Velekad kerramnâ benî âdeme vehamelnâhum fî-lberri velbahri verazaknâhum mine-ttayyibâti vefaddalnâhum ‘alâ keśîrin mimmen ḣalaknâ tafdîlâ(n)
Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.
Andolsun ki biz, insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik ve temiz yiyeceklerden onları rızıklandırdık. Onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.
İsrâ Suresi 70. ayet, insanın yaratılıştaki üstünlüğünü, Allah'ın ona bahşettiği nimetleri ve diğer yaratılmışlara nazaran ayrıcalıklı konumunu vurgulamaktadır. Ayet, 'kerem', 'haml', 'rızk' ve 'fadl' gibi temel kavramlar üzerinden insanın onurunu ve Allah katındaki değerini dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kerem (كرم), bir şeyin şerefli ve değerli olmasıdır. Allah'ın insanı 'kerîm' kılması, ona bahşettiği akıl, ilim, irade gibi özelliklerle diğer varlıklardan üstün ve şerefli bir konuma getirmesidir. Ayetteki 'kerremnâ' fiili, bu şereflendirme eyleminin Allah tarafından gerçekleştirildiğini ve bunun insana özgü bir lütuf olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kerremnâ (كرّمنا) ifadesi, 'şerefli kıldık, üstün tuttuk' anlamındadır. İnsanın diğer yaratıklardan farklı olarak akıl ve idrak sahibi olması, onun bu 'kerem' ile nitelendirilmesinin temel sebebidir. Ayetteki kullanımı, bu üstünlüğün ilahi bir atıf olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kerem (كرم) kavramı, Kur'an'da genellikle 'cömertlik, asalet, şeref' anlamlarında kullanılır. İnsanın 'kerîm' kılınması, onun Allah katındaki özel statüsünü ve diğer varlıklardan farklı olarak sahip olduğu onuru ifade eder. Bu ayetteki 'kerremnâ' fiili, Allah'ın insana bahşettiği bu doğuştan gelen asaleti ve değeri belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Haml (حمل), bir şeyi taşımak, yüklenmek demektir. Ayetteki 'hamelnâhum' (حملناهم) ifadesi, Allah'ın insanlara karada binek hayvanları ve araçları, denizde ise gemileri ve diğer deniz taşıtlarını musahhar kıldığını, böylece onların hareket ve seyahat etme imkanına sahip olduklarını belirtir. Bu, insana verilen bir başka ilahi lütuftur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Haml (حمل) kelimesi, 'yüklenmek, taşımak' anlamındadır. Ayetteki 'hamelnâhum' ifadesi, Allah'ın insanlara karada ve denizde yolculuk yapabilmeleri için gerekli olan vasıtaları ve gücü verdiğini, onları bu konuda desteklediğini gösterir. Bu, insanın yaşam alanını genişleten ve ona hareket özgürlüğü sağlayan bir nimettir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rızk (رزق), Allah tarafından canlılara verilen her türlü nimettir. Ayetteki 'rezaknâhum' (رزقناهم) ifadesi, Allah'ın insanlara yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli olan yiyecek, içecek ve diğer geçim kaynaklarını 'tayyibât' (temiz ve helal şeyler) olarak bahşettiğini vurgular. Bu, insanın temel ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik ilahi bir lütuftur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Rızk (رزق), Allah'ın kullarına verdiği her şeydir. Ayetteki 'rezaknâhum mine't-tayyibât' (رزقناهم من الطيبات) ifadesi, Allah'ın insanlara sadece rızık vermekle kalmayıp, bu rızıkların 'temiz ve hoş' olmasını da sağladığını belirtir. Bu, rızkın hem nicelik hem de nitelik açısından mükemmelliğine işaret eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Rızk (رزق) kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'ın canlılara bahşettiği maddi ve manevi nimetleri ifade eder. İsrâ 70'teki kullanımı, insanın fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanmasının yanı sıra, bu rızıkların 'tayyibât' (temiz, helal, güzel) olmasıyla da insanın onuruna uygun bir yaşam sürmesine olanak tanıdığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fadl (فضل), bir şeyin diğerinden daha üstün veya fazla olmasıdır. Ayetteki 'faddalnâhum' (فضلناهم) ifadesi, Allah'ın insanı akıl, idrak, konuşma yeteneği, irade özgürlüğü gibi özelliklerle diğer birçok yaratıktan üstün kıldığını belirtir. 'Tafdîlen' (تفضيلًا) masdarı ise bu üstünlüğün mutlak ve kesin olduğunu pekiştirir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Fadl (فضل), bir şeyin diğerine göre fazlalığı ve üstünlüğüdür. Ayetteki 'faddalnâhum alâ kesîrin mimmen halaknâ tafdîlen' (فضلناهم على كثير ممن خلقنا تفضيلا) ifadesi, insanın yaratılmışlar arasında özel bir konuma sahip olduğunu, Allah'ın ona bahşettiği yetenekler ve imkanlarla diğer varlıklardan belirgin bir şekilde ayrıldığını gösterir. Bu üstünlük, insanın sorumluluklarını da beraberinde getirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Fadl (فضل) kavramı, Kur'an'da genellikle 'lütuf, ihsan, üstünlük' anlamlarında kullanılır. İnsanın 'faddalnâhum' ile nitelendirilmesi, onun diğer yaratıklardan farklı olarak Allah'ın halifesi olma potansiyeline sahip olduğunu ve bu potansiyeli gerçekleştirebilmesi için gerekli donanımla yaratıldığını ifade eder. Bu, insanın evrendeki merkezi konumunu vurgular.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(70) (Ve lekad kerremna beniy Ademe ve hamelnahüm fiyl berri vel bahri ve razaknahüm minet tayyibati ve faddalnahüm alâ kesiyrin mimmen halekna tefdıyla;)
“Andolsun ki biz, insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik ve temiz yiyeceklerden onları rızıklandırdık. Onları halkettiklerimizin birçoğundan üstün kıldık. ” Bu Âyete istinaden Âdem’in başına “kerremnâ” tacı takıldı deniyor, yani ona bizde bulunan her türlü imkânı verdik demektir. İlâh-î sıfatları ve esmâların hepsini başına kondurduk, taç yaptık.
Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ı ilk halkettiğinde hangi vasıflar içerisinde halketmişse çocuklarının devamlılığınıda aynı kemâlât içinde sağlamış oldu, o nedenler ilk Âdem’den bizim hiçbir farkımız yok, fakat bizler uzun süreler içerisinde değişik isimler alarak kendimizi çok değişik bir sahaya göndermişiz, Allah’tan ayrı olarak gaflet halinde hayatımızı sürdürür halde ve bunun tabiiliği içerisinde yaşamlarımıza devam etmişiz.
Âdem o kadar çok kabiliyetlerle techiz edildi ki onda sonsuz oluşumlar vardır, çünkü esmâ-i İlâhiyyenin hepsi insanda mevcuttur fakat bütün insanlarda bunlar farklı dozlarda bulunmaktalar, buna da terkip deniyor ve
insanların yapısal özelliklerini bunlar değiştiriyor. Fıtri olarak hangi esmâ kendisinde çok ise o esmâ istikametinde bedenini yürütüyor kişi, iç güdüsü olarak, içeriden gelerek ve bu da Cenâb-ı Hakkk’ın onun programı için yapmış olduğu terkibin neticesidir.
Çok küçük yaşlarda ortaya çıkmaya başlayan kabiliyetler var, o çok küçük yaştaki bir çocuk o yaptığının kabiliyetin ne olduğu nasıl biliyor, işte Cenâb-ı Hakkk’ın ona isimler terkibinin neticesi ortaya çıkıyor ve buda Cenâb-ı Hakkk’ın rahmetidir, eğer herkes aynı terkib ile ortaya çıksa idi herkesin tek yönlü hareketiyle olan bir sistem olurdu.
Bazı Esmâ-i İlâhiyye ise belirli sürelerde çıkış sahası bulamadığından kişilerde çıkış bulacakları zamânâ kadar gizlide kalıyordur. İnsan hem kendi gayreti yönünden hem de İlâh-î sistem yönünden etki almaktadır, kendi yönünden olan gayret insanın sorumluluğundadır, ihmal ederse sonuçlarına kendisi katlanır, çalışır geliştirirse karşılığını yine kendisi alır.
İnsan kendinde olan gücün farkına varınca ve daha önce yapamam diye düşündüğü şeyleri yapmaya başlayınca farkediyor ki bu kendisindeki güç o yapılamayanı yapar ve daha da neler yaparmış diye kendiside hayrete düşürür. Kendi gerçek halimizi tanımakta geri kaldığımızdan bu haller oluşuyor.
“Geçen geçmiştir gelecek ise mübhemdir” deniyor, geçmişle üzülmek içinde bulunulan hali kaybetmeye sebep olabilir, her gelen anı değerlendirme yolu en geçerli yoldur. Hakikati İlâhiyyenin bizlere ulaşamadığı dönemleri bizler cahiliye devri olarak düşünüp tarihimizi yeni bir doğuş ve hayata bakışla hakikati İlâhiyye üzerine başlatalım, özümüzü Allah’a yönelterek ve O’nu talep ederek hayatımızı sürdürelim. Cenâb-ı Hakk ufku açtıktan sonra biz o ufku küçültürsek esas sorumluluk burada başlar, çünkü bir şey hakkında nimetin artması onun sorumluluğunun artmasıdır. Cenâb-ı Hakk bizdeki hakikati İlâh-î deryaya yükledi ve oralarda gezdirmektedir.
Tayyib rızık Ulûhiyyet ilmidir, tevhid ilmidir. Her mertebenin kendine özel rızkı vardır, bedenimizin rızkı yemek içmek, nefsimizin gıdası Hakk yolunda duygusallaşma, hakikat yolundaki rızık ise ilmi İlâh-î’dir, gerçek ruhumuzun gıdası odur.
Üstün kıldık derken Cenâb-ı Hakk tek bir insandan değil çoğul insandan bahsediyor, insanların çoğunluğunda olan hasletlerden bahsediyor İnsân-ı Kâmil’deki hislerden bahsetmiyor. Hakikati Muhammedi mertebesindeki insandan daha üstün bir varlık yoktur, işte hatta bu mertebenin altındaki mertebelerde olan insanları dahi diğer varlıklardan üstün kıldık diyor. Bir başka ifade ile Hakikati Muhammedinin orta halli varlıklarını yani zuhur mahallerini âlemdeki bir çok varlığın üstünde kıldık diyor, işte Cenâb-ı Hakkk’ın Kerem’i budur.