, otlağın tamamını, gizlenmiş kurdu, yaklaşan fırtınayı da görür. İşte mürşid-i kâmil de böyledir. Sâlik kendi nefsinin arzularıyla meşgulken, mürşidin basiret nazarı onun üzerindedir. Onun hangi manevi hastalığa düçar olduğunu, hangi vesvesenin kalbini yokladığını bilir. Bu biliş, kitabi bir biliş değil, ruhun ruha nazar ettiği, manevi bir vukûfiyettir. Sünbül Efendi Hazretleri'nin müridiyle ilgili menkıbe, bu hakikati resmeder:
Menkıbe: "Gelibolulu Zaîm Mehmed Çelebi nakleder ki: Ben Sünbül Efendi hazretlerine inâbe (bir tarikata girip bağlanma) edip, sıla için Gelibolu'ya gittim. Orada bir güzel çocuğa şiddetle alaka edip içimde rahat ve huzur kalmadı. Nihayet çocuğu kandırıp hamamda birleşmeye karar verdik. Hamama gittim... Kurna başında Sünbül Sinân hazretlerinin oturduğunu gördüm. Aklım başımdan gidip dışarıya fırladım... Vaktaki Sünbül Efendi'nin huzuruna girdim, beni görünce buyurdular ki: "Ne zannedersin! Şeyh müridini gözlemese şeytan ve hevâ (nefsin kötü arzuları) onu helak eder. Tövbe ve istiğfarı (günahları affetme dileğini) yenile!"
Bu, mürşidin himmet eliyle müridini nasıl koruduğunun delilidir. Mürşid, sadece yol göstermez, aynı zamanda yolu korur. Bu yüzden Hazret-i Mevlânâ, mürşidin manevi evlatları olan sâliklere karşı ne kadar hassas olduğunu bir başka güçlü temsil ile anlatır. Sâlikler "fil yavruları", pirler ise onların "analarıdır":
Fil yavrularının anaları kin çekerler. Fil yavrusu yiyenleri cezâen öldürürler... "Fil yavruları"ndan kasıt, tarikat pirlerinin manevi evlatları ve "anaları"ndan kasıt pirlerdir. "Fil yavrusu yiyenler"den kasıt, tarikat pirlerine tam bir teslimiyet gösteren gerçek sâlikleri (Hakk Yolcusu) gıybet edip manen onların etini yiyen kimselerdir. Yani "Hakikat pirleri, kendi manevi evlatlarından dolayı kin beslerler ve fil yavruları hükmünde olan sâlikleri gıybet edenleri cezalandırırlar."
Bir pirin manevi evladına dil uzatmak, uyanmış bir filin yavrusuna saldırmak gibidir. O pirin manevi tasarrufu, o gıybetçiyi ya zâhiren ya da bâtınen bir helâke sürükler. Bu, pirin intikamı değil, ilahi adaletin bir tecellisidir.
Bu kadar güçlü bir himaye altındaki sâlike düşen, tam bir teslimiyet ile kendi aklını ve tedbirini bir kenara bırakıp mürşidinin kanatları altına sığınmaktır.
Sakın şeyhin kanatlarından başkasıyla uçma ki, şeyhin askerlerinin yardımını göresin! Yolculuğunda ancak şeyhin görüşü, tedbiri ve tavsiyeleri dairesinde hareket et; asla kendi aklını ve tedbirini kullanma ki, o kâmil şeyhin manevî tasarruflarını ve yardımını göresin!
Sâlik, kendi aklınca "daha iyi" bir riyazet icat etmeye kalkarsa, Şeyh Ebu'l-Vefa Hazretleri'nin halvetteki müridinin durumuna düşer. O mürid, şeyhinin verdiği yemeği "bu nasıl riyazet" diye eleştirip yemediğinde, bütün gece açlıktan kıvranmış ve manevi huzurunu kaybetmiştir. Şeyhi ona, "Mürşidin senin tabibindir, senin mizacını ve tedavi tarzını bilmez mi?" diyerek bu yolun en temel edebini hatırlatmıştır. Tarikat, sâlikin kendi aklıyla değil, mürşidinin akl-ı küll'e bağlı aklıyla yol aldığı bir seferdir.
Yolun Tehlikeleri: Sahte Rehberler ve Zâhir Âlimleri
Tarikat yolu tehlikesiz bir yol değildir. Hazret-i Pîr, bu yolda sâlikin önüne çıkabilecek tehlikeleri de sayar. Bu tehlikelerin en büyüğü, yol kesen haydutlar, yani "gûl"lardır.
"Gül”den murâd, görünmeyen ve görünen ins ve cin şeytanlarıdır ki, tarîk-ı Hakk'a giden kimseleri dâimâ inhirâf ettirmeğe çabalar. İnsan şeytanlarının envâ'ı vardır; bir kısmı ehl-i hakikati inkâr eden ulemâ-i zâhiredir ki, bunlar kendi kısa nazarlarıyla tarîkati ve evliyâullâhın maârifini şer'a muhâlif görürler. Ve bir kısmı, ehl-i tarîkat kisvesine bürünen zındıklardır ki, bunlar da mü'minleri tarîkat nâmına şerîatten teb'îd ederler. Ve bir kısmı da din ile alâkaları olmayan humakādır ki, bunlar şerîat ve tarikatın hurâfât olduğunu iddia edip insanları hayvaniyyet sahasına da'vet ederler.
Hazret-i Pîr, yol kesicileri üç sınıfa ayırıyor: Birincisi, hakikat ilmini kendi zâhir bilgisine sığdıramayan sığ görüşlü zâhir âlimleri. İkincisi, tarikat kisvesi altında şeriatı hiçe sayan zındıklar. Üçüncüsü ise her şeyi hurafe sayıp insanı hayvani arzu seviyesine indiren inkârcılar.
Bu yol kesicilerin en tehlikelisi, belki de "şeyh-i nâkıs" yani eksik, kâmil olmamış rehberlerdir. Çünkü onlar, hakikat yolcusu gibi görünürler. Hazret-i Mevlânâ onların iki türlü tehlikesinden bahseder:
Birincisi şudur ki, eksik şeyh (mürşid-i nâkıs) başına toplanan kimselere birtakım ayetler ve hadisler okuyarak bir tarikat pirinin yoluna teşvik eder... Hâlbuki bu eksik şeyh, söylediği sözlerin özünü zevken ve hâlen idrak edemediğinden şüphe içinde olup onlardan daha korkak ve daha çok titreyicidir... İkinci durum şudur ki, bu eksik şeyh, evliyanın eserlerinden okuduğu birtakım hakikatleri ve ilahi sırları başına toplanan kimselere açıklar. Onlar da... bu açıklanan sırları yanlış anlamalarından dolayı amelde tembelliğe başlarlar... Örneğin eksik şeyh, vahdet-i vücud sırlarını söyler, zayıf akıl sahipleri: "Mademki her şey Hak imiş, kim kime ibadet edecektir?" diyerek amelden vazgeçip hatta günah işlemekte de cüretkâr olurlar.
Bu, ince bir tespittir. Eksik şeyh, ya kendi yaşamadığı bir şeyi satmaya çalışan bir tüccar gibidir ya da elindeki elması, onu yutarsa ölecek olan bir bebeğin ağzına veren bir cahil gibidir. Her ikisi de felakettir. Yılan oynatıcısı misalinde olduğu gibi, mürid bir müddet sonra aldatıldığını anlar ve o sahte şeyhe şöyle seslenir: "Ey hilekâr şeyh, Allah'ın ismini zikrederek tarikat adına beni aldattın ve beni ruhanî mertebeye ulaştıramayıp tabiat zindanı içinde bıraktın."
Diğer bir büyük tehlike de zâhir ulemasının, ehl-i hakikatin manevi zevk ve hallerini anlayamayıp onlara itiraz etmesidir. Bu, her devirde tekrar eden bir imtihandır. Nitekim Ahmed-i Serhindî isimli bir zatın, Şeyh-i Ekber'in ve hatta kendi piri Şah-ı Nakşbend Hazretleri'nin sözlerini "istikametten uzak" bulması, Hazret-i Mevlânâ'ya "tarikat çocuğu" demesi, bu zihniyetin ne kadar cüretkâr olabileceğinin bir delilidir. Bu yüzden Hazret-i Pîr, bu büyüklerin marifetine yaklaşırken bir edep tavsiye eder:
Serkeş at üzerinde yularsız az otur; aklı ve dîni muktedâ et vesselâm! "Böyle olunca, sert huylu at gibi olan peygamberlerin ve evliyaların marifetine (Allah bilgisine) ihtiyat yularını takmaksızın binme, yani o marifete ihtiyatsız yaklaşma; bu hususta aklıselimi ve dinin gösterdiği düsturları (ilkeleri) kendine rehber yap!"
Bir velinin, bir arifin sözü ağır geldiğinde hemen inkâra sapmamak gerekir. "Aklıselim" der ki: "Benim aklım bunu almıyor olabilir, bu sözün benim bilmediğim bir manası olabilir." "Din" der ki: "Büyüklere hürmet et, su-i zandan kaçın." Bu "ihtiyat yuları"nı takınan, o serkeş atın sırtında düşmeden yol alır. Takınmayan ise hem attan düşer, hem de kendini helak eder.
Varlığın Sırrı ve Enâniyetin Terki: Tarikatın Gayesi
Bütün bu yolculuk, bu çileler ne içindir? Tarikatın gayesi nedir? Hazret-i Mevlânâ, bu sırrı Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin bir sözüyle açıklar. Bu, yolun başı, ortası ve sonudur:
Beyit: "Varlık ancak hayaldir ve o hakikatte Hak'tır. Bunu anlayan kimse tarikatın sırlarını elde etti."
Gördüğümüz kevn ve fesad âlemi, bütün bu çokluk, bir hayalden ibarettir. Asıl olan, var olan, bu suretlerde kendini gösteren Hakk'ın kendisidir. Tarikat yolculuğu, bu hayal perdesini aralayıp, perdenin ardındaki hakikati gözüyle görür gibi, yani şuhûd ile müşahede etme yolculuğudur. Bu sırra akıl ile değil, ancak hâl ile erilir.
Bu sırra ermenin önündeki en büyük engel, "ben" perdesidir. Kişinin kendi varlığı, kendi enaniyeti, Hakk’ın tecellisini görmesine engel olan en büyük puttur. Hazret-i Pîr, bu hakikati kapı çalan bir âşık hikâyesiyle anlatır:
O birisi geldi, bir dostun kapısını çaldı; dostu,"Kimsin ey mu'temed?" dedi. "Ben", dedi, ona: "Git vakti değildir; böyle bir sofra üzerinde çiğin makāmı yoktur!" dedi.
Kapıdaki "ben" dediği müddetçe, kapı ona açılmaz. Çünkü içeride "ben" denecek bir başkası yoktur. İki "ben" bir araya sığmaz. Âşık, bir yıl ayrılık ateşinde yandıktan sonra tekrar gelir. Dost yine sorar: "Kim o?" Bu defa âşık, "Kapıdaki sensin ey gönüller alan!" der. Dostun cevabı şudur: "Mademki sen ben oldun, ey benim kendim, içeri gir! İki ben bu eve sığmaz."
Tarikatın bütün usûlü, erkânı, zikri, sohbeti, sâlikteki bu ham "ben"i pişirip yok etmek ve onu "Sen"de fâni kılmak içindir. Mevlevî tarikatındaki edep de bu sırdan gelir:
Nebiyy-i zîşân Efendimiz da'vâ-yı enâniyyeti müş'ir olan "ben" ta'bîrini vücûd-ı Hak muvâcehesinde kerîh görmüşlerdir. İşte bunun için tarîkat-ı Mevleviyye'de “ben” yerine "fakîr" ve sen yerine de "nazarın" ta'bîrleri kullanılır.
"Ben" demek yerine "fakir" demek, sadece bir nezaket kuralı değil, "ben bir hiçim, var olan Sensin" hakikatinin her an zikredilmesidir. Bu, enaniyeti her an törpüleyen bir manevi ameliyedir.
Bu fena hâli, yani sâlikin kendi benliğinden fâni olması, ilk olarak mürşidinin varlığında tecelli eder. Buna fenâ-fi'ş-şeyh (şeyhte fâni olmak) denir. Sâlik, mürşidine olan rabıtasını ve muhabbetini o kadar artırır ki, kendi varlığını unutup mürşidinin manevi aynasında kendini seyreder.
Yüce Allah'a şükürler olsun ki, O ortaya çıktığı zaman, O'nun hayalinde can kendi hayalini gördü! Bu şerefli beyitte "fenâ-fi'ş-şeyh" (mürşidde fani olma) mertebesine işaret buyrulur. Hakk Yolcusu, mürşidine olan bağlılığında meleke (alışkanlık, yetenek) kazanınca, kendisini mürşidin tekil hakikati ve mürşidini kendisinin tekil hakikati olarak görür.
Mürşidin hayali, Hazret-i İbrahim gibi sâlikin gönül Kâbe'sine girer ve mâsivâdan (Hakk'tan gayrı her şeyden) ne kadar put varsa hepsini kırar. O kalp, putlardan temizlenince, Hakk'ın tecelligâhı olur. Tarikat yolculuğunun özü, özeti ve gayesi budur: Hayalden hakikate, benlikten Sen'liğe, çokluktan Bir'liğe yapılan mübarek bir seferdir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Tarikat
Bir binanın temelini, duvarlarını ve çatısını birbirinden ayrı düşünemeyeceğimiz gibi, Tasavvuf deryasındaki kavramları da bir bütünün parçaları olarak görmek gerekir. Tarikat, bu binanın odalarını birbirine bağlayan koridorlar gibidir. O, tasavvufun kendisi değil, o ummana ulaşmak için girilen [seyr-i sülûkun](/wiki/Seyr-i Süluk) usûl ve erkân ile düzenlenmiş hâlidir.
Bu yolun bir kapısı vardır; o kapı şeriattır. Şeriatın zahirî hükümlerini yerine getirmeyen, o binanın dış kapısından içeri adım atamaz. Tarikat ise o kapıdan girildikten sonra başlayan iç yolculuktur. Bu yolculuğun rehberi, yolun her menzilini bilen bir mürşiddir. Sâlik, mürşidine kalbini ve aklını teslim ettiğini biat ile ikrar eder. Bu teslimiyet, hastanın hekime duyduğu itimat gibidir. Mürşidin bu yetkisi, kendinden menkul değildir; Efendimiz’e (s.a.v) kadar uzanan altın bir zincir olan silsile yoluyla ona ulaşmıştır.
Yolcu bu yolda ilerlerken Hakk’ın hem kahır tecellîsi olan [Celâl](/wiki/Celâl ve Cemâl) sıfatlarıyla hem de lütuf tecellîsi olan [Cemâl](/wiki/Celâl ve Cemâl) sıfatlarıyla terbiye edilir. Gâh korkuyla titrer, gâh aşk ile coşar. Bu yolculuğun gayesi, ilimle bilmekten (ilm-el yakîn) bizzat görerek, şahit olarak bilmeye, yani [aynel yakîne](/wiki/Aynel Yakin) yükselmektir. Bu yükselişin sonunda varılan menzil, hakikat durağıdır. Orada bilinen hakikatin idrakine ermek ise marifet meyvesidir. Demek ki tarikat, şeriat temelinden başlayıp hakikat çatısına ulaşan ve marifet meyvesini tattıran ağacın gövdesidir.
Tarih boyunca bu yolu tarif eden büyük velîler zuhûr etmiştir. Gavs-ı Azam Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin kurduğu Kadiri Tarikatı gibi, Pir-i Sânî Hazret-i Yahya Şirvanî’nin irşadıyla şekillenen Halveti Tarikatı gibi yollar, aynı denize dökülen farklı nehirler misalidir. Hepsinin gayesi bir, usûlleri farklıdır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin banisi Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, sohbetlerinde tarikatı en saf ve işlevsel hâliyle anlatır. O’nun nazarında tarikat, şeriatın kuru bir tekrarından ibaret kalmaması için kurulmuş bir muhabbet ve duygu mektebidir. Şeriat akla, tarikat ise kalbe hitap eder. Bu yolculuğun yatay bir gezi değil, bir barometrenin yükselişi gibi dikey, yani şakûlî bir mirac olduğunu vurgular. Tarikatı, sâliki hakikat ve marifet gibi ileri sınıflara taşımayan bir yolu atıl ve hedefsiz görür. Maksat yolda kalmak değil, menzile varmaktır. Bu sebeple mürşidin rehberliğindeki toplu zikrin, cüz’î iradeleri birleştirerek küllî bir feyz akışına vesile olduğunu, seyr-i sülûkun yaya gitmek yerine süratli bir vasıtaya binmek gibi olduğunu sıkça hatırlatır. O’na göre en büyük engel, insanın kendi bâtınına dönmesini önleyen madde perdesidir; tarikat bu perdeyi aralayan eldir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri ise Füsûsu’l-Hikem’de, tarikatın vücûdî ve hikemî temelini açar. O’na göre tasavvuf ilmi, şeriat ilminin bir parçası, hatta en üst bölümüdür. Şeriat, Efendimiz’in (s.a.v) getirdiği bütüncül bir yoldur ve tarikat bunun bâtınî uygulamasıdır. Şeyh-i Ekber, cübbe ve tesbihten ibaret bir şekilciliğe dönüşen "tarikatçılık" ile hakiki tarikatı keskin bir çizgiyle ayırır. Her ilmin (şeriat, tarikat, hakikat) kendi mertebesinde geçerli olduğunu, bu yüzden aralarında bir çatışma olamayacağını belirtir. Varlığın, Zât-ı Mutlak’ın kendi güzelliğini görmek için isim ve sıfatlarıyla tenezzül ederek âlemler suretinde zuhûru olduğunu anlatır. Bu sırra akıl ile değil, ancak tarikat yolunda elde edilen keşif ve şuhûd ile erilir. Kulun nafilelerle Hakk’a yaklaşarak O’nun gören gözü, işiten kulağı olması hâli, tarikat yolunun zirvesi olan fenafillah sırrının ta kendisidir.
Hazret-i Mevlânâ ise Mesnevî-i Şerîf’inde tarikatı, yaşayan misaller ve hikâyeler üzerinden kalbe nakşeder. O’nun dilinde mürşid, sürüsündeki her bir koyunun hâlini bilen, onları kurda kuşa yem etmeyen bir çoban gibidir. Sâlike düşen, kendi cüz’î aklını bir kenara bırakıp kâmil mürşidin kanatları altına sığınmaktır. Zira sâlikin aklı, denizde bir tahta parçası gibidir; mürşidin irfanı ise onu sahile ulaştıracak olan gemidir. Varlığın bir hayalden ibaret olduğu ve hakikatte her ne varsa O’ndan ibaret olduğu sırrı, Mesnevî’nin beyitleri arasında gizlidir. Bu sırra eren, tarikatın ne için var olduğunu anlar. Ancak Hazret-i Pîr, yoldaki tehlikelere de dikkat çeker: Bâtın ilmini ve ehlini inkâr eden zahir uleması ve tarikat ehli gibi görünüp yolu ifsâd eden zındıklar, sâlikin en büyük imtihanlarındandır.
Değerlendirme
Bütün bu sohbetlerden sonra kalpte kalması gereken en temel öğreti şudur: Tarikat, şeriattan ayrı, ondan üstün veya ona aykırı bir yol değildir; bilakis, şeriat ağacının köklerinden beslenip hakikat semasına yükselen gövdesidir. O, kuru bilgiyi yaşanmış hâle, aklı aşk ile mezceden bir terbiye ocağıdır. İkinci olarak, bu yol mürşidsiz gidilmez; zira tarikat, bir kitap bilgisi değil, kalpten kalbe aktarılan bir hâl, bir nisbet ve bir himmet meselesidir. Üçüncü ve en mühim nokta ise, tarikatın kendisinin bir amaç değil, bir vasıta olduğudur. Yola, yol için değil, menzil için çıkılır. Tarikatın zikri, âdâbı, sohbeti; hepsi sâliki kendi vehmî benliğinden kurtarıp Hakk’ın varlığında fâni kılmak içindir. Yolda oyalanan, vasıtayı amaç edinen, menzile asla varamaz. Cenâb-ı Hakk, bizleri yolcu olduğunu unutmayan, menzili daima gözeten ve kâmil bir rehberin izinden giden sâdıklardan eylesin. Amin.