Tevekkül
Tevekkül, avâmın sandığı gibi bir miskinlik, tembellik veya elini kolunu bağlayıp bekleyiş değildir. Bilakis, kalbin en faal, en uyanık, en diri hâlidir. O, varlığın dizginlerini elinde tutan yegâne kudretin Cenâb-ı Hakk olduğunu idrâk eden bir gönülün, vehmî varlığından ve sahte failliğinden sıyrılıp kendini O’nun irâdesinin akışına, hikmetinin nehrine teslim etmesidir. Terzibaba irfan mektebinin usûlünde tevekkül, bir nazariye değil, seyr-i sülûkun her basamağında tadılan, nefs mertebelerinde cilâlanan ve kulun Rabb’iyle olan ahdini tazeleyen bir hâldir. O, “ben” demenin kibrinden “O” demenin izzetine sığınmaktır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Tevekkül kelimesi, lügat itibariyle bir iş için bir başkasını “vekîl” tayin etmek, ona güvenip dayanmak demektir. İrfan yolunda bu vekâlet, kulun kendi varlığını, irâdesini, arzu ve endişelerini bütünüyle, küllî bir teslimiyetle Vekîl-i Mutlak olan Cenâb-ı Hakk’a havâle etmesidir. Tevekkül, bu mânâsıyla, Tevhid akîdesinin kalpteki en canlı meyvesidir. Çünkü vekîl tayin ettiğin Zât’ın her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, her şeyi hikmetle yöneten olduğuna kâmil bir iman gerekir.
Bu imanın temeli, Kur’ân-ı Kerîm’in “Hasbiyallâh” yani “Allah bana yeter” düsturudur. Bu ifade, bir teselli sözü değil, bir hakikat beyanıdır. Tevekkülün özü, eşyada ve hâdiselerde görünen sebepleri aşarak, onların ardındaki tek ve hakîkî fâili, Fâil-i Hakîkî olan Hakk’ı müşâhede etmektir. Cenâb-ı Hakk, bu hakikati şöyle beyan eder:
Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim halk etti?" diye sorsan, mutlaka "Allâh" derler. De ki: "Öyleyse bana söyleyin, Allâh'ı bırakıp da taptıklarınız, eğer Allâh bana bir zarar vermek istese, O'nun vereceği zararı giderebilirler mi? Yahut bana bir rahmet dilese, O'nun rahmetini engelleyebilirler mi?" De ki: "Allâh bana yeter. Tevekkül edenler, ancak O'na tevekkül ederler."
İnsan, aklıyla gökleri ve yeri halk edenin Allâh olduğunu kabul eder, fakat iş kalbe gelince, bir zarar korkusuyla veya menfaat umuduyla O’ndan başka kapılara yönelebilir. Âyette geçen “Allâh’ı bırakıp da taptıklarınız” ifadesi, sadece taştan putları değil; insanın Allâh’a perde kıldığı her türlü makamı, mevkiyi, şahsı, sebebi ve hatta kendi nefsini içerir. Tevekkül, bu perdeleri yırtma cesaretidir. Kişi bilir ki, zarar da rahmet de ancak O’nun irâdesiyledir. Bu idrâk, kalbi bütün fânî korkulardan ve yersiz umutlardan arındırır. Bu, tenzih-teşbih dengesi içinde bir idrâktır. Hakk, âlemden münezzehtir (tenzih), ama aynı zamanda her şey O’nun kudretiyle ayakta durur ve her zerrede O’nun esmâsı tecellî eder (teşbih). Mü’min, O’nun hem münezzeh hem de her şeye vekîl olduğunu bilir ve “Kul hasbiyallâh” (De ki: Allah bana yeter) der. Bu, sadece bir teslimiyet nidası değil, en kâmil tevhîd beyanıdır.
" Kul hasbiyallâh " ( De ki: "Allâh bana yeter" ): ...Bu ifâde, âyetin baş kısmıyla toplu olarak ele alındığında, "Allâh'tan başka hakîkî ma'nâda bir mevcûd ya da fâil yoktur, dolayısıyla O'ndan başka mabûd ve ilâh da yoktur, olmayan bir şeye ihtiyaç duymak da muhâldir" anlamına gelir. O hâlde "Hasbiyallâh", yalnızca bir tevekkül ifâdesi değil, aynı zamanda bir tevhîd beyânıdır. " Aleyhi yetevekkelul mutevekkilûn " ( "Tevekkül edenler, ancak O'na tevekkül ederler" ): Âyetin ön kısmındaki ifâdelerin tabiî netîcesi, Allâh'a tevekkül etmek, her işinde O'na güvenmek, kendi vehmî varlığını aradan çıkararak O'nu kendine vekîl edinmektir... Ancak tevekkül, sebepleri tamamen terk etmek ve tembellik etmek ma'nâsına gelmez. Tevekkül, sebepleri var edenin O olduğunu bilmek, ancak O'nun koyduğu düzen içinde sebeplere de riâyet etmektir... Hâcegân geleneğinin " dest ber kâr, dil ber yâr " ( el işte, gönül yârde ) düstûru, bu dengenin vecîz ifâdesidir.
Tevekkülün yanlış anlaşılmasını önleyen Muhammedî mîzan burada ortaya çıkar. Tevekkül, sebepleri yok saymak değildir; bu, Hakk’ın Sünnetullah dediğimiz, âleme koyduğu düzeni inkâr olurdu. Tevekkül, sebeplere yapışırken kalbi Sebeplerin Yaratıcısı’na (Müsebbibü’l-Esbâb) bağlamaktır. Çiftçi tohumu eker, suyunu verir; elinden geleni yapar. Ama kalbi bilir ki, o tohumu çatlatacak olan ne toprak, ne su, ne de kendi emeğidir; sadece Cenâb-ı Hakk’ın kudretidir. El, sebeplere riâyet eder; gönül ise Müsebbib’e tevekkül eder. Bu, zâhir ile bâtını, şeriat ile hakikati birleştiren kemâl hâlidir.
Kur’ân-ı Kerîm, bu yüce ahlâkı mü’minlerin şiarı olarak zikreder. Tevekkül, imanın bir şartı, ilâhî yardımın celbi için bir anahtar ve kulun en sağlam sığınağıdır.
Âl-i İmrân Sûresi 3/160: “ İn yensurkümullâhu fe lâ gâlibe leküm, ve in yahzülküm fe men zellezî yensurukum min ba’dihî, ve alâllâhi felyetevekkelil mü’minûn .” “ Allâh size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak Allâh’a tevekkül etsinler .” Tevbe Sûresi 9/129: “ hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hû, aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil azîm ” “ Allâh bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben sadece O’na tevekkül ettim. O, büyük Arş’ın Rabbidir .” Talâk Sûresi 65/3: “ ve men yetevekkel alallâhi fe hüve hasbüh ” “ Kim Allâh’a tevekkül ederse, O kendisine yeter .” Ahzâb Sûresi 33/3: “ Ve tevekkel alallâh, ve kefâ billâhi vekîlâ .” “ Allâh’a tevekkül et; vekil olarak Allâh yeter.”
Bu âyetler, tevekkülün bir seçenek değil, mü’min olmanın getirdiği bir zorunluluk olduğunu gösterir. Zaferin de, rızkın da, kifâyetin de yegâne kaynağı O’dur. O’na tevekkül edene O’nun yetmesi, O’nun vaadidir. “Vekil olarak Allah yeter” müjdesi, kalbi bütün fânî vekillere meyletmekten koruyan ilâhî bir zırhtır. Çünkü vekil tuttuğun Zât, hem Azîz (mutlak güç sahibi) hem de Hakîm’dir (her işi hikmetle yapan).
Tevekkülün bir eylem ve cesaret hamlesi olduğunu ise Mâide Sûresi’ndeki kıssada görürüz. İsrailoğulları, zorba bir kavmin yurdundan korkarken, Allâh’ın kendilerine ihsanda bulunduğu iki er kişi, imanın ve tevekkülün sesi olur:
Kendilerine en’amallahi/allah’ın ihsanda bulunmuş olduğu havf/korkanlardan iki (2) rical/er kale/dedi ki: Onların üzerlerine BAB/ kapıdan edhul/giriveriniz, siz ona dehal/girdiğiniz zaman şüphe yok ki, galiplersiniz. Artık siz mü'min kimseler iseniz allah’a tevekkül ediniz... İsa Mesih’in çok büyük bir amacı vardı ve amacını yerine getirmek için birçok şeyden vazgeçti. Allah yolunda kul olmayı seçti... Makamının kemalatının kamil hale geldiği bir vakitte Rabbı ona, “ayaklarındaki nedir” diye sorduğunda “Ayaklarımı taşlardan korumak üzere giydiğim çarıklardır,” demişti Rabbi, “ onları çıkar rabbına tevekkül et,” buyurmuştu.
Burada iki ayrı mertebe vardır. Birincisi, korku anında, sebeplere takılmış bir topluluğa karşı “Kapıdan giriverin, Allâh’a tevekkül edin!” diyen yiğitlerin tevekkülü. Bu, cesaretin ve imanın eyleme dönüşmesidir. İkinci mertebe ise, Hz. İsa kıssasında anlatılan daha ince bir hâldir. Ayakları taşlardan koruyan çarıklar meşrû bir sebeptir. Lâkin kemâlât yolculuğunda öyle bir makam gelir ki, Hakk kulundan o en meşrû görünen sebebi dahi terk etmesini, doğrudan Zât’ına dayanmasını isteyebilir. Bu, kalbin sebepler âleminden tamamen sıyrılıp Müsebbib’in kendisinde fânî olmasıdır. Tevekkül, yolun başında sebeplere tutunarak Hakk’a güvenmekle başlar, yolun sonunda ise sebepleri de Hakk’ın bir tecellîsi görerek doğrudan Hakk’a dayanmakla kemâle erer.
Terzibaba'nın Nazarıyla Tevekkül: Aslı ve Mertebesi
Tevekkül, bir miskinlik hâli değil, en üst düzeyde bir uyanıklık, idrâk ve kalbin eylemidir. Kalbin, fâil-i mutlak olarak yalnızca Hakk’ı bilmesi ve O’ndan başkasına dayanmaktan arınmasıdır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin irfanıyla tevekkül, varlık ve bilgi mertebelerinin temelinde yatan Tevhîd hakikatinin bir meyvesidir.
Tevekkülün Kökü: Rubûbiyet ve Ulûhiyet Tevhîdi
Tevekkülün ilk ve en sağlam direği, Rubûbiyet ve Ulûhiyet tevhîdinin kalpte kök salmasıdır. Rubûbiyet, Cenâb-ı Hakk’ın “Rab” isminin tecellîsidir; yani O’nun bütün âlemleri var eden, terbiye eden, yöneten, rızkını veren olmasıdır. Ulûhiyet ise, O’nun “İlâh” olmasından gelir; yani ibadete, kulluğa ve sığınmaya layık tek varlık olmasıdır.
Bu iki tevhîd birleştiğinde, sâlikin kalbinde şu idrâk parlar: Madem ki beni ve bütün kâinatı terbiye eden, her işi idare eden O’dur (Rubûbiyet); ve madem ki kendisinden başka sığınılacak, ibadet edilecek bir Zât yoktur (Ulûhiyet), o hâlde benim O’ndan gayrısına bel bağlamam nasıl mümkün olabilir?
Mahlûkatı yaratan rızık veren tebiye eden gökten yere kadar bütün işleri idare eden varlık olarak bilinmesi demektir. Ulûhiyet tevhidinin mânâsı, Ulûhiyyetin İlâh kelimesinden türemesidir, kendisine itaat edilen Ma’but anlamındadır. İlâh kavramı ancak gerçek Ma’but olan Allah hakkında kullanılır. Ondan başka İlâh yoktur, O Hayy ve Kayyum olandır. Tüm ibadetleri kullardan her-hangi birine değil yalnızca Allah’a ait kılmalı ve hiç bir şeye Allahın hakkı olan bir şeyi ve sıfatlarından olan bir sıfatı tahsis etmemelidir. Mümin ancak Allah’a ibadet eder Allahtan başkası için namaz kılmaz secde etmez, yemin etmez adakta bulunmaz Allahtan başkasınada tevekkül etmez.
Tevekkül etmek, imanın ve tevhîdin en fıtrî sonucudur. Tevekkülsüzlük ise, kalpte gizli kalmış bir şirk tortusunun, yani Hakk’ın Rubûbiyet ve Ulûhiyet sıfatlarına ortak koşmanın bir işaretidir. Kişi, rızkı patronundan, şifayı doktordan “müstakil olarak” beklediği an, o nisbette tevekkülden uzaklaşır. Tevekkül ehli ise doktoru Şâfî isminin bir tecellîsi, patronu Rezzâk isminin bir vesilesi olarak görür; kalbi sebeplere değil, Müsebbibü’l-Esbâb’a bağlı kalır.
Hakk'ın İlminde Takdîr ve Teslimiyetin Vücûdî Zemini
Tevekkül, varlığın işleyişine dair derin bir idrâkin neticesidir. Her şey, Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsinde bir takdir ile belirlenmiştir. Varlık sahnesine çıkan her ne varsa, bu ezelî ilim ve takdire uygun olarak zuhûr eder. Bu, bir cebir değil; ilmin, malûma yani bilinen şeye tâbi olmasıdır.
Bu idrâk, özellikle ecel, rızık gibi insanın temel endişelerini taşıdığı konularda tevekkülün vücûdî, yani varlığın hakikatine dayanan zeminini oluşturur. Eğer bir şeyin vakti, Hakk’ın ilminde belirlenmiş ise, onu ne bir an öne almak ne de geciktirmek mümkündür. Terzibaba Hazretleri, Hicr Sûresi tefekküründe bu hikmete şöyle işaret eder:
Ancak bu, mutlak bir yok oluş değil, başka bir hâle geçiştir. Daha evvel ifâde edildiği gibi, her ümmetin eceli, Hakk’ın ilm-i ezelîsinde muayyen ve mukadderdir. Hakk’ın ilminde takdîr olunan şey değişmez. Zîrâ ilm-i Hakk, malûma tâbîdir ve malûmun gayri vâki olmaz. İlm-i ilahîde ne ise, vukuunda da o olur. Bu sebeple hiçbir ümmet, kendisi için takdîr olunan vakitten evvel helâk olmaz ve o vakitten sonraya da kalamaz.
Bu sadece ümmetler için değil, her bir fert ve sâlikin seyr-i sülûkundaki her bir hâl için de geçerlidir. Âyetin enfüsî, yani içsel yorumu, konuyu doğrudan bizim yolculuğumuza bağlar:
Âyeti enfüsî olarak yorumlarsak: Sâlikin seyrinde karşılaştığı her mertebenin bir başlangıcı bir de eceli (sonu) vardır. Bu vakitlerin takdîri Hakk’a (ve O’nun Zâti zuhûr mahalli olan Mürşîd-i Kâmil’e) âittir, O’nun kudretine, ilmine ve hikmetine bağlıdır. Sâlike düşen tam bir teslîmiyyet ve tevekkül hâlinde olup, kendisine verilen görevlere odaklanmaktır.
Tevekkül, “Her şeyin takdiri O’na ait olduğuna göre, bana düşen, içinde bulunduğum anın hakkını vermek, bana verilen göreve tam bir huzur ve teslimiyetle odaklanmaktır” demektir. Bu, sâliki gereksiz korku ve endişelerden kurtararak bütün enerjisini “hizmete”, yani kulluk vazifesine yöneltmesini sağlar. Takdirin yalnızca O’na ait olduğunu bilen için korku değil, teslimiyet ve rıza vardır.
En Kâmil Tevekkül: İsm-i Câmî Olan 'Allâh'a Sığınmak
Tevekkülün de mertebeleri vardır. Bir sâlik, yolun başında ihtiyacına göre Hakk’ın muayyen bir ismine tutunabilir: Rızık için “Yâ Rezzâk”, şifa için “Yâ Şâfî” der. Lâkin kâmil tevekkül, doğrudan Zât’ına yönelmektir. Tasavvuf irfanında “Allâh” lafza-i celâli, diğer bütün Esmâ-i Hüsnâ’nın hakikatlerini kendinde toplayan ism-i câmîdir. O, Zât-ı Mutlak’a delâlet eden en büyük isimdir. Diğer isimler, O’nun fiillerinin ve sıfatlarının farklı tecellîleriyken, “Allâh” ismi, bütün bu tecellîlerin menbaı olan Hüvviyet’i işaret eder.
Bu yüzden, en kâmil ve en kuşatıcı tevekkül, “Allâh” ismine sığınmaktır. Çünkü O, kuluna her yönden ve her isimle kâfî olandır. Terzibaba Hazretleri, Zümer Sûresi’nin tefekküründe bu sırrı şöyle açar:
Diğer isimler belirli bir tecellîyi ifâde eder: Rezzâk rızkı, Şâfî şifâyı, Hâdî hidâyeti verir. Ancak Allâh ismi bunların tümünü câmi' olduğundan, bu isme sığınan kul hiçbir husûsta eksik kalmaz. Tek tek isimlere yönelen, o ismin tecellîsini alır; Allâh'a yönelen ise bütün isimlerin tecellîsine mazhar olur. Allâh'ın kifâyetini ve kendi varlığının Hakk'la kâim olduğunu idrâk eden kul, artık hiç kimseden korkmaz. Nitekim Talâk Sûresi 65/3'te " Ve men yetevekkel alallâhi fehuve hasbuh " ( Kim Allâh'a tevekkül ederse O ona yeter ) buyrularak aynı hakîkat farklı ifâdelerle te'yîd edilmektedir.
"Allâh" diyen, hem Rezzâk, hem Şâfî, hem Fettâh, hem de diğer bütün isimlerin tecellîlerini birden talep etmiş ve onların güvencesi altına girmiş olur. Çünkü o, artık tecellîlerin parçalarına değil, tecellî edenin Zât’ına yönelmiştir.
Hazret’in aynı tefekkürde işaret ettiği bir diğer nokta ise korku meselesidir. "Ve yuhavvifûneke billezîne min dûnihî" (Seni, O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar) âyetinin bâtınî manasını şöyle açıklar:
Bâtınen ise, âlemde "min dûnihî" (O'nun dışında) diye târif edilebilecek müstakil bir varlık olmadığından, korkulacak bir varlığın da bulunmadığını beyân etmektedir.
Bu, Vahdet-i Vücûd mektebinin temel öğretilerindendir. Varlık Bir’dir ve O da Hakk’ın Vücûdudur. O’ndan başka müstakil bir varlık yoktur ki, ondan korkulsun. Bütün korkular, Hakk’tan gayrı varlıklar olduğu zannından, yani tevhîddeki noksanlıktan kaynaklanır. Tevekkülün kemâle ermesi, bu vehmin ortadan kalkması ve kalbin mâsivâdan tamamen temizlenmesiyle mümkündür.
Bir Makâm Olarak Tevekkül: Rızâ ve Teslimiyetin Zirvesi
Tevekkül, sadece bir ilim değil, yaşanan bir hâl ve ulaşılan bir makamdır. Sâlik, seyr-i sülûk mertebelerinde yükseldikçe, tevekkül anlayışı da derinleşir. Özellikle Nefs-i Râziyye (razı olmuş nefs) makamı, tevekkül ve rızanın iç içe geçtiği, sâlikin başına gelen her şeyi Hakk’ın bir fiili ve bir tecellîsi olarak görüp ondan hoşnut olduğu bir menzildir. Bu makamda sâlik, bollukta şımarmaz, darlıkta şikâyet etmez. Çünkü bilir ki, her ikisi de aynı Sevgili’nin farklı tecellîleridir.
Başına gelen her duruma rıza göstermeye gayret eder. Çok büyük oranda cehd gösterir. Tevekkül hali oldukça fazladır. Hakk’ın rızasını elde edememekten çekinir. Bu mertebede olan sâlikler, beşerî benliklerinden soyutlanmaya çalışırlar. Başlarına gelen şeylerden şikâyetçi olmamaya azmederler... “Hoştur bana senden gelen ya hil’ati yahud kefen ya gonca gül yahud diken” sözlerini terennüm etmeye başlar. Nefs-i râziyyenin öne çıkan ahlâkî özellikleri ve nitelikleri şöyledir: Ahlakı hoşgörüdür. Tevekkül, sabır, teslim, rıza hâlidir.
Burada bilgi, hâle dönüşmüş; inanç, ahlâk olmuştur. Artık tevekkül, bir çaba değil, bir tabiat hâlini almıştır. Râziyye makamındaki bir sâlik, Hakk’ın takdiri ve tasarrufu altında olmaktan mutlak bir huzur duyar. Onun için diken de güldür, kefen de hil’attir. Çünkü her ikisinde de aynı elin, aynı Sevgili’nin izini görmektedir.
Terzibaba Geleneğinde Tevekkül'in Yaşanması
Tevekkül, bir inançtan öte, yaşanan bir hâl, varılan bir makamdır. Kitaplarda okunan tevekkül ile gönülde yaşanan tevekkül arasında, harita üzerindeki bir şehirle o şehrin sokaklarında yürümenin farkı vardır. Tevekkül, bir defada elde edilen bir hazine değil, her nefeste yeniden kuşanılan bir edep ve teslimiyet zırhıdır.
Seyr-i Sülûk'ta Bir Hâl ve Makam Olarak Tevekkül
Tevekkül, sâlikin nefsini tanıdıkça ve onu tezkiye ettikçe derinleşir. Yolun başındaki bir sâlikin tevekkülü ile yolun sonlarına varmış bir arifin tevekkülü aynı değildir. Özellikle Nefs-i Râdiye (razı olmuş nefs) ve Nefs-i Mutmainne (huzura ermiş nefs) makamları, tevekkülün en belirgin şekilde yaşandığı duraklardır.
Başına gelen her duruma rıza göstermeye gayret eder. Çok büyük oranda cehd gösterir. Tevekkül hali oldukça fazladır. Hakk’ın rızasını elde edememekten çekinir. Bu mertebede olan sâlikler, beşerî benliklerinden soyutlanmaya çalışırlar. Başlarına gelen şeylerden şikâyetçi olmamaya azmederler.
Buradaki “gayret eder”, “cehd gösterir” ifadeleri, bu makamlardaki tevekkülün, sâlikin iradesini ve gayretini gerektiren bir mücadele olduğunu gösterir. Nefs, hoş olmayan durumlarda şikâyete meyleder. Râdiye makamındaki sâlik, bu meyle karşı bir cihad hâlindedir. Tevekkülü, bir kalkan gibi kuşanarak nefsinin fısıltılarına karşı durur. En büyük korkusu, imtihandan dolayı Hakk’ın rızasını kaybetmektir.
Bu rıza hâli, sâlikin dilinde ve gönlünde şu sözlerle yankılanır:
Bu anlayış idraki içinde olan sâlike Rabb’i “Ey huzur bulmuş (mutmainne) nefs, razı olmuş olarak bana dön,” emrini verince; o da “Emret Yâ Rabbi, dilediğin şekilde muamele et. Kahrında hoş, lütfunda hoş” der ve bu arada “Hoştur bana senden gelen ya hil’ati yahud kefen ya gonca gül yahud diken” sözlerini terennüm etmeye başlar.
Sâlik, gelenin Kimden geldiğini bildiği için, gelenin ne olduğuna değil, Gönderen’e bakar. Gelen bir lütuf (hil’at) da olsa, bir zorluk (kefen) da olsa, hepsi “hoştur”. Çünkü fâil-i hakîkînin Cenâb-ı Hakk olduğunu idrak etmiştir. Bu idrak, onu kabz (mânevî darlık) ve bast (mânevî genişlik) hâllerinde denge üzere tutar. Terzibaba Hazretleri’nin Zümer Sûresi tefsirinde belirttiği gibi, bu hâl, imanın bir gereğidir:
Rızkın azlığı veya çokluğu kişinin değerine göre değil, o varlığın fıtratındaki programa göredir. Bu sebeple, kişi ne darlıkta yeise ne bollukta gurûra kapılmalıdır. Yukarıda belirtildiği üzere, sâlik darlık hâlinde şikâyet etmez, bolluk hâlinde şımarmaz; her hâlde Hakk'ın tasarrufunu müşâhede eder.
Bu müşâhede hâlini ayakta tutan iki mânevî direk sabır ve namazdır. Cenâb-ı Hakk, “Ey iman edenler sabır ve namazla yardım dileyin. ALLAH’u Teâlâ muhakkak ki sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 2/153) buyurur. Sâlik, sabırla nefsini dizginler, namazla ise kalbini Rabbine bağlayarak tevekkülünü tazeler. Bu mertebede tevekkül, sabır, teslimiyet ve rıza, birbirinden ayrılmaz bir bütün hâline gelir.
Sebepler Perdesinin Arkasını Görmek: Müsebbibü’l-Esbâb’a İtimat
Tevekkül, miskinlik ve sebepleri terk etmek değildir. Tasavvuf yolu, Cenâb-ı Hakk’ın bu âlem-i şehâdet için koyduğu sebep-sonuç nizamına riayet etme edebidir. Sâlik, elinden gelen tüm gayreti gösterir, sebeplere yapışır; ancak kalbini sebeplere değil, sebepleri halk eden Müsebbibü'l-Esbâb’a bağlar.
Bu, sebepleri terk etmek değil, sebeplere tevessül ederken kalbi Müsebbibü'l-Esbâb'a bağlamak ve O'na tevekkül etmektir.
Çiftçi tohumu eker, sular; bütün sebeplere riayet eder. Ama o tohumu yeşertenin Hakk olduğunu bilir ve neticeyi O’ndan bekler. Sâlikin dünyadaki hâli de budur. Eli işte, gönlü O’ndadır. Bu, bir kanadı şeriatın gereği olan sebeplere sarılmak, diğer kanadı ise hakikatin gereği olan tam bir teslimiyetle Hakk’a güvenmek olan Muhammedî mîzan üzere olmaktır.
Bu tevekkülün zirve örneklerini peygamberlerin hayatında görürüz. Hz. İbrâhîm (a.s.), Nemrut’un ateşine atılmak üzereyken, Cebrâil’in (a.s.) yardım teklifini reddeder:
Rivâyete göre İbrâhîm (a.s.) tam ateşe atılacakken Cebrâil (a.s.) gelip kendisine yardım teklîf etmiş, ancak o “ Allâh bana yeter, O ne güzel vekildir ” diyerek bu teklîfi reddetmiş, böylece Hakk’a olan mutlak teslîmiyetini ve güvenini izhâr etmiştir.
Hz. İbrâhîm, “Hasbiyallâh” (Allah bana yeter) diyerek, aradaki bütün perdeleri kaldırmış ve Zât’a sığınmıştır. Neticesinde ateşin yakma hassasını halk eden Kudret, aynı ateşten serinlik ve selamet halk etmiştir.
Benzer bir inceliği Hz. Îsâ’nın (a.s.) hayatında görürüz. O, makamının kemâle erdiği bir vakitte, en basit bir sebebe olan bağlılığından dahi imtihan edilir:
Bir rivayete göre, İsa Mesih, üzerinde sadece çuvalvari bir elbise ile bedenini örter, ayağında da ayaklarını taşlardan korumak üzere sade çarıklar giyerdi. Makamının kemalatının kamil hale geldiği bir vakitte Rabbı ona, “ayaklarındaki nedir” diye sorduğunda “Ayaklarımı taşlardan korumak üzere giydiğim çarıklardır,” demişti Rabbi, “ onları çıkar rabbına tevekkül et,” buyurmuştu.
Çarık giymek meşrudur. Ancak İseviyet Makamı gibi yüksek bir mertebede, o en ufak sebep bile kalpte bir güven oluşturuyorsa, o dahi bir perde sayılır. Bu ders, tevekkülün sâlikin makamına göre nasıl daha da inceldiğini, kalpte Hakk’tan başka hiçbir şeye zerre kadar bir itimat bırakmamayı hedeflediğini gösterir.
Bu teslimiyet kalesi, her an şeytanın ve nefsin saldırısı altındadır. İblis, özellikle sâlikin darlık ve sıkıntı anlarını kollar. Cenâb-ı Hakk’ın el-Mâni’ (engel olan) ismi tecelli edip sâlik fakr ve zaruret içine düştüğünde, İblis vesvese vermeye başlar:
...meselâ tevekkül bâbında duran ve Mâni’ isminin tecellîsi tahtında olup fakr ve zarûrete giriftâr (düşmüş) olan insâna, tevekkülünü haleldâr (bozabilecek) ilka’ât (telkînler)de bulun.
Şeytan, “Bak, sebeplere sarılmadın da ne oldu?” gibi fısıltılarla sâlikin tevekkülünü sarsmaya çalışır. Bu anlar, sâlikin sabır kalkanını kuşanıp, “Kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyerek teslimiyetini ispat edeceği en çetin imtihan anlarıdır.
Gönül Âleminde Tevekkül: Mürşid ve Mürid İlişkisi
Bu çetin yolculuk, tek başına katedilemez. Sâlikin, tevekkül tohumunu yeşertecek bir bahçıvana, bir mürşid-i kâmil’e ihtiyacı vardır. Tevekkülün en pratik yaşandığı alan, mürşid ile mürid arasındaki gönül bağıdır. Mürid, Allah’a olan tevekkülünü, O’nun boyasıyla boyanmış kâmil bir insana, mürşidine teslim olmakla ispat eder.
Hacı babacım Her ihvânınızın tevekkül sahnesinde neler oluştuğunu inancın ötesinde gönül âleminde neler yaşandığını bilmeniz verdiğiniz emeklerin harcadığınız çabaların karşılığını görmeniz doğal hakkınız olduğunu tasdikleyerek acizane cevaplandırmak cüreti ile...
Mürid, mürşidinin manevî tasarrufu altında, tevekkülün ne demek olduğunu yaşayarak öğrenir. Bunun en güzel misallerinden biri, Bakara Sûresi’ndeki ineğin kesilmesi kıssasının irfanî yorumudur. Oradaki inek, sâlikin nefs’ini temsil eder. O ineğin sahibi olan “salih kişi” ise mürşid-i kâmildir.
Salih bir kişinin ineğinin kesilmesi, nefsimizin belirli mertebelerden geçtikten sonra Radiye makamına gelince kesilmesi diyebiliriz. Nefsin heva ve hevesi kesilecek ki hakikat ortaya çıksın. Ölü olan hakikat dirilecek, nefsi safiyeye gelebilmek için içimizdeki inek ölecek.
Bu “içimizdeki ineğin ölmesi”, yani nefsin arzularının kurban edilmesi, tevekkülün en ileri derecesidir. Sâlik, kendi iradesini, aklını ve tedbirini mürşidinin iradesinde yok eder. Bu, körü körüne bir itaat değil, tam bir güven ve teslimiyetin neticesidir. Bu, fenâ fi'ş-şeyh (şeyhte fani olma) makamının başlangıcıdır ve Hakk’a olan tevekkülün ilk basamağıdır.
Dervişin hali de böyle olacak, hür olarak kendi iradesiyle mürşidine bağlanacak ve mürşitte fani olacak. Mürşitte gönül bağı kurmadan, teslim olmadan br adım ileri gidilmez.
Sâlik, kendi cüz’î aklının bu engin okyanusu geçmeye yetmeyeceğini anlar ve kendi iradesiyle bir rehbere teslim olur. Bu teslimiyet, tevekkülün fiiliyata dökülmüş hâlidir. Kıssada İsrailoğullarının ineği kesmekte zorlanmaları, sâlikin nefsinin de bu teslimiyete ne kadar direndiğinin bir işaretidir. Ama bu teslimiyet gerçekleşmeden, hakikat ortaya çıkmaz ve mânevî yolculukta ileri gidilmez. Mürşidine teslim olan, aslında onun şahsında tecelli eden ilâhî iradeye ve hikmete teslim olmuş olur.
Füsûsu'l-Hikem'de Tevekkül
Füsûsu'l-Hikem, varlığın sırrını, peygamberlerin kalbine inen hikmetler üzerinden anlatan bir irfan deryasıdır. Bu deryada tevekkül, bir ahlâkî tavsiye değil, varlığın nasıl işlediğini anlayan bir ârifin mecbûrî istikametidir. Tevekkül, bir eylem değil, bir bilişin, bir görüşün fıtrî neticesidir.
Bu biliş, Vahdet-i Vücûd (Varlığın Birliği) hakikatidir. Bu mektebe göre, âlemlerde Hakk'ın Vücûdu'ndan başka hakikî bir vücûd yoktur. Bütün kâinat, O Mutlak Vücûd'un farklı mertebelerdeki tecellîlerinden ibarettir. Bu hakikati idrâk ettiğinde, tevekkül bir "tercih" olmaktan çıkar. Hakk'tan başka bir güç, bir irade, bir varlık vehmettiğin sürece tevekkül bir çabadır. Hakikat mertebesinde ise, o "ben" dediğin kimdir ve havale ettiğin "iş" dediğin şey, zaten O'nun iradesinden başka bir şeyle mi oluyordu?
İbn Arabî'nin hikmet nazarıyla tevekkül, varlıkta Hakk'tan başka bir fâil, yani işi yapan olmadığını bilmektir. Sen bir bardağı kaldırdığında, zahirde "ben" içiyorum dersin. Bu, şeriatın ve sorumluluğun gereğidir. Lâkin hakikatte, o eli tutan kudret, o arzuyu kalbine koyan irade kimindir? Ârif, "Fâil-i Mutlak O'dur" der. Bu biliş, insanı tembelliğe itmez; fiillerini işlerken kalbindeki "ben yapıyorum" endişesini ortadan kaldırır. Sebeplere yapışır, devesini bağlar; ama kalbi bilir ki o ip de, o deve de, o bağlama fiili de Hakk'ın tecellîsinden ibarettir.
Bu, Fâil-i Hakîkî idrâkidir ve tevekkülün özüdür. Füsûs'un hikmeti bize der ki: Kul, kendi fiillerinin aslında Hakk'ın fiilleri için bir sahne, bir "mazhar" olduğunu anladığında, gerçek tevekküle erer. Artık o, "ben yaptım" kibrinden de, "benim yüzümden olmadı" ye'sinden de kurtulur. Başarı bir lütuftur, O'ndandır. Başarısızlık bir hikmettir, yine O'ndandır.
Füsûs'un öğrettiği bir diğer sır, ilâhî irade ve kulun konumudur. Hakk'ın bir Meşîet-i Âmmesi, yani her şeyi kuşatan genel bir iradesi vardır. Kâinatta O'nun iradesi dışında bir yaprak kımıldamaz. Senin iraden, O'nun iradesinin, senin istidadın ve A'yân-ı Sâbite'n (Hakk'ın ilminde sâbit olan hakîkatin) doğrultusunda zuhûra çıkma biçimidir. Bu, "kaderimle kavga etmeyi bırak" demektir. Tevekkül, şu anda olan her ne ise, onun Hakk'ın iradesinin ve ilm-i ezelîsinin en mükemmel şekilde tecellîsi olduğunu bilmektir. Ârif, "olan olmuştur ve olan, olması gerekenin en hayırlısıdır" der.
Şeyh-i Ekber'in mektebinde tevekkül, kulun kendi acziyetini tam olarak idrâk etmesiyle kemâle erer. Bu, kendi "ben"liğinin bir vehimden ibaret olduğunu, hakikî güç ve kudretin yalnızca Hakk'a ait olduğunu görmenin getirdiği bir acziyet idrâkidir. Bu idrâk, kulu yüceltir. Çünkü kendi hiçliğini anlayan, Varlığın sonsuzluğuna ayna olur. Bu makamda kul, kendi iradesini Hakk'ın iradesinde fânî kılar. Artık ortada "tevekkül eden" bir "ben" kalmaz. Sadece, her an kendi iradesini, kudretini ve hikmetini gösteren Hakk kalır.
Özetle, Füsûsu'l-Hikem'in derinliklerinden baktığımızda tevekkül şu üç temel üzerine oturur:
- Vücûdî Tevhîd: Varlık birdir, o da Hakk'ın Vücûdu'dur. O'ndan başka hakikî varlık ve güç sahibi yoktur.
- Fâil-i Hakîkî İdrâkı: Bütün fiillerin hakikî fâili Hakk'tır. Kul, bu fiillerin zuhûra çıktığı bir aynadır.
- İrâdeye Teslimiyet: Kulun iradesi, Hakk'ın küllî iradesinden ayrı değildir. Her an tecellî eden, O'nun ilim ve hikmetidir.
İbn Arabî Hazretleri'nin nazarında tevekkül, bir ahlâk kuralı değil, bir vücûdî zorunluluktur. Varlığın Birliği'ni tadan bir kalp için nefes almak kadar doğal, suyun yokuş aşağı akması kadar kaçınılmaz bir hâldir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Tevekkül, iki kanatla birden uçabilme sanatıdır. Bu sanatın sırlarını en derinden fısıldayanlardan biri de Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’dir. Onun Füsûsu’l-Hikem pınarından sızan hikmet, tevekkülün nasıl bir cem makamı olduğunu, yani zıtların nasıl bir araya gelip tek bir hakikatte eridiğini gösterir.
Tevekkülün kemâle ermesi, sâlikin kalbinde zıtların birliğini müşâhede etmesiyle mümkündür. Bu zıtlar: sebeplere riâyet etmek ve sebepleri aşarak doğrudan Hakk’a itimat etmektir. Birincisine şeriatın diliyle teşbih deriz; Hakk’ın fiillerini âlemdeki sebepler perdesinde görmek. İkincisine ise hakikatin diliyle tenzih deriz; Hakk’ı sebeplerden münezzeh bilmek.
Ham bir akıl, bu ikisini çelişir zanneder. Ârifin gözü ise ikilikte birliği görür. O bilir ki, sebeplere yapışmayı emreden de Hakk’tır, “Bana tevekkül edin” diyen de Hakk’tır. Çelişki, bizim dar idrakimizdedir.
Şeyh-i Ekber’in işaret ettiği hikemî yol, bu ikisini birleştiren Muhammedî mîzandır. Kul bir eliyle sebeplere yapışır; çünkü bilir ki Hakk, hikmetini sebepler perdesi altında gizlemiştir. Bu, teşbih kanadıdır. Aynı anda, kalbinin diğer eliyle de doğrudan Zât-ı Mutlak’a yapışır. Bilir ki şifayı veren hekimin ilacı değil, yalnızca Hakk’ın kudret elidir. Bu da tenzih kanadıdır.
Tevekkül sahibi kâmil insan, bu iki kanadı aynı anda çırpan kuştur. Sebeplere sarılırken bir an bile Müsebbibü’l-Esbâb’ı unutmaz. Sebepleri terk etmez, çünkü bu, Hakk’ın hikmetine karşı edepsizlik olur. Sebeplere de güvenmez, çünkü bu da Hakk’ın kudretine karşı şirk olur. Bu, zâhirde halk ile, bâtında Hakk ile olmaktır.
Bu makama eren sâlik için tevekkül, artık bir zorlanma değildir. Bu, kulun kendi cüz’î iradesini, Hakk’ın Küllî İradesi’nde fânî kılmasıyla olur. Yolun başındaki sâlik için tevekkül bir mücadeledir. Seyr-i sülûkunda ilerleyen kul, bir noktada kendi iradesinin hakikatini sorgular. Şeyh-i Ekber’in Vahdet-i Vücûd mektebinde öğrettiği üzere, varlıkta Hakk’ın iradesinden başka gerçek bir irade yoktur.
Bu idrak, bir hâl olarak kalbe indiğinde, kulun iradesi Hakk’ın iradesinde erir. Buna tasavvufta Fenâ denir. Kul, kendi fiillerinin fâili olmadığını “yaşayarak” anlar. O anlar ki, kendisi, Kâtib-i Ezel’in elindeki bir kalemden ibarettir. Yazı da, yazma fiili de Kâtib’e aittir.
İşte bu ubûdiyet (kulluk) sırrına eren kişi için tevekkül, nefes almak gibi fıtrî bir hâle gelir. Artık “tevekkül edeyim” diye bir çabası kalmaz. Çünkü ortada tevekkül edecek ayrı bir “ben” kalmamıştır. O, Hakk’ın iradesinin bir nehir gibi içinden akıp gittiği bir mecrâ haline gelmiştir.
Tevekkül yolculuğunun zirvelerinden biri Hayret makamıdır. Bu, aklın sınırlarının bittiği, kalbin doğrudan Hakikat’in azametiyle yüz yüze geldiği yerdir. Bu makamdaki ârif, aynı anda iki zıt hakikati birden müşâhede eder. Bir yandan kendi varlığında mutlak bir hiçlik, acziyet (acz) ve muhtaçlık (fakr) görür. Diğer yandan Hakk’ta mutlak Kudret’i, mutlak Zenginlik’i (Gınâ) ve mutlak Varlık’ı görür.
Bu iki görüşün aynı kalpte birleşmesi, sâliki hayret denizine gark eder. Dil lal olur. “Tevekkül ediyorum” demek bile ona bir cüret gibi gelir. Çünkü “ben tevekkül ediyorum” demek, ortada tevekkül eden bir “ben” olduğunu iddia etmektir. Hayret makamında bu “ben” buharlaşmıştır.
Bu zirvede, “güvenen” ile “güvenilen” arasındaki ikilik dahi ortadan kalkar. Sadece Hakk vardır. O, hem tevekkül eden kul sûretinde tecellî eder, hem de kendisine tevekkül edilen Vekîl’dir. Bu, “Hüve’l-Evvelü ve’l-Âhirü ve’z-Zâhirü ve’l-Bâtın” âyetinin sırrının kalpte tecellî etmesidir.
Füsûs'un derinliklerinden bakıldığında tevekkül, ahlâkî bir erdem olmanın ötesinde, vücûdî bir hakikatin idrakidir. O, kulun kendi hiçliğini ve Hakk'ın her şey olduğunu yaşayarak bilmesi, bu bilgiyle zıt gibi görünen şeriat ve hakikat yollarını tek bir adımda yürümesidir. İnsân-ı Kâmil, işte bu dengeyi en mükemmel şekilde yaşayan, tevekkülün yaşayan bir timsalidir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Tevekkül
Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikati bir hikâyenin, bir meselin içine gizleyerek sunar. Mesnevî-i Şerîf, bir hikmet eczanesidir; her derdin devası bir kıssanın içinde saklıdır. Tevekkül gibi hem çok bilinen hem de yanlış anlaşılan bir bahsi Hz. Pîr'in dilinden dinlemek, onu kuru bir bilgi olmaktan çıkarıp yaşayan bir hâle dönüştürür.
Rızık, Sebepler ve Arslanın Tevekkülü: Küllî İrâdeyi Seyretmek
Mesnevî'de rızık konusunda iki farklı tavrı olan hayvanlar topluluğu anlatılır. Bir grup, "Çalışmadan olmaz," diyerek sabahtan akşama koşturur. Diğer yanda ise, "Rızkı veren Rezzâk'tır," diyerek oturan bir grup vardır. Tartışmanın merkezinde ise bir aslan durur. Aslan, gücüne rağmen av peşinde koşmaz, yattığı yerden rızkını bekler ve Hakk, onun rızkını ayağına gönderir.
Hz. Mevlânâ, bu iki zıt görüşü çarpıştırarak ikisinin de ötesindeki hakikati sezdirir. Çalışan hayvanlar, sebeplere takılıp Müsebbibü'l-Esbâb'ı unutmuş kesbi temsil eder. Oturanlar ise, Sünnetullah'ı hiçe sayan yanlış bir kaderciliği temsil eder.
Aslanın tevekkülü ise, nefsini öldürmüş, Hakk ile var olmuş bir arifin makamıdır. O, kendi gücüne değil, gücü ona verene güvenir. Bu, "Ölmeden önce ölünüz" sırrına ermişlerin hâlidir. Onlar için rızık endişesi geride kalmıştır.
Hz. Pîr, sıradan yolcuya ise orta yolu gösterir. Bu, sebeplere yapışırken kalbi Sebeplerin Yaratıcısı'na bağlama sanatıdır. Elin işte, gönlün O'nda olacak. Rızkı arayacaksın, ama Rezzâk'ı unutmayacaksın. Bu denge, Muhammedî mîzandır. Mesnevî'nin bu hikâyesi, tevekkülün tek bir reçetesi olmadığını, her sâlikin kendi makamına göre bir tevekkül yaşayışı olduğunu öğretir.
Çiftçinin Bilgeliği: Tohumu Toprağa Atmak ve Hakk'a İtimat Etmek
Eğer aslanın makamı yüksek geliyorsa, Hz. Mevlânâ, çiftçinin bilgeliğini misal verir. Bu, tevekkülün en mükemmel pratik tarifidir.
Çiftçi, en kaliteli tohumu seçer, toprağı sürer, tohumu eker, suyunu verir. Bütün bu ameller, sebeplere riayet etmektir. "Nasılsa Hakk rızkımı verir," diyerek tarlayı boş bırakmaz. Bu, işin teşbih yönüdür; kulun edebidir.
Tohumu toprağa attıktan sonra ise asıl tevekkül başlar. O tohumu çatlatacak, filizlendirecek olan çiftçi değildir. Yağmuru yağdıramaz, güneşi doğduramaz. İşte bu noktada çiftçi, kalbini Hakk'a bağlar. Elinden geleni yapmanın huzuru içinde, gerisini kâinatın sahibine bırakır. Bu da işin tenzih yönüdür; fâil-i hakîkînin yalnızca Hakk olduğunu idrak etmektir.
Kâmil tevekkül budur. Tembellik değildir, çünkü gayret vardır. Kibirli bir kendine güven değildir, çünkü acziyetin idraki ve teslimiyet vardır. Çiftçi, sadece emanetçi olarak vazifesini yapar ve neticeyi Sahib-i Hakîkî'den bekler. Bu temsil, sâlikin seyr-i sülûktaki yolculuğunun da bir özetidir. Sâlik, zikrini yapar, hizmete koşar; bunlar sebeplere yapışmaktır. Ama kalpteki manevî açılımı sağlayacak olan kendisi değildir. O, gönül tarlasını sürer ve rahmet yağmurunu bekler. Bu bekleyişin adıdır tevekkül.
Akl-ı Cüz'înin Tuzağı ve Aşkın Rehberliği
Hz. Mevlânâ'ya göre tevekkülün önündeki en büyük engel, insanın kendi küçük, hesapçı aklıdır. O buna akl-ı cüz'î (parça akıl) der. Bu akıl, sürekli "Ya şöyle olursa?" diye vesveseler üretir. Tevekkül, bu parça aklın iflas ettiği yerde başlar.
Akl-ı cüz'înin karşısında ise akl-ı küllî (bütünsel akıl) vardır. Bu, Vahiy ile aydınlanmış ilâhî akıldır. Tevekkül, akl-ı cüz'înin zindanından çıkıp, akl-ı küllînin semasına kanat çırpmaktır.
Bu geçişi sağlayan güç ise aşktır. Aşk, akl-ı cüz'înin bütün hesaplarını altüst eden ilâhî bir çılgınlıktır. Âşık, Mâşuk'a olan güveni tamdır. Bu beşerî plandaki aşk, Hakk'a olan tevekkülün bir talimidir.
Mesnevî'de anlatılan âşık-mâşuk hikâyeleri, kul ile Allah arasındaki ilişkinin anahtarını verir. Nasıl ki bir mürid, kâmil mürşidine sonsuz bir güvenle bağlanırsa, bu hâl onu yavaş yavaş Hakk'a mutlak teslimiyete hazırlar. Mürşidine tevekkül etmeyi öğrenen sâlik, bir gün gelir ki bütün varlığıyla Hakk'a tevekkül etme makamına ulaşır.
Aşk, tevekkülün yakıtıdır. Aşkla dolu bir tevekkül, canlıdır, coşkuludur. Âşık için Mâşuk'tan gelen her şey, lütuf da olsa kahır da olsa, bir hediyedir. Bu makamda artık "tevekkül etmek" gibi bir çaba kalmaz. Tevekkül, âşığın fıtrî nefesi hâline gelir. Zira o, kendi iradesini ve varlığını Aşk potasında eritmiş, Mâşuk'un iradesinde fâni olmuştur.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Tevekkül
Tevekkül, diğer temel makam ve hâlleri kendine bağlayan bir nirengi noktasıdır.
Sabır: Tevekkülün ikiz kardeşidir. Tevekkül, Hakk’ın en güzel vekîl olduğuna inanmak ise, sabır, o vekîlin işini görmesini sükûnet ve rıza ile bekleyebilme edebidir. Sabırsız bir tevekkül, fırtınada yalpalanan bir gemi gibidir.
Rızâ: Tevekkül, yolun başı ise Rızâ, o yolun sonundaki gül bahçesidir. Tevekkül eden sâlik, “Hakk benim için en hayırlısını murad eder” diye ümit eder. Rıza makamına ermiş olan ise, gelenin ne olduğuna bakmaksızın, sırf Gönderen’den geldiği için o tecellîye razı olur. Tevekkülde bir “beklenti” vardır; rızâda ise beklenti de erimiştir.
Hikmet: Tevekkül etmenin ardındaki gerekçelerden biri, ilâhî Hikmet karşısındaki acziyetimizin idrakidir. Tevekkül, “Benim aklım ermez ama O’nun her işi hikmetlidir” diyerek, o sonsuz hikmete teslim olmanın adıdır.
Fusûsu'l-Hikem: Bu eser, tevekkülün varlığın dokusundan kaynaklanan vücûdî bir zorunluluk olduğunu gösterir. Fusûsu'l-Hikem, bize Fâil-i Hakîkî’nin yalnızca Hakk olduğunu öğretir. Bu idrake varan bir arif için tevekkülden başka bir seçenek kalmaz.
Kaza ve Kader: Tevekkül, Kaza ve Kader inancının amel planındaki en doğru tezahürüdür. Sâlik, kendi cüz’î iradesiyle sebeplere sarılmanın (kesb) kulluk görevi olduğunu bilir. Lâkin bilir ki, o tohumu yeşertecek olan ancak Hakk’tır. Bu yüzden, elinden geleni yaptıktan sonra kalbini sebeplere değil, Müsebbibü’l-Esbâb’a bağlar.
Teslimiyet: Tevekkül ile Teslimiyet iç içe geçmiş iki hâldir. Tevekkül, belirli konularda işi Hakk’a havale etmek iken; teslimiyet, sâlikin bütün varlığını toptan Hakk’ın iradesine kurban etmesidir. Kâmil teslimiyet, tevekkülü de içinde barındıran bir okyanustur.
Fakr: Tasavvufî manasıyla Fakr, Hakk’a karşı mutlak bir hiçlik ve muhtaçlık içinde olduğunu idrak etmektir. Bu fakr idraki, tevekkülün kapısını açan anahtardır. Kendi fakrını anlayan, mutlak Ganî olan Hakk’a sığınır.
Zühd: Zühd, dünyaya kalben bağlanmamaktır. Tevekkül, zühdün en büyük yardımcısıdır. Rezzâk olanın Hakk olduğuna kâmil manada tevekkül eden bir kalp, dünyaya niçin esir olsun? Tevekkül, kalbin dünyaya uzanan bağlarını kesen manevî bir makastır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Tevekkül kavramı, Sen Terzibaba İrfan Mektebi Dijital Kütüphanesi’nin temelini oluşturan üç ana kaynakta, üç farklı üslupla ele alınır.
Terzibaba Necdet Ardıç Külliyatı’nda tevekkül, bir mürşidin sohbet diliyle, seyr-i sülûk esnasında yaşanan bir hâl olarak işlenir. Tevekkülün temelini Rubûbiyet ve Ulûhiyet tevhîdine oturtur ve en kâmil mertebesinin, bütün esmâyı toplayan “Allah” ism-i câmîsine sığınmak olduğunu belirtir.
İbn Arabî’nin Füsûsu’l-Hikem’inde mesele, Vahdet-i Vücûd hakikatinin zorunlu bir neticesi olarak sunulur. Madem ki vücûd birdir ve her şey O’nun tecellîsidir, Hakk’tan gayrı bir vekîl tasavvur etmek mümkün değildir. Füsûs, tevekkülün zıtların birliğini (cem’) gerektirdiğini işler: Sâlik, sebeplere riayet ederek teşbih kanadını, kalbini yalnızca Hakk’a bağlayarak tenzih kanadıyla uçar.
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin Mesnevî-i Şerîf’i, bu hikmetleri aşkın ve hikâyenin diliyle kalplere nakşeder. Aslan, çiftçi gibi metaforlarla tevekkülün hassas dengesini somutlaştırır. Mesnevî’ye göre tevekkül, bir tembellik değildir; “Önce deveni bağla, sonra tevekkül et” hadîsini hatırlatır. Mevlânâ için tevekkülün en güçlü motoru ise aşktır.
Değerlendirme
Tevekkül, “işi Allah’a bırakmak” gibi basit bir cümleye sığdırılamayacak kadar derin, çok katmanlı bir irfan hâlidir. O, pasif bir bekleyiş değil, en yüksek idrake dayanan faal bir teslimiyettir. Bu yolculukta sâlik, Terzibaba’nın rehberliğinde tevekkülün pratik adımlarını öğrenir. İbn Arabî’nin Füsûs’uyla bu adımların varlığın temelindeki sarsılmaz dayanaklarını keşfeder. Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’siyle de bu hakikati aşkın potasında eriterek kalbinde hisseder.
Nihayetinde tevekkül, sebeplere yapışırken kalbi Sebeplerin Yaratıcısı’na bağlama sanatıdır; teşbih ile tenzihi, kesb ile kaderi, şeriat ile hakikati Muhammedî bir mîzanda birleştirme hüneridir. Bu, sâlikin kendi hiçliğini ve Hakk’ın mutlak kudretini aynı anda idrak ettiği, korku ve ümidin ötesinde bir emniyet ve huzur makamıdır. Tevekkül, kulun “ben” demeyi bırakıp, her işinde ve her hâlinde “Yalnız O var” demeye başladığı yerdir.